. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4640

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2013 
 İnsanlık ve Dünya Barışı İçin Said Nursî’nin Milliyet Anlayışı
 KÖPRÜ / Güz 2008 
 Türkiye'nin Demokrasi Süreci


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Laiklik ve Sekülerizm
Yaz 95   [ 51. Sayı ]


Külliyatı Anlamaya Dâir

M. Nuri EMİNLER

Araştırmacı - Yazar

Yol açma, yön gösterme, hedef tayin etme ve "tecdid" hareketi muvacehesinde "te'lif" edilmiş, daha doğrusu "ettirilmiş" eserleri, "gazete gibi" okumadan, tam bir "külliyat" bütünlüğü içerisinde kalarak-muhafaza etme manasında "tefhim" edebilmek, önceki asır ve devirlerden ziyade bizim, bugün Müslüman'ın daha açık, daha sarsıcı ve sarıcı, daha yorucu bir meselesi hâline gelmiştir-yahut gelmektedir.

Böyle bir "mesele"nin farkına varış, fertleri-veya kişilikleri umum "ümmet"in hukukunu,-"hukuk-u ibadı"-üstlenmeleri gibi bir mesuliyete de sahip, yani "kul hakkını" sırtlamak gibi bir "teklif" sırrına da mazhar eder. Açıkçası, bu "vazife" bir nevi "şeair" sırasına girer ki, şeairin "ferdî feraizden" çok daha üstün olduğu çokların hatırındadır.

Halbuki "en âzâm mesele olan iman"ı kurtarma vazifesi hem vicdanî, hem "hikmet"e göre her vakit ön plândadır. (Emirdağ Lahikası, c.l, s. 232) Aklın ve "nakl"in gereği de bunu iktiza eder. "Bu zamanda en büyük bir vazife, imanı kurtarma ve muhafaza etme vazifesidir." (Kastamonu Lahikası) ifâdesiyle sırt sırta vermiş pek çok beyân hâdiseye parmak basmakla birlikte, "takva ve âmel-i sâlih" yönünün gözardı edilmediği de aşikâr bir halde görülmektedir. Bu esasların bir tekini bile girişilecek bir anlama hareketi, akamete uğramaya mahkûmdur.

Risâle-i Nur Külliyatı'nda ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin sözlerinde "tek kanatlılık" gibi bir problemi görmememize rağmen, cemiyetimizde ve bir kısım "ehl-i diyanet"in, realite ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan zihnî kuruntularında yaygınlaşmış kanaatin kaynağını anlamada zorlanmamız normal görülmelidir. Yaptığı hizmetin "fonksiyon"undan ötürü, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin, "Seni, elli talebem kadar hizmet etmiş bir talebe sayıyorum" dediği Zât'ın; bilhassa bu mâlum zâtın ve çevresinin, Üstadı, dolayısıyla da Risâle-i Nur Külliyatı'nı "tek kanatlılık" ile tenkit edenlerin başını çekmeleri çoklarını bilemeyiz ama, şahsımızı çok düşündürüyor.

Bu tür aykırılık, tenakuz, hatta "ihlassızlık" kokan tavrın temel sâiki elbette bir tane ve yegâne olamaz, ama içlerinde en büyüğünün "meselenin künhüne vakıf" ve vakıf olunan "hakikate" da "teslim olamama" gibi bir eksiklikten geldiği pekâlâ söylenebilir: "Hem ihlas ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun, istifadelerïne taraftar olmaktır. Yoksa `Benden ders alıp sevap kazandırsınlar' düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir." (İhlas Risalesi, s. 26) Öylesi zevat da, yukarıda verilen misale münasip bir pozisyonda (Allah rahmet eylesin) bulunduklarına göre, o sır ile uzak veya yakınlıklarını hesaplamak zor olmasa gerek.

"Çok emarelerle anlamışız ki, bu ulûm-u îmaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz." (Mektûbât, s. 299) ve "... risaleler kendi malım değil. Kur'ân'ın nıalı olarak Kur'ân'ın reşehat-ı meziyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri kuru çubuğunda aranılmaz." (Tarihçe-i Hayat, s. 175) gibi "mecburiyet tahtında fâş edilmiş" beyanlardan anlıyoruz ki, Risale-i Nur Külliyatı'nı indî görüş ve dünyevî-yahut akademik-bakışlar altında "tefhim" etmenin imkân ve ihtimâli yoktur. "Ehl-i siyaset eserleri tam anlamaz." (Emirdağ Lahikası) şeklindeki ihtar da meselenin bu yönünü işaretler. Yalnız "ehl-i siyaset" tâbirini, politikacı mânâsında anlamak, beyanı dar bir kalıba sığıştırmaya çalışma ameliyesine pek benzer; "düşünce bakımından siyasetçi olan" şeklinde anlamak çok daha doğru olacaktır. Mezkur "zevat"ın da birinci meselesi o olduğuna göre, "eserleri" anlamamaları garipsenecek bir hal değildir. "En âzâm mesele" olan iman hizmetinin "tam" olarak yapılması için de Külliyatı anlamak şart değil midir? (Kastamonu Lahikası)

Herhangi bir müellifin Külliyat'ını bile anlamak için, ilk önce onun hâdiselere ve insan hislerine hangi temel bakış açısıyla yaklaştığını kavrama zarureti tartışma gütürmez. "Bil mecburiye ilan ediyorum ki, ihtiyarımız ve haberimiz olmadan birisi bizi İSTİHDAM ediyor; biz bilmeyerek bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki, şuurumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyata ve teshilâta mazhar oluyoruz. Öyle ise o inayetleri bağırarak ilan etmeye mecburuz." (Tarihçe-i Hayat, s. l76) şeklindeki TEMEL BAKIŞ AÇISINA sahih olmadan Külliyat'ı anlamaya çalışma gayretinin adı "tefhim" değil, ancak "te'vil" olabilir. O da öyle bir te'vil ki, "akılla naklin çatışma"sı anında (Muhakemat) yapılması şart olanı değil, "zaruret var zannı ile" hareket eden çağımız insanının, yani nefislerinin hâdiseyi "kendine yontması-ya da "kendini avukat gibi müdafaa etmesi"-görüntüsündeki, "nasların ve ahkâmın, esasların" çiğnenmesi mânâsındaki...

***

İSLÂM MÜNTESİBLERİ'nin hem ferdî, hem de içtimâî, cemaati münasebetlerinde "su-i zan ve su-i niyet" gibi menfîliklerden azâde olma mes'uliyetlerinin varlığı açıktır. Buna rağmen, daha önce zikredilen "tenkit sahiplerinde", kalın çizgilerle açıklanmış "temel bakış açısına" İNANMAMA hâdisesinin varlığını görmemek elde değildir. Böyle gfi2lemıemizle birlikte, bu nevi "ucube" tenkitlerden habersiz bulunan, dolayısıyla onların cevaplarını arayarak Külliyatı anlama gibi "mesuliyet"ini yerine getirmeyen, ancak kendini "talebe" bilen bir kısım insanımızın dahi farkında olmadan aynı "sâfiyane" anlayışı sahiplenir görünmesi, meseleyi gündeme tasıma ihtiyacı doğrudan elenebilir. Hem "önceki", hem sonraki, Hem de "bugünkü" tefhim eksikliğini, böylesi bir saffete bağlamak gereği, içtimâî dünyamızın hassas yapısının, "yokuş"ların sonuna varır gibi olmasından, ırmakların ummanına kavuşmasına ramak kaldığını "anlamamızdan" kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Tefhim hâdisesine "tam tamına" yaklaşamamış olmamızın temel sahiplerinden biri de, Külliyat'ı bir bütün olarak ele almayıp, sadece hususî ve indî mülahazalarla, belli "bir kısım" beyanları, risale ve mektupları "referans" olarak verme mecburiyetini duymak olmalıdır. "Niyet ve nazar" meselesinin "su-i istimâl"e uğraması, Risale-i Nur Külliyatı gibi bir pırlanta yahut "elmas kıymetindeki hakikatini "tam" olarak anlaşılıp, bu vatan ahalisine kazandırılmasına set çekiyor, Bediüzzaman gibi bir "zaman-ı dehr"in bütün Müslümanlarca kabulünü önlüyor; bütün insanlık da ondan mahrum edilmiş oluyor. Bunu kimin hakkı var ve bu vebalin altından nasıl kalkacak.?

İtirazcı fikirleri-şu an-duyuyor gibiyiz. Söylenildiği gibi bir "kabul etmeme hâdisesi yok ki, böyle densin! İlk duyulduğunda haklı bir itirazmış gibi gelen fikrin üzerinde biraz durulduğunda, hâdisenin tam tamına o merkezde olduğunu insan çabuk kavrıyor. "Zevahiri kurtarma" kabilinden söylenmiş sözlerde ve konuşmalarda hiç kimse açıktan açığa Zamanın Müceddid'iyle ters düştüğünü belli etmiyor, böyle yapması da kendi lehinde bir hâl olmadığı için beklenmemeli... Halbuki birini sevmek, dolayısıyla kabullenmek demektir ve bir muhabbet sözünün boşluğuna hapsedilemez. "Sevildiği iddia edilen" zâtın izahlarını, mesleğini, gösterdiği hedefleri anlamaya, "tefhim" etmeye çalışılmaması, gerçekte O'nun sevilmediği mânâsını da orta yere çıkarır; mantıkî netice budur.

"O bîçâreler, 'Kalbimiz Üstad ile beraberdir' fikriyle kendilerini tehlikesiz zannederler. halbuki 'ehl-i ilhadın cereyanı'na kuvvet veren ve propagandalarına kapılan, belki bilmeyerek hafiyelikte istimal edilmek tehlikesi bulunan bir adamın, 'Kalbim sâfîdir, Üstadımın mesleğine sâdıktır' demesi bu misâle benzer ki; birisi namaz kılarken karnındaki yeli tutamıyor, çıkıyor; hades vuku buluyor. Ona, 'Namazın bozuldu' denildiği vakit o diyor: 'Neden namazım bozulsun, kalbim safîdir." (Mektûbât, s. 401 beyânıyla açıklığa kavuşturulan hadise, sadece dünün veya dar bir dairenin değil, "umum ümmet"e şâmil olması gereken bir hâldir. "İcabatı" bunca geniş görülen bir hadiseye "eğri büğrü" ayna tutma yükünün altından kalkmak kim bilir hangi "babayiğidin" kârı olabilecektir!

Sadede dönelim; indî ve hususî niyetler neticesi olarak, Külliyat'tan "referans" gösterme mecburiyeti ve zarureti-veya sıkıntısı-acaba "Eserlerin" bize şart koştuğu bir "usûl" müdür? Bizce hayır. Külliyat'ı "şöyle bir" tetkik edince bile hiç bir zaman böyle bir "ayıklayıcı"-yahut seçkinci-bir anlayışla karşılaşmıyoruz. Orada sadece hakikat ve "nass"ların "bu asrın idrakine" sunulduğunu, "tebeddül-ü esma" ile göründüğüne şahit oluyoruz. "Tebeddül-ü esma ile hakikat tebeddül etmez" şeklindeki meşhur beyan çokların aklındadır. Bir diğer tespit de, Risale-i Nur Külliyatı'nda yapılan "tefsir" ve izahlardan hemen sonra-bazen de önce Din-i Mübin-i İslâm'ın ve "şeairin" üz kaynakları olan Kur'ân ve Hadis'e atıflarda bulunması, "Şer'i Şerif 'in icabatının hatırlatılması; Selef-i Salihîn'in (r.a.) mevzuu "açıcı" beyanlarına yer verilmesi, hatta Selef-i Salihîn'den ve Evliyâ'dan bâzıları için (Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, Mevlâna Hâlid, Gavs-ı Âzâm, imam-ı Rabbânî gibi...) "Üstadlarımdan..." şeklinde bahis açılması, Külliyat'ı "tefhim" gayretinin hangi merkezden hareketle gerçekleşebileceğinin de ifadesidir.

Unutmamak gerekir ki, "Üstad-ı Küll, Rehber-i Ekmel, En büyük Üstad" tâbirleri de Kitap ve Sünnet'e müteveccihtir. Onları göz ardı eden bir "gaflet"le Külliyat'ı anladığını söylemek, kuru bir iddiadan öteye gidemez. Temel öğreticiler ve "nass"larla uyum sağlamayan "yorum"ların, hem "Eserler"in, hem de "umum kardeşlerin hukukuna bir taarruz" (İhlas Risalesi) hükmünde olduğu da bedihîdir.

***

Mevzûnun asıl yönü herhalde şu olmalıdır; bilhassa "aydın"lık iddiasında bulunan kimselerin, Külliyat'ı takdir etmekle birlikte, onu anlamaya çalışmama gibi bir samimiyetsiz hâl içinde "hapsolmaları"dır. "Risale-i Nur'u anlamıyorlar, yahut anlamaya çalışmıyorlar" şeklindeki sayhalaşmış çığlık, meseleye ne güzel dikkat çeker. Aziz ve Muhterem Müellifin eserlerinin "dâvâ değil, dâvâ içinde bürhan" olduğunu, beyanla, en büyük kuvvetinin bundan geldiğini ifade etmesi, Külliyat'ı anlamak isteyenlerin, onun temel bakış açısını kavradıktan sonra harekete geçmelerinin mecburiyetini çok iyi anlatır. (Kastamonu Lahikası)

Eskilerin "şerhi mütun" adını verdikleri metin tahlili ve kavrama, "anlama, tefhim" çalışması şu esası öngörmektedir. Bir eser-hele te'lif ettirilmiş ise-inceleyip "tefhim" edilmeye çalışırken, zuhur bulduğu günün-veya yılların-zorlayıcı şartları "tam olarak" anlaşıldıktan sonra işe girişmek gerekir, o eserdeki ifadeleri anlayabilmek ancak o zaman kabil olur. Eğer o metin veya eser, devrin "hakikî" zaruretleri, O husustaki "teklif" sırrını, mes'uliyeti kaldırıcı hâlleri-ihbar ve beyânları bilinip kavramadan "değerlendirilmeye", referans alınmaya kalkışılırsa, böylesi bir gayretin neticesinin "müsbet" olacağı hayallenemez bile.

"Değerlendirme" mefhumu ile "tefhim"in eş mânalı olmadığını da hemen belirtmek gerekir. Değerlendirme, sübjektif ve oportünist "yaklaşımlara" çok daha açıktır, indî yorumlamaya dayalı gibidir. Söz konusu mefhum, meseleyi "kişinin kendi yaşadığı haller" ile, "maksat ve garaz" da denilmiş olan "ana fikrin" birbiriyle "uzlaştırmaya çalışma" hevesinden başka bir şey olmadığı bellidir, yani gerçeği incitici bir te'vil.

Bilhassa günümüzde, zihinlerde bulunan telâkkilerin tepe takla olduğunu söylemek, abartılı bir gözlem sayılmamalıdır. "Adalet külahını zulüm başına geçirmiş" ifâdesindeki gibi, telakki ve anlayışlar da yer değiştirmiştir. (Lemaat) Halbuki, böyle bir yer değiştirmemin, anlayışların başkalaşmasının, menfiye dönmesinin kabul edilemeyeceği hususların başında, İlahi Vahy'ile tespit edilmiş "nass"ların gelmesinden söz etmek, düşünce hürriyetinin de bir lâzımıdır. Aynı zamanda, bir topluluğu millet haline getiren değerler sisteminin, "modernleşme" yahut "yenileşme" gibi hududu muayyen olmayan sözlerle başkalaşmasına göz yummak, o milletin intiharıyla eş mânâya gelir. "Milliyetimiz bir vücuttur; aklı iman ve Kur'ân, ruhu İslâmiyettir." (Münâzarat) izahında, değişmesi düşünülemeyen "realite"nin tanımı da verilmiştir. Külliyat'ta "millet" kelimesin-den neyin anlaşılması gerektiğini de belirten ifadeler, temel bakış açısının anahtarını da sunmakta değil midir? Demek oluyor ki, bugünün, zihnimize sonradan "dayatılmış" telâkkileri ile Risale'yi doğru anlamanın mümkün olamayacağını söylemek kötümserlik değil, yanlışlığı hatırlatıcı bir dost ikâzı olarak anlaşılmalıdır.

"Dünyevîleşme" ihlassızlığına kapılmamış ve kapılanmamış düşünceleri de anlayış "kuvve"miz içerisindeki denkleme dahil etmek, yolumuzdaki işaret taşlarından biridir. Ayrıca, dünya "yaşantı"sının zaruret ve "haklı mazeretleri"ni dikkate alarak, muhatap kitleleri ve dinleyici fertleri yerinde seçemeyiş de, Külliyat'ı "tefhim" edememek neticesini getirebilir. Çünkü Külliyat'ın "naşirliğini" üstlenmiş insanların, onu başkalarına duyurma isteği hissetmeleri hem kalbî ihtiyaçları, hem de "vazife"leridir. (Kastamonu Lahikası) Fakat, Külliyat'ı "neşr", "Şerh ve izah" vazifesini yaparlarken, "anlatıcı" fonksiyonunu seçtiklerinden, muhatap aldıkları kimselerin zihinlerdeki "şüphe ve sualleri" ilk önce kendi nefislerinde cevaplamaları gereği doğacağı bedihîdir. Bu gereği yerine getirirlerse ne alâ, yok eğer tam tersi bir hâl görülürse, o "şüphe ve sual"lerle zihnin lekelenmesi gibi bir "varta" ile karşı karşıya kalacaklardır. Daha önce "dosdoğru" anladığı ve "güzel göründüğü"güzelce ve iyice görmek mânâsında diyoruz-hakikatleri, o andan sonra "kabulde ve tefhim etmede" zorlanacağını demek kehanet olmayacaktır. Demek ki, Külliyat'ı "gazete Bibi okumamak" mecburiyeti, aynı zamanda ferdî hayatımız için de bir "yükümlülük"tür.

***

KÜLLİYATI "tam" anlamanın yollarından biri de onun neden ve niçin "telif ettirildiğini" bilmekten, kabul etmekten geçiyor. Bir teknolojik cihazın "niçin ve hangi maksatla" icat edildiğinin farkında olmadan, ondan "tam mânâsıyla" istifade etmemiz çok müşkülleşir. Külliyat'tan "tam istifade"nin de bu mantalite ile olabileceği kanaatindeyiz.

Bediüzzaman Said Nursî'nin sadece İkinci Said devrine değil, hayatının "bütününe" baktığımızda, her zaman "âsâyişi" muhafazayı netice veren (Emirdağ Lahikası, s. 449) hizmetlerle meşgul olduğunu görmekteyiz. Bu "müsbet" meşguliyetin dinamiğini "kafa fenerimizle" aydınlatmaya çalıştığımızda, en iyi bir "zann"la varacağımız nokta, ya "maslahat" cihetinin ağır bastığıdır, ya da "Rahmet-i İlahî'den fazla merhamet, merhamet değildir" beyanatının varlığına rağmen, aşırı "şefkat"inden biriyle yaptığı neticesine varacağız.

Halbuki Hazret, "... dahilî asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmek" ifadesiyle târif ettiği bu tavrını, "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" mealindeki âyet-i kerime'nin emri ile açıklamaktadır. (Emirdağ; Lahikası, s. 455) Yoksa herhangi bir kurumu ayakta tutmak gibi bir yoz yorumu akla getirebilecek en ufak bir beyanı bile yoktur. Böylesi, kendi arzusu ve "görüşü" istikametinde davranan hodgam nefsi, Külliyat'la aramıza aşılması zor perdeler çekmekten alıkoymak, Külliyat'ı anlamanın temel şartlarından biridir; belki de en büyüğüdür.

Yukarı