. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6286

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 94 
 Gecikmiş Bir Cihad Çağrısı
 KÖPRÜ / Yaz 2009 
 Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - II


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Ahlâk
Yaz 2001   [ 75. Sayı ]


Ahlak Ne Olsa Gerektir?

Prof. Dr. Hüseyin Hatemi

İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

I. Terim Sorunu

Son zamanlarda nazari ahlâka, Ahlâk Felsefesi’ne “etik” demeye başladık. “Ethos”; Yunanca’da Latince’nin “mores”ini karşılamakta idi. Latince kökenli “mores”de “ethos”un Latince karşılığı “mos”un çoğulu idi. Başlangıçta, Roma kurulduğunda, “mores”in, adabın, törelerin kötü olması düşünülemezdi. Sadece “mores” terimi vardı. Fransızca’daki “Moeurs” terimi de bundan doğmuştur. Ne var ki, bir zaman sonra Roma “civitas”ı “şehir-devlet”i büyüdü, imparatorluk oldu. “İyi töre”, “kötü töre” ayırımı doğdu. Türkler de, belki Tevrat (tara) tebliğcilerinin Hazar yöresinde Orta Asya’ya kadar uzanan tebliğleri etkisinde, belki de Yeryüzü’nde “töreyen” insanlığın ana kolu anlamında Türk ismi ile de ilgisi olarak, “mus”a “töre” dediler. Araplar da “edep” veya doğruluğun da “uzlaşma” (consensus) sağlanmış, tanınmış, kabul edilmiş davranış kuralları anlamında “ma’ruf” veya “örf” dediler. Eski Farsça’da da belki bu davranış kurallarına “âyîn”, bunu bilmeyen ve uygulamayan görgüsüzlere de “en- âyîn” deniyordu. Bugün Türkçe’de “âyîn(n)” kelimesi “hödük” anlamından çok; “aşırı saf, aptal” anlamında kullanılmaktadır

“Ahlâk” terimi niye terkedilmektedir de “éthique”e bir eğilim ortaya çıkmıştır? “Morale” kelimesi Fransızca’da da daha çok “ahlâk” anlamında, “éthique” ise “ahlâk kuramı” anlamında kullanılır. Belki bizde de “etik” deme eğilimi altında Fransızca kullanımının dolaylı etkisi vardır. Bir de şu etken söz konusu olabilir: “Ahlâk” terimi “halk” (yaradılış) kelimesiyle aynı kökenden olan “hulk”, “huluk” teriminin çoğuludur. Bu da Türkçe de kullanılan “huy”un karşılığı olduğu düşüncesini çağrıştırır. Oysa “huy”, herhalde “gen”lerle, “yaradılış” ile ilgilidir. “Huy canın altındadır, can çıkmayınca huy çıkmaz” denmiştir. Böyle olunca da “ahlâk” terimi; “kuramsal ahlâk” için uygun görünmemiştir.

Oysa durum böyle değildir. “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız” hadis-i Şerifinden de “Ahlâk” bir “gen” sorunu olarak görülmemiştir. Allah da “Haalik” olup -haşa- “mahluk” olmadığına göre “ahlâk” alanının temelindeki “Allah’ın ahlâkı”, “Allah’ın belirlediği, Tabiat kanunları ile uyumlu temel değer ve davranış normları” demektir. Tıpkı “Tabii Hukuk” gibi bir de Tabii Hukuk ile “onsuz-olmazlık” ilişkisi ile bağlı alan “Tabii Ahlâk” vardır. Bu da evrenseldir. Demek oluyor ki, “Ahlâk” teriminin “suyu çıkmamıştır” ve “Ethique” yerine hiç değilse “Ahlâk Kuramı”, “Ahlâk Felsefesi” diyebiliriz.

II. İlahî-Tabîî Hukuk ile Zorunlu

Bağlantısı Olan Tabîî ve Evrensel Ahlâk

Yaratıcı tektir ve Allah’tır. “Allah” ve “madde” olarak iki ayrı “kadim” yoktur. Allah; mason öğretisinde yanlış olarak nitelendiği gibi “Kainatın ulu mimarı”, “Kendi yaratmadığı maddeye şekil (form) veren mimar’ değil, “Vacib-ul-vücud” alan zorunlu tek varlıktır. “Asâlet-i vücut” ilkesine göre Kadim olan sadece Allah’tır. tabiat bilimleri kanunlarının koyucusu da, toplum bilim kanunlarının koyucusu da O’dur. Ne var ki, “müsbet ilim kanunları” genel başlığı altında topladığımız tabiat bilimleri kanunları da; laboratuarı tarih olan toplumbilim kanunları da determinist anlamında kanunlar, sebep-sonuç ilişiklerini beyan eden ilkeler, tespitlerdir. “Ahlâkullah” ise Allah’ın belirlediği “norm”lardır ki, yine Allah’ın belirlediği ve “Ahlâkullah” kapsamına giren temel değerlere dayanır. Determinist anlamda kanunlar “sünnetullah”, bunlarla yakın ilişkide olan ve gelişmeyen ahlâki değerler ve normlar ise “ahlâkullah”dır. “Ahlâkullah”, “determinist” anlamda kanunları ifade etmeyip; Allah’a doğru tekamül etmek isteyen insanın serbest iradesine, seçimine hitap eden “normlar”dır. Determinist anlamda kanunlar (sünnetullah); arka görünümde “normlar”ın müeyyidesini (yaptırım, sanction) oluşturur ve sağlarlar. Ne var ki, insanlık bu “norm”ları da ayrıca güvenceye bağlamakla yükümlü kılınmıştır. İnsanlığa “Hukuk (Adalet) Devleti”ni kurma görevi verilmiştir. Hukuk Devleti düzeni; “normlar”ın -sadece bireyin tekamül etme yönündeki yararlarını değil- “Kamu düzeni”ne, herkesin hayrına ilişkin olan temel normları “yaptırım”a (sanction) bağlar. Bunlar İlahi-Tabii Hukuk ilkeleridir (Şeriat). Bu yaptırımlı ilkelerin; dar anlamda ahlâk ilkeleri ile çelişmeleri yine aklen imkansızdır. İlahi-Tabii Hukuk ile Evrensel Ahlâk arasında çelişki veya karşıtlık olamaz. Bu kurallar, “Asgari ahlâklılık” demektir. Tabii Hukuk ile Tabii Ahlâk tedahül etmektedir. Tabii Hukuk ile asla çelişmeyip sadece Hukuk Düzeni’nin zorlayıcı bir yaptırımı söz konusu değildir. “İnnallâhe ye’muru bil-adli vel-ihsân” ayet-i kerimesinde; “adl” Tabii Hukuk’un; “ihsan” ise Ahlâk’ın temel terimidir. Mesela bir kimse vermekle yükümlü olduğu mecburi Devlet Vergisi (sadaka) üzerinde daha fazlasını Beyt-ül mal’e vermekle yükümlü değildir. Fakat; başkasının daha fazla ihtiyacı olan bir şeyi, parayı vs bencilliğini yenerek başkasına vermek ve bunu Allah sevgisi uğrunda yapmak; “birr ve îsar ahlâkı”na ulaşmak, hatta yine Allah aşkı ile başkalarının kurtulması için nefsini feda etmek, yüce ahlâk belirtisidir ki, herkesin kârı değildir. Tabii Hukuk’un temel ilkelerine “Şeriat” denmiş; bu yüce Ahlâk seviyesine Allah sevgisi ile ulaşmaya ise “Tarîkat” denmiştir.

Ne var ki, insanlar terimleri de anlamlarından saptırırlar. Aralarına “ihtilaf-ı kelime” düşer. Şimdi bizim hal-i pür-melalimiz işte böyledir.

III. Ahlâk’ın Başka Temeli Olabilir mi?

Nasıl “Türk Fizik Bilimi”, “Türk Astronomi Bilimi” vs. olmaz ise, Evrensel Ahlâk’ın temel ilkeleri ve temeli tektir (Kulhuvallahu ahad). “Prineler’in berisinde doğru olan ötesinde yanlıştır” sözü; “olması gereken” ile ilgili olmayıp insanların sapmalarını gösteren bir tespit yargısıdır. Bu gibi sözlerin doğru olduğu hiçbir alan yok mudur? Vardır, fakat bu alan “ahlâk” alanı değil, “zevkler” alanıdır. Zevkler tartışılmaz ve zevkler alanında da toplumlar içinde “uzlaşmalar” oluşabilir. Giysi biçimleri, modalar vs. iklimden ve uzlaşmalardan etkilenebilir ve çağdan çağa, yöreden yöreye, toplumdan topluma değişebilir. Buna karşılık; “iyi” ve “kötü” yargısını belirleyen de Yaratıcıdır. Bu temel, evrensel ve değişmez yargıları çağdan çağa, toplumdan topluma değişebilen teknolojik seviye ve zevkler ile uyuşturabilmek, işte bugün “Etik” demek istediğimiz “Ahlâk Felsefesi” alanı “müçtehid”lerinin vazifesidir.

IV. Ahlâk Felsefesi Kargaşası

“Evrensel Ahlâk” kabul edilmedikçe kargaşadan kurtulmak mümkün değildir. Evrensel Ahlâk da icad edilecek bir öğreti değil, “define” olarak asırlık molozlar altında gizli kalmış, Haggai Nebi’nin “bütün milletlerin hazinesi” diye nitelediği (Kitab-ı Mukaddes) ve “Ahmed” (sa) ile simgelediği keşfedilecek hazinedir. Bu hedeften uzaklaşmayanı; Allah, Ahlâk’ı belirleyen Rabb; karanlıklardan Nur’a götürür. Uzaklaşanı; Ayartıcı İblis; Nur’dan karanlıklara indirir. (Bakara, 257)

Böylece; “tuz” olması gereken ahlâk kuramcıları çeşnilerini yitirir, yemeğe lezzet verecek iken yemeği bozar, dolayısıyla hiçbir işe yaramaz hale gelirler. Sartre gibi; Ahlâk’ın temelini inkar ederler. Marx gibi; ahlâkı temel olmaktan çıkartır, “üst yapı kurumu” sayarlar. Yahut oportünist olur, “ahlâkın çağdan çağa, toplumdan topluma değiştiğini” ileri sürer, örnek istenince de “senin gibiler matbaanın yurdumuza girmesini iki yüz elli yıl geciktirdi! Değişmez temel değer ve ilkeler yoktur, zaman sana uymazsa sen zamana uy!” kabilinden hezeyan ederler. Bunlar “Hüsnâ”yı, “Güzel ve Doğru ve iyi Tek İlahi Kuram”ı reddedenler, “mükezzibler”dir.

Bugün her biri kendi çöplüğünden öten kuramcı horozlar ve “örümcek evi” (beyt-i ankebut) kuramcıları karşısında Tabii Hukuk’a ve Tabii Hukuk’u çevreleyen Tabii Ahlâk’a dayanmak zorundayız. Aksi takdirde özellikle “Klonlama” (Kopyalama) gibi sorunlarda son derece tehlikeli yollara sapma eğilimi bizi helake sürükleyebilir.

Maalesef “Müslüman aydın” niteliğini benimsemek isteyen bir çok kimse de, “modernizm” veya “postmodernizm” akıntısında sersemlemiş akıntı çağanozuna dönmüş, ayartıcıların ağına veya oltasına hazır av konumundadırlar.

Temelde anlaşılamadıkça “dostlar bizi de aydınlar alışverişinde görsün!” diye birbirimize “Huntington, Feierabend, Hayek vs.” gibi isimlerle dolu yazıları karşılıklı pazarlamamızın ne yararı olur ki? Çocuk bahçesinde kova-kürek ile oynaya duran çocuklar olma çağımız ne zaman geçecek? Yahut “biz artık büyüdük” diyerek kova küreği bırakıp birbirimizi ısırmalı, saçını mı yolmalıyız? Bana bir yanıt, erenler, meded! Eğlence istemiyorum.

V. “Doğru Ahlâk Kuramı” Başlıbaşına Yeterli midir?

Yolun doğru olduğunu, giderseniz “menzil-i maksud”a ulaşacağınızı bilmek iyi bir şeydir, fakat yola girip ilerlemezseniz; bu bilginin sorumluluğunuzu ağırlaştırmaktan başka ne etkisi olabilir? Yola girip ilerleyebilmek için de ilahi sevgiye ihtiyaç vardır. Bu Rahmani Cezbeye nail olabilmek için, yola çekilebilmek için de Resul-i Ekrem’e (sa) ve O’nun Sevgisi’nin fer’i, ayrılmaz cüz’ü olan Ehl-i Beyt’e ihtiyaç vardır. Sevgi; bir varoluş, bir yaşantıdır, kuru bilgi “yevme lâ yenfe’u”da fayda vermez. Sanma ey Hâce ki, senden zer-u sim isterler / Yevme lâ yenfe’u da kalb-i selim isterler.

Cümle eksikliklerin gitmesi için sevginin gelmesi ve Mevlana’nın deyişi ile Eflatun ve Câlînus’umuz olan Sevgi’nin, kalbimizi kalb-i selim kılması gerekir. Yine Mevlana’nın dediği gibi Aşk âmedenî buved ne âmûhtenî! Aşk, gelen ve yaşanan bir haldir, kuru bilgi konusu değildir.

Aşk, sevgiyi yaşayan; başkasına zarar vermeyi, zulmetmeyi yasaklayan Tabii Hukuk’un temel ilkelerini ihlal etmez, kimseye zulmetmez. Tarikat’e intisabı da aşkın kalb-i selime hakim olmasını, daha doğrusu Resul-i Ekrem (sa) ve dolayısı ile Allah sevgisinin kalbini kalb-i selim kılmasını ifade eder. “Gel gönül ikrardan şaşma / Sözüm sana nasihattir / Gafilen bacadan düşme / Evvel kapı Şeriat’dir.” (Pir Sultan Abdal)

Bilinçli ve dirençli zalimin aşk iddiası yalandır, münafıklıktır. Doğru Ahlâk Öğretisi’nin uygulaması, “Aşk Ahlâkı” olduğunu gösterir. Resul-i Ekrem’i (sa) devreden çıkardığını sanan Aşk Ahlâkı iddiacıları; “örümcek evi” bile kurabilmiş değildirler. “Alisiz Alevilik” kuramları da bundan beterdir.

Hulasa Ahlâk’ın doğru kuramı; evrensel ve Tabii Ahlâk demek olan; “evrensel beyanname” hükmünde olan (zikrun lil-âlemin) Kur’an Ahlâkıdır. Bunun varoluşçu açıdan adı da Aşk (Sevgi) Ahlâkıdır. Kalb-i selim sahibi olmayan; Şeriat veya Tarikat’de “münafık” olmuş demektir. Helva demekle ağız tatlanmaz. Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen / Kırk yıl orda durursa kendi dolası değil! Doğru ahlâk kuramını sadece bakkal dükkanına helva malzemesi sıralamak için değil, bizzat helva yapıp yemek için arayalım. Bu dünyada sevgi helvasını tadan; ahiret hayatında da tadınca “bu bizim önceden de tattığımız şey!” diyecektir. Tüketicilere helva paketinde zehr-u zakkum süren madrabaz kuramcılar ise: “Ah ne olurdu keşke Resul ile birlikte, O’nu izleseydim, yazık bana, keşki madrabaz kuramcı filanı üstad edinmese idim!” diyeceklerdir. Herkesin filanı değişebilir. Buna da bir nevi “çoğulculuk” denir. “Bizim şeyhimize Muhammed (sa) derler” (Aşık Yunus)

Yukarı