. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 8652

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2013 
 Risale-i Nurların Şerhi
 KÖPRÜ / Kış 2009 
 Demokrat Anayasa Arayışları


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İslam ve Sanat
Yaz 96   [ 55. Sayı ]


İslam ve Batı Felsefesinin Sanata Etkisinin Teorik Çerçevesine İlişkin Bir Tartışma

Muhammed Bozdağ

Araştırmacı-yazar

Bilindiği gibi dış aleme yansıyan her eylem temelinde düşünsel bir kök ve birikim taşır. Düşüncelerin birikerek eyleme dönüştüğü tezinin İslamî literatürde destekçileri ve savunucuları olduğu gibi, Batı medeniyetinin yetiştirdiği düşünürlerde de yansımaları görülür1.

Dışa yansıyan her eylem, işlem veya ürün zihinsel duygusal birikimlerin bir sonucudur. Söz konusu birikimler ise köklerini inançlardan, değer yargılarından, olgulara yöneltilen yaklaşım biçimlerinden alırlar. İnançlar ve değer yargılarının temel çerçevesi ise ya kâinatın ezel ebed ortasındaki gaybî pozisyonunu tanımlayan ilahî dinlerin oluşturduğu bilgi çerçevesinden ya da beşerin akla dayalı yaklaşımlarla oluşturduğu felsefelerden kök alarak meydana gelecektir.

Dış dünyaya ürün olarak yansıyor olması itibariyle sanatın da dayanmak zorunda olduğu bir düşünsel çerçeve vardır. Konumuz "İslam/Sanat/Batı Medeniyeti" üçgeni içerisinde bir tartışmayı içerdiğine göre ortak kavram "sanatın" İslâm ve Batı Medeniyeti açısından düşünsel çerçevesinin tartışılması gerekecektir.

İslam, sanatı nasıl algılamakta ve bu kavramı nasıl yorumlamaktadır? Aynı soru açısından Batı medeniyetinin daha doğrusu bu medeniyeti oluşturan felsefi çerçevenin konumu nedir? Bu iki farklı algı ve yorum kaynağının sanata etkisi ne olmuştur? Hatta "olması gerekenle" "olan" arasında bir farklılık varsa bu, neden kaynaklanmıştır?

Yukarıdaki sorulara cevap ararken dikkate alınması ve sorgulanması gereken bazı hususlar vardır. Söz konusu karşılaştırma yapılırken kullanılan iki faktör birbiriyle benzer cinsten değildir. İslam beşerî yansımalarından soyutlanmış şekliyle dindir. Batı medeniyeti ise kökünü beşer aklının ürettiği felsefi akımların ilişkileşmesinden alan bir yansımadır. Vurgulanmalıdır ki İslam'ın taşıdığı mutlak mükemmel çerçeve ile bu dinin bazı yorum farklılıklarıyla yansıdığı İslam medeniyetinin sahip olduğu çerçeve en azından birkaç asırdan beri birbiriyle tam bir uyum sergilemez. Bu nedenle İslam'ın sanat üzerinde "gerekli" etkisi ile, İslâm toplumlarında sanatın gelişimi aynı paralelde gitmez. Bizim karşılaştırdığımız, İslam medeniyeti ile Batı medeniyetinin sanat kavramına tutumu değildir. Yine biz İslam ile Hıristiyanlığın sunduğu düşünsel çerçevenin sanata etkisini de tartışmıyoruz. Bizim tartıştığımız saf din olarak İslam'ın ve felsefî akımların etkisindeki Batı medeniyetinin sunduğu düşünsel çerçevenin sanata etkisidir. Bu durum göz ardı edildiğinde teorik düzeyde yapılacak karşılaştırmanın sonuçları bir yanılgı olduğu izlenimini kaçınılmaz kılacaktır.

Üzerinde durulması gereken bir diğer husus kökü Arapça olan "Sanat" kelimesine yüklenen anlam çerçevesi ile Batı tarafından kullanılan "art" kelimesinin anlam çerçevesinin farklı olduğu gerçeğidir. Kur'an'da Allah'a atfedilerek "Sunullah", Risale-i Nur'da sanat-ı ilahî şeklinde kullanılan kelime beşere atfedildiğinde "insana öğretilen sanat" anlamında kullanılmaktadır. Enbiya Suresinde(Ayet 80) Hz. Davud(as) kastedilerek "ve allemnahu sanate lebusin" denilmiştir. Bu ayet Türkçe'ye tercüme edilirken Allah'ın öğrettiğinin "zırh yapma sanatı" olduğu belirtilir.(Bkz. Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Diyanet İşleri Başkanlığı, s.327). Belirtilen ayetin İngilizce tercümesinde ise sanat kelimesinin zannedilen ve beklenen karşılığı "art" kullanılmamış, bunun yerine "the making of coats of mail-zırh yapma işi-yeteneği" denilmiştir. Batının zihnindeki "art" İslam'ın getirdiği sanat kelimesiyle eşdeğer olsaydı söz konusu tercüme "the art of coats of mail" olacaktı.(Bkz. The Holy Quran; A Translation And Commentary, A. Yusuf Ali, s.839) Görüldüğü gibi farklı anlam temelinden gelen iki ayrı kelimeyi eş anlamlı hale getirerek karşılaştırmaya kalkışıyoruz. Sözlüklere bakıldığında "art" kelimesinin hüner, maharet, ustalık gibi tanımlarla anlamlaştırıldığı görülür. Batı, sanatı bölümlere ayırmış; arts edebiyat/fen/beşerî bilimler, applied arts el sanatları, fine arts güzel sanatlar şeklinde sınıflamalar oluşturmuştur. Sanat ise Sun' yapma, eser, yapılan iş, tesir, güzel iş yapmak gibi tanımlarla açıklanmaktadır. Tanımından yola çıkıldığında götürülecektir ki sanat alışkın olduğumuz şekliyle "sinema, tiyatro, müzik, şiir, roman gibi edebiyat türlerini; heykel, resim, mimari gibi güzel sanat türlerini aşmakta; bilime dayalı tasarımlar dahil, ziraat geleneği, yemek yeme, yürüme biçimi gibi iş ve eser olarak ortaya çıkan her türlü pratiği kapsamaktadır. Karşılaştırma yapılırken güncel tartışmalarda, resim ve heykelde odaklı "art" ile tasarım ötesinde edebiyat ve bilimi de kuşatan, hatta "ilahî sanat" kavramı çerçevesinde tefekkürî ibadet boyutu olan İslâm toplumlarının anladığı şekliyle "sanatın" hangi anlamda kullanıldığının öncelikle ortaya konulmaması "elma ile armut" karşılaştırmasına benzer sağlıksız bir sonuç üretecektir.

Bundan sonra ortaya konulacak yaklaşımlar değerlendirilirken yukarıdaki iki hususun dikkate alınması "gerçeğin" olduğuna daha yakın kavranmasına yardımcı olacaktır.

Sanatın boyutu

İslamî çerçevede sanat anlayışı iki boyutlu bir düşünsel temele dayanır. İslam bütün unsurlarıyla kâinatın kendisini ilahî sanatın mükemmel bir yansıması olarak takdim eder. Bu yansıma "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmekliğimi istedim. Kâinatı yarattım. Ta onunla kendimi bileyim" şeklinde ortaya konulabilen hadisi kutsîde mükemmel bir ifade bulur. Kâinatın Sahibi "Esmasının sonsuz mükemmellikteki nakşını" hem kendisi bizzat görmek, hem de var ettiği şuurlu/sanatlı kullarına insanlar/melekler göstermek istemiştir. Şefkatli Yaratıcı gökyüzündeki harikalığa veya rahmet eseri olarak yeryüzünün öldükten sonra diriltilişi gibi örneklere dikkat çekerek insanların düşünmelerini, tefekkür etmelerini emreder.

Her bir mahlûk vücut, Yaratıcının bin bir isminden bir kaçı ya da bir çoğunun yansımasını üzerinde taşır. İlahî kudretin "ilmiyle" bildiği, "iradesiyle" şekillendirdiği, "kudretiyle" vücut giydirdiği varlıklardan daha sanatlısının insan tarafından tahayyülü bile mümkün değildir. Ancak Sun'un meydana getirmenin, kimlik kazandırmanın bir de beşerî boyutu vardır. Beşere atfedilen sanat ancak İlahî Sanatın sınırlı bir taklidinden ibarettir. Beşerî sanat İlahî Sanattaki nakşın bilincinde olduğu, onu hatırlattığı ve onu taklit edebildiği ölçüde değer kazanır.

Batının sergilediği yaklaşım çerçevesinde sanatın ilahî boyutu yoktur. Batıda sanatın, Rönesans öncesi ve sonrasında dinî bir tebliğ aracı olarak kullanılması ve dinsel imgelerin görselliğe aktarılması gerçeğiyle yukarıdaki boyut ilişkisizdir. Şüphesiz Hıristiyan dünyasında din etkisindeki resim sanatı, özellikle Rönesans'tan sonra tamamen çıplaklığı sergileyen İsa-Meryem, Adem-Havva tiplemelerinde odaklanmıştır. Hatta bu çerçevede bir sapma olarak yakınlarda Batı medyasında tartışılmakla birlikte henüz sırrı çözülemeyen "Torino Kefeninde" yer alan çizgisiz üç boyutlu insan başı figürü tapınılacak derecede kutsallığın orijinal bir örneği olmuştur. Ancak yine de Batı, sanatı tabiatta serpilen ilahî sanatın bir taklidi olarak değil, sanatkârın kendi ürünü olarak görür. Hatta sanatın kapsamını islamî anlamda geniş tuttuğumuzda ise kökünü Batı'dan alan "din-bilim çatışması" tezi ekseninde, Batı, sanatı din ile de çatıştırır.

Batı medeniyeti ile İslam'ın "sanata" getirdiği bu farklı yaklaşım sınırlı akla dayalı Batı felsefesi ile İslam'ın vücut için gerekli asgarî üç şart "ilim", "irade" ve "kudret” kavramına yükledikleri farklı anlamlardan ve anlayıştan kaynaklanır. Bu üç kavrama yüklenecek anlam çerçevesi "yaratma" kavramının nasıl kullanılacağını da belirleyecektir.

Sanat ve yaratma ilişkisi

Kur'an incelendiğinde ilahî sanat ve Allah'ın öğretmesine bağlı beşerî sanat ayrımıyla karşılaşılır. Oysa Batı, sanat eserini (art) sanatkârın yarattığı eser olarak görür. Yaratma vasfının gerektirdiği üç sıfata dikkat edelim. Vücut vermek isteyen öncelikle ilmiyle vücut alternatiflerini bilmek durumundadır. Vücut alternatifleri arasında seçme yaparak belli bir vücudun kalıp ve planını oluşturmak tercih edebilme(irade) sıfatını gerektirir. Son olarak planlanan vücudun dış gerçekliğe çıkabilmesi zatî kudretin varlığını gerektirir. İslam'a göre bu üç vasfın mutlak ve sınırsız sahibi, dolayısıyla vücut verdiklerinin yaratıcısı Allah'tır.

İnsanın konumuna gelince, insanın ürettiği sanatın yaratıcısı da Allah'tır. Zira her şeyin ilmi Allah katındadır ve insan ancak onun izin verdiği ve öğrettiği kadarını bilebilir. Bu anlamda insan, ilmin zatî değil dolaylı sahibidir. İrade ise (irade-i cüz'iye) insanın eline yine Allah tarafından sınırlandırılarak verilmiştir. İnsan ne kendi bedeni üzerinde ne de tabiatta var olan bedenler üzerinde köklü farklılıklar irade edemez. İnsan elindeki irade bir yandan sınırlıdır örneğin ağacı kuşa çeviremez, diğer yandan Allah'ın sınırsız iradesinin izni ve uygun görmesine bağlıdır. Örneğin insan bir mikroba mağlûp düşebilir, göz sinirlerinin bozulmasını tamir edemeyebilir. İnsan eline verilen sınırlı iradenin zata teslim edilip edilmediği ise İslam'ın kader anlayışı çerçevesinde ulema tarafından tartışılmakta, hak itikatlar çerçevesinde iradenin kendisinin veya iradenin özünü oluşturan "meyletmenin" insan eline bırakıldığı şeklinde düşünceler yer almaktadır. Vücut vermek için gerekli olan üçüncü vasıf "kudret" ise İslam'ın ortaya koyduğu ve şüphesiz nefsül emirde olduğu gibi mutlak surette Allah'a aittir. İnsan elinde var olduğu gözlemlenen kudret ise tamamen görüntüseldir/zahiridir. Bu anlayışa göre insan kendi kudretiyle parmaklarını kullanmaz. Beyinde oluşturulan ve kas liflerine gönderilen elektriğe kodlanmış milyonlarca hareket mesajlarının oluşumu, iletimi ve sonuçlarının gerçekleşmesinde, insanın bütün bu süreçleri kapsayan iradesi olmadığı gibi, zatından kökenini alan kudreti de yoktur. İnsan tarafından kullanıldığı fehmolunan kudret Allah'a ait olan ve Allah'ın insana verdiği sınırlı iradeye bağlanmış olarak yine Allah'ın rızasıyla ve Allah tarafından kullanılan, haricî gerçekliğe aktarılan kudrettir. Bu durumdaki insanın konumu Güneş-Ay-Dünya üçgenindeki ilişkiye benzetilebilir. Mutlak iradenin Güneş'te, Güneş'in iradesine bağlı sınırlı iradenin Ay'da olduğunu varsayalım. Ay, Dünya etrafında herhangi bir konumda bulunabilmeyi isteme iradesine sahip olsun. Işığı kudretin bir parçası olarak düşünürsek Ay'ın Dünya etrafında, kendi iradesi ancak Güneş'in kudretiyle takınacağı pozisyonlarda gece vaktinde dünyaya göndereceği ışık zahiren kaynağını Ay'dan alacaktır. Güneş'i bilmeyen için ışık kaynağı Ay'ın kendisi iken Güneş'in varlığını, Ay ve Güneş'in vasıflarını bilen kişi için ışığın/kudretin kaynağı ve sahibi Güneş olacaktır.

Bu gerçek karşısında Müslüman ürettiği hiçbir esere "yaratıcı" olarak sahip çıkmaz. Ancak tercih insanın elinde olduğu için kötü üretim insanı mesul kılar. İyi üretim ise irade insan tercihine dayandığı için mükâfat ve sevinç kaynağı olur; ancak ilim, kudret ve mutlak irade Allah'a ait olduğu için "yaratıcılık" fehmine dayalı firavunluk yerine "şükür" nedeni olur.

Hıristiyanlıktan soyutlarsak ki Batı'da sanat gerçek anlamda tahrif edilen dinden kopuşla birlikte gelişmiştir. Batı medeniyetinin temel felsefi çerçevesinde akıl doğrudan gözlemlenenin arkasını göremez. Bir başka tabirle zahirî olan hakikidir. Ya da Güneş bilinmediği için gece vakti sokakları ışıtan ışığın kaynağı Ay'ın kendisidir. İlim irade ve kudret insana aittir; insanın zatî özelliğidir. Dolaysıyla insan ürettiğinin de yaratıcısıdır. Bu felsefe maddenin akılsızlığını, şuursuzluğunu, kendi başına kaldığında rasgele olduğunu, hepsinden öte "fail" değil "münfail" olduğunu görmezden gelir. Batı'ya göre Ay'ın arkasında yer alan her şey ki belki de bunlar mutlak gerçekliğin %99'unu oluşturur metafizik bilinmezliğine itilir ve göz ardı edilir. Konumuz bu felsefi temellemenin çürüklüğünün analizi olmadığından ayrıntısı üzerinde durmuyoruz.

Sonuçta Batı "creation/yaratma/kreasyon" kelimesini insan üretimi/sun'u olan eserler için gittikçe artan yaygınlıkta kullanmaya başlamıştır. Hatta bu anlayış zihinleri gerçeklikten öylesine uzaklaştırmıştır ki tabiatta var olan sanat "natural-tabii" sıfatına, insanın ürettiği sanat "created-yaratılmış" sıfatına daha layık görülmüştür. Gittikçe ikinci uca doğru kayan bu yeni yaklaşım bizim dilimize de kaymış, "kreasyon/yaratış/yaratıcılık" kelimesi çerçevesinde yeni bir söylem oluşmaya başlamıştır.

Hiç şüphesiz ilahlık, mülkiyet, hâkimiyet dava eden nefsin firavunluğuna izin vermeye dönük bu yaklaşım, sahiplerini bir yandan Allah karşısında ve insanlar arasında gurur küpüne dönüştürerek sosyal birlikteliklerde çözülmeler oluşturucu, diğer yandan tabiatta kodlu esrarlı sanat mucizelerinin keşfini engelleyici, dolayısıyla da insan mutluluğunu katledici niteliktedir.

Sanatın amacı

"Sanat/art" üzerinde amaç çerçevesinde tanımlamalar yapılırken Batıda "güzellik" kavramına vurgu yapıldığı dikkat çeker. Tabiatta var edilen her şeyin ya doğrudan ya da neticeleri itibariyle güzel olduğunu vurgulayan islamî düşünceyle birlikte ele alındığında sanatın beşerî boyutunun, "güzelliğin en iyi şekilde üretilmesi veya yansıtılması" amacı taşıdığında müttefik olunduğu söylenebilir. Bu durumda karşılaştırma İslam'ın ve Batı medeniyetinin "güzelliği" nasıl algıladığı ve yorumladığı sorusuna aranacak cevap etrafında şekillenir.

"Resim ve heykel"(Güzel Sanatlar) çerçevesinde ele alındığında ilkel dönemlerin mağara içlerini süsleyen vahşi hayvan çizimleri dahil, sanat üretiminin dönemin beşerî zihnine göre "değer atfı" esasına dayandığı rahatlıkla söylenebilir. Özelikle resim açısından bakıldığında vahşî hayatın mağara duvarlarına aktarılmasıyla başlayan resim sanatında zamanla tabiat görüntülerinin aynen taklidine, renk ve ışık kullanımına, fiili gerçekliğe yorum/hayal katılmasıyla kurgusal çizim veya boyamalara ve nihayet soyutluğa kayan bir akış gözlenir.

Bu gelişim sürecinde "güzellik" kavramının anlam ve kapsam değiştirdiği söylenebilir. Hiç şüphesiz bu kavram sanatsal ürün üzerinde belirleyici olduğunda ürünün yapısı ile kavrama ilişkin tanımlar arasında büyük bir irtibat ortaya çıkacaktır.

"Güzellik" kavramına yaklaşım bakımından İslam ve Batı medeniyetinin dayandığı felsefe karşılaştırıldığında ortaya şu tablo çıkacaktır:

İslam, Allah'ın zatî ilim, irade ve kudretine dayalı bütün varlıkların son tahlilde güzel olduğunu ortaya koyar. Her şeyin ya bizzat ya da neticeleri itibariyle güzel olduğunu vurgulayan (Mektubât, s.367) Bediüzzaman'ın ifadesinden yola çıkarak, şeytanın yaratılmış olmasının, mücadele yoluyla insanların yükselişine vesile olması nedeniyle çirkinlik/şer olmadığı düşüncesini savunabiliriz. Çirkinlik insan iradesinin kötü kullanımıyla ortaya çıkar ki bu durumun örneği "aynı ateşin ev yakmakta ve yemek pişirmekte" kullanılabilmesidir. Son tahlilde güzel olan "hayır", çirkin olan ise "şer"dir. Bu durum ileride tartışılacağı üzere sanatın esasını oluşturan estetiğin en önemli parametlerinden birinin hayır-şer ayrımı olduğunu ortaya koymaktadır.

Batı her şeyde var olan güzelliği kavrayamaz. Zira güzellik, vücudun, "hem bütün hayat evrelerindeki bileşik pozisyonu, hem de belli bir anda mevcut olan özelliklerinin bütünü" birlikte dikkate alındığında kavranılabilir. Bir insanın ömründe bir defa "tükürürken" çekilen fotoğrafında odaklanıldığında o insan çirkin algılanacaktır. Veya yine nezih bir insanın, toplar damarlarında dolaşan ve ölü hücre kalıntıları taşıyan kan dikkate alındığında, temiz olmadığı düşünülecektir. Bu örneklerde olduğu gibi evrensel güzellik, dünya öncesi hayattan başlayıp cennet-cehenneme kadar uzanan hayat evreleri ve pozisyonları topyekün dikkate alındığında kavranılabilir. Oysa Batı'nın ruhtan mahrum nazarı, ne Dünya'da mevcut olanın madde ötesi boyutunu, ne de Dünya sonrası boyutu kavrayabilmektedir. Böyle dar bir nâzar nezdinde elbette hayvanların birbirlerini "yemeleri", insanların ölümle yüz yüze gelmeleri mutlak surette çirkin gözükecektir. Dolayısıyla mahluk her şey ölümlü olduğu için, Batı nezdinde her şeyi kuşatmış mutlak güzellik anlayışı yoktur ve güzellik ancak insana dayalı olarak düşünülebilir.

İslam, güzellik çirkinlik ayrımında beşeri mesul veya mükâfata layık tutan bir yaklaşım getirir. Beşer diğer varlıklardan farklı olarak mutlak surette programlanmış bir hayata sahip değildir. Arının, karıncanın veya bitkinin hayatındaki programlanmışlık insan için kısmen olsa da aynı katılıkla söz konusu değildir; zira insan sınırlı bir iradeye sahip kılınmıştır. Bu durumda mahdut iradesini kullanan insanın Allah'ın rızasına matuf her eylemi güzel, Allah'tan uzaklaştırıcı her amel ve üretimi ise çirkindir. İnsan tercihte hür bırakıldığı için şerri tercih edebilecek durumdadır. Batının güzellik anlayışında böyle bir ayrım yoktur. Güzelliğin temel kriteri kâinatın Yaratıcısının kitabî Kur'an ve tekvinî tabiat kanunları şeriatı değil, beşer mantığının belki de tekvinî şeriattan esinlenerek ürettiği prensiplerdir.

Bu çerçevede İslam'dan sanata bir kısıtlama varsa bu kısıtlama İslam'ın tanımladığı sanata değil, Batı'nın tanımladığı sanata yöneliktir. Zira İlahî katta çirkin olana beşer "sanat" adını veriyorsa bu, beşerin yanılgısıdır veya beşere göredir ki, beşerin ürettiği düşünce mutlak gerçekliğin değil, ancak izafi gerçekliğin ifadesi olabilir. Tekrar gibi olacak ama İslam'a göre sanat herhangi bir iş değil "güzel olan" iştir ve güzelliğin ölçütünü de ancak güzelliğin yaratıcısı olan Allah ortaya koyabilir.

En sağlıklı tanımlama ile güzellik sevginin temelini oluşturur ve sevgi "lezzet, menfaat, kemal" unsurlarından en az birini içerir. Uhrevî boyuttan mahrum zihin nezdinde lezzet ve menfaat, hiç bir sınır tanımadan anlık tatmin peşinde koşan nefsin esaretindedir. Böyle bir zihinsel düzlem, her türlü şehveti tahrik eden çıplaklığı, gösterişi ve şöhreti makbul görür. Bu nedenledir ki Batı'da gittikçe "resim heykelde" odaklı anlaşılan sanat, çıplak vücutları teşhir eden bir gelenek haline dönüşmüştür. Hatta Rönesans sonrası, dinî imgelerin bile eseftir ki çıplak bedenli İsa-Meryem, Adem-Havva figürlerine dönüştürüldüğünü görüyoruz.

İslam'ın böyle bir oluşumun karşısında olduğu açık ve kesindir. İslam'dan önceki peygamberler döneminde din büyüklerinin heykellerinin yapılması, dönemlerinde hak ve evrensel tevhid dinince yasaklanmamıştır. Söz konusu yasaklama bu insan heykellerinin Yaratıcıyı hatırlatışlarının dönüştürülmesi ve ibadetin veya saygının doğrudan objesi haline getirilmeleri üzerine ortaya çıkmıştır. Vicdanı ibadete muhtaç olan insan Yaratıcının mutlak hâkimiyetini tanımadığında bu ihtiyacı, üreteceği sembollerle-resimlerle-heykellerle tatmin etmeye çalışacaktır. Hatta bu somut veya soyut sembol arayışı, Darwin, Marx veya daha geçmişte Democritus'un başını çektiği akımlarda olduğu gibi bilim ve felsefe boyutlarında da kendini gösterecektir. Şirk ve sapıklık anlamına gelen bu durum karşısında İslâm topyekün sanatın değil inanç düzeyinde şirkin kapısını açan resim ve heykelin veya sapmış felsefeyle saptırılmış bilimin karşısında yer almıştır. Bu bağlamda İslam'ın sanata karşı olduğunu savunanlar, "sanatı", başlangıçta saygının, ileri düzeyde ibadetin objesi haline getirilen veya İslam'ın reddettiği süfliyatı, çıplaklığın veya vahşetin sergilenmesiyle teşvik eden resim ve heykel yapısına dönüşen kapsamıyla sınırlandırıyorlarsa söyledikleri doğrudur. Nitekim İslam'ın saf orijininden kayan bazı mezhepler hariç, resim ve heykel sanatı İslâm toplumlarında itibar görmemiştir. Günümüzde kralların heykellerine gösterilen saygının insan onuruna yakışmadığını bilen insan için, açık veya örtük tapınma vesilesi olmadığı veya süfliyatı çıplaklıkta olduğu gibi sergileme amacı taşımadığı sürece resim ve fotoğraf sanatının İslam'ın özüne karşıt olduğunu söylemek güçtür. Bu düşünceyi Hz. Aişe(ra) validemizin çocukluk oyuncaklarını tebessümle karşılayan sevgili Peygamberin(asm) tavrından cesaret alarak savunuyoruz. Ancak yine de bazı İslâmî grupların fotoğrafçılık ve müzik sanatının karşısında oldukları gerçeğini itiraf etmeliyiz. Şüphesiz konu tartışılabilir. Ama Bediüzzaman'ın "Ulvî hüzünleri, rabbanî aşkları iras eden sesler helaldir. Yetimâne hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına göre hüküm alır" (İşârâtü'l İ'caz) şeklindeki ifadesi en sağlıklı bir yaklaşım olarak sanatın diğer bütün dallarına uyarlanabilir. Bir başka deyişle sanat, insanları Allah'a yakınlaştırdığı, onun sanatına ayine olduğu ve dolaysıyla mutluluğa vesile olduğu ölçüde sanattır.

Son olarak Batı sanatı güzelliği, nefsanîliğin de ötesinde, somut olanda aramıştır. Nefsin hayvaniliği, dolaysıyla somutluğu gerektirmesi karşısında, İslam'ın odaklandığı kalp, ruhanîliği ve dolaysıyla soyutluğu teşvik etmiştir. İslam medeniyeti soyutluğu hat sanatıyla zirveye tırmandırmıştır. Batı sanat zirvelerinin soyutluğa kayma eğilimi taşıdığı son dönemde, hat sanatına gösterdikleri hayranlık dikkatten kaçmamalıdır.

Tefekkür biçiminin etkisi

Her ürünün düşünsel bir temele dayandığı tartışma götürmez. Ürünün yapısı "ne düşünüldüğünden" etkilendiği kadar "nasıl düşünüldüğünden de" etkilenir. Sanatsal üretimi etkileyen güzellik anlayışı "ne düşünüldüğü" sorusuna verilecek cevapla açıklanabilir. Ancak "nasıl düşünüldüğü" sorusu tefekkür biçiminin bir konusudur.

İslam "afakî-dışa dönük", "enfüsî-içe dönük" olmak üzere iki tip düşünce biçimini teşvik eder. Zira İslâm yıldızlarda kodlanan nakşa dikkat çektiği kadar nitekim bazı ulema astronomi ilmi olmayanın marifetullah ilminde noksan kalacağını ifade etmiştir mülk, melekût alemlerine, ruhlar ve berzah alemlerine de dikkat çeker. Bu yönüyle İslâm tefekkürü hem cismanî afakiyet, hem de ruhanî afakîyet özelliği taşır. İlginç olan bir diğer husus İslam'ın aynı zamanda karıncalar, arılar gibi zerre vücutlara veya vicdan, ruh, nefs gibi fizik dışı içsel olgulara da dikkat çekmesidir. Bu yönüyle İslâm tefekkürünün hem cismanî, hem de ruhanî enfüsiyet özelliği taşıdığını görürüz.

Bu düşünce/tefekkür biçimi sanatın dört yönde gelişimini teşvik etmektedir. Bu tefekkür biçiminin İslâm sanatı üzerindeki yansıma örnekleri tarafımızdan uzun süre aranmıştır. Sonuçta İslam medeniyetinin yerleşik olduğu mekânlarda dışa dönük hayranlık verici mimarinin bir yandan cismani heybet, diğer yandan içsel ulviyet kaynağı oluşunun afakî tefekkürün bir tecellisi olduğu görülmüştür.

Batı düşüncesi cisme odaklı ve dışa dönük oluşu nedeniyle sanatında, ulviyetten yoksun, maddî bir gösteriş dikkat çeker. Bu anlamda Osmanlı mimarisi ile Gotik mimari karşılaştırılabilecek en güzel iki örnektir. Görsel heybeti her ikisinde bulabiliriz, ancak ruhsallık ve ulviyet çağrışımını sadece Osmanlı mimarisinde buluruz.

Enfüsî tefekkür ise Batının tamamen mahrum olduğu bir tecrübedir. Bu düşünce biçimi hanımların bezler üzerindeki işlemelerinde, akıl ve ince düşüncenin birlikte ürünü olan halı desenlerinde ya da camiler ve benzeri sanat eserlerinin ahşap veya mermerlerin mozaikleri üzerindeki ince nakışlarda yansımıştır. Hatta öyle ki bir Batılı uzmanın itiraf ettiği gibi (Bkz. Robert E. Ornstein, Yeni Bir Psikoloji) bu nakış ve süslemeler bir taraftan aklı gelişmeye zorlayan, diğer taraftan yoğun bir konsantrasyonla içsel dünyanın sakinliğine taşıyan bir etki oluştururlar. Bazı tarikatlarda konsantrasyon-odaklaşma objesi olarak kullanılan bu tür sonu gelmez şekil alternatifleri sunan sanat eserlerine bir örneğin yakından analizini arzu eden kişi için Ankara Hacı Bayram Camiindeki Minberin ahşap cepheleri üzerindeki işlemeler, çarpıcı bir örnek olarak sunulabilir.

Şaşırtıcı olacak ama İslam'ın bize sunduğu ve Batı'nın bizden kazandığı bu özelliği yine bir Batılı sanat tarihçisi (Bkz. Sanatın Öyküsü, E.H. Gombrich) itiraf etmiştir. Gombrich dilimize de çevrilen kitabında dünya sanat tarihinin gelişimini resim-heykel sanatı üzerinde odaklanarak anlatırken şöyle der: "Kendilerine insan resmi yapma izni verilmeyen doğulu sanatçılar hayal güçlerini, biçim ve motifleri sanki onlarla oynarcasına örmekte koşturdular.(....) Elhamra'nın avlularını ve içini gezmek, bu süsleme çizimlerinin tükenmeyen çeşitliliğine hayran kalmak unutulmaz, olanaksız bir deneyimdir. Eğer bugün Doğu halılarındaki renk düzenlerinin denge ve uyumuna, yaratıcı zenginliğine hayran kalabiliyorsak, bunu son çözümlemede, sanatçının kafasını gerçek dünyadan (maddesel âlemi kast ediyor) saptırıp onu çizgi ve renklerden oluşan bir düş dünyasına iten Muhammed'e borçludur."

Gombrich'in vurguladığı bu gerçek Batı sanatının, Doğu'dan etkilenmesi ve Doğu'dan aldığını geliştirmesi ölçüsünde sığlıktan uzaklaşabileceğinin bir göstergesi olarak kabul edilmelidir.

Dipnotlar

1. Yaklaşım benzerliği açısından İmam Gazali'nin "Kimya-yı Saadet" kitabında tefekkürün gerekliliği bahsinde söyledikleri ile Anthony Robbins'ın "Sınırsız Güç" veya Jack Ansing Addington'ın "%100 düşünce gücü" isimli kitabında söyledikleri karşılaştırılabilir.

Yukarı