. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 9277

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2009 
 Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - II
 KÖPRÜ / Bahar 2005 
 Sivil Toplum & İletişim


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Laiklik ve Sekülerizm
Yaz 95   [ 51. Sayı ]


Sekülerleşme Üzerine

Safiye Şiranlı

Dumlupınar Üniversitesi, Bilecik İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde Araştırma Görevlisi

Sekülerleşme; insanın aklı ve dili ve metafizik bütün denetimlerin kırılması, deyim yerindeyse insanını bakışlarını dünya ötesinden bu dünyaya ve bu zamana çevirmesidir(Attas,43). Bu şekliyle ele alındığında kavramın, dünyevileşme ile örtüştüğü söylenebilir. Daha da açmak gerekirse; doğadaki tılsımın bozulması, siyasetin kutsallaşması ve aklın özgürleştirilmesi olarak kullanılan sekülerlik; Weber'in deyimiyle "rasyonalizasyon"dur. (Weber, Önsöz.) Nitekim M. Turhan'da laik bilgiyle rasyonel ve nesnel bilgi arasında aynı biçimde "doğrusal" bir ilgi kurmuştur. (Turhan, 157,) Sekülerlik ve rasyonelleşme arasında doğrusal bir ilginin kurulması şüphesiz bir rastlantı değildir. Çünkü modern felsefenin kurucusu olarak kabul edilen Descartes'ın, kurduğu kartezyen anlayışa bağlı şekilde gelişen yeni ilmi inkişaflar, Newton'un muhteşem dehasıyla, mekanik bir sistemin matematiksel tasvirini gerçekleştirmiştir. Bu yeni paradigmaya göre; "kendisinde hiç bir amaç, hayat ya da ruhsallık ihtiva etmeyen doğa; mekanik yasalara göre işliyor ve maddi dünyadaki her şey kendi aksamının düzenleniş ve hareketlerine göre açıklanıyordu. (Capra, 60.) Gerçi hem Descartes hem de Newton Tanrı'ya inanıyorlardı inanmasına, ama Tanrı-kainat ilişkisini açıklayamadıkları için, çareyi kainatı mekanik kurallara göre işleyen bir saat gibi yaratan Tanrı'nın, ilk yaratma ve hareketlendirişten sonra işi, maddede mündemiç/içkin yasalara havale ettiği biçiminde yorumladılar. Böylece "doğa" üzerinde hiçbir biçimde metafizik müdahalenin bulunmadığı varsayımının felsefi temelleri de, bilim tarafından sözde nesnel bir yaklaşımla atılmış oluyordu. Modern-bilimin kendi içinde tutarlı olarak ortaya koyduğu kuram, dünya üzerinde Tanrı'ya olan ihtiyacın bir bakıma ortadan kaldırıldığını tescil etmişti. Bu tarz-ı telakkiye göre Tanrı'nın işlevi "öteye," insanın işlevi de buraya, yani "dünyaya" aitti. Meşhur tabirle, "Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı da Tanrı'ya" verilmeliydi. Buna göre Tanrı'nın dünya üzerindeki hükümranlığı sona ermiş ve insanın dünyevi saltanatı başlamıştı. Gerçekten de kutsal kitabın belirttiği gibi; "hakir bir damla sudan yaratılan insan bu haliyle Yaratıcısına karşı apaçık bir hasım oluvermişti." Her ne kadar söz konusu bilimsel devrimin öncüleri tarafından, Tanrı'ya kuramın içinde-belki de zorunlu olarak-belli bir yer verilmişti, ama izleyen dönemde paradigmanın takipçileri tarafından, Tanrı'ya hiç bir konuda göndermede bulunulmadı. Büyüsü bozulan doğada her şey, ama her şey, nicel olarak tasviri yapılabilen, salt akılla anlaşılabilir nesnel varlıklar olarak tanımlanmıştı, Aklın ilkeleriyle açık-seçik olarak tanımlanamayan hiç bir bilgi ilmi değil ve cismi olmayan hiç bir şeyin varlığı da kesin değildi. Olsa olsa varlığı tasavvur edilen nicelleştirilemeyen şeyler birer vehimden ibaret olabilirlerdi. Fizik bilimlerinde meydana gelen bu gelişmeler, insan dahil doğada bulunan tüm varlıkların anlamını sadece "yararlı bir nesneye" indirgemekle sonuçlandı. Aynı felsefi temel üzerine kurgulanan iktisat, tıp, toplumbilim, ruhbilim ve hatta din bilimlerinin de seküler kartezyen paradigmayla ortak bir düzlemde örtüşmeleri yaygınlaştırılarak gerçeklik kazandı. Denilebilir ki; sözü edilen sahaların hemen hemen tümünde, kendi içinde birbirinden tümüyle yalıtılmış alanların, nicel olarak tasviri ve açıklanması yönünde "indirgemeci" ve "kartazyen" ilkeler uygulandı. bütün yapılanlar aklın özgürleştirilmesi ve kutsallığın nötürize edilmesi için yapılıyordu yapılmasına ama; Bu sefer de ilmin putlaştırılması ve kalpsiz uzmanların ürettiği kültür değerlerinin modern bilimin koruyucu zırhıyla bir tabu, zorunlu bir gerçeklik olarak dayatılması yani, insanın bir bakıma kendi kendini kutsaması ve ürettiği değerlere tapınması sonucuna yol açıyordu. Bu durum; ilk dönem klanlarına mahsus, atalarına ve onların kurallarına tapınma halinin, farklı bir modern versiyonu olarak nitelendirilebilir. Görülebildiği kadarıyla, sözde kutsala ait her şeyden yüz çeviren modern çağların insanı, bu sefer kendine mahsus dünyevi yeni kutsallık alanlarıyla iç içe yaşamakta hiçbir sakınca görmüyordu. İşin garibi ilkel dönemlerin belirgin özelliği olarak bilinen çoktanrıcılık, modern dönemde rölativizmin de yardımıyla sayısız denilebilecek çoklukta ilahlar üretmede eskileri aratmamıştır. İlginçtir, kutsalın her türüne başkaldıran seküler sistemler, eski dönem Mezopotamya Uygarlığında görülen "yıldızlara" tapınma adetlerini, ibadet ve ritüellerini; modern çağda ürettikleri "starlara" karşı gösterdikleri coşkulu dans ve konserlerinde fazlasıyla icra etmekte hiç bir sakınca görmemişlerdir. Weber'in keskin bir öngörüyle tespit ettiği bilimin ilerici gelişmeleri; "sayısız dünya görüşü ve gerçeklik yorumuna" (Turner, 203.) yol açmıştır. Bu bağlamda ilerlemecilik anlayışının da zorunlu bir gerçeklik olarak dayatılması, yani kutsallaştırılmasına işaret edilmesi gerekir. Zaten bu anlamda sekülerizm de bir tür ideolojiye tekabül etmektedir. (Attas, 45.) Her ne kadar kutsala ait ne varsa hepsini reddetse de sekülarizm, kendi değerlerinin kutsallaştırılmasını yok etmez, bilakis, kesin ve nihai olarak kabul edilmesini isteyeceği değerler manzumesini eskisinin yerine ikame eder. Böylece her şeyin keyfiyet platformundan kemiyet derekesine indirildiği yeni bir düzlemde insan; "ya bir elektron-proton bileşimi, ya maymun cinsinden bir hayvan, ya bir iç güdü mekanizması, ya etki-tepkilerden oluşan bir canlı, ya libido ve psikolojik dürtülerle dolu psikoanalitik bir varlık, ya da sadece fiziksel ve ekonomik gereksinimlerden ibaret bir nesne oluvermiştir. "(Sorokin, 5.) Bunları söyleyen Sorokin, bir ihtiras küpü haline getirilen insanın "fayda" ve "hazcı" bir varlık olarak kendine yabancılaşmasının tasvirini yapmıştır. Şahsiyetçiliğin yerini faydacı ferdiyetçiliğin ya da köleleştirici toplumculuğun aldığı seküler bir dünyada; insanın hür iradesinden bahsetmek mümkün olmadığı gibi, bütün ahlaki erdemlerinden soyutlanmış herhangi bir varlık, hatta meta gibi algılandığı da pekala söylenebilir. Zaten toplumsal bürokratik örgütlenmede görülen Weber'in rasyonel kuramı da; Gabel'in ifadesiyle rasyonelleşme değil "eşyalaşmadır." Eşyalaşma, eserlerinin insana yabancı hale gelmesi ve karşısına nesnel ve tabi bir realite olarak çıkmıştır. Kanunları insan iradesine yan çizen ve tabiat kanunları gibi kaçınılmaz ve zorlayıcı olan bir realite. Başka bir tabirle, eşyalaşma ve yabancılaşma kavramları birbirinin zorunlu tamamlayıcısıdırlar. Eşyalaşmanın hakim olduğu dünya, katı, insan dışı değerleri ve kişileri yok eden bir dünyadır.(Meriç,13.) Anlaşılabildiği gibi böyle bir dünyada insan ve diğer bütün varlıklar; büyük bir fabrikanın herhangi bir makinesine monte edilmiş mekanik bir parçadan daha ileri bir anlam ifade etmemektedir. Bu haliyle insan yararlı ve üretken; modern çağların deyimiyle tam bir "homo-economicus"tur. Demek oluyor ki, rasyonelleşme, özgürleşme ve çağdaşlaşma olarak ezberletilen bu kavramların oluşturduğu dünya; gerçekte insanın özgürleştirilmesi değil, tam anlamıyla kişilik ve iradesinin hiç sayıldığı bir meta, alınıp satılan bir köle düzenidir. İlahi olan kutsallığı reddeden bu anlayış, türlü cilalarla kof hale gelmiş sisteminin makyajını yinelemekle zevahiri kurtaracağını düşünmektir. Bu haliyle modern zamanların seküler sistemlerini, bütün zamanların en büyüsel ve en dogmatik inanç şekillerinden biri olarak tanımlamak mümkündür. Güzelliğini yitiren bir kadının makyajın her türünü deneyerek çirkinliğini gizlemeye çalışması gibi; insani ve doğal her ne varsa bunların tümünü tahrip eden seküler sistemler, özde olan zaaf ve çirkinliklerini göstermemek için "cilalı imaj devrinin" tüm imkanlarını sistemlerinin bekası için kullanmaktadırlar. Ne var ki insanların havada uçtuğu ama yerde öldüğü, üretimin had safhaya vardığı lakin adil bölüşümün olmadığı mutsuz ve umutsuz insanlardan oluşan bir dünyada mazlum ve mağdurların çığlıkları kuğunun son dansını haber vermektedir. İnsanlık yeniden özüne ve aslına dönmenin ciddi arayışları içindedir. Çekilen tüm sancılar ve ızdıraplar aydınlık bir şafakta gerçekleşmesi beklenen kutlu bir doğumun habercisidirler. Elverir ki, çökmekte olan böyle bir enkazın altında ezilmeden, "iyilik, güzellik ve doğruluk" adına ne varsa hepsini kalbi olan ehliyetli ellerin vakit fevt etmeden gerçekleştirebilmeleridir. Aksi halde kozmik ve sosyal depremler küresel bir kıyamete yol açabilir.

Yararlanılan Kaynaklar

S. Nakib Attas, Modern Çağ Ve İslami Düşünüşün Problemleri (Nşr.: M. E. Kılıç), İstanbul 1989.

F. Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası (Nşr.: M. Armağan), İstanbul 1989.

M. Armağan, Gelenek ve Modernlik Arasında, İstanbul 1995.

A. Bulaç, Kutsala, Tarihe ve Hayata Dönüş, İstanbul 1995.

M. Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1987.

B.S. Turner, Max Weber ve İslam, İstanbul 1994.

P. A. Orokin, "Çağın Bunalımı" (Nşr. T. Akman), Diriliş, s. 48-51,16 Haziran 1989.

C. Meriç, "Çağdaş Uygarlık Düzeyi" Fikirde ve Sanatta Hareket, s. 90 (Haziran · 1973)

Yukarı