. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6329

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2007 
 İlme, İrfana, Ümrana KÖPRÜ
 KÖPRÜ / Yaz 94 
 Gecikmiş Bir Cihad Çağrısı


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Laiklik ve Sekülerizm
Yaz 95   [ 51. Sayı ]


Seküler Temele Dayanan Modern Yönetime Eleştirel Bir Yaklaşım

Tahsin GÜLHAN

Dumlupınar Üniversitesi, Bilecik İktisadi ve İdari Bilimler Araştırma Görevlisi

Giriş

Modernitenin insanların mutluluğu ve gelecek adına 21 yy. sahillerinde karaya vuran manzarası "Öfkeyle kalkan zararla oturur" özlü sözün dramatik hikâye edilmesidir. Ortaçağın skolâstik felsefesine bir tepki hareketi olarak sistem ve kurumlarını kuran Batı tefrite düşen "önceki kendisinden" kaçarken ifrata sapmıştır. Siz buna yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş ta diyebilirsiniz. Daha kötüsü Batının önünde "dolu"dan sonra dönüşü olmayan "kara kış" vardır. Meğerki İslâm’ın baharına uyanmış olsun. Çünkü insanın ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya yönelik, kendisine en uygun şartların varlığına ihtiyaç vardır. Bu, yaşama, yaşayabilme ve huzurlu olabilme mecburiyetinin gerekli kıldığı bir haktır.

İnsanların negatif veya pozitif nicelikli sistemleri meydana getirmesinin ontolojik temelleri nelerdir? Beşerî sistemlerden kapitalizmin bu dayandığı dinamiklerin bilinmesi onun temellendirdiği modern yönetime yansıyan seküler boyutunun ve getirdiği problemlerin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Çalışmamızda, farklı bir yaklaşımla temel duyguları ile insan, adalet kavramı ile yönetim konusu birinin bir diğeriyle olan ilişkiler zincirinde incelenmektedir.

Evrenin Merkez Noktası: insan

İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz olarak farklı bir mizaç ve kabiliyette yaratılmıştır. Bu mizacından dolayı insanda çeşit çeşit meyiller ve arzular meydana gelmiştir. Mesela, insan en güzel şeylere meyleder, ziynetli ve süslü şeyleri arzu eder; insaniyete lâyık bir şeref ve yaşayışla üstün bir hayat geçirmek ister. Bu bakımdan insan, hayatını devam ettirebilmesi için üç temel duyguyla mücehhez kılınmıştır. Bu duygulara şeriatlar vasıtasıyla belli bir hudud çizilse bile, yaradılıştan bir sınır konulmadığı için, her birisi ifrat (çok aşırı), tefrit (geri) ve vasat (denge-normal) olmak üzere üç mertebeye ayrılır. Bu temel duygular şunlardır. (1)

a. Şehvet duygusu (kuvve-i şeheviyye): İnsana menfaati ve faydası dokunan şeyleri celb etmek içindir. Şehvet duygusu, sadece cinsi temayülle ilgili bir duygu değildir. Yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi teferruatı da vardır ve bunların her birisinde üç mertebe söz konusu olur. Şehvet duygusunun tefrit mertebesi "humud" dur. Yani ne helal, ne de haram hiçbir şeye şehveti ve iştihası olmamaktadır. İfrat mertebesi "fücur"dur ki, namus ve ırzlar payimal etmek, helâl-haram tanımadan her şeye karşı şehvetli ve iştihalı olmak demektir. Bu duygunun normal mertebesi ise, "iffet"tir. Yani helâle karşı şehvet duymak, harama karşı ise şehvetsiz ve iştihasız olmaktır.

b. Gazap duygusu (kuvve-i gadabiyye): İnsana menfaati ve faydası dokunan şeyleri defetmek içindir. Gazap duygusunun tefrit derecesi "cebanet," yani korkaklık halidir. Korkulmayacak şeylerden bile korkmak ve çekinmektir. İfrat derecesi ise, "tehevvür"dür ki, ne maddî, ne de mânevî hiçbir şeyden korkmaz. Hiç bir kayıt tanımaz. Bütün zulümler, anarşiler, isdibdatlar, ihtilâller bu mertebenin mahsulüdür. Bu duygunun normali ise "şecaat"tir. Yani dinî ve dünyevî hukuku için canını fedâ eder, meşrû olmayan şeylere ise karışmaz.

c. Akıl duygusu (kuvve-i akliyye): İyi ile kötüyü, zararlı ile faydalıyı birbirinden ayırt etmek içindir. Aklın ise, tefrit hali "gabavet"tir. Yani hiçbir şeyden haberdar olamama, en basit şeyleri bile anlayamama halidir. İfrat mertebesi ise "cerbeze" olup, hakkı batıl, batılı hak gösterecek derecede aldatıcı bir zekâya sahip olmaktır. Normal derecesi de "hikmet"tir. Yani hakkı hak görmek ve ona uymaya alışmak batılı batıl olarak bilmek, ondan kaçmaya çabalamaktır.

Fakat insandaki bu üç temel duygu Yaratıcısı tarafından sınırlandırılmayıp. İnsana verilen cüz-i ihtiyarla terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başı boş bırakılmıştır. Bundan dolayıdır ki muamelâtta zulüm ve tecavüzler meydana gelir. Şu halde cemiyet hayatında nizam ve asayişin sağlanması çalışmalarının semerelerine müdahale edilmesi, fertlerde huzur ve saadetin temini ve tecavüz ve haksızlıkların önlenmesi için, insan fıtratındaki bu sınırsız duyguların bir kayıt altına alınmasında adalete muhtaçtır. Fakat bir ferdin aklı gerçek adaleti idrakten aciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır. Tâ ki, fertler o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun da ancak İlahî dinler ve şeriatlardır.

İnsanlık tarihinde ona yön veren sistemler İlâhî, kutsal, seküler olmak üzere üç karakter arz etmektedir. Bunlar ilahî dinler, beşerî dinler ve beşerî ideolojiler olmaktadır. Beşeri sistemlerden en etkili olanı liberalizm-kapitalizmdir. İnsan, evrenin (âlemler, varlıklar, değerler) merkezinde ele alındığında, varlığın kaynak amaç ve anlamlılığı daha iyi anlaşılacaktır. İnsanı bir bütün olarak ele alıp onun bütün temel duygu·ihtiyaçları ile açılımını yaptığımızda evrendeki yaratılmış herbir varlık ve değerin insanın bu ihtiyaçları ile bir ilişkisi, hatta bunlarını birer karşılığı olduğunu görürüz. Denilebilir ki, insan maddî-mânevi değerleri açılımıyla evreni; evren aynı değer ve varlığıyla kodlandığında insanı oluşturmaktadır. Bu cümleden yer-gök bütün varlığıyla insanla ilgili olduğu gibi din ve peygamberler de bütün değerleriyle yine insanı yöneliktir.

Benzer şekilde insanın tarihinden günümüze olagelen bütün değer-sistem organizasyonlar insanda var olan temel duygu ve ihtiyaçların hayata yansımasından başkası değildir. Diğer bir ifade ile günümüzdeki bütün değer-sistem ve organizasyonlar insanın ilgili temel duygu ve ihtiyaçlarının bir şekilde açılımıdır. En azından ihtiyaçlarına karşılık bulma yolunda cevap (karşılık) şubelerini ihtiyaçlarına uygun formda tanımlamasıdır. Sosyolojik açıdan insanın düşer canlılardan ayrıldığı en önemli husus, toplumlar ve toplumları oluşturan kurumları meydana getirebilmesidir. Sosyal kurumların oluşması, insanların toplu halde yaşamalarının sonucudur. Sosyalleşme de bu kurumlara bağlı olarak gerçekleşmiştir. Buradaki yapılanmaların eksik, hatalı ve zararlı olmalarının sebebi, kaynağının aciz, fakir ve zaaf yönleri ile "beşer" olması ve insanın ilgili temel duygularının ifrat-tefrit sapmaları ile ilgidir. Öyle ise insanın bir açılımı ve yapıp-etmeleri demek olan bütün beşeri yapılanmalar söz konusu negatif özellikleri de beraberinde getirmesi kaçınılmazdır.

Temel duyguların ifrat sapmasının seküler yapılanması: kapitalizm.

Liberalizme, bir yönüyle İlâhî kökenli Hıristiyan dininin teologlarca beşerî din mesabesinde kutsallaştırılması, bilâhare filozof-sosyal bilim adamları tarafından seküleştirilmesi denilebilir sekülarizm, "dini bağımsızlık," "din-dışılık," "dünyevileşmek," "madde-yoğun olmak" anlamlarına gelmektedir. Dünya hesabına insanın Allah'tan, nefis hesabına aklın kalpten, kısaca maddî beklenti uğruna mânânın maddeden ayrılması demektir. İkili ayırımın yanında belki de daha çok sekülerleşmedeki temel espri, kalbin, nefis lehine; dinin dünya lehine; maneviyatın maddiyat lehine eğilimli olması, zayıflaması ve asimile olması ile zamanla mânevî dinamiklerin maddîleşmesi-dünyevîleşmesidir. Sekülarizm için mânevî alan, ancak bu yönüyle anlamlıdır.

İnsandaki temel duyguların ifrat sapmasını belirleyen ana etkenlerden biri, yine onların bu yöndeki eğilimleridir. Sınır ötesi olan ifrat sapmanın yöneldiği saha, insanın daha çok hayvanî yönünün ön plâna çıktığı ve maddî objelere duyarlı olduğu bir alandır. İnsanda var olan temel duygular vasat-denge durumunda olmaması halinde ya tefrit ya da ifrat sapması gösterecekleri tabiîdir. Özellikle ilgili duyguların mahiyetleri gereği sınırlandırılmamış olmaması, bir potansiyel tehlikeyi de (ifrat sapması) beraberinde taşımaktadır. Önemli husus, insandaki ilgili şehvet-gazap-akıl gibi temel duyguların ifrat sapması sonucu fücur-tehevvür-cerbeze pencerelerinden bakıldığında seküler kapitalizmin, totaliter yönetimlerin ve materyalist felsefenin ontolojik kaynağını ve niteliğini daha iyi anlamış oluruz.

Hemen belirtelim ki, eğer bütün beşerî uğraşlar dünyevi ahenk, mutluluk ve tatmin ise, ifrat düzlemindeki ilgili oluşum ve yapılanmalarda denge ve tatminin olamayacağı eşyanın tabiatı gereğidir. Bu düzlemdeki değer, olgu, sistem ve organizasyonların sunduğu her maddî yeni bir tatminsizliğin mukaddemesidir. İnsanı tek boyuta indirgeyen seküler kapitalizm, insanı tükettikçe mutlu olan ve sadece tüketmekle elde ettiği mutluluğu maksimize etmeyi hedefler. Daha yoğun ve yüksek düzeyde tüketim idealinin hayatın erdem ve ahlâki mutlulukla tamamlanan kalitesini düşürdüğünü söylemek daha doğru olur. Daha iyi bir hayat, daha çok tüketim değildir. Bu olsa olsa kör bir hırs ve doyumsuz bir aç gözlülüğü körükler. Bu sadece ruhlarımızı güçsüz kılar. Buna rağmen "ille de tatmin olunacak" diye dayatılması durumunda, ilgili organizasyonlar tarafından tatmin araçları yeniden tanımlamaya gidilir. Yeni tanımlama, öncelikle genel amaçları "özel amaçlar" için araç konumuna indirger ve diğer taraftan her değeri maddî tatmin için meşru olduğunun kesin hükmünü verir. Uygulamada, yegane dayanak noktası olan maddenin, maddî kuvvetine istinaden materyalist felsefenin "Kuvvetli olan haklıdır" fetvasına istinaden,, gazap duygusunun tehevvürüyle, korkusuzca yürürlüğe koyulur. Maddî iktidarsızlık halinde veya ortamın maddî kuvvete mukavemeti etkili olduğu durum ve alanlarda aklın ifrat sapması olan cerbeze yoluyla, gerçekleri tersyüz ederek sabık amaca ulaşmaya çalışılır. Nitekim daha işin başlangıcında, Batılı olmayan toplumların Batılılar tarafından despot ve cerbezeye dayanan entrikalarla, acımasızca sömürülmesi Batı kapitalizminin doğuşundaki anahtar rolü oynadı. Bu sömürü düzeni kurulmamış olsaydı, yeryüzünün ilk sanayi toplumlarının Avrupa'da ortaya çıkmaması mümkün olmayabilirdi de. İfrat sapması, insanda olan tabiî bir uç nokta olmasıyla birlikte, sosyal yaşamda çoğu kere tefrit sapmasının oluşumuna karşı bir tepki yapılanmasıdır. Karşı tepkiler rasyonel bir hareket olsa bile, gerçekte irrasyonel ve bir hesaplaşmaya dayanır. Mesela bugünkü batı medeniyetinin temelinde yatan hümanizm, gerçekte Ortaçağ Hıristiyanlığına ve skolâstik felsefeye tepki olarak ortaya çıkmıştır. Seküler süreçte aklın devreye girmesiyle insanı onurlandırma ve mutlu etme amacına yönelen insanın Yaratıcısından koparılması nefsin etkisinde kalan aklın en büyük cerbezesidir. Böyle bir cerbeze, insanın "ben"ini ön plâna çıkartarak kendisinin bir ilâh olduğunu söylemiştir. Aklın ürettiği maddî-bilimsel verileri dönüp akla ilahlığını ispat sadedine sunma işlemi, aynı cerbezenin başka bir boyutudur. Ortaçağda, Hıristiyanlığın skolâstik felsefesi aklı paramparça ederken, aynı medeniyetin çocukları, Ortaçağa reaksiyon olarak inşa ettikleri modern çağda materyalist felsefe ile, bu defa da kalbi paramparça etmek suretiyle ifratın başka versiyonunu sergilemişlerdir. Yaratıcıyı yok sayma bahasına dünyanın merkezine oturtulan in-san, "mega ideal" yerine "ego ideal" ile vaftizlenmesi sonucu bir üretim-tüketim işlevinden ibaret "homo ekonomicus" derekesine düşürülmüştür. Yani insan eşyaya sahiplenme yoluyla kendini ilâhlaştırırken, eşya ilâhının karşısında kendisi eşya derekesine düşmüştür ki, ifrat sapmasındaki materyalist olguların önemli bir açmazıdır bu.

Böyle bir seküler düzlemde insan merkez amaç olmanın gerisinde, marjinal bir amaç düzeyinde kendini bulur. İnsan artık bir eşya, bir makine parçası, üretim faktörü veya en fazla "homo ekonomicus"tur. Ancak diğer taraftan ifrat sapmanın organize olmuş imtiyazlı seçkinleri (burjuvazi, filozoflar, idareciler) insan için vaat edilen, ama bir türlü gerçekleşmeyecek olan yeryüzü cennetini, kısmen de olsa kendileri çoktan yaşamaya başlamışlardır bile. Gerçekte örgütlenmiş bu imtiyazlı seçkin azınlık, eski çapulculuğun ve despotizmin şekil değiştirmesinden başkası değildir. Organik yapılanmaları farklı görünse de, amaç hep aynıdır. Günümüz bilgi çağında, dünün toprak aristokrasisinin yerine, sanayi sonrası "endüstriyel feodalizm"den söz edilmesi bu bakımdan anlamlıdır. Görünen odur ki, bu tür sapma gösteren eğilimler daha çok halka rağmen halkçı olan imtiyazlı seçkinlerin işine yaramıştır. Burada önemli başka bir nokta, kapitalist toplumlar için burjuvazi sınıfın seçkinliği gibi, kapitalist toplumların Avrupalı olmayan uluslar özellikle azgelişmiş üçüncü dünya milletleri üzerinde benzer ayrıcalıklı bir yere sahip olmalarıdır. Buna bir anlamda Batılı toplumlarının üçüncü dünya uluslarının imtiyazlı-burjuvazi sınıfı da denilebilir. Fakat bu daha çok sosyal,totaliter ve emperyalist devletler olarak ifade edilir.

Şu halde insanın şehevî-fizyolojik ihtiyaçlarının ifrat sapması olan fücur durumunda organize olan kesimin, daha çok burjuvazi sınıfının olduğunu söylemek mümkün. Burjuvazi, gerek sınıfsal kökeni, gerek iştigal sahası ve yöneldiği amaçları bakımından tepeden tırnağa laik ve sekülerdir. Laik ve seküler, yani dindışı bir dünyanın yeni ve güçlü sosyal sınıfı. Bu sınıfın önündeki engellerin başında kilise ile özdeşleşmiş din gelmektedir. Dolayısıyla kral, aydınlanmacı filozoflar ve burjuvazi ile kilise arasında baş gösteren çatışma şeklinde ortaya çıkmıştır. Zaman sürecinde, özellikle aydınlanmacı filozoflar ile "yüksek sınıf" statüsüne sıçrama yapan burjuvazi sınıf arısındaki ilişkilerin önemli nitelikte gelişmeler gösterdiği anlaşılmaktadır. Sermaye ve kazanç sahibi yüksek burjuvazi hukuk, idare, ekonomi ve yönetim bilimlerinin temel esprisini maddî mülkiyetlerini koruyan ve kazançlarını artırmaya duyarlı bir mantıkla oluşturmuşlardır. Sermayenin tahakkümü ve yönlendirmesi bilim üzerinde sermayedarlar lehine belirleyici rol oynamıştır. Yer yer burjuvazi kılıklı filozoflar veya paranın satın aldığı bilim adamları tarafından bilimin objektifliği yerine, çıkarın önceliğini tanıyan çalışmalar ortaya konmuştur. Bunun sonucu olarak, politikada mezkûr amaçlar için bütün araçlar meşru sayılırken, hukuk-insan onuru yerine servetin korunması esas alınmıştır. Ekonomide, üretim uğruna insan bir üretim aracı kabul edilirken, sosyo-psikolojinin verileriyle insan aynı kadim amaç için daha medenîce manipüle edilme yoluna gidilmiştir. Daha genel ifadesiyle liberalizmin bir aşaması olan kapitalizm Avrupa zihniyetinin derneklerinde doğmuştur. Bu zihniyet yeni devleti, yeni dini, yeni ilmi, yeni tekniği ve yönetimi doğuran zihniyettir. Bu seküler dünyevilik zihniyetidir, onu sonu gelmez bir egoizm ve serbestlik yoluna fırlatıp atan. Bu zihniyet bütün kuvvetler karşısında inatlı şekilde nefsin muhafaza ve idamesi ve değerlerini kendi irade ve fiillerine boyun eğdirmek maksadıyla sonsuz bir ihtiras içindedir. Buna, "totaliter" hakkını saklı tutan kuvvet iradesi denmektedir. Çünkü, kapitalizm sermayenin ve sermayedarların hakim mevki tuttuğu rejim demektir. Şu halde gaye insanın tatmin ve mutlu edilmesi değil, imtiyazlı seçkinler lehine makro ve mikro organizasyon faaliyetlerinin objektif gayesini çıkar/kâr teşkil etmesidir.

Modern yönetimin açmazları

Bilindiği gibi toplum düzenini oluşturan temel sosyal kurumlardan biri idare yönetimdir. Bu insanın "ünsiyet" yeteneğinin ma'şerileşmiş biçiminin bir tezahürüdür. Toplum düzenini gerek iç, gerekse dış saldırılara karşı korumak, güvenliğini sağlamak, çıkan ihtilâfları çözmek, en geniş biçimiyle mevcut hukuk düzenini korumak üzere insanlar tarafından oluşturulan bu sosyal kurum, zamanla devlete eş anlamlı kabul edilmiştir. İdare/yönetim, hukukî yapı kapsamında amaçlara yönelmiş beşeri ve psiko-sosyal özü olan bir süreçtir. Yönetim süreci olguların var olduğu durumlarda yönetenler ve yönetilenler diye iki taraf vardır. Yönetimin kaynağı, amacı ve uygulanma biçimi yönetim yapılarının niteliklerini belirler. Yönetimler yapılarına göre farklılıklar gösterse de, genelde "adalet" ilkesinin tahakkuku ile bütün boyutlarıyla toplum hayatının ahenginin sağlanması ana amaçtır. Fakat yine de bu ana amacın zihniyet ve buna bağlı temel felsefeye göre farklılıklar gösterdiğini söylemeliyiz.

İnsanın sosyal hayattaki yapıp-etmeleri onun ne/nasıl gördüğünün düşünülmesi, düşünülenin tanımlanması, tanımlananın bu doğrultuda uygulanmasından başkası değildir. Benzer şekilde varlık, hayat ve eşya; tanımladıkları kaynağa göre anlam ifade eder ve fonksiyon sergiler. Bir takım norm, ilke olgular örgüsünden meydana gelen yönetim de, sözü edilen kaideden âzâde değildir. Günümüzde yaygın olan "modern yönetim"in kaynağının seküler kapitalist zihniyet olduğuna göre bunun getireceği sonuç ve sorunların nitelik boyutları da bu doğrultuda olacak demektir. Şayet insana bir "homo ekonomicus", "homo politicus" anlamında veya sonu "hayvan"la noktalanan tanımlamalar getirilmiş ise sosyal hayattaki insana yönelik uygulamaların bu "kaziye" şablonunda olacağı açıktır.

Sözü edilen seküler şablon çerçevesinde modern yönetimin amacı, birilerinin hesabına yeryüzünde mutlak bir tatminle yeryüzü cennetinin gerçekleştirilmesinin organize edilme işleminin üstlenilmesidir. Ancak seçkin azınlık zümresini saymadığımızda sabık cennet aşkına insanların kahır ekseriyeti cehennemî bir azabın ateşini ruhlarında hissetleri görülmektedir. Modern yönetimin idari-ekonomik gereklilikleri ile daha da şiddetlenen yeni emperyal/ırkçı ideolojiler elâstikiyete bağlı ve evrenselcilik örtüsüne sahip yumuşak (sosyal-totaliter) görüntüsü ile organizesiz kitlelere kadar yaygınlaşan bir dinamizme kavuştuğu doğrudur. Dîni nizamın yıkılıp, ırkçılık hareketinin canlanmasının ilk neticesi, Doğu ile Batı arasında veya Avrupa ile diğer kıtalar ve bölgeler arasına, "ari ırk" diğer ırklar arasına kesin bir hat çizilmesi oldu. Avrupalılar bu hattın gerisinde kalan ülkelerde yaşayan insanlardan kültür, medeniyet, ilim ve edebiyat açısından üstün olduklarına inanıyorlardı. Avrupalılar hakim olmak ve yönetmek için; diğer milletleri de onlara boyun eğmek, onların emirleri yerine getirmek için yaratılmıştı. Avrupalılar varlıklarını sürdürüp gelişecek; diğerleri ise yok olup tarihe karışacaktı. Bugünkü İslam coğrafyasının kanlı sancılarının göbek bağı bu ırkçı/ emperyal zihniyetle ilişkilidir.

Modern yönetim yapısı gereği insanı, mânevî boyutundan soyutlanmış tek boyutlu bir varlık olarak muhatap alır. Daha çok mutlu olmak için daha çok üretim ve tüketim onun ana hedeflerindendir. "Kıt kanaat kaynak"lar diye dünyanın materyallerini belirleyerek "optimum bileşimle" ancak "maksimum kâr" elde edebilmek diye bilimsel tanımlamaların zıddına insanları "Tüketin ha, tüketin!" yarışına sokması, kendi içinde düştüğü önemli bir çelişki ile birlikte tam bir hikmetsizlik örneğidir. Bu uğurda her şey cerbeze mantığına dayanan politikalarıyla meşrudur. Dayandığı dinamiklerin gereği olarak insanları tüketime sevk ederken, tükettiği pastanın bir diliminin eksilmemesinin sigortasını anne rahmindeki çocuğun katlinde görmektedir. Bu bakımdan doğum kontrolünü, nüfus planlamasını gerekli kılan düşünce nüfus artışıyla gıda üretimi arasındaki ters gelişmenin doğurduğu sonuçlar değil, her şeyiyle dünyaya âitmiş gibi yaşayan insanların refahı ve zenginliği başkalarıyla paylaşmaya yanaşmalarındadır. Her yeni doğan çocuk yeni bir boğazdır ve bu, dünya pastasından bir pay almayı ister. Dünya nüfusunun ancak % 15'ini oluşturan bu emperyal güçler, dünya kaynaklarının tam % 80'ini sömürmektedirler. İşte bu durum, "hak" olgusuna kodlanmış adalet mihengini çatlatan, sosyal adaletin esâmesinden uzak seküler modern yönetimin tam bir kahredici harikasıdır.

Önemli başka bir konu modern yönetimi, tabiatı, kendisinden yararlandığı halde, ama kendisine karşı sorumlu olan bir yardımcı gibi görmekten çok her an kuralsızca yararlanılan, kendisine karşı hiçbir yükümlülük duygusu beslenmeyen düşük konumda bir varlık olarak görmüştür. Zorluk şurada: Kuralsızca kullanılan tabiatın durumu günden güne daha fazla keyfi uygulamalara cevap vermeyi imkânsız kılmaktadır.(15) Çevrenin merkezinde yaşayan insan kendisine fatura edilen zararın derin yaralarını bütün benliğinde hissetmektedir.

Modern yönetimin çatısı altındaki topyekûn insanlık büyük sosyal hayat düzleminde çatışma, gerilim ve güvensizlik içerisindedir. Kendine, değerlerine ve çevresine yabancılaşan insan yine başta kendisi olmak üzere, maddî-mânevî çevresiyle çatışma halindedir. Burada sosyal risk, ferdin maddî varlığına yönelik olmakla birlikte ferdin din ve namus gibi değerleri de onun varlık bütününü oluşturduğu kabul edilmekte ve onlara yönelik tehlikeler de birer sosyal tehlike olarak görülmektedir.(16) Bu yönüyle de toplum fertleri büyük bir güvensizlik içindedirler. Güven duygusu, herhangi bir güvenceye bağlı olan ruh halidir. Güvence, ona bağlılık devam ettiği sürece güven duygusu olarak devam eder.(17) İnsan için, kendisine temin edilen ekonomik ve sosyal haklar güvence olabilir, ancak bu tür güvenceler geçici olduğu gibi insanın karmaşık ve sınırsız ihtiyaçları karşısında yetersizdirler. Bugün birçok kişi, modern hayatın kaba zevkleri ve eğlencelerini yavaş yavaş beğenmemeye başlamıştır. Bundan başka işlerini, tasarruflarını, servetlerini, varlık sebeplerini yitirme endişesinden kurtulamıyorlar. Fertler içinde bulundukları güven ihtiyacından tatmin olamadıkları gibi, sosyal sigortacılara rağmen daima endişe duymaktalar. Daha da kötüsü düşünme kabiliyeti olanlar, çok defa bedbaht oluyorlar.(18) Demek, güven duygusu, insan için ekonomik garanti olmaktan da öte daha kapsamlı bir duygudur. Bir sosyo-kültürel çevreye uymaktan doğan kendine güven duygusunu da içerir.

Şu halde gelişen teknolojinin insan yararına kullanarak onu mutlu etmek için, o teknolojiyi kullanan yönetimin temel zihniyetinin, ruh halinin hayata ve eşyanın tabiatına ayak uydurduğunu, insanın mutluluğunu dikkate aldığını söylemek mümkün değildir. Çıkarcılığı ön plâna alan seküler yönetim anlayışı insanı bütünü ile kavranmasını engellemektedir. Bu bakımdan insanın bütün problemlerini çözememektedir.

İnsanın maddî varlığı yanında ruhsal varlığının da bulunduğu gözden kaçırılmaktadır. Günümüz maddî hayatında, mânevî değerlerin mahkûm olması sebebiyle; insanların ruh dünyalarına nüfuz edilemediği bir gerçektir. Ruh sağlığına sebep olan sıkıntının gerçek sebeplerden biri de, insanda tabiî olarak var olan ruhî fonksiyonun âtıl kalması ve dolayısıyla yaşayışta dengesizliğin baş göstermesidir. (19) Manen yorgun bu insanlar, maddî doyumu sağlasalar bile ruhsal doyumda büyük boşluk yaşamaktadırlar. Ekonomik ve sosyal gelişme kadar, insanın ruhî ve moral gelişmesi de önemlidir. Gerek kişilerin ve gerekse toplumların, hayatın türlü zorluklarına karşı direnme ve dayanma güçlerinin yükseltilmesi, morallerinin yüksek tutulabilmesine bağlıdır. Bu ise kişinin moral hayatının önemine, kişiliği tamamlayıcı kuvvetine inandırılması ve inanması ile sağlanabilir.(20) Demek oluyor ki, moral zihni ve his heyecana dayanan bir ruh hali olup, ferdin ve toplumun mensubu olduğu idare ve organizasyonlara olan his ve düşüncelerini ifade eder. Sağlığının bozulmasına sebep olan seküler dayatmalar ve rasyonel yargılar morali düzeltmesi mümkün değildir. İnsanın mânevî boyutunun dikkate alınmaması insanların yabancılaşmalarını doğurmuştur. Yabancılaşma endüstriyel ve kapitalist toplumun meydana getirdiği insanları insan haklarından uzaklaştırma tehlikesiyle ilgilidir.(21) Modern yönetim gelenek, din, ahlâk ve hukuk değerlerini elimine etmiş; kutsal bilinen ne varsa, hepsini dağıtmış ama; yerlerine geçip kendisi kurulmuş; artık teknoloji kutsallaşmıştır. Yabancılaşma, kısaca anlam yokluğudur. Neyi niçin yaptığının, hatta niçin yaşadığının anlamını kaybetmesi veya böyle bir anlam ve amaçtan yoksun olması, insanın tam bir anlamsızlık ve hedefsizlik içine düşmesidir.(22) Halbuki eşyanın amacı konumunda olan insan iktisadî faaliyetlerin ölçüsü olmalıdır. İnsan ikinci plâna itilip bir araç seviyesine düşürülmemesi gerekirdi. Oysa insan kendisinin oluşturduğu dünyada yabancıdır. Çevreyi ve eşyayı kendisi için teşkilatlandırmayı bilememiştir. Çünkü kendi tabiatına dair muhtevalı bilgisi yoktur. Dolayısıyla modern insan kendisine "birlik-bütünlük" içerisinde bir yaklaşımla yönelmemiştir. (23) "Hayatın amacı, hayat ve gelecek nedir?" gibi mânevî sorunlara ilgisiz olan tiplerin büyük ve sürekli değişen bir egoları vardır, ama hiçbirinde kendilerine özgü bir benlik ve kişilik yoktur. Bunun sebebi, insanların şahsiyetsiz bir araç gibi düşünülmesi ve kişiliklerin bürokratik ya da ekonomik büyük güçlere bağlı olmasıdır. Modernitenin seküler aygıtları arasında ezilen ve ruhsal bunalımlara düşen yönetilen kesimin yöneticiler tarafından anlaşılmaması problemini doğurmuştur. İnsanlar "kaygı çağı, "şok çağı"nın çağrışımları arasında büyük gerilimler yaşamaktadırlar. Genelde gerilimin büyük bir bölümü "kaygı" faktöründen kaynaklanmaktadır. Korku, çatışmalar, özel yaşamdaki önemli değişiklikler, hızlı acımasız değişim ve geçim baskıları, insanların sağlık ve mutluluklarını tehdit edici düzeyde gerilim doğurmaktadır.(24)

Sonsöz

Yönetimin ana amacı hayatın uyumlu, insanın mutlu olması ise bu, ancak adaletin gerçekleşmesi ile mümkün olabilir. Öyle ise adalet mefhumun mahiyeti ve kaynağı önemli olmaktadır. Ortaçağ zihniyeti tefrit sapmasının humud-cebanet-gabavet durumlarının temerküzü olan skolastik bir adalet anlayışına sahipti. Modernizm tefrit sapması (Ortaçağ zihniyeti) karşısında ifrat sapmanın (modern çağ zihniyeti) fücur-tehevvür-cerbeze durumlarına kodlanmış seküler/profan bir adalet anlayışına sahiptir. Böyle bir adalet anlayışına sahip sistem-yönetimi, olması gereken beklentilere cevap veremeyecektir nitekim verememektedir de. Çünkü dayandığı dinamiklerin ve bunlardan sudur eden "adalet" anlayışı, böyle bir kabiliyete sahip değildir. Çünkü tefrit ve ifrat sapmasının "denge"sinin olmadığı için, "denge"nin olmadığı bir anlayıştan adaleti gerçekleşmesi beklenilemez. Tam tersi böyle bir adalet anlayışının yönetim olarak üzerimizdeki varlığı kurdun sürüye çoban olmasının ta kendisidir. Adaletin varlığı tefrit ve ifrat sapma ile ilgisi olamayan vasat denge sistemi ile ilgilidir. "Böyle bir vasat denge sistemi vasat-dengede iffet-şecaat-hikmet durumlarının bileşimi olan adaletin varlığını gerekli kılar. Bu adalet (iffet-şecaat-adalet) anlayışının diğer bir ifadesi "sırat-ı müstakim," yani İslâm dinidir. İslâm "Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle" temel duyguları intizam altına alıp vasat dengede anlamlandırır. Bu yüzden Kur'ân'ın ana hatlarıyla üzerinde durduğu dört husustan birisi de "adalet ve ibadet"tir. Burada "adalet ve ibadet" tek sık halinde birlikte belirtilmiş olması oldukça mânidardır. Çağın insanı, vasat denge sisteminin engin manidarlığına uyandırılmayı beklemektedir.

Dipnotlar

1. Bediüzzaman, S. Nursi, İşârâtü'l-îcaz, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, ss. 24, 93.

2. Süleyman Akdemir, İnsandan Devlete, s. 160.

3. M. Ali Yülek, "Modern İktisat ve İnsan", İktisat ve İş dünyası, 15 Eylül 1993, İstanbul, s. 49.

4. Ali Bulaç, "Din Dışının Seküler Sitesinde," Bilgi ve Hikmet, Sayı 6, Bahar 1994, İstanbul, s. 13.

5. Poul Harrison, Üçüncü Dünyanın Batılılaştırılması, Pınar Yayınları, İstanbul, 1990, ss. 30-31.

6. Ali Şeriati, Toplum Bilim Üzerine, Bir Yayınları, İstanbul, 1988, s. 75.

7. Mustafa Özel, "Sanayi Sonrası Feodalizm," İktisat ve İş Dünyası, Sayı 9, 1993, İstanbul, s. 4.

8. Bulaç, a.g.e., s. 9.

9. Orhan Tuna, Sosyal Siyaset, İktisat, Fakülte Matbaası, s. 222.

10. Ergin Feridun, İ. Yayınları, İstanbul, 1950, s. 91.

11. Akdemir, a.g.e., s. 164.

12. Kemal Tosun, İşletme Yönetimi, İşletme Fakültesi Yayınları, 1984, s. 5.

13. Ebul-Hasan En-Nedvi, Müslümanların Çöküşüyle Dünya Neler Kaybetti?, Bir Yayınları, İstanbul, 1986, s. 314.

14. Bulaç, 1990, s. 68.

15. S. H. Nasr, İnsan ve Tabiat, Çeviren N. Avcı, İstanbul: Yeryüzü Yayınları, 1982, s. 15.

16. F. Beşer, İslâm'da Sosyal Güvenlik, Diyanet Yayınları, s. 167.

17. Z. Sabuncuoğlu, Çalışma Psikolojisi, Uludağ, İ. Yayınları, Bursa, 1987, s. 78.

18. A. Carrel, İnsan Denen Meçhül, Yağmur Yayınları, İstanbul, s. 38.

19. A. Doğru, İnsanın Sosyal Bunalımı, Timaş Yayınları, İstanbul, s. 31.

20. N. L. İslâm, Hürriyetin Alfabesi, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1977, s. 68.

21. P. Esin, İş Bölümü, Yabancılaşma ve Sosyal Politika, Ankara, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1982, s. 106.

22. B. Atalay, "İktisadi Kalkınmada Geleneksel Değerlerin Yeri," İktisadi Kalkınma ve İslâm, İstanbul: İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Yayınları, 1978, s. 99.

23. Carrel, a.g.e., s. 147.

24. K. Albrecht, Gerilim ve Yönetici, Çeviren K. Tosun ve diğerleri, İstanbul İşletme Fakültesi Yayını, 1988, s. 2.

Yukarı