. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 11648

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2001 
 Ölüm Gerçeği
 KÖPRÜ / Yaz-Güz 97 
 Dünyevileşmenin Farklı Boyutları


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Laiklik ve Sekülerizm
Yaz 95   [ 51. Sayı ]


Dinler ve Laiklik

Niyazi ÖKTEM

Prof. Dr., Galatasaray Üniversitesi, İletişim Fakültesi Dekanı

Genel ve alışılmış tanımla laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Laik devletlerde din olgusu devletin "esas teşkilatına" müdahale etmez; dinsel ilke ve kurumların devlet yönetiminde etkisi yoktur. Laik devletlerde din, devletin olağan görev ve yetkileri içinde bir sosyal olgu olarak ele alınır ve tüm diğer sosyal olgular gibi düzenlemeler görür. Düzenlemelerde temel ölçüt, çağdaş değerlerdir.

Din, sosyal olgu olduğu kadar bir düşünce sistemidir. Bu görünümüyle felsefenin konu alanı içine girer. Din felsefeleri, laik felsefelerden çok daha fazla ilgi görürler. İnsan felsefeye tanrı ve yazgı sorunuyla başlar. Tanrı var mıdır, yok mudur?, Evrenin öz ve esası nedir?, Bir madde mi, yoksa bir düşünce midir? gibi soru ve sorunlar, felsefenin ilk adımlarıdır. Bu tür düşünceler insanı ister istemez din olgusunun irdelenmesine götürür.

Din, sosyolojik ve filozofik açıdan önemli bir kurumdur. Bu nedenledir ki, gerek ülkemizde gerek dünyada her zaman gündemdedir.

Evrensel önem içeren bu kurum karşısında, devlet, nasıl bir tutum alacaktır?

TEOKRATİK GÖRÜŞLERİN TEMEL FELSEFESİ

Teokratik görüşler şöyle diyor:

"Devlet yönetiminin ilke ve esasları Tanrısal buyruklara uymalıdır. Bu dünya zaten öteki dünyaya hazırlık evresidir. Devletin görev, amaç ve işlevi, uygun ortamı hazırlamaktır. Hazırlıkta devlet güçlerine din adamları yardımcı olmalıdır; çünkü Tanrı buyruğunu en iyi onlar anlar ve onlar yorumlar." Hıristiyan filozofların çoğu, bugün dahi neotomist bir yaklaşımla bu düşünceyi yaymışlardır. Dünyadaki tüm Hıristiyan Demokrat partiler Saint Thomas d'Aquin ve onun XX. yy yorumcusu Jacques Maritain'in izinden gitmektedirler. Bu partiler iktidara geldikçe, olanakları ölçüsünde görüşlerini uygulamaya sokmak isterler. Ancak karşı görüşteki baskı grupları ve sosyal etkileşim, dengeleşim, Hıristiyan Demokrat ideallerin tanı olarak gerçekleşmesini engeller. Hıristiyan Demokrat partiler, açık ya da örtülü laikliğin karşısında yer almaktadırlar. Ancak laikliğin iyice özümsenmesi, akılcılık ve felsefi kültürün yaygınlığı teokratik devletin kurulmasını engeller.

Katolik eğilim St. Thomas'ın yolunu izlerken protestan ağırlıklı ABD'de özellikle Calvin'ci görüşlerle, Mormonluk gibi Hıristiyan sapmalar koyu bir bağnazlık içinde açıkça teokratik devleti savunurlar. Baptist, Church of Christ gibi koyu tutucu kiliseler ABD'de sosyal ve siyasal yaşam önemli boyutlar içerisinde etkilemektedir.

Müslümanlıkta Mutezile akımı, Anadolu Alevileri ve İbni Rüşt Fahrettin Razi kökenli Sünni yorumlar dışında laik devleti benimseyen görüşleri rastlamak çok güçtür.

Museviliğin XX. yy yorumları da tümüyle teokratik devleti benimsemektedir.

LAİK GÖRÜŞLERİN TEMEL FELSEFESİ

Teokratik devlet anlayışının kökenindeki tanrısal iradenin yerini laik devlette akıl ve bilime dayalı yönetim almıştır. Laiklik rasyonalizmdir(usçuluk-akılcılık). İnsanın, doğanın ve toplumun kural ve yasalarını kendi aklı ile algılaması, kavraması ve yine kendi gücü ve aklı ile doğa ve topluma egemen olması, akılcılıktır. Aklın rehber alınması; safsata, hurafe bilim dışı açıklamaların, irdelenmemiş "nakillerin" atılması akıllı davranış modelleridir. Devlet yönetiminde bu yöntem izlenirse onun adı laikliktir. Başka bir anlatımla devlet yönetiminde din adamlarının yorumlarına dayanan dinsel, irdelenmemiş "nakiller" ilke olarak benimsenmişse o ülkede teokrasi vardır. Yok eğer bilimin, aklın sesi rehber alınmışsa laik devlet işte budur. Nitekim onun döneminde çeşitli kurum ve yayınlarla bilim ve laik düşünce gelişme olanağı bulmuştur.

Batı'daki laik aşamaya ancak Fransız devrimi ile gelinmiştir. XVII. yüzyılda "ticaret devrimi" ile oluşan yeni sınıf burjuvazi, ekonomik gücünü siyasal güçle perçinleştirmek isterken devleti yöneten aristokratlar ve onların manevi destekçisi ruhban sınıfı en büyük engeldi. Feodal sosyolojik yapıya sahip devlet yönetiminde, iktidarın köken ve temelinin Tanrı'da olduğu söylenmekte ve Tanrı'nın bu gücünü yönetim açısından doğrudan doğruya krala aktardığı iddia edilmekteydi. Ünlü filozof J. B. Bossuet bu görüşteydi; XIV. Louis de bu kuramı pek sevmişti.

Ticaret devrimi ile tarih sahnesine giren ve sanayi devrimi ile güçlenen burjuvazi, ekonomik iktidarı ele geçirmişti, ancak siyasal iktidar kral ve kilisedeydi. Zenginleşen burjuvazinin mülkiyet hakkı güvence altında değildi. Kral ve kilise onun tüm varlığı üzerinde keyfi tasarrufta bulunabilirdi. "Cismani ve ruhani iktidar" elbirliğiyle onu ezmekteydi.

Burjuvazi ne yapabilirdi? Nasıl kralın Bousset'si varsa o da filozoflar bulmalıydı. J.J. Rousseau'lar, Diderot'lar, Descartes'lar insanı, onun aklını yöneltici düşünceleri geliştirmişti. Kilisenin manevi baskısını, ancak başkaldıran akıl yıkabilirdi. Kilisenin gücü yıkıldığında, aristokrasinin yıkılması kolaylaşacaktı. İşte bu nedenle laiklik benimsendi, kilisenin yerini insan hakları aldı.

Akla dayalı laiklik, "doğal hukuk felsefesinden" desteğini alıyordu. Antik Yunan kökenli doğal hukuk düşüncesi, burjuvazinin resmi felsefesi haline dönüştü. Descartes, Spinoza, Grotius gibi düşünürlerle rasyonalist kimliğe bürünen "doğal hukuk" şunları söylüyordu:

"İnsan aklı hukukun kaynağıdır. İnsan, hiçbir aracıya gereksinim duymadan kendi aklıyla evrensel adalet ilkesini anlar ve içeriğini kavrayabilir. Herkes kendi aklıyla evrensel hakikatlere ulaşabilir. Herkesin eşit bir biçimde algıladığı adaletin değerinin güncelleşmesi, hukuk haline dönüştürülmesi siyasal faaliyettir. Bu çalışmayı herkes eşit bir biçimde yürütecektir, çünkü herkes akıl sahibidir ve insanlar arasında doğuştan hiçbir fark yoktur. Eşit algılama ve eşit kavrama, eşit yönetimi gerektirir. Algılama, kavrama ve yürürlüğe koyma işleminde kral ve papaza gereksinim yoktur." Krala ve aristokratlara gereksinimin olmaması demokrasi, papaza gereksinim duyulmaması ise laikliktir. Aracısızlık, eşitlik, ayrıcalıklı katmanlara gereksinim duyulmaması "halk egemenliğinin" gerçekleşmesi demektir. Batı demokrasilerindeki laiklik, işte bu düşüncenin ürünüdür.

DİNLER YORUMLAR ŞEKLİNDE KARŞIMIZA GELİR

Her din kurumsallaşmış haliyle bir yorumdur ve günümüze değişik yorumlar biçimleriyle gelir. Tek tanrılı dinler bir kitap ve o dinin peygamberinin yaşam öykülerinde kaynağını bulur. Kitap ve peygamber davranış ve sözleri dinin öz ve temelini belirlemektedir. Yaşamın karmaşıklığı, değişen ev gelişen dünya koşulları içinde kutsal kabul edilen her satır ve her söz yorum gerektirir. Bu nedenledir ki, örneğin İslam’da "İcma-ı ümmet", "kıyas-ı fukaha" gibi kurumlar ortaya çıkmıştır. Kur'an-ı Kerim, hadis ve sünnetler kaynak alınarak insanlar, bilim ve din adamları ibadet ve toplumsal ilişkileri düzenleyen kurallar türetmişlerdir. Bu haliyle din, özde Tanrı buyruğu olmakla birlikte, geniş bir biçimde insan beyninin uğraş alanı içine girmiştir. Dinler insan beyninin yorum ve müdahalesiyle kurumsallaşır. Yorum yapan beyin eğer bilgiye donatık değilse, çıkar, tutku ve politik amaçların emrindeyse karanlık, kurnaz, yobaz, çağdışı yorumlarla karşılaşırız. Yok o beyin bilimden, doğrudan, ahlaktan ve hakikatten yanaysa özgürlükçü yorumlar gündeme gelir. Bilim ve doğru verilerle donatık beyin, akla dönüşür; akılcılık, o dine egemen olur.

Bu durumda, dinler hakkında "O din özgürlük ve laikliğe elverişlidir, öbürü değildir" demek hatalı bir yaklaşımdır. "Hangi yorumu?" diye sormak gerekir.

Aslında devlet desteğinde olan ya da devlet çatısı altında yer alan hiçbir din, laik olamaz. Devlet, manevi bir destekle iktidarını sürdürmek isteyince, teokratik düzenler ortaya çıkar.

İSLAM VE LAİKLİK-ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK

İslam düşüncesi içinde de tutuculuk-özgürlükçülük ikilemi her zaman gündemdedir. Ne yazık ki, yukarıda belirttiğimiz gibi genelde tutucu eğilimler ağırlık kazanmıştır. Bu nedenle ülkemizde uzman olmayan kişiler kolaylıkla İslam’ın tümüyle laikliğe elverişsiz bir din olduğunu iddia ederler.

Oysa Sünni kesimde tutuculuğu "Cebriye" akımı, ilericiliği ise "Mutezile" temsil etmektedir. Türk toplumunun çoğunluğunun bağlı olduğu "ehl-i sünnet" ise iki akım arasında "orta yolu" izler.

Yazgıcı düşünceyi dile getiren Cebriye yandaşlarına göre her şey, Tanrı iradesi tarafından belirlenmiştir. Tanrı her şeyin yaratıcısıdır ve her şeyi yönetir. Özgür insan iradesinden ve özgür seçişlerinden söz etmek olanaksızdır. Tanrı "iyi kullarını" yaratır, onları cennete gönderir; "kötüler ve kötülük" ibret olsun diye mevcuttur. Tanrı her an, her yerde bu dünyanın işlerine müdahale eder; o insanoğlunun kendini bu yazgıya bırakmasından başka seçeneği yoktur. Cebriye anlayışından bazı siyasal sonuçlar çıkarılmaktadır. Bunlara göre Tanrı'nın buyruklarını peygamberin halifesi olarak gösterilen yetkin insan uygulamaya sokacaktır. Yetkin insanın buyruklarına uymak, İslamiyet’in zorunlu ana ilkesidir. Emeviler bu siyasi anlayışı yozlaştırarak halifenin, peygamberin değil, Tanrı'nın halifesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yanılmazlık, büyüklük, yücelik gibi sıfatlarıyla halifeye ve onun kurallarına boyun eğme zorunlu görülmüş; despotik bir teokratik düzene, düzlem hazırlanmıştır. İslamı şeriatçı Cebriye açısından ele alırsak, ne laikliğe ne de özgürlüğe yer vardır. Her şeyi, her iki dünyada da Tanrı düzenlemekte; her hareketin içinde Tanrı iradesi bulunmaktadır. Bu durumda devlete de Tanrı ilkeleri ve onun halifesinin iradesi egemen olacaktır.

Cebriyenin tam karşısında olan akım "Mu'tezile"dir. Mutezile, İslam akılcılığını temsil eder. Mutezile yandaşlarına göre Tanrı, evrenin yaratıcısıdır. Tanrı maddeyi yarattığı gibi manevi kavramları da yaratmıştır. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış Tanrı iradesinin eseridir. Tanrı, insana belirli bir yaşam vermiştir; kendi yaratığı maddi evrene onu yollamış; kitaplar da göndererek neyin iyi, neyin kötü olduğunu peygamberlerin yaşamlarındaki örneklerle belirtmiştir. İnsan, kitaplardaki iyi kavramına uygun bir yaşam sürmelidir. İrade ve bilinç sahibi insan, iyi ve kötü arasında tercihler yapacak; iyiyi seçerse cennetle ödüllendirilecek; kötüyü seçerse cehennem azabı onu bekleyecektir. Tanrı, insan seçişlerine müdahale etmez. Eğer müdahale etseydi, onu sorumlu tutamazdı; seçiş Tanrı'nın olurdu ki, sorumluluk da onu ilgilendirirdi. Oysa insan özgürdür, çünkü sorumludur. Görülüyor ki Mutezile akımına göre evreni yaratan Tanrı, bu dünyanın insanının fiillerine karışmamaktadır. Karışsaydı, insan sorumluluğunun anlamı kalmazdı.

Mu'tezilenin devlet anlayışı da özgürlükçü doğrultudadır. Özgürlükçü olması, laik devlet sistemine olanak sağlar. Tanrı evrenin temelidir, ama insan yaşamına karışmadığı gibi devletin işleyiş biçimine de karışmaz. Bu dünyanın fiillerini o, öteki evrende yargılamaktadır. Yöneticiler, İslam’ın esasları olan iyiye, güzele, adile, ahlaklıya, doğruya uygun hareket ediyorlarsa ne mutlu onlara. Cennet onları beklemektedir. Sorumlulukları bireyseldir; cehennem ateşi onların üzerindedir. Devlet işi, Tanrı'yı doğrudan ilgilendirmemektedir, dolayısıyla laik devlet Mu'tezile felsefesine uygundur.

Ehl-i sünnet ise Cebriye ve Mu'tezile arasında bir yol izlemektedir. O da akılcı ve bireysel sorumluluğa dayalı bir tutumu benimsemiştir. (İmam-ı Gazali gibi Cebriyeye yaklaşan, katı Sünni filozoflar da mevcuttur. Ancak genel olarak ehl-i sünnet, özgürlükçü bir tutumu benimser.) Sünnet ehlinin anlatış içinde Tanrı, Mu'tezileden farklı olarak her an için bu evrenle ilgilidir. Tanrı katında zaman kavramı yoktur. O, insanın ve evrenin geçmişini, şimdiki anını, geleceğini aynı anda görür. İnsanın kötülük ya da iyilik yapacağını bilir, ama müdahale etmez. Evren, bir tümel oluşumdur. Tanrı tam merkezde her şeyi her an görür. Bu tutumuyla ehl-i sünnetin de özgürlükçü ve laik yaklaşıma yakın olduğunu söyleyebiliriz.

Özgürlükçü ve karışmayan, ama her şeyin yaratıcısı olan Tanrı anlayışı, İslam’ın altın çağında yaygın bir felsefeydi. Zamanla devlet gücünün pekiştirilmesi güdüsüyle inananlara her şeye karışan Tanrı düşüncesi telkin edilmiş ve halifenin de Tanrı'nın vekili olarak bu durumun gözleyici ve uygulayıcısı olduğu söylenmiştir. Bu anlayış içinde laik devletten söz etmek kuşkusuz olanaksızdır. Ne yazık ki, günümüzde de "karışan Tanrı" anlayışını gelenekçiler benimsemektedir. Onlara göre yüce güç, nasıl olur da kendi yarattığı evrene ve insana müdahale edemez? Oysa yanıt son derece basit: Tanrı fanilerin tutku ve arzuları, günlük yaşamlarıyla ilgilenen Zeus değildir. Tanrı, bu kadar basit şeylerle uğraşmaz. Onlar bireysel özgürlüğü bir türlü kabul edememektedirler ve bir güce kayıtsız koşulsuz boyun eğmeyi yeğlemektedirler. Oysa Tanrı, onurlu, kendine benzeyen, özgür "irade-i cüziye" sahibi insanları yaratmıştır; yoksa bir hayvan zavallılığıyla kendini kör yazgıya terk etmiş mahlukları değil! Yazgıcılar, aslında kendilerinin Tanrı'nın değil, başka insanların yorum ve çıkarlarına bırakmaktadırlar.

Kanımızca ehl-i sünnetin yukarıda belirttiğimiz Mu'tezileye yakın yorumlamalarını canlandırmak akılcı bir tutum olsa gerek. Cebriyeye yakın İmam-ı Gazali'nin tüm yapıtları Türkçe’ye çevrilmişken özgürlükçü İbni Rüşt'ün çok az kitabı Türkçeleştirilmiştir. Ehl-i sünnet içinde bir de Muhammed Abduh ve Cemalettin Afgani yorumu vardır. XIX. ve XX. yüzyılda geliştirilen Abduhçu özgürlükçü İslam yorumlarına göre Kur'an-ı Kerim'de üç tür ayet vardır: İnanca ilişkin olanlar, muamelata ilişkin olanlar ve ibadete ilişkin olanlar. İnanca ilişkin olanlar değişmez; keza ibadete ilişkin olanlar ve ahlaksal içerikli ayetler de evrenseldir, değişmez. Muamelata ilişkin olanlar insan davranışlarını düzenlerler ve o çağ için gelmişlerdir; bu gün için geçerlilikleri yoktur. Hz. Muhammed döneminin sosyal koşullarını düzenlemek için gelen muamelata ilişkin ayetler, o dönem için reform mahiyetindedir. Hz. Muhammed kadına yarım da olsa bir statü kazandırmıştır. O dönemde birden bire kadını erkekle eşit düzeye getirmek büyük sorunlar doğuracağından, aşamalı bir yöntem izlenmiştir. Bugünün gelişen koşulları içinde, aşamalar sürdürülmeli, kadınla erkek eşit düzeye getirilmelidir. Artık kadın "Kur'an'daki hükmün tersine mirastan tam pay almalıdır, şahitliği erkeğinki kadar geçerli sayılmalıdır." Özgürlükçü yorumlar ne gariptir ki, ülkemizde gündeme getirilmemektedir.

İslam'ın Alevi kesiminde ise Şii İran Alevileri tutucu ve teokratik düzenden yana bir tutumu benimsemektedirler. Aynı temel ilkelerden yol alan Anadolu Alevileri ise özgürlükçü olup laikliğe uygun ve elverişli bir konumu sergilemektedirler. Bunun böyle olmasının nedeni Anadolu Alevileri'nin daha farklı sosyal, tarihsel, siyasal, felsefi bir kimlik içinde olmalarıdır. Anadolu Aleviliği tarih boyunca siyasal yönetim mekanizması dışında tutulmuşlardır. Sünni devlet yönetimi karşısında rejime yabancılaşan Aleviler zaman zaman başkaldırarak özgürlük bilincine ulaşmışlardır. Öte yandan Alevilik içinde yeşeren Bektaşiliğin Yeniçeriler tarafından benimsenmesi, belki de devşirme kökenlerini bilinçaltı anımsatarak onları dinde daha hoşgörülü bir yapıya götürmüştür. Hepsinden önemlisi kanımızca Anadolu Aleviliği, kökeni Antüteye dayanan Anadolu Felsefesini yansıtmaktadır. Bu yansıma Orta Asya manikheizmi ile bir sentez oluşturmaktadır.

Yaratılış, Sünni teolojide tanrının yoktan var etmesidir. Oysa Alevi teolojisine göre yaratılış Tanrı'nın kendi özünden fışkırmasıdır. Başka bir anlatımla Alevi felsefesinde varoluş tanrı özünün görünüm kazanmasıdır. Bu nedenledir ki, Anadolu Aleviliği'nde yaratan-yaratılan ikilemi değil, birliği vardır. Hal böyle olunca "beşer tanrıdadır, ilişki sanatsal değil özseldir" (Özgünay Abidin: Cem Dergisi Nisan 1992 Sayı 11 s. 4) Alevilikte Tanrı bir düzenleyicidir. Her hareket belli bir mantığın çerçevesi içinde cereyan eder. Tanrı'nın bir parçası olan insan da aklı ile bu düzeni kavrama yetkisine sahiptir.

Alevi Tanrı'yı kendi içinde bilir, yeri göğü Tanrı ile dolu görür. Akıl sahibi insan Tanrı'nın bir parçası olması nedeniyle doğayı, evreni ve toplum düzenini kavrayarak kendi niyet ve fiillerinden doğan kaderini bizzat kendi belirler. Alevi geleneği şerri Allah'a layık görmez. İnsanların fiillerinin Allah tarafından yaratılmadığını savunan Anadolu Aleviliğine göre, yüce güç insana iyi ve kötüyü işleyebilecek bir potansiyel vermiştir. İnsan kendi fiillerinden sorumludur. (ibid. 5).

Görülüyor ki, Anadolu Aleviliği Mu'tezile akımına bir hayli yakındır. Fışkıran Tanrı anlayışı da Anadolu İonya Ekolünü anımsatmaktadır ki, bir panteizmdir.

Fiillerinden sorumlu, her biri Tanrı'nın bir parçası olan insan kuşkusuz özgürlükçü bir düzeni seçecektir. Akıl ve özgürlüğün kendiliğinden laikliğe elverişli bir felsefeye düzlem hazırladığını yukarıda belirtmiş bulunuyoruz.

HIRİSTİYANLIK VE LAİKLİK-ÖZGÜRLÜK

Bilindiği gibi Hıristiyanlık, Hz. İsa'nın tek tanrılı bir din olan "Hz. İbrahim'in yolunu" özüne uygun olarak canlandırma çabasıdır. Tüm peygamberler gibi o da İsrailoğullarına mensuptur. Başlangıçta Hıristiyanlık kölelerin, ezilenlerin, horlananların diniydi. Bu nedenle kendi kabuğuna çekilmiş, köle statüsünde olanların devlet düzeniyle ilişkileri olamazdı. Hz. İsa'nın önceleri özel mülkiyeti ve bu dünyaya ilişkin işleri reddeden bir Musevi mezhebine mensup olduğu ileri sürülmektedir.

Bu nedenledir ki, Hz. İsa "Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya, Sezar'ın hakkını Sezar'a verin" demiştir. Bu söz dünya devletinin küçümsenmesi anlamına gelir. Birçok kişi Hıristiyanlığın bütünsel yapısına, tarihsel gelişimine, mantığına ve o çağdaki durumuna bakmadan tek başına bu sözden hareketle Hıristiyanlığın laikliğe elverişli bir din olduğunu iddia etmektedir... İsa bu dünyaya ve bu dünya düzenine önem verilmemesi gerektiğini belirtmektedir. Cismani iktidarın baskısı, ağır vergi yükü onun gözünde önem taşımamaktadır. Bakınız onlar ne yaparlarsa yapsınlar. Siz sevgi ve alçak gönüllülükle Tanrı'ya layık olma yolunu seçiniz. Dünya düzeni zaten kötüdür; acı verir. Acılara rağmen seviniz. Acılar ve sevgi sizi Tanrı'ya ulaştıracaktır. Başlangıçta sevgi ve acıların dini olan Hıristiyanlık devlet dini haline gelince insanlık alemini Orta Çağ karanlıklarına itecek derecede despot olmuştur. IV. yüzyıldan Büyük Fransız Devrimine kadar feodal yapıdaki Hıristiyan devletleri, XIII. yüzyıl dinsel esaslara dayalı bir biçimde insanları yönetmişlerdir.

Hıristiyan teolojisinin en büyük isimlerinin başında gelen Saint Augustin Aziz Augustin(354-430) laiklik açısından genel felsefeyi kesin ve açık bir biçimde ortaya koyar. Ona göre iki türlü devlet vardır: dünya devleti-sitesi (civitate terrana) ve Tanrı Devleti-sitesi (civitate dei). Dünya devleti acımasız, gaddar, işkenceci, savaşçı, baskıcı ve entrikacıdır. Tanrı devletinde ise ebedi sükun, huzur, mutluluk, ahlak ve adalet vardır. Hz. İsa'nın amacı bu tür bir yaşam tarzıdır.

Yöntem ne olmalıdır? Aziz Augustin Hz. İsa'nın "bir yanağınıza tokat atana, öteki yanağınızı uzatın" sözünü gaddar dünya devleti karşısında geçerli bir yöntem olarak görmez. Dostluk ve sevginin egemen olduğu "civitate dei" de kuşkusuz böyle davranılacaktır. Ama "civitate terrane" da böyle davranırsanız yanılırsınız; şer güçleri sosyal ve politik yaşama egemen olur. O halde siz de zorunlu olarak "dünya devletinin" yönetimini benimseyeceksiniz. Siz de gerektiğinde savaşacaksınız, mücadele edeceksiniz, hatta işkence yapacaksınız. Amacınız bu evrende "civitate dei"yi kurmak olduğundan, kutsal bir göreve hizmet vermektesiniz. Başka türlü başarıya ulaşamazsınız. Amaç için bu yol mübahtır.

Görülüyor ki, Aziz Augustin "civitate dei"yi bu dünyada kurmak istemektedir ve kurmak uğruna her türlü yolu tıpkı Makyavel gibi mübah görmektedir. Nitekim bu anlayışa bağlı olarak Haçlı Seferleri yapılmış ve engizisyon mahkemelerinde Hıristiyan devletin esenliği için her türlü işkence gerçekleştirilmiştir. Bu yorumuyla Hıristiyanlığın laikliğe elverişli bir din olduğunu ileri sürmek ağır bir yanılgıdır.

Hıristiyanlığın Augustin'ci yorumu protestanlıkla Orta Çağ sonrasında yeniden gündeme gelmiştir. Bugün ABD de değişik versiyon ve sapmalarıyla en yaygın bir biçimde yer alan protestanlık temel Luther ve Calvin teolojisine dayanmaktadır.

Her iki teoloji de katı bir determinizmden yanadır. Her iki teolojinin temel felsefesi anti-laik bir yapı içindedir. Bu nedenledir ki, ABD'de bağnaz Hıristiyan kiliseler baskı grubu olarak sosyal yaşamda büyük işlevler yüklenmişlerdir. Dine dayalı baskı grupları büyük politik atılımlar yaparak, zaman zaman illegal işlere dahi girişmektedirler.

Küçük aile yaşamı ÂBD'de kilise etrafında biçimlenmekte toplantılar, okullar, üniversiteler rahiplerin duasıyla açılmakta; ayinlerle devlet okullarında diploma törenleri yapılmakta, futbol maçlarında bile tarafları piskoposlar kutsamaktadır.

"Presbyteryan" ailesi denilen yaygın protestan eğilim Calvin'in teolojisine sıkı sıkıya bağlıdır. Calvin bu evrende kayıtsız koşulsuz Tanrı egemenliğinde söz etmektedir. İnsan günahkârdır. Onun günahının kefaretini İsa ödemiştir. Şimdi sıra ondadır. İbadet ve kiliseye bağımlı bir yaşamla tevekkül içinde kaderi beklemek gerekir. Calvin düşüncesi merkantilist bir yaklaşımla ticareti mübah görürken; ticarette işlenen günahların affının kiliseye bağlı püriten bir yaşamdan geçtiğini belirtir. Luther, Calvin'e nazaran daha özgürlükçüdür. Ancak, onda da "özgür irade" kavramı yoktur. Ona göre insan kendi iradesine bağlı olarak değil, Allah'ın mazhariyetiyle esenliğe kavuşabilir.

"Methodist" denilen yaygın protestan aile de aynı teolojik yapı içindedir. Bilindiği gibi bu aile o denli güçlüdür ki, sağlık alanındaki örgütlenmesiyle dünya çapında hizmet vermektedir. (Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal da tüm sağlık kontrollerini ve ameliyatlarını Huston'daki Methodist Hastanede yaptırıyordu.)

Koyu bağnaz yaklaşımlar, LutherCalvin sentezinden yol alan Baptist ve Church of Christ ailesi içindedir. Bunlar bitmek tükenmek bilmeyen misyonerlik faaliyetleriyle dünya çapında örgütlenmişlerdir. Bu eğilimlere göre kendi arayışlarını benimsemeyen herkes "deccala" hizmet etmektedir. ABD'nin güney bağnaz eyaletlerinde "egemenlik kayıtsız koşulsuz bu tür akımlarındır." Bu akımlar sosyal yapıyı biçimlendirdikleri kadar, politik karar mekanizmalarını da etkilemektedirler.

ABD'de protestan mezhepler kadar protestan sapmalar olarak nitelendirilen Mormonluk, Yehova Şahitlefi, Moon'culuk gibi eğilimler devlet-din birliğini açıkça savunmakta ve çok güçlü konumlar içinde ekonomi, politik ve sosyal yaşamı etkilemektedirler (Amerikadaki dinler için bkz. The Encyclopedia of American Religions, Second Edition, J. GORDON MELTON).

Özgürlük ve laiklik açısından Hıristiyanlık Saint Thomas d'Aquin (Akinolu Thomas, 1225-1274)le ilginç bir değişim içine girmiştir. Bir tür Hıristiyan demokrasisini savunan Akinolu Thomas, Aristoteles'in izinden giderek insan aklını yüceltmiş ve aklın rehberliğinde demokrasiden ve direnme hakkından söz etmiştir. Birey yönetiminde söz sahibi olmalıdır. O kendi kendini yönetebilir. Ancak, devlet iktidarının temeli Tanrı'dadır. Tanrı iktidarı halk aracılığıyla yönetenlere verir. Görülüyor ki, Adnino'lıı Thomas bu tür demokrasiyi Orta Çağ'da savunmaktadır. Bunun nedeni kilisenin yavaş yavaş gücünü kaybetmesiydi. Yeniden güçlenebilmesi için halkın desteği gerekmekteydi. Halk aracılığıyla iktidarı alan yöneticiler Ebedi Yasaların (Lex Aeterna) bu dünyaya yansımaları olan İlahi Yasalar (Lex Divina) ve Doğal Yasalar'a (Lex Naturalis) sadık bir şekilde İnsan Yasaları·ını (Lex Humana) kamu yararına uygun bir anlayışla yürürlüğe sokmalıdırlar. Aksi takdirde halk aracılığıyla aldıkları iktidar gücü zedelenir ve direnme meşrulaşır. Lex humana eğer lex divina'ya aykırıysa aktif direnme; yok eğer lex natu-ralis'e aykırı bir görünüm içindeyse pasif direnme gündeme gelir.

Aktif direnme düpedüz devrimdir. Bir kilise papazı halkı ihtilale yöneltmektedir. Anlaşılması bir hayli güç olan bu mantığın arkasında ilginç bir anti-laik siyasal art niyet vardır. Lex divina'yı sadece Kilise babaları, ruhban, papaz, papa anlayıp kavrayabilir. Siyasal iktidar lex divina'yı tanımazsa halk elbette zorlu, devleti devirecektir; çünkü Tanrı iradesi, yöneticisi iradesinden üstündür. Halkın sesi, Hakkın sesidir (Vox populi, Vox die). (Saint Thomas için Bkz: Okandan, Recai Galip: Umumi Amme Hukuku, ist. 1976, s. 206208; Göze, Ayferi: Siyasal Düşünce Tarihi, İstanbul 1982, s. 90 ve Öktem Niyazi: Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi, İstanbul 1988, s. 123-126).

Bugün tüm Katolik ülkelerde faaliyet gösteren Hıristiyan Demokrat Partiler işte bu teolojinin temsilcisidir. Kuşkusuz burjuva sınıfıyla "barış içinde bir arada yaşama" stratejisiyle laik anlayışı benimsemiş görünmektedirler. Aslında olay bir zamanların Avrupa Komünistleri gibi burjuva kurallarına uygun bir selim platformuna girmekten ibarettir. Bir kez iktidar ele geçirildiğinde, biri Marksist ideolojiye göre değeri Hıristiyan teolojiye uygun bir rejimi tedrici olarak gerçekleştirmeyi ana hedef olarak bilmektedirler. Hıristiyan Demokrat Partilerin Vatikan'la organik bağı olduğu gibi, Adenaner Vakfı gibi kuruluşlar aracılığıyla da yoğun bir kültür içindedirler.

Ortodoks ve Anglikan kiliseler de laiklik sorununu aynı bağlam içinde ele almaktadırlar. Zaten her ikisi de özde aynı teolojide kaynağını bulur. Hıristiyan teolojide özgürlüğe uygun yorum aslında Müslümanlığa nazaran daha da azdır. ABD'de Uniteryan Kilise Anadolu Aleviliği, Mu'tezile gibi özgür iradeden söz eden akımlar din dışı burjuva felsefesi içinde yer almaktadır (Unıterian Kilise: için Bkz. Cumhuriyet gazetesi 26 Ocak 1992, Dinde Yobazlıkla Mücadele, Niyazi Öktem.)

MUSEVİLİK VE LAİKLİK-ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK

Tek tanrılı dinlerin en eskisi olan Musevilik gene de tarih boyunca ırk-devlet-din iç içeliğini benimsemiştir. Tarih boyunca Yahudi ırkı, İsrailoğulları ırkı ile Musevilik dini hep bir arada mütalaa edilmiştir. Yahudi devletlerinde din devamlı devlet çatısı içinde yer almış, resmi tatillerden devletin her türlü kuruluşuna kadar dinsel motifler ön plana geçmiştir. Zaten "vaad edilen toprakta," Kenan ülkesinde Tanrı buyruğuna uygun bir site kurmak bir dinin ana hedefini oluşturmaktadır. Diaspora döneminde de daima dinsel bir lider Yahudi cemaatin tüm sosyal ve hatta hukuksal sorunlarını çözümlemiştir. Diasporı'da Yahudiler yaşadıkları Hıristiyan devletlerin hukuk düzenlerine uysalar da, kendi hukuk sorunlarını kendi aralarında çözümlemeyi yeğlemişlerdir.

Özgürlük konusunda Yahudilerin ünlü düşünürü Maimonides (m.s. 1135-1204) akılcı bir yaklaşımla Aristo geleneğini sürdürmüştür. Ona güre aklın dışına çıkanlar yolunu şaşıranlardır. Evreni akıl dışı yollarla açıklama şemaları yabancılaşma anlamına gelir ve insanın özgürlüğünü ortadan kaldırır, gerçeklerden saptırır (SeansBadillos, Angel: Maimonide L'humaniste, in le Courrier, Septembre 1986, s. 31.) Maimmonides Endülüs Emevi Devleti sınırları içinde yaşayarak felsefesini geliştirmiştir. Akılcı İbni Rüşd'le çağdaştır. Her ikisine göre de Tanrıya akılla ulaşmak gerekir. Kör inanca sarılmak gövdesi sağlam, ama kökü zayıf bir ağaca benzer (İbid. 31.). Maimonides felsefesinde insan tüm eylemlerinde tam bir özgürlük içindedir. Birey özgür ve özerktir. Bu olgu onun doğasıdır; hukuk düzenleri de doğal olanı tanımak zorundadır. Vicdan-inanç ve düşünce özgürlükleri bireysel özgürlüklerin en yüce görünümleridir. Birey Tanrı nezdinde de özgürdür; kör ve kara yazgı onu belirlemez.

Maimanides'in özgürlükçü yapısı ona Iaik denilebilecek bir iletişim ortamına sürüklemiştir. Tüm yaşamı onu Hıristiyan, Müslüman ve Yahudilerle içiçe olmaya götürmüştür. Kudüs'te doktor olarak cüzzamlı kral Hıristiyan Bedouin'i tedavi etmiş, Selahattin Eyyubi'nin dostu ve doktoru olmuş., El Ahzer'de dersler vermiştir. Dinler arasında diyaloğu gerçekleştirmiş olması ve özgürlükçü tutumu dinde hoşgörüyü getirir ki, bu da laik bir zihniyete düzlem hazırlar.

SONUÇ

Dinlerde laiklikten söz edebilmek için dinleri konum, amaç ve değişen sosyal koşullar içinde ele alarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu değerlendirmede temel ölçüt ve rehber bilim ve çağdaş kültürle donatık akıldır. Dindeki yorumlarda felsefenin büyük önem ve yeri vardır. Teoloji zaten din felsefesidir.

Felsefenin bilgi sevgisi anlamına geldiği bilinmektedir. Bilen, bilgiye yönelen kişi hakikat peşinde koşan insandır. Tüm boyutlarıyla varlığı ve var oluşu kavramak isteyen insan , din olgusunu da derinliğini ve tümel olarak anlamlandırmak isteyecektir.

Batı dillerinde din (religion) Latince "religio" sözcüğünden gelmektedir. İznikli Hıristiyan filozof Luctantius, sözcüğün kökeninin "religare" olduğunu söyler", bunun da "bağlamak" anlamına geldiğini ifade eder. insanların din yoluyla Tanrıya ve birbirlerine bağlanmalarını deyimleyen "religio" St. Augustin'e göre saygı ve korku ile bağlılığı anlatır.

Arapça’da din sözcüğü özde usul, adet ve tutulan yol anlamına gelir. İslam kelamında din, Tanrının koyduğu mensuplarını dünya ve ahirette kurtuluşa götüren inanış ve davranışlarından oluşan bir kurumdur.

İslam Ansiklopedisi'ne göre dinin üç anlamı vardır: İslam’ın beş koşulu, inanç ve ihsan (sözde ve işte doğruluk).

Görülüyor ki, din Tanrı ile bağı kuran yol olarak, insanlar arası ilişkileri de kapsamaktadır. İnsanlar arası ilişkiler de bilimsel açıdan felsefi ve sosyolojik bir görünüm sunar.

Din doktriner açıdan ele alındığında genel hakikatler sistemi olarak karşımıza çıkar: İçtenlikle bağlı olunan bu sistem, insanın iç dünyasına değişik bir boyut getirir.

Bu boyutun oluşumunda yaşanılan çevre ve o çevrenin yorumlarının önemli etkileri mevcuttur. Demek ki, sosyal yaşamla din arasında karşılıklı etkileşim söz konusudur. Bu etkileşim din olgusunun çağlar boyu aldığı değişik görünümlerde olduğu kadar, aynı dinin tarihsel süreç içinde geçirdiği aşamalarda da belirgin biçimde ortaya çıkar. Hiçbir din, hiçbir düşünce ve felsefe çağın değişik sosyal koşullarının etkisinden uzak kalamaz.

Dinlerin temel ilkeleri kitap ve peygamberin davranış ve sözleridir. Bu doğrudur; ancak yeni keşifler. yeni buluşlar, yeni maddi ve manevi sorunların tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkısında; peygamber olmayan "basit insanların," yani bizlerin yorumu gerekecektir. Yorumu yapan insan aklıdır. Aklın saf, berrak, önyargısız, bilgiyle donatık olması gerekir ki, hakikate ulaşabilsin. Bu da felsefe ile uğraşmakla olanaklıdır.

Dinlerde akla, mantığa uygun yorumla birlikte amaca göre yorumu (teleolojik yorum) da benimsemek gerekir. Dinlerin temel amacı değerlerin gerçekleştirilmesidir. Doğruluğu, dürüstlüğü, ahlakı, iyiyi, güzeli yaşama sokmak isteyen dinlerde bu amaçları hiçbir zaman gözden uzak tutmamak gerekir. Dinler içerisindeki biçimler, kurallar bu amaçların gerçekleşmesine yöneliktir.

O halde biçim ve kurallar amacın gerçekleştirilmesine araç olmaktadırlar. Bazen araçla amaç birbirine ters düşebilir, bu durumda amacı yeğlemek zorunludur.

Öte yandan artık amaca götürmeyen araçları, sırf biçime uyacağım diye sürdürmek akılcılıktan uzaklaşmak demektir. Akıl atacak felsefe ile zenginleşir ve doğruya yönelir.

Bütün dinlerin yorumlarında biçim-amaç ikilemi her zaman güncelliğini sürdürmüştür. Filozofların bir bölümü biçimin içinde gizli amaç vardır düşüncesiyle katı bir "şekilperestliği" savunmuştur; bir başka bölümü ise aklın, mantığın ve bilimin sesini dinlemiştir.

Aklın sesinin dinlendiği dönemlerde o dine bağlı toplumlar tarih sahnesinde ilerlemeler kaydetmiştir. Bunun en tipik örneğini Müslüman ve Hıristiyan toplumlar yaşamıştır. Hz. Muhammed'den itibaren X. yüzyıla kadar yoğun bir düşünsel tartışma ortamı içinde yaşayan Müslümanlar bu dönemde akılcılığın gereği olarak bilim, fen, matematik, kültür ve sanatta büyük ilerlemeler kaydetmiştir. X. ve XI. yüzyıldan itibaren aklın rolü ikinci plana atılmış ve tepeden inme doğmalarla yaşam biçimleri çizilmiştir. Aklı bir yana bırakan, sadece resmi devlet filozoflarının, şeyhülislamların fetvalarıyla salt boyun eğmeye itilen insanlar, kendilerini tevekküle bırakınca, İslam toplumları gerilemiştir. Oysa akılcılığı benimseyen Endülüs Emevileri güçlerini ve ileri uygarlıklarını XIV ve XV. yüzyıla kadar sürdürmüşlerdir. Endülüs Emevi devleti içerisinde yetişen ibni Rüşd (1196-1198) Aristo'nun akılcılığını İslam felsefesine getirerek bireyin güç ve yüceliğini savunmuştur. Kaderci İslam felsefesi karşısında bireyi yücelten, irade özgürlüğünü savunan İbn-i Rüşd tüm akıldışı (irrasyonel), metafizik açıklama şemalarını reddetmiş ve bu bağlamda Hıristiyan filozof ve din adamlarını etkilemiştir. O ve Yahudi filozof Maimonides olmasaydı Saint Thomas d'Aquin felsefesinin ortaya çıkmayacağı söylenir. Saint Thomas d'Aduin'in de Hıristiyan felsefe içine akılcılığı getirmekle bu dini kurtardığı bizzat Hıristiyan din adamları tarafından belirlemektedir. Hıristiyan dini Batı uygarlığının manevi yanıdır. O halde İbni Rüşd ve Maimonides'in akılcılığı bugünkü Batı uygarlığının belki de temelini oluşturmaktadır. Akıl bireyin öne çıkmasına, gücünü hissetmesine ve böylelikle doğanın keşfinde çabalar sarf etmesine yol açar. İnsanlık ve uygarlık bu çabalarla ilerler.

Benzer durum Hıristiyanlık için de söz konusudur. Din adamlarının, kilise babalarının buyruklarına salt boyun eğme dönemi olan Ortaçağ'da Hıristiyanlar geri kalmış toplum modeli içindeydiler. St. Thomas d'Aduin'in ve diğer Aristo kökenli akılcıların, insana güven getirmeleri, aklı yöntem olarak benimsemeleri, akılcılığı ileri sürmeleriyle birlikte Hıristiyan toplumları uygarlık alanında büyük gelişmeler kaydetmiştir.

Akılcılığın benimsenmesi Museviler için de büyük önem taşımaktadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz Yahudi Endülüslü filozof Maimonides (İbni Mem'un) Endülüs Emevi devletinin sanat, kültür edebiyat ve felsefeye verdiği önem ortamı içinde büyük yapıtlar vererek, biçime körü körüne bağlı bağnaz dindarların görüş ufkunu akılcılık yoluyla genişletmeye çalışmıştır. Akılcı, özgürlükçü tutumu onun Müslümanlar tarafından da sevilmesine yol açmıştır.

Akılcılık sorunu Osmanlı devleti içinde de önemli bir görünüm sunmaktadır. "Osmanlı kültüründe egemen düşünce tarzı akılcılık değildir."

Osmanlılar inanç insanlarıydı. Şeyhülislamların, imam ve hocaların söylediklerine körü körüne inanma ve boyun eğme, Osmanlı tebasının belirgin özelliği idi. Ona aktarılan bilgi ve davranış modellerini akıl süzgecinden geçirmeden benimserdi.

Bilgi aktarımını yapan hocaların İslam’ın özgürlükçü ve ilerici yorumlarını pek benimsemedikleri bilinmektedir. İbni Sina, İbni Rüşd, Farabi gibi adamlardan yol alarak din ilkelerinin önem ve yüceliğini kanıtlamaya çalışan İslam filozoflarını Osmanlı "uleması" pek tutmamıştır. Bunların yerine kayıtsız koşulsuz iman, inanç ve teslimiyeti salık vererek, aklın önemini ikinci plana atan düşünürler ön plana çıkarılmıştır. Necmeddin Nesefi (XII y.y.) ve Saadettin Taftazani (XV. y.y.) gibi Osmanlı olmayan iki düşünür, Osmanlı medreselerinin temel başvuru kaynağı olmuştur. Bu iki düşünür ve özellikle Taftazani, insanların aklını kurcalamaları yerine anlatılanlara iman ve itaat etmeleri gerektiğini savunmuştur.

Söylenenler aktarılanlar halifenin şeyhülislamı ve hocaları aracılığıyla olunca dini doğmaların, siyasal ilkeler haline dönüşeceği açıktır. Tebaanın din duygularına böylelikle felsefi gerekçeler getirilmiş, özgürlük bilinci ve akıl öğesi ustalıkla unutturulmuş; düşünmeyen, sadece boyun eğen halk olgusu yaratılarak kitleler tevekküle iletilmiştir. Bu yöntem, devlet bütünlüğünün sağlanmasında belki savunulur bir tutumu belirleyebilir. Ancak "İslam alemi"nin uygarlık yarışında bayrağı kaptırmasının nedenlerinden biri de yöneticilerin insanların özgürlük bilincini yok etmeleridir. Özgür insan üreten insandır. Değer üretme, özgür ortamlarda gerçekleşir. Akıl ve özgürlükle yeni değerler yaratan uluslar uygarlık yarışında ön saflarda olurlar.

Osmanlı döneminde dinin etkisi çok güçlüydü. Manevi boyutun tatmin yollarından en önemlisi dindir. Ancak akılcı yaklaşımlardan uzaklaşınca karanlık güçler din duygusunu sömürür. Bu nedenle dinle felsefe yan yana yürümelidir. Akıl sahibi olan insanın dine ilişkin yorumları bizzat kendisinin yapması gerekir. Belli bir kültür düzeyine ulaşmış insanların kulaktan dolma bilgiler, gelişi güzel okunan kitaplarla yapılan mahalle ve köy imamının yorumlarına itibar etmesi, geleneksel Osmanlı tebaasının tutumunu sürdürmek anlamına gelir.

"Laiklik" Batı demokrasilerinin, dolayısıyla bizim de temel ilkelerimizin basında gelmektedir, ama unutmayalım ki, kökeni rasyonalizme, akılcılığa dayanmaktadır. Rasyonel tutum, bireysel plandan toplumsal hayata kadar her alanda yaşam ilkesidir. Duyguların, tutkuların, safsatanın, nefretin, horlama duygusunun, küçümsenmenin tutsağı olursak akıldışı tutumumuzla olumsuzluklar evreninde boğulup gideriz. Laikliğin uygulanmasında da rasyonel olmamız gerekmektedir.

Rasyonalist Batı, aklı devlet yönetimine getirirken başlangıçta sosyolojik açıdan akıldışı (irrasyonel) bir tutum izlemiş, sosyal ve felsefi kimliğini unutarak din karşısında olumsuz bir tutum almıştır. Büyük Fransız Devriminden sonra bir çok din adamı giyotine yollanmış, manastırlar kapatılmıştır. III. Cumhuriyet döneminde Fransa'da manastırların kapısına sürgü çekilmiş, din adamları Hollanda'ya kaçmak zorunda kalmıştır. Daha sonra gizli bir şekilde yavaş yavaş manastırlar açılmış ve nihayet devlet yasa değişikliği yaparak, sosyal ve fiili bir durumu yasallaştırmıştır. Fransa gibi düşünce ve anlatım özgürlüğünün geniş olduğu bir ülkede, sosyal etkileşim ve dengeler özgür bir ortamı gerektiriyordu.

Bu durumun farkına vararak, özgürlükçü bir ortama geçmek, akılcı bir yaklaşımdır. Laiklik uğruna verilen mücadelede manastır veya tekke ve zaviyelere seçenek sosyal kurumlar getirilmeli, felsefe ve din felsefesi üzerinde çalışmalar yapılmalıdır. Ülkemizde tıpkı bir zamanlar Fransa'da olduğu gibi "taassubun" üzerine sadece yasak ve yasaklarla gidilmiştir. İşe yaramadığı açıktır. Hala bazı kesimler belli bir tarikata mensup olmakla övünürler, tekkelerde ayinler yapılır. Sosyal ortam dikkate alınmadan yapılan yasalar tepki doğurur. Ülkemizde bu tür yasalar ya da düzenlemeler "irticanın" güçlenmesine yardımcı olmuştur. Sorunu büyütmek ise dev boyutlara ulaşan "Cuma namazı sonrası" gösterilerinin çoğalmasına, çarşafın artmasına yol açmıştır.

Dinin "biçim" kısmı ile mücadele, öz ve içerik açısından önemli sonuçlar getirmez. Biçimin üzerinde fazla durmadan öze ilişkin felsefî çalışmaları devlet ve tüm ilerici güçlerin desteklemesi gerekir.

Yukarı