. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6334

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2002 
 Demokrasi Kültürüne Katkı...
 KÖPRÜ / Yaz 98 
 İslamî Hizmet Metodları


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Laiklik ve Sekülerizm
Yaz 95   [ 51. Sayı ]


Süleyman Demirel ile Laiklik Üzerine

İslam’ın din ve devlet işlerini ayrı tutmayan temel anlayışını göz önünde bulundurarak, bir İslam ülkesinde demokrasi ve laiklik münasebetini nasıl açıklayabilirsiniz?

Bir demokrasi ülkesinde din ve vicdan hürriyeti, ibadet hürriyeti, eğitim hürriyeti, âyin hürriyeti kişinin temel hak ve hürriyetlerindendir. Bana göre, laiklik bu hürriyete müdahale etmek için değil, bu hürriyeti korumak için konulmuştur. ibadet hürriyetine, vicdan hürriyetine, âyin hürriyetine, eğitim hürriyetine karışılmasın diye konulmuştur. Bilhassa devletle dinin münasebetleri Osmanlı idaresinde düzgün yürümüştür. Ama Batı Avrupa'da zaman olmuştur ki, kilise, devletin hakimi olmak istemiştir. Aslında laiklik biraz da oradan çıkmıstır. Devlet kilisenin tahakkümünden kurtulmaya mecbur olmuştur. Kilise de tahakkümü yapılırken dini kullanmıştır. İslâm’da ruhban sınıfı yok. Allah'la kul arasında kimse yok. Hakim kılınacak olan şeyler, İslâm’ın getirdiği ana kaidelerdir. Kur'ân'ın hükümleridir, Sünnet-i Seniyye’dir.

Demokratik bir anayasa rejiminde bu kaideler nasıl işler?

Hukukun üstünlüğüne dayanan bir anayasa devleti eğer iyi işleyebilse, bunların çoğunu beraberinde hakim kılar. İslam’ın getirdiği ana kaidelerle, hukukun üstünlüğüne dayanan anayasa devletinin kaideleri arasında çelişki yoktur.

Türkiye'deki laiklik tatbikatını ve tartışmalarını bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye laikliği dinsizlik olarak anlamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. Din dendiği zaman irtica anlaşılmıştır. Henüz Türkiye'de zihinler bu tartışmayı neticeye bağlamamıştır. Bana göre mesele gayet açıktır. Din ve vicdan hürriyetinin bir rahatsızlık vesilesi sayılması kadar yanlış bir şey düşünemiyorum. Mütedeyyin insanların, dindar insanların, toplumun rahat ve huzuru için bir teminat olduğu kanaatindeyim. Allah'ı bilen, Kur'ân'ı bilen, Peygamberi hilen insanlardan bir kötülük gelmez.

Buna rağmen, laiklik belli dönemlerde vicdanlar üzerinde baskı aracı olarak kullanılmıştır. Sizce bunun izahı nasıl yapılabilir?

Laikliği dinsizlik saymak fevkalâde yanlıştır. Laiklik, bilhassa Batı ülkelerinde, kilise ile krallar arasında uzun iktidar mücadelelerinden sonra ulaşılmış bir kavramdır. Aslında Türkiye'de laiklik, herkesin dinî görevlerini ve inançlarını serbestçe yaşayabilmesinin şemsiyesi olması lâzım gelirken, yanlış anlamalara meydan verilmiş ve konu tartışılır olmuştur. Bu tartışmaların içerisinden vuzuhla çıkabilmenin yolu, kanaatimce, yine hukuka bağlı kalmak olacaktır.

Sizin başbakanlık yaptığınız dönemlerde de laiklik ve irtica konuları sık sık gündeme getirilmişti. Bu tartışmalar sırasındaki tavrınız nasıldı?

26 Ocak 1968 tarihinde yapmış bulunduğum basın toplantısında, bu husustaki düşüncelerimi gayet açık bir şekilde dile getirmiştim. Dilerseniz, o konuşmamdan bazı pasajları burada nakledeyim.

"Zaman zaman, yakın mazinin hatıraları îmâ suretiyle veya doğrudan doğruya canlandırılmak veya bazı tedailer yapılmak suretiyle âdeta bir siyasî tedhiş manzarası arz eden bazı olaylarla karşılaşılmıştır... Türk siyasî hayatında zaman zaman kalıplaşmış iddiaların tekrarlandığı görülmüştür. Bu iddialar inandırıcı olmaktan çıkacak kadar çok ve uzun seneler tekrarlanmıştır. Aslında bu iddiaların gerçeklerle, milletin arzularıyla, tarihî tekâmülle bir çelişme halinde olduğu da meydana çıkmıştır.

"İşte geçen iki sene zarfında, bu hususlardaki çeşitli iddiaların, vatandaşın gözü önünde iflas etmesiyle siyasî hayatımız güç kazanmıştır.

"Bu basın toplantısını kimseye cevap vermek için tertiplemedim. Ancak zaman zaman ortaya atılan bu iddialardan bir tanesini ele almak isterim. Değerli basın mensupları tarafından bana yazılı soru olarak tevcih edildiği için ele almak isterim.

"İddia, irticanın teşvik gördüğü, irticaya müstenid bir seçim düzeni yaratılmak istendiği, iktidarın Anayasayı değiştirecek çoğunluk sağlayıp, adalet, ordu ve cumhuriyetin temellerini tam tersine çevirme çabasında bulunduğu şeklinde ifade olunmuştur. Bunun delilleri ve emareleri ortaya konmadığı cihetle, neye istinaden bu hükme varıldığını kestirmek mümkün değildir. Şayet buna âit delil ve emareler varsa, neden bu zamana kadar ortaya konmadığını sormak bizim hakkımızdır... Ellerinde ne delil varsa ortaya koymaya mecburdurlar. Aksi halde, hükmü büyük milletimizin akl-ı selîmine ve vicdanına terk ediyoruz.

"Seçmene inanıyor musunuz? Seçmenin sağduyusuna inanıyor musunuz? Eğer buna inanıyor iseniz, inandığınız seçmen kitlesinin, Anayasanın, ordunun, Cumhuriyetin temellerini tam tersine döndürebilecek bir çoğunluğu meydana getirebileceğini nasıl izah ediyorsunuz? Burada gayet belirli bir tezat vardır. Bu düşüncenin sahiplerini tedirgin olmaktan kurtaralım. Seçmene inanıyor iseniz, seçmeni çare olarak alıyor iseniz, bunda samimî olunuz. Endişeniz seçmene inanmadığımızı gösteriyor. Çünkü Türkiye'de endişemizi haklı çıkaracak seçmen yoktur. Seçmene inanmakla seçmenden korkmak bağdaşmaz... Biz daima millete ve cumhuriyete inandık. Hiçbir zaman hüsrana uğramadık...

"Bu münakaşalar, zannediyorum ki laikliğin gerçek mânâsıyla anlaşılamamasından çıkıyor. Laiklik, din ve vicdan hürriyeti vuzuha kavuşmadıkça, memleketimizde huzur olamayacağını da ifade ettik. Laikliği vatandaşların vicdan hürriyetine baskı teşkil edebilecek bir din düşmanlığı şeklinde anlayanların düşüncesine göre, Anayasanın din ve vicdan hürriyeti çerçevesi içinde teminata bağladığı inançların tamamen meşru ve masum tezahürü irtica sayılıyor ise, böyle bir telâkkî, her şeyden evvel, Anayasanın kabul ettiği din ve vicdan hürriyetine ve laiklik ilkesine aykırıdır.

"Kanaatimce, bu meseleyi din istismarcılarının mevcudiyetini bahane ederek, esasında Anayasadaki laiklik prensibini istismar etmek isteyen demagojilerden kurtarmak ve hakikî maliyeti ile teşhir etmek zarureti vardır...

"Tamamen masum ve meşru hareketler irtica sayılacak olursa, o takdirde hangi hareketin irtica teşkil etmediğini izah edebilmek cidden müşkül olacaktır ve adeta Ortaçağ'daki engizisyon mahkemelerinde olduğu şekilde, masum insanların suçlu olmadıklarını ispat etmeye mecbur bırakılmaları gibi, çağdaş medeniyetin asla kabul etmeyeceği bir durum hâsıl olacaktır. Kanaatimce, işte bu kara ve korkunç zihniyet, irticanın ta kendisidir.

"İrticanın memlekette geniş bir teşvik gördüğü ve irticaya müstenid bir seçim ve iktidar düzeni yaratılmak istendiği iddiası, her türlü delilden malumdur ve gerçeklerle hiçbir alâkası bulunmayan hayalî mahiyeti itibarıyla, bu gibi suçları takip vazifesiyle görevli adalet cihazına karşı da haksız bir istinad mânâsı taşımaktadır...

"Kanunların gösterdiği yolun dışında indî ve hayali ölçülerle, muayyen vehimlerden kuvvet alan demagojilerle, masum vatandaşların vicdanları üzerinde baskı yapmanın asla bahis konusu olamaz:

"Sosyal hadiseler geriye doğru değil, ileriye doğru inkişaf eder."

Laiklik ilkesinin anayasaya yerleştirilmesi için 1937'ye kadar beklenmesinin sebebi sizce nedir?

Gerçekten de, Laiklik ilkesinin Anayasaya yerleştirilmesi için dokuz sene geçmiştir. "Türkiye Cumhuriyeti, İslâm devle-tidir" tabiri 1928'de çıkarılmış Anayasadan. Tevhid-i Tedrisat Kanununun çıkarıldığı, Harf İnkılâbının yapıldığı sıralardır o zamanlar. Laiklik, Halk Partisinin programına 1931'de gelir. 1937'ye kadar Anayasada laiklik tabiri yok, İslâm tabiri de yok.

Aslına bakarsanız, Cumhuriyetin başında İslâm devleti tabirinin kullanılıp da, sonradan çıkarılmış olması, o esnada başlayan tartışmalardan gelmiyor. Öncesi var. Tanzimat sonrasında başlayan tartışmalar. Aslında Tanzimat Fermanı, Müslümanlığı geri kalmışlığın sebebi saymıyor. Aksine, Müslümanlıktan ayrılmış olmayı geri kalmanın sebebi sayıyor. "Bu geri kalmışlıktan kurtulmak için, tekrar Müslümanlığa iyi sarılmak lazım" diyebilmiştir Tanzimat Fermanı. Tatbikat şudur, budur, ayrı mesele. Ama dediği budur. Birçok kere söyledim; Tanzimat Fermanı doğru anlaşılabilmiş değildir Türkiye'de.

Ama daha sonraları, Osmanlının Avrupa'ya nazaran geri kalmışlığı açık seçik ortaya çıkınca, bunun sebebini İslâm’da bulanlar çıkmış. Bu da bir hayli tartışılmış. İstiklal Harbi kazanıldıktan sonra, Cumhuriyetin başlarında, "Artık kazanılması gereken ikinci savaş ekonomik savaştır, eğitim savaşıdır" şeklinde bir hareket başlamış. Bu hareketin başında, sanıyorum ki, yine aynı fikirler depreşmiştir. Yani "Din kalkınmaya mânidir, geri kalmışlığın sebebidir" şeklindeki fikirler. 30'lu yıllarda dine yönelmiş bulunan çeşitli baskıların kökünde bunu buluyorum.

Ben o yılları gayet iyi hatırlıyorum. Çok yetişkin olmamakla birlikte, o yıllarda olup bitenleri çok iyi hatırlıyorum. Ezanın Türkçeleştirilmesinden, Kur'ân'ın Türkçe okunması taleplerine kadar giden çok değişik şeyler var. Ve hemen hemen o yılların Türkiye'sinde din tedrisatı yok. Aslında medreseler ebediyen kapatılmış olmayacaktı. Din tedrisatı yine olacaktı. Öyle kapatılmıştı medreseler. Ama din tedrisatı yok orta yerde.

Ve sanıyorum ki, bütün bunların üstüne "Laiklik tabiri Anayasaya getirilirse belki Türkiye'de kıyam olur, şu olur, bu olur" gibi bir endişe olmuştur. Olmaması mümkün değildir. Çekinilmiştir. Onun için bunun, 1937'ye kadar Anayasaya konulmadığı kanaatindeyim. Yoksa 1931'de koyarlardı.

"Türkiye cumhuriyeti laik bir devlet olarak kurulmadı," diyen bir devlet adamı olarak, Bediüzzaman'ın "Eski hal muhal. Ya yeni hal, ya izmihlal. Kendisi İslâm, millet-i hakimesi İslâm. Üssü'I-esas-ı siyaseti de şu düsturdur: Bu devletin dini, din-i İslâmdır. Şu esası vikaye etmek vazifemizdir. Çünkü milletimizin maye-i hayatiyesidir" sözlerini nasıl değerlendirirsiniz?

 Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşta laik olmadığını söylemek, bir fikir beyan etmekten ibaret değildir. Eğer bunu bilmeyen varsa veya bunda bir tereddüt varsa, 1924 Anayasasını açar, İkinci Maddesine bakar. Eğer laiklik dinle devletin ayrılmış olması ise, orada laiklik tabiri olmadığı gibi, devletin dini söz konusudur. O da İslâmdır. İslâm, yüzde 99,9'u Müslüman olan milletimizin hayat suyudur. Bediüzzaman'ın, "mâye-i hayatiyesidir" dediği. Bunun değerini maddî ölçüler içerisinde tarif etmek mümkün değildir. Esasen manevi ölçüleri kâfı miktarda yüksektir. İslâmiyeti hakkıyla bilip, hakkıyla onun esaslarına uymak, bir topluluk için çok büyük kudret kaynağıdır. İslâmiyet hem dünyayı tanzim etmiştir, hem âhireti. Bizim akidemize göre, dünya fânidir. Ahiret bâkidir. Beka burada değildir. Burası bir imtihan yeridir. İslâmî inançlara sahip insanlar, Müslümanlar, İslâmın değerini öve öve bitiremezler.

"Laiklik demokrasiden önce gelir, çağdaş toplum hedefi demokrasiden önce gelir," görüşleri için ne diyorsunuz?

Demokrasiden önce gelir, sonra gelir tartışmaları anlamsızdır. Esasen demokrasi yoksa laiklik olmayabilir. Demokrasi yoksa çağdaş toplum da olmayabilir. Binaenaleyh, demokrasi hem laikliğin, hem çağdaşlığın temel şartıdır. Gerek laikliği savunanlar, gerek çağdaşlığı savunanlar, demokrasiyi kurban ederek, demokrasiyi başka plânlara atarak düşüncelerini güçlendirme gibi bir zaafa düşmemelidirler. "Evvelâ laiklik, sonra demokrasi" gibi bir tercihe de kimse zorlanmıyor. Demokrasi olursa laiklik de olur, demokrasi olursa çağdaşlık da olur. Ama demokrasi yoksa, zaten çağdaşlık yoktur benim anlayışıma göre. Çağdaşlık yeni bir kavram. Daha çok son zamanlarda kullanılan bir kavram. Tarife muhtaç bir kavram. Hem demokrat olmayacaksınız, hem çağdaş olacaksınız. Bunu anlamak mümkün değildir.

Yukarı