. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 10899

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 96 
 Ordu, Devlet ve Demokratikleşme
 KÖPRÜ / Yaz 2011 
 Sıdk, Muhabbet, Kardeşlik ve Dayanışma Manifestosu: Hutbe-i Şamiye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Laiklik ve Sekülerizm
Yaz 95   [ 51. Sayı ]


Seküler Bir Çevreye Bakıştan Holistik Bakışa

Nurettin ÖZTÜRK

Dumlupınar Üniversitesi, Bilecik İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde Araştırma Görevlisi

Doğa, kendisine İlâhî bir bakış açısından uzaklaşıldığı andan itibaren bir bozulma, tahrip olma ve giderek yok olma sürecine girmiştir. İnsanın İlâhî olandan uzaklaşmasıyla birlikte İlâhî olanın yerine akıl ikame edilmiş, akıl ise yalnızca görünen ve bilinebileni kabul ettiğinden bilimsellik onun bir numaralı gözdesi haline gelmiştir. İşte Batı, yalnızca bilimsel olanı kabul edip İlâhî olanı atmasıyla; tâ Hıristiyanlığın gerilemesi ve aslının bozulmasından itibaren seküler bir dünya anlayışına geçiş yapmıştır.

Sekülerizm kökünde, ruhsuz ve kutsalı olmayan bir dünya tasvirini ifade etmektedir. Bu görüşe göre evren profandır. İlahi olan hiç bir şey yoktur. Her şey dünyada başlayıp dünyada bitmekte; hatta dinin bütün etkileri toplum bünyesinden silinip atılmaktadır.1

Kadim Doğa Düşüncesi

Üç dünyanın bilgelikleri ve Hıristiyan öğretileri, doğanın insana değil, insanın doğaya ait olduğunu öğretmişlerdi.

Örneğin, Hindu bilgeliğinde "tek bir hayat vardı ve bu hayat bütün doğayı baştan başa dolaşırdı." Bu anlayışa göre doğanın tahribi ve ondaki hayat akışının durdurulması, insanın da sakatlanmasına yol açardı.2 Gerçi burada "tek bir hayat vardı" ifadesiyle anlatılmak istenen tenasüh akidesidir. Bu akide İslâma göre doğru olmamakla birlikte konumuz olan doğanın tahrip edilmemesi açısından doğayı koruyucu ve önleyici bir anlayışa sahip olduklarını gösterir.

Afrika topluluğunda, evrende çok büyük güçlerin var olduğuna inanılır ve şiirde, dansta ve şarkıda evrenin bu büyük güçlerine katılınır.3 Yerine göre doğaya yapılacak en küçük bir müdahale (Bir ağacı kesme gibi) evrenin büyük güçlerini, harekete geçireceğinden buna tevessül bile edilmezdi.

Song döneminin herhangi bir Çin resminde de doğanın Tao'sunu görmek mümkündü.

Batı Hıristiyanlık geleneğine gelince; Hıristiyanlığın tahrif olmasıyla birlikte muharref İncil’de doğa kavramı tuhaf bir şekilde "Cennetten kovulmuş" ve "günah" kavramlarıyla birleştirilmiştir. Bizzat Tekvin (III,17.) insanın Allah'la olan gerçek bağının kopuşunun; insanın doğayla, başka insanlarla ve kendi kendisiyle gerçek bağının kopmasına yol açacağını söylemektedir.4

Hıristiyanlığın tahrif olmuş şekliyle sorunlara cevap veremeyişi, Batılı düşünürleri dinden uzaklaşmaya ve akılla yola çıkarak sorunlarını çözmeye sevk etmiş ve akıl ve bilimi, İlâhî olanın yerine koymaya sevk etmiştir. Böylece 16. yüzyılda "modern bilim"in temelleri atılmıştır.

Modern bilim, böyle bir ortamda doğmuş olmasından ötürü dini olan her şeye karşı çıkmıştır.

Gerçi bilimsel hareketin başlangıcı, azınlık bir entellektüel elitle sınırlı kalmıştır. Ancak bilimsel gelişme, pratikte insan zihniyeti öylesine yeniden biçimlendirmiştir ki, daha önceki çağlarda istisnai olan düşünce tarzları bütün dünyayı sarmıştır.5

Aydınlanmayla gelen düşünce tarzı

Aydınlanma çağı, insan aklının egemen olmaya ve ön plana çıkmaya başladığı bir dönemi ifade eder:6

"Akıl, doğa yasası, ilerleme... Bu çağda bir çokları "beşeri aklın" insanları geçmişin yanlışlık ve bahtsızlıklarından kurtarabileceğine inanmışlardı. Akıl var oluşu düzenleyen doğa yasalarını ortaya çıkaracak, böylelikle de insan ırkının ilerlemesini sağlayacaktı."

Erbert gibi düşünürlerin öncülüğünü yaptıkları ve kesin biçimini John Locke'da bulan anlayışa göre; önce insan aklına dayanan doğal bir din çerçevesinde toplanmak gerekliydi.7

Aydınlanma çağının iktisat düşüncesi, ilk ifadesini Quesnay'de bulduğumuz "fizyokratizm" ve "Laissez Faire-Bırakınız yapsınlar" idi.8 Bu görüş, Sanayi Devrimini doğuran ve sonrasında aşırı tüketimi ve tahribi sağlamada etkili olan etkili bir görüştü.

Aydınlanmanın güçlü öncüleri Locke, Rousseau, Montesque, Volteire şunu gerçekleştirdiler: "Varlık bütünü parçalanabilirdi. İnsan zihninde akıl aracılığıyla parçalanan ve en ufak yapı taşlarına bölünen varlığı yeniden tasarlamak, insan aklının yetki alanı içindeydi. Kısaca onlar Hıristiyanlığın varlık bütünlüğünü yıkıp kendileri seküler bir indirgemeci varlık bütünü tasarladılar.9

Mekanistik, kartezyen ve matematiksel doğa görüşü

Çevre sorunları gibi, gezegenimizi ve üzerinde yaşayan bütün canlıları ciddi tehdit eden gelişmelerin temelinde, Batı düşüncesinin ve onun mimarlarının büyük rolü olduğu bilinmektedir.

Bilim adamları, akademisyenler, araştırma uzmanları ve aydınlar ne derse desin; modern insanın gerçeklik tasarımını, Bacon, Descartes ve Newton zedelemiştir ki, bu, sonunda "duyumcul bir kültür" ve "indirgemeci bir yaklaşım"la varlığın bütününden yalıtılıp, maddi yapı taşlarına ayrılmasının birinci nedenidir.10

1500'den önce Avrupa'da egemen dünya görüşü, çoğu başka uygarlıklarda olduğu gibi organikti. İnsanlar manevi ve maddi olayların karşılıklı dayanışmasıyla organik ilişkilere dayanarak, doğayı dengeleyen küçük topluluklar içinde yaşarlardı.

Bu Ortaçağ tablosu 16. ve 17. yüzyıllarda köklü değişime uğradı. Organik, canlı ve manevi bir evren anlayışı yerini makine tarzındaki bir evren anlayışına bıraktı.

Bu dönemde Rene Descartes, başarılı bir şekilde zihin ile bedenin arasını ayırarak "iki mutlak alan" fikrini (fizikmetafizik) yani çifte gerçekliği meşrulaştırmıştır. Kendisi bir matematikçi olan Descartes, hiçbir geleneksel bilgiyi kabul etmedi. Tıpkı Galileo gibi doğanın dilinin matematik olduğuna inanıyordu ve bütün arzusu doğayı matematiksel terimlerle tanımlamaktı. Bu şekliyle Karetzyen Evren Görüşünü geliştirdi. İnsanı "epifiz bezi aracılığıyla ilişki kuran bir rasyonel ruh" olarak tanımladı. İnsan bedeni bir makineden ayırt edilemez oldu.11 Descartes hayvanları da "çarklar ve yaylardan mürekkep bir saat" ile karşılaştırdı ve bu karşılaştırmaya insan bedenini de dahil etti.

Galileo, keşfettiği doğa yasalarını formülleştirmek için matematiksel dilin kullanımıyla bilimsel deneyi ilk birleştiren kişiydi. Galileo'ya göre renk, ses, tat ya da koku gibi diğer nitelikler (nicelik haline getirilemeyen nitelikler) bilimin ülkesine sokulmamalıydı.12 Galileo açıkça maddi tabiatın, okunacak bir kitap olduğunu söylüyordu. Ancak bu kitabı okumak için artık "kutsal kitap"ın kılavuzluğuna ihtiyaç yoktu.

Gerçekliğin bir organizmadan koskoca bir makineye dönüşümü, Bacon'ın "deneysel yöntemi"yle tamamlanmıştır. Kendisi kraliyet savcısı olan Bacon, sanıkların konuşturulması esnasında kullanılan acımasızca işkence yöntemlerini, olduğu gibi bilimlere uyguladı ve açıkça doğaya işkence edilerek onun gizli sırlarının elde edilebileceğini savunmuştur.13

Sonuçta "kartezyen rüya"yı gerçekleştiren ve Bilimsel Devrimi tamamlayan adam Isaac Newton oldu. Newton mekanistik doğa anlayışının tam bir matematiksel formülasyonunu gerçekleştirdi ve böylelikle Copernicus, Kepler, Bacon, Galileo ve Descartes'in çalışmalarının büyük bir sentezini yapmayı başardı.14 Sistematik deneyde Bacon'u, matematiksel çözümlemede de Descartes'i aşan Newton, bu iki eğilimi birleştirmiş ve o gün bugün doğa biliminin üzerine dayandığı metodolojiyi geliştirilmiştir.

Newton dindar bir bilim adamıydı. Hem parçacıkların, hem de çekim gücünün tanrı tarafından yaratılıcılığını kabul etmişti.15 Hatta Tanrı'nın maddi dünyayı nasıl yarattığını tasvir eden tablolar da çizmişti. Ancak tam "ilahi" olana ulaşamadı.

Newton'a göre Tanrı, başlangıçta maddi parçacıkları, bunlar arasındaki çekimleri ve temel hareket yasalarını yaratmıştır. Böylece bütün evren hareket etmeye başlamış ve o gün bu gündür değişmez yasalarca yönetilen bir makine gibi işlemeye devam etmiştir. Mekanistik anlayışa göre Tanrı evrenin dışında sistemini kurmuş uzaktan onu yönetiyordu. Fiziksel olayların hiç bir isimle Tanrı'nın bir müdahalesi yoktu.

Daha sonraları David Hume, Descartes, Bacon, Galileo ve Newton'un doğa görüşünü tamamlayan bir tez ortaya atmıştır. Ona göre de eşyanın tabiatı gereği hiç bir varlık diğerleriyle "mutlak ve zorunlu" bir ilişki olmak zorunda değildi. Her biri kendi içinde bağımsız ve müstakil kabul edilmeliydi. Dolayısıyla Hume'ye göre de eşya, tabiatı gereği en küçük parçalara indirgenebilirdi.16

Böylece 17. yüzyılın sonlarında doğaya bakış bu şekilde sekülerize edilmiş oldu.

Doğaya indirgemeci bakış

16. ve 17. yüzyıl düşüncesini şekillendiren kartezyen-mekanistik görüş, problemlerin üstesinden gelebilmek için indirgemeci yaklaşımı kullanmıştı. 20. yüzyılın sonlarına kadar etkisini sürdüren bu yaklaşımda problem, parçalara bölünmekte, her bir parça müstakilen ele alınıp çözümlenmekteydi.

Bir sorunu parçalara ayırarak çözümlemek bilimsel bir yaklaşım olmakla birlikte, bazı durumlarda parçaların yeniden birleşmesiyle bütün elde edilememekteydi. İndirgemeci yaklaşım toplumsal sorun ve bu arada çevre sorunlarını, Batı gibi sadece hastalığın belirdiği organa müdahalede bulunmak suretiyle çözümlemekteydi. Halbuki hastalığa neden olan etmenler üzerinde hiç durulmadığı gibi hasta olan uzva uygulanacak müdahalenin diğer uzuvlarda ne gibi tesir icra edebileceği üzerinde ise hiç durulmamıştı. yüzden 20. yüzyılın ortalarından itibaren indirgemeci görüş yavaş yavaş terk edildi.

Doğaya bütüncül-holistik bakış

2O.yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise, yaklaşık 300 yıldır hakim olan dünya görü5ünde bir değişme oldu. İndirgemeci yaklaşım yavaş yavaş terk edilecek, problemin bütününü birden göz önüne alarak değerlendirmede bulunun "holistik" görüşe doğru bir gelişme yaşandı.

İndirgemeci yaklaşım gerçi, fizik, kimya ve mühendislik gibi bilim dallarının temeliydi. Bilimde ve teknolojide sağlanan gelişmeler birkaç yaklaşım sayesinde bu derece ilerlemiştir. Ancak bütün problemleri indirgemeci bir yaklaşımla çözmeye çalışmak, bir çok hastalık karşısında hastaya yalnızca antibiyotik vermeye benziyordu. Bu yüzden günümüzde doğaya bakışta indirgemeci bir yaklaşımdan bütüncül bir yaklaşıma doğru önemli olabilecek gelişmeler kaydedilmiştir.17

Bütüncül yaklaşım demek, doğadaki İlişkilerin tümüne birden aynı anda bakabilmek demektir. Zira, doğada bir etki, çoğu zaman birden fazla bir tepki meydana getirmektedir. Bu yüzden problemlerin çözümünde bir uzva müdahale edileceğinde, müdahale sonucu etkilenebilecek "bütün" ve diğer parçalar da göz önünde bulundurulmaktadır. Böylece aşırı tüketme uğruna bir uzuvda meydana gelen yok olmanın diğer uzuvlarda meydana getirebileceği muhtemel bozukluklar, başlangıçta bu yaklaşım sayesinde dikkate alınabilmektedir.

Sistem görüşüne doğru

Bugün sürekli artan doğa problemlerini çözmede epey mesafe kat edilmiştir. Capra'ya göre 20. yüzyılın başında fizikte meydana gelen değişme, çağı derin bir şekilde etkilemiş; mekanistik ve indirgemeci bir doğa anlayışından ekolojik ve holistik (bütüncül) bir görüşe doğru bir değişim Bu değişimle birlikte çağın ortasında çevreci düşünceler doğmaya başlamıştı.

Çağımızda doğaya makine gözüyle bakan anlayıştan, ekolojik bir görüşe doğru yaşanan bu değişim Dominique Simonnet ve daha önce Ivan Illıch tarafından "sistemli bir doğa görüşü" olarak adlandırılmıştır.

Dominique Simonnet'e göre "sistemli bir doğa görüşü," kendisini mekanistik kavramlardan ayırt etmiş, fiziksel yapılardan çok biyolojik yapılar içinde kendisine kimlik arayan bir görüştür.18

Analitik yöntemden farklı olarak sistemli yaklaşım, inceleme konusunu çevresinden soyutlamamakta, onu yer aldığı sistem içinde karşılıklı ilişkiler olarak araştırmaktadır. İnceleme konusu tek tek parçalar değil, ilişkilerden oluşmuş düzenli ve karmaşık yapılar olmaktadır.19

Sistem düşüncesinin en büyük ve güzel olan özelliği ise karmaşıklığa yaklaşma isteğinde olmasıdır. Bu arada analitik (indirgemeci) yaklaşımlar da tamamen göz ardı edilmemektedir. Çünkü teknolojik gelişmelerin tamamında bu görüş etkili olmuştur.

Pascal, analitik ve sistem (bütüncül) yaklaşımlarını birbirlerini tamamlayıcı olarak tanımlamıştır. Ona göre bütünü kavramadan parçayı tanımak mümkün değildir. Bununla birlikte parçayı ayrıntılarıyla tanımadan da bütün bilinmemektedir.20

Bu gün bütüncül (holistik) olarak nitelendirilen görüşün bazı, ahlaki sayılabilecek ön kabulleri de bir zorunluluk olarak bulunmaktadır. Barry Commoner'e göre bunlar:21

1. Her şeyin birbirine bağlı olduğunu içermektedir. Bu dönemde doğaya yavaş kabul etmek; insan da dahil bütün canlı varlıkların karşılıklı bağımlılıklarının madde, enerji ve yaşam arasındaki bağlantıların bilincine varmak.

2. Doğada hiç bir şeyin kaybolmadığını; çöplerin, kimyasal maddelerin ve doğaya şırınga edilen diğer zararlıların er geç "bumerang" gibi geri dönüp insanı tehdit edeceğini kabul etmek.

3. Enerji kaynaklarını dilediği gibi kullanamamak.

4. Doğanın insandan çok daha fazla bilgili olduğunu kabul etmek.

Özellikle dördüncü maddede sayılan "doğanın insandan daha bilgili olması" görüşü , 20. yüzyıl insanının seküler bir görüşten yavaş yavaş uzaklaştırılması ve Çinlilerin doğaya atfettikleri Tao olma özelliğinin yeniden kazandırılmasına bir dönüş olmuştur. Doğaya, kadim, İlâhî olma özelliği yeniden kazandırılmak istenmektedir.

Doğaya bakışta üç ayrı dönem

Buraya kadar anlatılan üç ayrı dönem; Batı düşüncesindeki üç ayrı ve önemli bir "doğaya bakış" kırılmasını ifade etmektedir:

Birincisi; doğanın insana değil, insanın doğaya ait olduğunu kabul eden kadim görüştür ki, Graudy'de ifadesini bulan Hindu, Afrika, İran ve Çin bilgelikleri doğaya bu şekilde bakmışlar, ona ilâhî bir değer atfetmişlerdi. Bu dönemde, doğa milyonlarca yıl tahrip olmadan insanla dost kalabilmiş, insan ihtiyaçlarına cevap verebilmişti.

İkincisi; doğayı bir makine gibi gören, insanın dilediğinde ona müdahale etmek üzere sonsuz yetkilere sahip olduğu varsayılan, doğaya hırçınca hakimiyetin sağlandığı dönemdir. Bu dönemde, doğanın aşın şekilde ve bilinçsiz "sokak fahişesi" gibi kullanılmaya uygun bir meta olarak görülmesiyle, çağımızda ortaya çıkan burada hepsinin anlatılması mümkün olmayan-bir sürü çevre problemleri ortaya çıkmıştır.

Yaklaşık 300 yıl süren ve etkileri hala devam eden bu dönemde doğa insanları memnun ve tatmin edememiştir.

Üçüncü dönem ise; ikinci döneme bir tepki olarak doğmuş ve yaklaşık kırk yıl önce gibi bir geçmişle başlayıp devam eden "doğaya ekolojik ve holistik bakış"ı yavaş eski kutsallığı iade edilmektedir. Yüzyılımıza damgasını vuran ve gelecek yüzyılda son derece önem kazanacak olan ekolojik ve holistik görüş hakim paradigma olmaya aday olabilecektir.

Batı düşüncesinde yaşanan bazı değişiklikler bugün bu görüşümüzü destekler mahiyettedir: Bazı Batılı çevrelere göre "insan bugün tabi değerlerle bütünleşmelidir. Bu onu evrenin kucağına yeniden dönmeye, sadece bileşenlerinden biri olan doğaya tekrar kavuşmaya götürür. Alemdeki yeri imtiyazlı bir yer olsa bile insan, öyle böbürlenerek" söylediği kadar doğanın efendisi değildir."22

İslâm'ın doğaya bakışı

İslâm düşüncesinde doğaya bakış, Batı düşüncesiyle karşılaştırıldığında; İslâm düşüncesinin herhangi bir değişime uğramadığı ve değişik evreler geçirmediği görülür.

Kur'ân, başlangıçtan itibaren insan ve kainatı yerli yerine oturtarak, doğabilecek muhtemel problemleri başlangıçta çözmüştür.

Allah (c.c.), Kur'ân'da varlık dünyasını insanın yararına sunduğunu söylemiş ve bunu "teshir" kavramıyla ifade etmiştir (Mülk, 15; Nahl, 12-13.) ki, anlamı doğanın insanın emrine amade kılınmasıdır. Ancak insan Allah'ın gösterdiği sınırlar ve ölçüler dahilinde doğadan yararlanır ve varlığını sürdürür. Onu tahrip edemez, Allah'ın isteğine zıt hareket edemez.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Bir misafir ev sahibinin isteğine muhalif olarak yemede ve sair şeylerde israf edemez."23

Ayrıca insandan doğada cari olan kanun ve kurallara da uyması istenir. Örneğin, Allah'ın (c.c.) Kuddüs* ismi kainatta meydana gelebilecek bütün düzensizlik ve kirlilikleri yok etme adına işler, Kuddüs ismiyle Allah koskoca dünya ve kainat hanını pislik ve düzensizliklerden kurtarır. Etraf o kadar temiz, o kadar düzenli ve o kadar tertiplidir ki, işe yaramayan hiç bir maddeye tesadüf edilmez. Koca bir dünya hanı düzenli olarak "temizlemeye" konu olmaktadır. Eğer bir süre ara verilse, belki yer yüzü (denizler ve karalar) yaşanmaz bir hal alacak ve insanlara nefret vérecekti.24

Yeryüzünde her yıl ölen ve yok olan yüz binlerce çeşit hayvan ve iki yüz bin çeşit bitki türlerinin cesetleri ve enkazları, denizler ve karaları fevkalade kirletmeleri beklenirken hiç de öyle olmamakta, her bir taraf Allah'ın (c.c.) Kuddüs isminden gelen emirlerle temizlenmektedir.25

Bu emir sayesindedir ki etle beslenen temizlikçi hayvanlar, kartallar, kurtlar, karıncalar, bakteriler vb. temizlik işine yardım etmektedir. Alyuvarlar, akyuvarlar ve nefes, oksijen kanalıyla o temizliğe yardım etmekte, göz yaşı ve göz kapakları gözleri temizlemek suretiyle, sinekler kanatlarını süpürmek suretiyle, bulutlar havadaki tozlu ve zararlı atıkları yağmur yoluyla yere indirmek suretiyle bu senfoniye uymaktadır.

Durum böyle olunca insandan da bu senfoniye uygun hareket etmesi beklenir. Bu durum bir zorunluluk olarak gösterilmektedir.

İslâm’ın bu köklü ve sağlam doğa görüşünden dolayıdır ki, bir kısım çevre problemleri İslâm dünyasında yaşanmamıştır ve yaşanmamaktadır.

Bu arada şunu da ifade etmekte fayda tir. olacaktır: Batı düşüncesiyle bir karşılaştırma yapılacak olsa İslâm'ın derin görüşü, holistiktir denilebilir. Zira Kur'ân kainata bir bütün olarak bakmaktadır.

Dipnotlar

1. Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Beyan Yayınları, İstanbul, 1993, s. 259.

2. Roger Graudy, Yaşayanlara Çağrı, Çev. Cemal Aydın - Nuri Aydoğmuş, Pınar Yayınları, İstanbul, 1986, s. 299.

3. a.g.k., s. 299.

4. a.g.k., s. 300.

5. Mustafa Özel, "İktisadi Düşüncenin Laikleşmesi," İktisat Risaleleri, Der. Mustafa Özel, İz Yayıncılık, İstanbul, 1994, s. 10.

6. Toktamış Ateş, Siyasi Tarih, İ.Ü. İktisat Fakültesi Yayın No: 487, İstanbul, 1982, s. 87.

7. a.g.k., s. 89.

8. a.g.k., s. 90.

9. Ali Bulaç, "Modern Devletin Totaliter ve Ulus Niteliği," Bilgi ve Hikmet, S. 3, İstanbul, 1993, s. 5.

10. Ali Bulaç, Din ve Modernizim, 3. B., Beyan Yayınları, İstanbul, 1992, s. 19.

11. Fritjof Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, İnsan Yayınları, İstanbul, 1989, s. 55-56.

12. a.g.k., s. 54.

13. Bulaç, Din ve Mod., s. 20.

14. Capra, a.g.k., s. 63.

15. a.g.k., s. 66.

16. Bulaç, "Modern Devl...", s. 6.

17. Mine Kışlalıoğlu - Fikret Berkes, Ekoloji ve Çevre Bilimleri, 2. B., Remzi Kitabevi, İstanbul, 1994, s. 38.

18. Dominique Simonnet, Çevrecilik, İletişim Yayınları, İstanbul, 1991, s. 15.

19. a.g.k., s. 15.

20. a.g.k., s. 15.

21. a.g.k., s. 16.

22. Graudy, s. 300.

23. Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, Envar Yayınları, İstanbul, 1990, s. 98.

24. Bediüzzaman, Lem'alar, Envar Yayınevi, İstanbul, 1990, s. 305.

25. a.g.k., s. 305.

* Kuddüs, temiz, pak, hiç eksiği olmayan demektir.

Yukarı