. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6823

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 96 
 Ordu, Devlet ve Demokratikleşme
 KÖPRÜ / Güz 2013 
 İnsanî Değerler, Toplumsal Barış, Milliyet ve Milliyetçilik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Ahlâk
Yaz 2001   [ 75. Sayı ]


Etiğin İktidarı - Ahlakın Sürgünü

Murat Çetinkaya

“Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey.”

N.F.K.

Bu yazı modern ve/veya postmodern zamanlarda ahlakın hal-i pür melalini ahlakın özel ve kamusal alandan sürgününü ve yerini etiğin iktidarına bırakışını irdelemeyi hedefliyor. Yazı boyunca üzerinde durmaya çalışacağım temel iddia; geleneksel ve özellikle dinden neşet eden bütüncül ahlak anlayışlarının yerini farklı bir etik kavramlaştırmasına bıraktığı ve bunun insanlığın geçirdiği ve halen geçirmekte olduğu dönüşümün tabii bir sonucu olduğu tezi. İnsanın ahlaksızlaştırılması ve ahlakın insansızlaştırılması kavramlarını bu sürecin iki ana trendini göz önüne sermek için kullanıyorum.

Bauman, postmodern zamanların etiğini incelediği kitabında artık çağımızın kendini adamanın ya da moral değerlerce yönlendirilmenin devri olmadığını ileri sürer ve ancak minimalist bir moral anlayışın tutunabileceğini iddia eder.1 Bauman kitabında her ne kadar moral değerlerin var olmaya devam edeceğini reddetmezse de etiğin artık evrensel ve bütüncül bir yol gösterici değerler kümesi olarak varlığını devam ettiremeyeceğine dair inancını da sıklıkla yineler. Bauman modernitenin evrensel ve kesin olana dair inancının beraberinde moral değerlerin dizayn edilerek insanlara sunulması gerektiği fikrini getirdiğini ve postmodern yaklaşımın ise bu yanılsamaları yıktığını öne sürer. Bu yazıda ise ben modern/postmodern ayrımının aslında bu denli farklı olmadığını dile getireceğim. Ahlak felsefesinin seyri açısından bakıldığında modernite ve postmodernite birbirini dışlayan değil tamamlayan süreçler olarak algılanmaya daha müsait. Bence esas kırılma noktası insanın bütüncüllüğünün bozulması ve insanın eylemleri, duyguları, bilgisi, bilgiye yaklaşımı, moral değerleri ve insana benliğini kazandıran diğer öğeler arasındaki birliği ve tutarlılığı sağlayan bağın kopmasıdır. Bu anlamda özellikle postmodernist yazarların (ya da yaptıkları iş ve etkileri göz önüne alındığında “eleştirmenlerin”) savundukları tarz, bir modern bütüncül ahlak olmadığı gibi postmodernizmin yıktığını iddia ettiği illüzyonlar da aslında yine büyük ölçüde postmodernitenin kurgularından başka bir şey değil.

Ahlakın sürgünü insanın parçalanmasının sonucudur ve bu parçalanma ne yeni zaman entelektüellerinin relativizme ve büyük anlatıların yok oluşuna dayandırdıkları tarzda bir parçalanma ne de Marx’tan bugüne süregelen yabancılaşma literatürünün üzerinde durduğu türde bir kendi benliğiyle ayrışmadır. Bu parçalanma, insanı bir arada tutan en önemli değerin ahlakı da içine alarak insandan ve toplumdan sürgün edilişinin sonucudur. Bu, insana varlığını katan ve her şeyi bir arada tutma gücüne sahip tek aşkın referans kaynağı olan dinin çağın insanından uzaklaşmasının/uzaklaştırılmasının sonucudur. Bu yazıda bahsi geçen uzak düşmenin nasıl gerçekleştiği üzerinde durmaya çalışacağım. Bahsettiğimiz olgu, zaman içinde değişik görünümler almış, farklı evrelerden geçmiş bir büyük dönüşümü ifade etmekte. Bu anlamda genellemelere varmak hem zor hem de karikatürize edici, üstünkörü bir basitleştirmeye yol açma riskini de içinde barındırmakta. Ancak yine de bazı temellere değinmek gerekiyor. Bu sürecin başlangıcı ve işleyişinde insanın bölünmesine, ahlakın sürgününe ve etiğin iktidarına giden yolda özellikle bilginin bölünmesi, en genel anlamıyla felsefenin değersizleşmesi, bilginin hikmete yol açan değil hikmeti önleyen tarzda kavranılması, kurgulanması ve kullanılması konularına değineceğim. Bir diğer mesele ise kişinin kendisini aşma ve başka fertler başta olmak üzere evrenle arasında bir bağ tesis etme kapasitesi, ihtiyaç algısı ve şevkinin nasıl değiştiği ve azaldığı hususu. Burada her ne kadar empati yokluğu ve aşınması kavramlarını kullanmaktaysam da aslında niyetim empatiye yüklenenin çok ötesinde bir duygusal ve düşünsel bağı anlatmak.

Tüm bunları yaparken yeni zamanların ahlak kurgusunda önemli bir kavram olarak öne sürülen etik teriminin esasen bir ahlak ihtiyacını ve isteğini dillendirmediğini; hatta tam tersine etiğin ahlakın sürgününü mutlaklaştırmak ve onu ikame etmek için kullanılan bir kavram olduğunu iddia ediyorum. Etiğin iktidarı aslında insanın parçalanmasının ve böylece ahlaksızlaşmasının, eş zamanlı olarak da ahlakın insandan arındırılmasının son halkası bana göre.

Ahlaksız İnsan - İnsansız Ahlak

Zamanımız iş ve oluş sahalarında çeşitli ahlak önermelerinin iş etiği, iletişim etiği, tıp etiği gibi adlarla gündeme gelmesine şahit olurken entelektüel yaşamda ise ahlakın etik kodlar etrafında evrenselleştirilmesinin mümkün olup olmadığı tartışılıyor. Postmodern düşünürler için evrensel ahlak ideali modernitenin evrensellik illüzyonunun herhangi bir parçası.2 Evrensel geçerliliğe sahip ve sarsılmaz etik kodlara ulaşmak pratik olarak gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal olarak sunulmakta. Ahlaki değer ve tercihler değişik zaman ve sosyal ortamlarda farklılaşmaya müsait görece değerler olarak kabul ediliyor.3 Gerçekliğin sosyal inşası ve dilin bu inşa sürecinde oynadığı önemli rol postmodern düşüncenin önde gelen önermeleri olarak ahlak konusunda da gündeme gelmekte ve ahlak önermelerinin kesinlik taşıyan, objektif, evrensel değerler olarak ortaya çıkmalarının imkansızlığına delil olarak sunuluyor. Modernitenin illüzyonlarının yıkılmasında evrensel ahlak önermesinin geçirdiği sarsıntı ve yerini daha mütevazi moral kaygılara bırakması geç-modernliğin ya da post-modernitenin işareti sayılıyor. Diğer yandan farklı kültürel ve sosyal formasyonlarda özellikle dini oluşumların da giderek etkilerini hissettirdikleri ve getirdikleri eleştirel bakışın önemli bir parçasını yaşadığımız dünyanın ahlak yoksunluğunun oluşturduğu da aşikar. Modern insanın ahlaki değerleri görmezden geldiği ve ahlaktan arınmış bir yaşamın idealize edildiği savunuluyor.

Birbirlerinden ayrı dursalar ve birbirlerini dışlayan kabulleri olsa da hem postmodernizmin hem de inanç temelli hareketlerin yaşadığımız çağda tespit ettikleri bazı noktalar önemli benzerlikler taşıyor. Üzerinde ittifak edilen husus artık genel ahlak kurallarının insan hayatında önemini yitirmekte olduğu, öteki için sorumluluk almaktan kaçınıldığı ve parçalanmış bir ahlakın egemenliğinin yaşandığı. Bunların sebepleri ve neticeleri üzerinde de çeşitli yorumlar var elbet. Din ve inanç açısından bu bir yozlaşmayı ifade ederken postmodern düşünürler bunu ütopyalardan arınmış, bireye tercih imkanı sağlayan bir dönüşüm olarak alkışlayabiliyorlar.4 Bauman’a göre modern proje evrensel bir insan doğası anlayışına dayanan, genelgeçer doğruların varlığına inanan bir Aydınlanma projesi olarak ahlaki sorumluluktan etik kurallara doğru bir kaymayı doğurmuştu.5 Ahlak problemlerinin müphemliği karşısında modernite tahtından ettiği inancın yerine bağlayıcı, normatif yeni değerler koyma ihtiyacını hissediyordu. Bauman’ın ifadesiyle modern proje “nihai anlamda ahlaki müphemliğin olmadığı bir dünyayı ve bu müphemlik de ahlaki durumun doğal özelliği olduğu için, insani seçimleri bu seçimlerin ahlaki boyutlarından koparmayı koşutluyordu.”6 Postmodern durum ise, Bauman’a göre, insanı görece bir ilişkiler ağı içinde kendi seçimleriyle başbaşa bırakmakta ve gerçek özgürlüğün yolunu açmaktaydı. Bu anlamda modernitenin ahlak anlayışından ciddi bir kopuşun gerçekleştiği iddia edilmekte.

Özellikle Bauman’ın örnek teşkil edebilecek bir biçimde geliştirdiği ve savunduğu bu tezler postmodern yaklaşımların moderniteyi eleştirirken içine düştükleri bazı tuzakların etkisinden kurtulamamış görünüyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki, ahlakı ve ahlak felsefesini tercihlerin evrensel doğasına indirgemek biraz fazla genelleyici ve hatta üstünkörü bir yaklaşım. Postmodern ya da geç-modern bir durumun bireyi birey-üstü aktörler ve otoritelerden kurtararak bir tercih şansıyla donattığı düşüncesi oldukça tartışmalı bir tespit. Modernitenin illüzyonlarının yıkılışının postmodernitenin en büyük başarısı sayıldığı göz önünde tutulursa, aslında postmodern düşünürlerin de benzer illüzyonlar oluşturmaktan kendilerini alamadıklarını söyleyebiliriz. Sorulması gereken soru gerçekten ortada belli tercih şanslarının ve iddia edildiği gibi birey-üstü ajanların baskısından kurtulmuş bir bireyin olup olmadığıdır. Özerk ahlaki seçim halihazırda insanlar için ne kadar yaşamın içerisinde ve yüzleşilen bir gerçekliktir? Postmodern yaklaşımların geç-modernliği kavramlaştırırken ciddi bir kırılmayı ima etmeleri ve moderniteyi şimdi olan gibi olmayana sıkıştırmaya çalışmalarının bir yansıması olarak daha relatif bir yaklaşımın bireylerin hayatında evrensellik iddialarını yıktığı tezi ortaya konuluyor.

Ben modern ya da postmodern diye adlandırılan yeni zamanların aslında çok daha ciddi bir süreklilik arz ettiğini öne sürüyorum. Bu sürecin özellikle ahlakla ilgili en önemli yanı insanın ahlaktan, ahlakın insanilikten arındırılması çabasıdır. Yeni zamanlarda birey disharmonik bir varlık olarak düşünülmüş ve parçalanmıştır. Bilen, yapıp eden, tavır alan, çalışan, inanan, düşünen, idealize eden, konuşan, sosyal bütünlük içinde var olan bir varlık olarak insan yalnız taşıdığı roller ve özellikler açısından değil bunların arasındaki ilişkinin niteliği açısından da parçalanmıştır. Yaşadığımız çağın insanı tüm bu özellikleri ve faaliyetleri arasında tutarlı bir bütünlük olmaksızın yaşamaya itilmiş ve bu durum idealize edilmiştir. Kısacası insanın varlık koşulları ve bu koşulların algılanması topyekün değişime uğramıştır. Tüm iş, oluş ve hareket sahalarında insan, bahsi geçen alanların mantığı içerisinde eylemlerini gerçekleştirmekte. Bauman ve bazı postmodern düşünürlerin atıf yaptıkları ve varolduğunu iddia ettikleri modern total ahlak anlayışı aslında insanın bu parçalanmışlığını kontrol altına alma çabasıydı. Bireyin maddi ve sosyal ortamla arasında hissedemediği bütüncüllüğün insanı sürüklemesi muhtemel olan yıkıcılık ya da psişik kopmanın önüne geçmek ve insanı sürdürülebilir bir hayata bağlayıp inandırmak için ortaya konulmuştur ve aslında modernleşmenin planlanmamış bir sonucunun düzeltilmesine yöneliktir. Neticede her çağın olduğu gibi modern zamanların da genel bir mantığı vardır ve zaten bunun kapitalist ekonomiden modern sanata değin birçok hayat sahasında kendisini ortaya koyduğu bilinmekte. Ancak hemen belirtmek gerekir ki modern, modernite, modernizm gibi kavramları düşünce kolaylığına sapacak bir rahatlıkla kullanmaktan kaçınmak gerekir. Hangi modernite sorusu yabana atılmaması gereken bir sorudur ve başta postmodernistler olmak üzere modern karşıtı ya da en azından modernist düşünce dışı olma isteği ve çabasındaki düşünürler ve hareketlerce kolaylıkla bu farklar es geçilebilmektedir. Elbette bu durum genellemeleri imkansız kılacak bir göreceliliğin kapısını açmamalıdır. Ahlak konusunda modern zamanların evrensel bir projeye sahip olduğu iddiası aslında bir tarihsel dönüşümün getirdiği ve gerektirdiği yeni insan tipinin ve toplum modelinin tam kavranılamamasından kaynaklanmakta. İçinde taşıdığı farklılıklara, yer yer projede yapılan düzeltmelere ve ortaya çıkan hedeflenmemiş sonuçlara rağmen modern çağ ya da yeni zamanlar her ne kadar Aydınlanma’nın evrensellik iddiasını içinde taşısa da bu, ahlak alanında geleneğin evrenselciliğinin sürdürüldüğü anlamına gelmez. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey öncelikle insanın varlık koşullarıyla ilgili felsefi bir yaklaşımın ve derinliğine düşünülmüş, insan-üstü, aşkın referans noktalarına dayanan ve insanı bütüncüllüğü içinde kavrayan bir ahlak kavramlaştırmasının en azından sistemin genel mantığına aykırı ve hatta zararlı olduğudur. Çağın insanını halihazırda son derece maddileşmiş yaşantısını sürdürmeye ve bunu yaşanılabilir, istenilebilir kabullenmeye ikna etmek için genel bir ahlak kaygısının ve bunun beraberinde getireceği varlık sorgulamasının aşılması gerekiyor. Ancak belli kodlar ve kurallar koymanın kaçınılmazlığı beraberinde etiğin iktidarını getiriyor. Sonuçta medya etiği, iş etiği, sağlık etiği ve daha birçok sahada insan faaliyetlerini düzenlenmeye yönelen bir dizi tartışmalar ve kodlama çabaları ortaya çıkıyor. Ancak bunlar evrensel bir ahlak anlayışını ve bireyin, yaşamında karşılaştığı tercihleri tüm varlığını anlamlandıracak derinlikte bir referans kaynağı ile ölçüp biçmesini gerektirmiyor. Bahsi geçen “etik” değerler arasında da bir bağın olmaması insanın bölünmüşlüğünün bir başka yansıması olarak önümüzde duruyor.

Peki neden etiğe ihtiyaç duyuluyor? Etiğin iktidarını zorunlu kılan şey insanın bütüncüllükten uzak, disharmonik bir varlık olarak kavranılması, toplumsal olanın korunması ve düzenin kendini yeniden üretebilmesi için bireyin yıkıcılıktan uzak olması ve bu işleyişe katkıda bulunması şart. Bunu sağlayabilmek ve bireyi bir bütüncüllükle kavrayabilmek için ideolojiler, ulusçuluk başta olmak üzere toplumsala vurgu yapan, empatiyi-fedakarlığı öven söylemler gündeme geldi. Ancak bunlar daima modern dünyaya karşı önemli tehditler taşıdıklarını değişik vesilelerle ispatladılar. Bu anlamda daha mikro çözümlerin yeterli ve daha az riskli olabileceği düşüncesi bu bölünmüşlüğe uygun minimalist ahlak kodlamalarını gündeme getirdi. Diğer taraftan bunu Foucault’un disiplin teknikleriyle ilgili tezlerinden destek alarak aslında bir disiplin mekanizmasının toplumun tümüne yayılması ve geçmişin daha görünür ve tepki çekmeye müsait zorlamalara artık ihtiyaç duyulmamasıyla açıklayabiliriz. Foucault disiplin tekniklerine değindiği klasik eserinde disiplinsel normların ve hapishane tecrübesinin aslında eğitilmiş bedenlerin üretilmesinde nasıl bir işlev gördüğüne değinir. Hapishanenin Doğuşu adlı eserine 18. yüzyıl Fransa’sında yaşanan bir işkenceyle cezalandırmayı detaylarıyla anlatarak başlayan Foucault, daha sonra nasıl azap çektirmenin ve görünür işkencenin ortadan kalkarak yerini hapishaneye ve bir dizi yeni uygulamaya bıraktığını anlatır.7 Cezalandırma ve disiplin tekniklerinin artık tüm pratiklerin içine yerleştiğini ve “koskoca bir düzenlemeler dizisi”nin oluştuğunu belirtir.8 Bireyin disipline edilmesi ve toplumun ihtiyaç hissettiği yönde davranmaya itilmesi çok daha kibar bir biçimde ve tüm yaşam pratiklerine sızarak yapılmaktadır. Bu anlamda etiğe dair söylemler ve tartışmalar da aslında bu mekanizmanın bir benzeri ve hatta parçası sayılabilir. İnsanın ahlaksızlaşması ve ahlakın insansızlaşması, genel ve bütüncül ahlakın reddi ve parçacı etik kodlarla ikamesiyle birlikte bireyi merkez alan ve ondaki potansiyeli açığa çıkarmaya çalışan bir düşüncenin yerini, bireyi mümkün mertebe kendiliğinden soyutlamayı hedefleyen bir kurallar dizisi almaktadır. Kurallar gerekmektedir ancak bunlar ahlaki sorumluluk ve kaygılardan değil bireye dışsal, düzene ait gereksinimlerden kaynaklanmaktadır. Amaç bireyin kendini realize etmesinde belki de en önemli faaliyet olan ahlaki sorumluluğun düzenlenmesi değil, bunun yokluğunun doğurduğu boşluğun doldurulmasıdır. Bu yapılırken zorlamalar ve katı kurallar yerini farklı biçimlerde meşrulaştırılmış etik kodlara bırakıyor. Bir bakıma Foucault benzeri bir yorumla daha da inceliyor ve yaygınlaşıyor. Örneğin iş etiği, iş dünyasında bireyler ve kurumlar arasındaki ilişkilere dair önermeler sunuyor. İnsanların zaten artık gönüllü olarak ve son derece büyük bir hevesle iş ortamına ve getireceği hayata adapte olmaya çalıştıkları bir zamanda 18. yüzyılın İngiltere madenlerinin zorla, ölesiye çalıştırılan işçilerinin kurallarıyla bugünü idare etmek hem gereksiz hem de anlamsız. Ancak bir yandan da bu sosyal sahanın belli düzenlemelere ihtiyacı var. Sonuçta imdada etik yetişiyor ve ahlaki kaygılardan uzaklaştırılmış bireylere farklı da olsa köleliği anımsatan bir tarzda hayatlarını tamamen üretim ve tüketim halkasına katkıda bulunmaya adamış varlıklar olarak sürdürmeleri sırasında bunu düzenleyecek kurallar sunuluyor. Tıpla ilgili meselelerde yer yer ölüm hakkı gibi derinlikli konulara girilse de mesele esasen tedavinin tarzı, doktor-hasta ilişkisi gibi konulardaki tartışmalar ve kuralların ötesine sarkmıyor. Medya etiği ciddi bir gücü daha az zararlı ya da istenen yönde kullanılan ve arzu edilen tarda zarar everen bir hale getirmek için oluşturuluyor. Tarafsızlık, kişilik hakları konuları tartışmaların gündemini oluştururken medya gücünün olası yıpratıcılığı ve saldırganlığı törpülenmeye çalışılıyor. Ancak mesele şu ki, tüm bu tartışmaların öngördüğü birey ve kendi tartışma sahaları oldukça parçalanmış durumda. Birbirleriyle aralarındaki ilişki yok denecek kadar az. Hemen hepsinde insan uyumsuz ya da daha doğrusu disharmonik bir varlık olarak tasavvur ediliyor. Kısacası insanın kendi çevresi içinde yaşamakta ama doğa başta olmak üzere bu çevreye intibak etmekte zorluk çektiği kabul edilmekte. İnsanın doğasına dair tartışmalar, sosyal kontrat teorileri aslında entelektüel oyunların ve teorik basitleştirmelerin dışında çok da anlam taşımamakta. Mesele artık insanın doğasının ne olduğu, ne yönde meylettiğinden çıkmış; bu yapısının nelere izin verirken nerelerde onu uyumsuz kıldığı üzerine yoğunlaşılmıştır. İnsanı aşkın bir referanstan ve kendisini aşmaya itecek motiflerden uzak tasavvur etmenin sonucu doğal olarak bütünlükten uzak, varlık koşullarını parça parça yaşayan disharmonik bir varlığın mevcut düzene uyumlu hale getirilmesi problemini doğurmuştur. Aslında yaşanan bir tercihin ortaya konulması değil, bireyin çeşitli kuralları izlemeye yönlendirilmesi ve güya farklı tercihlere sahip olduğuna inandırılmasıdır. Ahlaki özne olarak insan, artık ancak geleneksel toplumun bir miti kabul edilmekte, etik kuralların takipçisi insan ise ahlaki özün yitirilmesinin bıraktığı boşluğun doldurulması için sözde ahlak kodlarıyla avutulmaktadır.

Bu sürecin işleyişi kadar hangi gelişmelerin geleneksel ahlaki özneden etiğin iktidarına giden yolu açtığı da önemlidir. Çok yönlü ve çok yüzlü bir toplumsal dönüşümden bahsediliyor olması sebebiyle aslında birbiriyle ilişkili çeşitli etkenlerin ahlak düşüncesinin günümüzde geldiği noktada pay sahibi olduğu söylenebilir. Yine de bazı faktörlerin daha derin etkileri olduğunu iddia edebiliriz. Ben bu dönüşümde geleneksel toplum yapısından yeni zamanlara geçişte yaşanan birkaç temel farklılaşmanın kritik olduğunu iddia ediyorum. Bunlar bilginin bölünmesi ve bilgi anlayışının değişimi, mekanın içeriksizleşmesi ve insan ilişkilerinin doğasında empatiyi ve kendini adamayı ortadan kaldıran büyük değişim.

Değişen Bilgi Anlayışı: Felsefenin Sürgünü

İnsanın bütüncüllüğünün parçalanmasında ve ahlaka dair bütüncül kavramlaştırmaların ve insanın kendisini gerçekleştirdiği bir faaliyet olarak ahlak fikrinin göz ardı edilmesinde önemli bir aşama, bilgi ve bilginin doğasına dair yaklaşımlarda yaşanan köklü farklılaşmada aranabilir. Nietzsche, modern insanın ruh tablosunu resmederken bu yeni insanın bilgiyle irtibatını şöyle betimler: “Modern insan, masalda anlatıldığı gibi, fırsat buldukça karnında korkunç boğuk sesler çıkaran koca bir yığın hazmedilmemiş bilgi-taşlarını kendisiyle birlikte her yana sürükler.”9 Bu tespit modern insanın bilgiye karşı tavrını belki de en keskin bir biçimde ifade eden tespitlerden biridir. Bilgi yeni zamanlarda insanın dışsallığında ve bölünmesinde önemli role sahiptir. Bilgi bölünmüştür. Farklı bilgi türleri farklı paradigmalar ve yöntemlerle üretilmekte ve bu bilgiler gerçekliğin bütüncül bir doğası olduğu fikrinden uzak durarak, her biri belli bir sahayı aydınlatma çabasına girişilerek üretilmektedir. Her ne kadar disiplinler arası çabalar gündeme gelse de esasen bilginin bölünmüşlüğü çağın bilgi anlayışının temelinde yatmaktadır. Bilginin mahiyeti, bilgiye ulaşma yolları ve bilginin kullanılış tarzı bilginin bölünmüşlüğünde kritik kırılma noktalarıdır.

Öncelikle bilgi doğayı ve evreni anlamlandırmanın bir aracıdır, ancak bunlara bir bütünlük ve anlamlılık atfetmekten uzaktır. Böylesi bir anlamlılık aşılamaz ve açıklanamaz görülen metafizik bir olguya yol açacağı düşünüldüğünden dışlanmaktadır. Bilimsel çalışmaların açıklayamadığı şeyler, açıklanması muhtemel ancak şu anın verileriyle açıklanamayan şeyler olarak sunulmaktadır. Bu gerilimin daima muhafaza edileceği ve bunun bilimsel üretimin temeli olduğu fikri savunulmaktadır. Ancak bu açıklanamazlığın normalleşmesi değil, aksine anormalleştirilmesi ve bu gerilimin sürekli pozitivist bir dünya görüşüne destek olarak kullanılması anlamına gelmektedir. Bilimsel çaba açıklamaya yönelmiştir ve açıklamakla anlamak, anlamlandırmak arasındaki fark ısrarla gözden kaçırılmaktadır. Bilimsel bilgi değerden bağımsız olmak zorunda kabul edilmektedir. Bunun zorluğu ve hatta imkansızlığına dair modern literatürde tartışmalar yapılagelse de bu tartışmaların kayda değer bazı eleştiriler dışında genel bilimsel paradigmada farklı bir tarzı hakim kılma gücünden uzak olduğunu itiraf etmek gerekir. Neticede bilim her ne kadar Aydınlanma’nın sihirli değneği olma imtiyazını bir nebze yitirdiyse de genel olarak bilgi anlayışının toplumda nasıl yer ettiğine bakıldığında pozitivist bakışın egemenliği gözden kaçmayacaktır. Bu, aslında, insan başta olmak üzere gerçekliğin parçalanmasının bir sonucudur.

Siyaset teorisinin önemli isimlerinden Leo Strauss siyaset biliminin artık bir kısım yetişmiş insanların yaptığı bir bilim dalı haline geldiğini ve siyaset felsefesinin toplumda yaşanan değişimler sonucunda kaybolduğunu iddia etmektedir.10 Siyaset felsefesi iyi toplum, ahlaklı insan, erdemli siyaset gibi kavramlar üzerinde durmaktadır ve bu kavramlar iyi ve erdemli bir hayat sorusuyla ilişkilidir. Siyaset felsefesinin gündemden düşmesi ve gözardı edilmesi, aslında bu tarz soruların toplumun gündeminden çıkarılmasıyla ve bilginin bu tip metafizik problemlerden uzak tutulmasıyla alakalıdır. Strauss siyaset bilimi ve siyaset felsefesinin bir zamanlar aynı anlamlara geldiğini, ancak modern zamanlarda tüm insan faaliyetlerini kapsayan bu tip düşünce tarzlarının dışlanmasıyla bunların da parçalara ayrıldığını belirtmektedir.11 Bir zamanlar siyaset biliminin sahası içinde bulunan birçok konunun da ekonomiden sosyolojiye çeşitli dalların uzmanlık sahasını oluşturduğunu söyler. Sonuçta sosyal bilimciler de bu bilginin avcıları olarak kendilerini herhangi bir hedeften uzak, nihilizme yakın bir pozisyonda bulurlar.12 Felsefenin bilim-dışı kabul edilmesi Strauss’a göre pozitivizmin ana karakteridir.13 Bilim kesin yargılardan ve değerlerden kendini uzak tutma çabasında geldiği noktada Strauss’un tabiriyle on yaşında, normal zekaya sahip bir çocuğun bile hüküm vereceği şeyleri gerçek olarak kabul edilebilmeleri için bilimsel delillere ihtiyaç duyulan şeyler olarak kabul etmektedir.14 Bu krizi tartıştığı bir yazısında Jon Simons da siyaset felsefesinin sürgününün yaşanan toplumsal dönüşümün neticesinde ortaya çıktığını ileri sürmekte ve siyasal düzenlerin meşruiyeti başta olmak üzere felsefenin de kendi meşruiyet krizini yaşamakta olduğunu belirtmektedir.15

Hörmenetikten bilimselliğe yönelik çeşitli eleştirilere değin bu pozitivist yaklaşımı sorgulayan çabalar da aslında modern projenin çok da dışında değiller. Mesele insanın ve evrenin doğasının nasıl kavranıldığıyla ilgilidir. Tüm gerçekliği anlamlandıracak bir büyük anlatının ve realitenin mümkün olup olmaması, insanın varlık koşullarıyla arasındaki ilişkinin doğası konusundaki yaklaşımlar, aslında bu eleştirel bakışları da son kertede yeni zamanların bilgi anlayışında çok da uzak kılmamakta.

Empatinin Sürgünü - Kamusal İnsanın Çöküşü

Yaşadığımız çağda önemle üzerinde durulması gereken noktalardan birisi de fertlerin kendi içlerine dönük bir yaşamı tercih ederlerken toplumu dışsallaştırmaları ve toplumla aralarındaki bağın kopmasıdır. Birey artık kendi dünyasında başkalarıyla yaşadığı ortaklıklardan giderek sıyrılmakta ve yaşadığı bölünmüşlük içerisinde empati, kendini başkalarının yerine koyabilme, kendi psişik tecrübesini aşabilme gibi yeteneklerini yitirmekte ve adanmışlık hali başat olmak üzere her tür derin bağlılıktan uzak durmaktadır. Ancak bu basit bir tercih değil, kişinin bölünmüşlüğünün ortaya çıkardığı bir zorunluluktur.

Hannah Arendt modern çağın kamusal alanı ortaya çıkardığına dair yaygın görüşü eleştirirken, aslında moderniteyle birlikte kamusal alanın önemini yitirmeye başladığına işaret eder. İnsanların ortak bir konumu paylaşmaları açısından kamusal alan kaybolmaktadır; çünkü bireyler kendi öznelliklerini yaşamayı toplumsal olana tercih etmektedirler.16 Başkalarını hissetmek ve onlarla arasında bir bağ oluşturmak zorunluluğu öznel olanın bireye sağladığı doyumla ortadan kalkmaktadır. Özellikle kapitalizmin bireyleri bir yarış içerisinde gören ve uyumluluklarını birbirleriyle değil, genel üretim ve tüketim ağıyla ilişkileri açısından ölçen yapısı nedeniyle bireyler artık birbirlerine olan empatilerini yitirmektedirler. Bu iyiye ve doğruya dair sorgulamalar başta olmak üzere ahlakın temelini oluşturan niyet -eylem ve sonuçlar hakkındaki bireysel sorumluluğun önemsenmemesiyle ilgilidir. Bazı duyguların içselleştirilmesi, insanın kendisinde kendini adamaya dair maddi düzeyi aşıcı bir potansiyel görmesi, başka fertlerle benliği arasında fedakarlık ve anlayışa dayalı samimi bir bağ kurması öncelikle doğru ve yanlışa dair bir bilgiyi gerekli kılmaktadır.17 Kişi, günlük yaşamında karşılaştığı insanlarla farklı düzlemlerde ve farklı ilişkiler ağı içinde bölünmüş kişiliğinin değişik yönleriyle muhatap olmaktadır. Bu ilişkiler boyunca süreklilik arz eden psişik bir bütüncüllüğe ve tüm bunları tek kaynağın rehberliğinde tartabileceği bir referansa sahip değildir. Çıkar ya da sistemin kendisine yüklediği sorumluluklar bu tip bir referansın yerini tutmaktan uzaktır; çünkü bireyin bütüncüllüğünün parçalanmasında esas rolü bunlar oynamaktadırlar.

Empatinin yok olmasında insanların birbiriyle birebir iletişim kurmalarının giderek marjinalize edilmesi de etkili olmaktadır. Artık kendi sosyal çevrelerinde benzer statülere sahip insanlar arasında yaşanan etkileşim özellikle iletişim teknolojisiyle yerini insandan uzak bir yapıya bırakmaktadır. Sanal cemaatler son yılların en göze çarpan tecrübesi. Özellikle internetin yaygınlaşması bireylerin belki de hiçbir zaman doğrudan temas halinde olmayacakları insanlarla tartışma platformları başta olmak üzere çeşitli yollarla irtibata geçmelerini sağlıyor. Tepki vermek için sokaklara çıkmaya gerek yok. İnternette yepyeni bir site kurabilir ya da kitlesel bir tepkiye cevap verebilirsiniz. Kendi grubunuzu oluşturarak sanal cemaatlere bir yenisini ekleyebilirsiniz. Ancak bu iletişimin insansız yüzü. Ahlaki sorumluluğu da bu anlamda son derece dışlıyor. Herhangi bir bağınız olmayan ve bir anlamda hayali kimliklere karşı herhangi bir empati ya da sorumluk hissetmek zorunda olunmaması belki de interneti bu kadar popüler kılan şey. Bölünen insanın ahlaki kaygılardan uzak insani ilişkilere girme çabasını simgeliyor bu yaygın iletişim. Kısacası bireyi önce kendi habitusu ile sınırlayan, insani deneyimlerini duygudan, empatiden arındıran yeni zamanlar, şimdi teknolojinin de yardımıyla tamamen bu yüklerden uzak bireysel iletişimin yolunu açmış bulunuyor.

Empatinin kaybolması bireyin ahlaksızlaştırılmasında bireyi her tür sorumluluktan ve tercihlerinin ahlaki yükünden kurtarmış oluyor. Yaptığınız iş, eğer belli etik kodlar çerçevesinde ise artık bunlar üzerinde uzun uzadıya düşünmek, sonuçları hakkında kaygılanmak zorunda değilsiniz. İnsanlar arasında herhangi bir bağ kurmaksızın ve kendi varlığını devam ettirmeyi en öncelikli vazife sayarak yaşamak, ahlakın bütüncüllüğünü ve sorumluluğunu tamamıyla dışlıyor. Öteki artık tamamen dışsal bir varlıktır. Ötekiyle birey arasındaki ilişki belki belli mekanları paylaşmanın getirdiği fiziki bir birlikteliğin dışında bir anlam taşımamaktadır.

Ötekine karşı içine düşülen bu ilgisizlik ve hissizlik kamusal alanın ve mekanın da içeriksizleşmesini beraberinde getirmektedir. Richard Sennet, Türkçeye Kamusal İnsanın Çöküşü adıyla da çevrilen kitabında, kamusal yaşamda bireylerin artık birbirlerini yük olarak gördüklerini ve her bireyin kendi öz varlığının dışında bir kaygıya kapalı olduğunu dile getirmektedir.18 Kamusal İnsanın Çöküşü bireyin kendini aşarak anlamlandırma imkanına sahip olduğu genel problemler başta olmak üzere toplumsal olana karşı kendi benliğini önceleyen bir tavırla yaklaştığını iddia etmekte ve içe dönük tavrın ötekini dışlayıcı ve umursamaz bir ruh halini doğurduğunu söylemektedir. Varoluşun mekanı da artık içeriksizleşmiştir. Birbirleriyle herhangi bir bağa sahip olmayan bireyler açısından kamusal mekan, şehir sokakları vs. artık sadece tüketilen, geçilip gidilen mekanlardır. İnsanlar yalıtılmış binalarda yaşamakta ve işyerleri aynı yalıtılmışlığı üretmektedir. Sonuç olarak toplumun paylaştığı ortak alanlar artık kişinin başkalarıyla bir şeyler paylaşabildiği ortak mekanlar olma özelliğini yitirmiştir. İnsanlar sokaklardan geçmektedir ve içinden geçtikleri mekan kendilerine son derece dışsal yabancılarla dolu bir sahadır. Son zamanlarda giderek evin mahremiyeti, toplu mekanların küçümsenmesi, home-theatrelara değin pekçok teknolojik yeniliğin evin yalıtılmışlığına katkıda bulunacak tarzda dizayn edilmeleri bu amaca yöneliktir. Ev ve iş arasında geçilen yabancı mekanlardır artık sokaklar.

Sonuç ya da Din-Dışı Ahlak Mümkün mü?

Bu yazıyı kurgularken amacım dinin insanlara nasıl bir ahlak anlayışı kattığı ve bu anlayışın yerinin başka değerler ya da ideolojilerce doldurulmasının mümkün olmadığı üzerinde durmaktı. Bunu yaparken yaşadığımız dünyanın yüzleştiğimiz örneklerinden yola çıkarak din-dışı ve dini dışlayıcı bir medeniyet tasarısının bireyi nasıl ahlaksızlaştırdığı ve ahlakın içeriğini boşaltarak ahlakı nasıl insansızlaştırdığı üzerinde durmaya karar verdim. Halihazırda yüzyüze bulunduğumuz konum, adına ister modernite isterse geç-modernlik ya da postmodernite denilsin, bir büyük dönüşüme işaret etmektedir. Yeni zamanlar modernizmin bölünen insanı, parçalanan bilgi tasavvuru, içeriksizleşen mekanı ve kaybolan sosyal-ahlaki kaygılarıyla başa çıkmak için minimalist de olsa bir etik kurallar dizisine ihtiyaç hissetti. Ancak yazı boyunca anlatmaya çalıştığım gibi bu kaybolan ahlakı keşfetmek ve ona iktidarını iade etmek değil, onun boşluğunun doğurduğu muhtemel dezavantajları ve riskleri ortadan kaldırmaktı.

Başka türlü olabilir miydi? Kısacası bireyi bir yandan ahlaki tercihler, kendini aşma, ötekini ve evreni içselleştirme, iyiye-doğruya-erdeme dair düşüncelerin yükünden uzak tutmaya çalışırken diğer taraftan ahlak hala özel ve kamusal alanda egemeliğini sürdürebilir miydi? Hayır. Bireyin ahlakla ilişkisi ve ahlaka dair kaygılar taşıması için belli şartların gerçekleşmesi gerekir ki, bunu din dışında hiçbir güç ya da ideoloji tam olarak sağlama kudretine sahip değildir. Öncelikle insan bir yönüyle disharmonik bir varlıktır. Doğanın içindedir ancak bir yandan da pek çok canlıya göre daha savunmasızdır. İntibak sorunu vardır. Kendi dışsallığının farkındadır. Diğer taraftan insan ancak sosyalize olarak bir toplum içinde varlığını idame ettirebilmektedir. Bilgi, tecrübe ve deneyimleri sınırlıdır ve bunların sağladığı verilerle varlığı ve dünyayı anlamlandırması imkansızdır. Hepsinden önemlisi insanlar ölünecek bir hayatı yaşamaktadır. Bu yönüyle geçip giden bir akış içinde bireyin kendisini bir yere ait hissetmesi, olup biteni anlamlandırması, yaşamın içinde kesik kesik parçaları birleştirebilmesi, böylelikle hayatı üzerinde durulmaya değer ancak kendisinden ibaret olmayan bir tecrübe olarak görebilmesi ancak dinin bireye sağladığı ontolojik şuurla mümkündür. İnsanın kendisinde bir bütünlük hissetmesi ve söz konusu disharmoniyi aşabilmesi için kendisinin de içinde yer aldığı varlık aleminin anlamını ve varlığını borçlu olduğu bir Yaratıcı fikrine bağlanması gerekir. İslam bireyi bir İlahi düzenin ve iradenin sonucunda, bu dünyada belli bir zaman diliminde varlığa kavuşmuş ancak yine aynı iradeyle yeni bir hayata adım atacak bir varlık olarak sunarken tüm evreni bu düzenin ve iradenin bütüncüllüğü içinde kavramlaştırmasıyla insanın varlığına anlam kazandırmaktadır. Diğer taraftan din, bireyi kendi maddi varlığını aşmaya yaracak bir potansiyele sahip olduğu konusunda uyarır. Buna göre varlığının anlamının daha derinliğine nüfuz etmek ve buna uygun bir hayat sürmek insanın elindedir. Bu bakımdan din, insana başka hiçbir ideoloji ya da inancın tam anlamıyla sağlayamayacağı bir bütüncüllük katar.

Bireyin bilgi ve evrene karşı konumu da dinin rehberliğinde açıklığa kavuşur. Artık bilgi ve insanın kavrama kapasitesinin sınırları zaten yaratılış hikmetinin bir parçası kabul edilmekte; insan sırf anlamakla mükellef olmadığını ve izahsızlığın izahının da bizzat var oluşun temelinde yattığını anlar. Böylece bilimin daima koruduğu izah edilemeyenin izahtan uzak olmadığı, ancak şu an için tam anlaşılamadığı fikrindeki gerilim inanan insan için söz konusu değildir. Diğer taraftan din, insana bir sorumlukla donatıldığı ve yaşamının bir gayeye dönük olduğu fikrini aşılayarak bireyin tüm faaliyetlerinde sorumluluk bilinciyle iyilik, doğruluk, erdem gibi kavramlarla düşünmesini sağlar. Bu açıdan din, ahlaki insanileştirirken insanı da ahlakla donatır. Bu ahlak, kurallar dizisinden çok daha geniş bir anlayışı; kısacası bir yaşam tarzını ifade eder. Bireyin toplumdaki diğer fertlere karşı yaklaşımı da son derece içselleştirilmiş bir toplumsallıktan kaynaklanmaktadır. Başkaları için bir şeyler yapabilme, hayatı bireysel alanın dışında da yaşayabilme dinin insana teklifin ötesinde yüklediği bir sorumluluktur.

Netice-i kelam, dinden kaynaklanmayan bir ahlak anlayışı modern zamanların etik kodlarından öte bir anlam ifade edemeyecektir. Ahlaka dair kaygılar insanın kendisini, toplumu, maddi ve sosyal evreni anlamlandırmada kullandığı analitik araçlar ve yaklaşımlarla yakından ilintilidir. Bütüncül bir ahlakı ve ahlaklı bir hayat kaygısını bireye kazandırmak, tüm bu bahsi geçen sahalarda tutarlı bir tavır ve kapsayıcı bir inançla mümkündür.

1. Bauman, Zygmunt (1996), Postmodern Ethics, Oxford: Blackwell Publishers Ltd., s. 2-3.

2. age., s. 10

3. age., s. 12.

4. Bauman, Zygmunt (2001), Parçalanmış Hayat, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 15.

5. age., s. 14.

6. age., s. 13.

7. Foucault, Michel (2000), Hapishanenin Doğuşu, Ankara: İmge Kitabevi.

8. age., s. 432.

9. Nietzsche, Friedrich (2000), Tarih Üzerine, İstanbul: Say Yayınları, s. 95.

10. Strauss, Leo (1959), What is Political Philosophy, Illinois: The Free Press of Glencoe, s. 15.

11. age., s. 17.

12. age., s. 19.

13. age., s.18.

14. age., s.23.

15. Simons, Jon (1995), “The Exile of Political Theory: the Lost Homeland of Legitimation”, Political Studies, XLIII, s. 683- 697.

16. Arendt, Hannah (1958), The Human Condition, Chicago: University of Chicago Press.

17. Deigh, John (1995), “Empathy and Universalizability” Ethics, 105. s. 748.

18. Sennett, Richard (1992), The Fall of Public Man, New York: W.W. Norton Press. Sennett’in Batı uygarlığında şehir ve insan hakkında kayda değer bir başka çalışması da şudur: Flesh and Stone: the body and the city in Western civilization, New York: W. W. Norton Press (1996).

Yukarı