. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 9031

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2007 
 Muhafazakârlık
 KÖPRÜ / Güz 2002 
 Demokrasi Kültürüne Katkı...


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Laiklik ve Sekülerizm
Yaz 95   [ 51. Sayı ]


Doğu Toplumlarının Sekülerleştirilmesi

Melek ORAK

Dünyada birbirinden farklı yapılara sahip topluluklar mevcuttur. Bu topluluklar sosyal ve siyasal etkilere, dayatmalara maruz kalarak evrim geçirmişlerdir. Bu evrimler neticesinde başta din ve felsefe olmak üzere diğer bütün kurumlarda yeni yapılanmalar görülmüştür. Beraberinde yeni kavramlar oluşmuştur. İşte bu kavramlardan birisi de "sekülarizm"dir.

SEKÜLARİZM NEDİR?

Sekülarizm Batıdan alınmış bir kavramdır. Latincesi "saccularis"dir. "Dünyaya, içinde yaşanılan zamana ait olan, dine, kiliseye bağlı ve bağımlı olmayan, hayatla sınırlı olan" anlamlarına gelmektedir. Toplumun ahlâk standartlarının dine ve dinlere göre değil, günlük hayata göre düzenlemesinde dinin etkisini dışlamak ve dinî değer yargılarına bağlı kalmaksızın hüküm vererek sonuca ulaşmak anlamlarına gelir.

Sekülarizm terimi ilk olarak Protestanlar ve Anglikanlar tarafından kullanılmıştır. Katolik dünyasında insanların bir kısmına "clerge" denilmektedir. Bunlar din adamlarıdır ve ruhaniler sınıfını teşkil ederler. Bu sınıf kendi içinde iki zümreye ayrılır. Birinci zümre "regulier" ruhaniler: Hayattan uzak yaşayan ve manastırlara kapanıp ömürlerini ibadetle geçiren zahidlerdir. İkinci zümre "seculier" ise papaz, piskopos gibi halk içinde herkesle birlikte yaşayan kilise hadimleri ve dinî vazife gören ayin sahipleridir.

Sekülarizm; semavi dinler (tek tanrılı dinler) öncesi Roma'daki çok tanrılı Pagan toplumu döneminde ortaya çıkmıştır. Paganlar şehir kültürü ile yetişmiş, çok tanrılı topluluklardır. Barbar değillerdir. Özgürlükçü ve çok merkezli bir toplum düzenleri vardır. İlk Hıristiyanlık'ın Roma'da yayılmaya başlaması ile seküler eğilimler güç kazanmıştır. Her türlü siyasal faaliyetler Sekülarizm oyunları aralığı ile kitlelere iletilmekteydi. Bu oyunlar sırasında Pagan tanrı ve tanrıçalara adaklar armağanlar sunulur ve taraflara ayrılan gruplar siyasal eylemlerini bu oyunlar sırasında ortaya koyarlardı. Sekülarizm, siyasal kültürün vazgeçilmez bir temel taşı haline gelmişti. Çok tanrılı toplum düzeni Hıristiyanlara özgürlük sağlamaktaydı.

Hıristiyanlığın Roma'da yayılmaya başlaması, oradaki Pagan kültürünü etkiledi. Paganlara göre Hıristiyanlar "dinsiz" bir topluluktu. Çünkü bilinen tanrılarının dışında mücerred bir tanrıya inanıyorlardı. Toplum düzenine uymayan davranışlar gösteriyorlar; vergi vermiyor, askere gitmiyor ve sosyal sistemi İlâhî bir din adına zorluyorlardı. Bu durum Romalıların Hıristiyanlara zulüm yapmalarına yol açtı. Burada aklımıza A. Toynbee'nin kutsal kitaplara müracaat ederek kırka yakın dini hikaye ve mitolojiden çıkardığı "meydan okuma cevap verme" tezi gelir. Roma'nın Hıristiyanlığa meydan okuması ve buna karşılık Hıristiyanların da barbar akımları ve Hıristiyan dininin mensuplarının direnmesi sonucu, yani cevap vermesi ile Roma Hıristiyanlığı kabul etti. Kutsal Roma Hıristiyanlığın gölgesinde kendisine bir yer arama çabasına girerek onlara bir takım imtiyazlar verdi. Andre Ribart, insanlığın Tarihinde (Say. Yay. ss. 174-175.) bu imtiyazları şöyle tanımlar: "Katolik Kilisesi, resmen bağış ve hibe kabul edebilirdi, vergi ödemekten de muaf tutulacaktı. Konstantin, Katolik kilisesinin el açıklığı ile bağışlara boğdu. Ona tapınaklar, kiliseler yükseltti. Roma Piskoposu Latran'ı sarayına yerleştirdi. Gladyatör dövüşlerini yasakladı. Uyulması zorunlu pazar günü tatilini kurdu." Katolik Kilisesinin hamisi artık Roma Kralıydı. Bu cömertliğe karşı da kilise onu kutsayacaktı. Roma'da doğan bu uzlaşma devletin Hıristiyanlaşmasını sağlarken, kilise giderek Pagan kültürünün etkisi altında yeni örf, adet ve yeni yorumlarla bozulma sürecine girecekti.

Zamanla doğudan gelen otantik Hıristiyan akımı ile Roma'daki Hıristiyan akımı arasında çelişkiler ortaya çıktı. Romalılar Hz. İsa'nın Tanrı olduğunu savunuyorlarken, İskenderiyeli Keşiş Aryüs'ün buna karşı çıkması ile Hıristiyan dünyasında dalgalanmalar baş göstermiştir. Dalgalanmalar neticesinde resmi Roma Hıristiyanlığı, dini, sivil, otantik Hıristiyanlığa galip gelmiştir. Devletin etrafında örgütlenen din adamları İncil'i dörde indirip, teslis akidesini oluşturdular. Roma İmparatoru tanrının gölgesi haline geldi. Bu sefer yerleşik Pagan kültürü "dinsiz" konumuna düştü. Hıristiyanlık resmi din haline geldi. Yahudiler Roma'da bir varlık gösteremediler. Nedeni Pagan kültürünün Hıristiyanlığın yanında yer almasıdır. Bir yandan Yahudilerin diğer yandan Hıristiyanların dayatmaları ile Pagan kültürü baskılara maruz kalmıştır. Beraberinde sekülarizm de yara almıştır. Böylece dinler arasında çekişme; ardından Hıristiyanlığın kendi içinde bölünmesi ve Hıristiyan dışı toplulukların kilise-devlet ikilisine karşı çıkması, "Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya" hükmü ile nihai sonucuna ulaştı. Artık gündeme yeni bir konu girmişti; o da din ve devletin ayrı ayrı örgütlenmesiydi.

Avrupa'da tarihsel özgürlük, rasyonellik olarak ortaya çıkar. Rasyonellik; insan hayatının bütün yönlerinde geleneksel normlara veya karizmatik duygunun dışında genel kurallara ve talimatlara dayanır. Toplumun bir bütün olarak örgütlenmesi ve verimleşmemesi Weber tarafından modern toplumun makineye benzetilmesiyle gerçekleşir. Rasyonellik ve bürokratik örgütlenme modern insana doğa ve toplum üzerinde etkin bir denetim olanağı sunar.

Weber, Schiller'in ifadesini izler; Modern seküler toplum koşuluna "Dünyanın büyüden kurtulması" diye atıfta bulunur. Bununla Weber, insanların büyüsel ve doğaüstü güçlerin kutsal dünyasında kapalı olduklarını savunur. Weber'de sekülerleşme modern toplumun bireysel olarak veya toplu olarak bir güce sahip olmayan birçok muhalif Tanrı ürettiği şeklindedir. Bilimin ilerici gelişmesi ve bilginin her alanında gitgide artan uzlaşması sayısız dünya görüşü ve gerçeklik yorumuna yol açar. Weber Protestan ahlaka büyüden kurtulmuş, kapitalist üretimle uyumlu bir dünya görüşü olarak bakmaktadır. Protestanlık ortaçağ insanını Allah'ın önünde çıplak bırakarak büyüsel ve ayinsel elbiselerinden soydu. Böylece ortaya çıplak ekonomik insan ortaya çıktı.

Weber modern dinsel hareketlerin çok yapay ve ikiyüzlü olacağını savunur. Weber'e göre olgusal bir iddiadan ahlaki bir sonuç çıkarmak yanlıştır. Mac Intyre, sekülerleşmeye kırsal ülkelerin toplumsal ahlakını bozan kentleşme ve sanayileşme süreci olarak bakar.

Durkheim, sekülerleşme kromu içerisinde "kutsal" kavramını ele alarak Marksist yabancılaşma görüşü ile yerleştirir. Berger, dinin kapatılması "nesnel sekülerleşme" ile insanın deneyim düzeyinde dinsel inanılabilirliğin kaybı "öznel sekülerleşme" arasında ayırım yapar.

A. COMTE'A GÖRE SEKÜLARİZMİN YENİDEN YÜKSELİŞİ

İslâm dininin bütün dünyaya yeniden yayılma eğilimi göstermesi ve Ortaçağ'da karanlıklar içerisinde yaşayan Batıyı etkilemeye başlamasıyla bireyselliğin canlanması, ticaret hayatının ve üretim ilişkilerinin değişmesi, kilisenin devlet ve halkın üzerinde baskı kurması sekülarizmi yeniden canlandırdı. Ulusalcı hareketlerden sonra halk kendine ait bir kilise oluşturdu. Papa Tanrının manevi boyutu, Kral da yeryüzündeki boyutu haline geldi. Teslis akidesi burada da karşımıza çıkmaktadır. Seküler kavramı zamanla Hıristiyanlaştırıldı. Din sekülarize edilerek hiyerarşik bir din anlayışına karşılık sivil bir Hıristiyanlık geleneğinin doğmasına yol açıldı. Fransız Devrimi ile iktidar kiliseden alınıp sivil iktidar kurumlarına verildi. Hıristiyanlığın sekülarize edilmesiyle birçok kadın papaz ve üst düzey ruhanî ortaya çıkmıştı.

XIII. yy.dan itibaren sekülaristler "tanrı-papa-kral" hiyerarşisine dayalı yapıyı sorgulamaya başladılar. Sekülaristler din, devlet, kral ve Vatikan'ı ayrı ayrı inceleyerek bireyselliği, kişi özgürlüklerini savundular. Bireysel katılım, akılcı yorumlar, çıkar hesapları önemli konulardı. Ahiret ölçekli bir dünya da; dünya ölçekli, vahiy ölçekli bir algılama biçiminden bilim ölçekli bir algılama sürecine geçiliyordu. Bunlar İslâm inanışı için yabancı şeylerdi. Ama Batı için bunlar kaçınılmazdı. İslâm'da din ile bilim, âhret ile dünya arasındaki çizgi Hıristiyanlılıktaki gibi değildir. İslâm'da "ruhban" sınıfı yoktur.

Sekülaristler dine ve kiliseye karşı değillerdir. Burjuva gibi hareket ederler. Devletin kendi adına örgütlenmesini savunurlar. Onlara göre din ile devlet arası faaliyet alanları belirlenmelidir. Sekülarizm ulusallaşmayı getirerek, rasyonel, pragmatist, determinist bir devlet anlayışını toplum düzenini oluşturmaktadır. Sekülaristler devletin dinin; dinin de kilisenin baskısından kurtulmasından yanadırlar. Bu anlamda özgürlükçü bir hareket olarak ta ortaya çıkarlar. Sekülarizm bu yaklaşımlarıyla azınlık grupları ve din dışı çevrelerce destek görmektedir. Bu anlamda hümanist bir karakter izliyor denebilir. Bir başka şekilde sekülarizm; devletin niteliğini tartışmaksızın devletin özerkliğini savunmaktadır. Bireydirler; bu alanda liberal, fakat halkçı değildirler. Demokrat özellik taşımaktadırlar; çok ulusalcı ve cumhuriyetçilere yakındırlar. Akılcı ve şüphecidirler. Sekülarizm XIII. yy.a has bir çağdaşlaşma hareketidir. Sekülarizme "yeniden yapılanma" da denilebilir.

İSLÂM TOPLUMLARININ SEKÜLERLEŞMESİNDE MİSYONERLİĞİN ROLÜ

Batı, Doğu toplumlarını evrimleştirebilmek için dayatmalarını misyonerlik çalışmaları adı altında sürdürmüştür. Misyoner çalışmasının yapılabilmesi için Doğu toplumlarına hakim İslâm inancının zayıflatılması; bunun için de inançların, dillerin ve géleneklerin bilinmesi gerekmektedir. Ve öyle de yaptılar: İslâmiyet'e yakınlaşan insanlara İslâmiyet'i kötüleyerek onları dinlerinden uzaklaştırmaya çalıştılar. Aklı başında insanların bu türlü yollarla kendilerinden (misyonerlerden) uzaklaştığını gören Roland şöyle der: "Kişi öyle davranacağına Arap dilini öğrenmeli, böylece Muhammed'i kendi dilinden dinlemelidir. Ayrıca Arapça kitaplar okumalı; kendi gözüyle gerçekleri görmelidir. O zaman görecek ki, Müslüman benim sandığım gibi deli değildir. Allah bütün insanlara akıl vermiştir. Ben her zaman şu kanaate varmışımdır: Afrika ve Avrupa da böylesine geniş çapta yayılan bu din birçok Hıristiyan’ın düşündüğü gibi değersiz ve güçsüz bir din değildir." Avrupa'nın İslâmiyet hakkındaki kötü düşüncesi bugün bile devam etmektedir.

XIX. yy.dan itibaren Doğu dünyası Avrupa'nın işgalleri ve dayatmaları ile büyük darbeler almıştır. Garbın, şark üzerindeki hakimiyeti güçlenerek yayılmacılığında büyük ilerlemeler göstermiştir. 1857'de İngiltere Hindistan'ı, Fransa da Cezayir ve Fas'ı işgal ederek Doğu toplumlarını sömürüleri altına aldılar. Sömürgecilik görünüşte dinin, gerçekte ise emperyalist harpler olan Haçlı Seferlerinin bir uzantısıdır. Doğu toplumlarını sömürüleri altında tutmak; Avrupalının içlerinde bastırılmış, ama hazmedilemeyen yenilme tutkusunun öcünü almak da diyebiliriz. Adeta Batı Doğuya bu yenilgiler sebebiyle öfke ve nefret duymaktaydı. Batı sömürgecilik faaliyetiyle aç bir kurt misali Afrika'daki siyah adamın üzerine gözlerini çevirdi. Siyah adanı insanlıktan çıkarıldı. Bu insanlar ülkelerinden zorla kopartılarak sömürüldü. Fakat bu sadece bir başlangıçtı. Batılılar ele geçirdikleri ülkeleri inanç, ibadet, ahlâk ve zenginlik kavramları içerisinde bu noktalarda çökertme yoluna gitmişlerdir. Ahlâkın yoksunluğu, aklın tozutmasıyla başa baş gider olmuştu. Sömürgecilik çağı insanlık tarihinin en aşağılık bir dönemidir. Bu dönem beyaz adamın medenileştirme yolunda "zafer"i olarak tarihe yazdırılmıştı. Maddeten ve mânen çöküş içinde olan toplumlar Batının kültür ve medeniyetine boyun eğer duruma gelmişlerdi.

Sonuç olarak; Batı bir taraftan kendisi sekülerleşip Hıristiyan değerlerinden uzaklaşırken; öbür taraftan da Hıristiyan değerleri kullanarak İslâm toplumlarını kendi değerlerinden uzaklaştırmaya çalışmıştır. Oryantalizm, emperyalizm ve misyonerlik el ele verip toplumları Batılı efendilerin çıkarları için sömürme yolunda seferber olmuşlardır.

Yukarı