. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 7155

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2001 
 Ölüm Gerçeği
 KÖPRÜ / Yaz-Güz 97 
 Dünyevileşmenin Farklı Boyutları


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Gecikmiş Bir Cihad Çağrısı
Yaz 94   [ 47. Sayı ]


Tasavûf ve cihâd

Mehmet Çelik

Tasavvuf ehli, cihada zahirî ve batınî olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Başka bir deyişle "cihad-ı asgar" ve "cihâd-ı ekber."

Tasavvufi ıstılahta cihâd, sâlikin nefsini kayıt altına alıp ona hükmetmek için vermiş olduğu mücâdele ve bu maksatla çekilen çile ma'nasına gelir.1 Yine sûfilerin ıstıhlahında Cihad ma'nasını karşılayan ikinci bir kelimede aynı kökten titretilen "mücâdele"dir. Savaşmak mücadele anlamına gelen bu kelime, mutasavvuflarca daha çok şeriatçe istenen, fakat nefse zor gelen şeyleri "nefs-i emmâreye yükleyerek onunla harb etmek ve nefsi, ölmeden önce öldürmek ma'nalarında kullanılmaktadır.

Bu mücahedenin gayesi a) Takva sahibi olmak. b) İstikâmet ve itidal yolunda bulunmak. c) Keşf ve ilham sahibi olmak gibi sebeplere dayanır. Fakat sadece keşf ve ilham sahibi olmak için nefisle yapılan mücâhede sâlike tavsiye edilen bir durum değildir. Mücahedeye izafe edilen ma'nalardan biri de: "alışkanlık ve adetlerin terkedilmesidir."2

Tasavvuf ehli, cihada zahirî ve batınî olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Başka bir deyişle "cihad-ı asgar" ve "cihâd-ı ekber."

Cihâd-ı asgar düşman ordularına ve gözde görülen kâfirler karşısında yapılan silahlı mücadeledir. Cihâd-ı ekber ise; "dâ-yı batiniye" yani gözle görülmeyen düşmanlarla yapılan cihaddır. Tasavvûf ehli daha çok bu ikinci kısım, yani gözle görülmeyen düşmanlara karşı verilen cihâd-ı ekbere itibar etmişlerdir. Gözle görülmeyen düşmanlar ise; başta nefis ve şeytan, sonra masivadır. (Allah'ın dışında bütün varlıklar.)

Onlar cihad anlayışlarını daha ziyâde Tebûk Savaşı dönüşünde Hz. Muhammed'in[asm] ashabına hitaben "küçük savaştan büyük savaşa döndük" hadisine dayandırmaktadırlar. Çünkü; Hz. Muhammed bu hadisi söylediği zaman ashâbdan biri: "Büyük savaş nedir ya Resulallah?" diye sorduğunda, peygamber: "batınî düşmanlar, yani nefs ve şeytan ile yapılan muharebedir" demiştir. Ayrıca mutasavvıflar Kur'ân-ı Kerim'de Ankebut suresindeki "Bizim için mücahede edenleri yolumuza iletiriz"3 âyetinde buyrulan mücâhedeyi daha çok gözle görülmeyen düşmanlara karşı yapılan mücâhede olarak algılamışlardır.

Mutassavvıfların şeytana ve dolayısıyla nefse karşı cihâd fikrinde olduklarını söyledik. Onların nefisten kastettikleri şey daha çok kulun kötü ve illetli vasıfları ile zammedilen huy ve fülleridir.4

Kulun illetli vasıfları ise iki çeşittir. Birincisi: İradesi ile kazandığı günah ve isyan, ikincisi ednâ huylardır. Kötü bu nevi huylar insan tarafından tedâvî ve terbiye edilerek tedricî bir şekilde düzeltilmeğe uğraşılırsa, devamlı mücadele ile kötü huyları yok etmek mümkün olur.

Abdülkerim Kusyrî, Risale'sinde nefse ait hükümler için şu sonuçlara varmıştır: nefse ait birinci kısım hükümler, haram veya mekrûh kılınarak yasaklanan şeylerdir. İkinci kısım hükümler ise nefsin aşağı ve bayağı huylardır. İkinci kısmın izâhı şudur: kibir, gadap, kin, hased, kötü huy, tahammülsüzlük vs. haysiyetlerdir. Nefsin hükümlerinden en şiddetli ve tehlikelisi ve çetini bu gibi huyların güzel olduğu vehmine kapılması veya kendisinin bir değeri bulunduğuna, başkalarınca kadrinin bilinmesi gerektiğine inanmasıdır.5

Bunun için, bu kötü huy gizli bir şirk sayılmıştır. Nefsânî arzuları terketmek, nefsi kırmak, isteklerinin zıddına hareket etmek suretiyle onu tedavi ve terbiye etmek, onu açlık-susuzluk ve uykusuzlukla te'dib etmek en büyük mücâhededir.

İbn-i Haldûn sûfilerin nefis mücahedesini şöyle tarif etmektedir: "Tasavvûfî hâl ve makamları elde etmek için harcanan sürekli çabalara mücâhede ve riyâzet adı verilir."6

Ona göre bu mücahede şu gayelere istinad etmektedir:

1) Takva, vera (haram olması muhtemel işlerden sakınmak) için mücahede. Burada esas olan şeriatın emir ve yasaklarına önemli riayet etmek, iç ve dış hâlleri murakebe etmek, şüpheli şeylerden uzak durmak, ibadet ve amelde ihlas esasından ayrılmamak ve züld hayatı yaşama (yani cehennemden kurtulmak) dır.

2) İstikamet için mücahededir. Nefsi terbiye edip itidâl üzere bulunmasını sağlamak, Kur'ân ve hadisin emrettiği ahlak anlayışını hâkim kılmaktır. Bunun sonucu ise saâdete ulaşıp cennete girmektir.

3) Keşf ve ilham sahibi olmak için yapılan mücahedededir.

Zikredilen gayelere içersinde en önemli yer tutan keşf ve ilham sahibi olmak maddesidir. Bunun da manâsı gaybı görmeğe engel olan perdeleri ortadan kaldırmak, ma'nevî âlemi seyretmek ve ilahî tecellileri temaşa etmektir. Bu bir sûfinin ulaşabileceği en son makam olan "rıza" makamına ulaşmak için yapılan mücahedededir. Fakat hiç bir sufî sadece keşf ve ilham sahibi olmak için mücâhede etmez. Bu, sâlikin tarikatın dusturlarını göz önünde tutarak ve Allah rızasını kazanmak için uğraşması, çile çekmesi ve herkesten ziyade ibadet etmesi sonucunda oluşan "İhsan-i İlâhî" dir.

Tasavvûf ehlinin nefis ile cihadlarında bir çok mertebe bulunmakla birlikte bunların en önemlileri ve başlıcaları şöyle tesbit edilmiştir:

a) Terk; bırakmak ma'nasında olan bu kelime sufî ıstılahında tecerrüd etmek, fikren dünyayı, ukbâyı, varlığı ve terk duygusunu bırakmak anlamında kullanılmış ve Nakşibendî tarikatının "çhar tark"i olarak formülleştirilmiştir. Bu safhada sufî, dünyayı, ukbâyı ve Allah'a yakın olmayı engelleyen varlığı o kadar terketmelidir ki, sonunda bunları terkettiğini bile anlayamayacak bir hâl kesbetmelidir. Yani Mevlanâ nın deyişiyle "o kadar mest olmalı ki, sözünde mestlik kalmamalı ve mestlikten söz etmemelidir."

b) Çile; kökü kırk sayısına dayanan bu kelime sûfilerin nefisle mücâhedeleri esnâsında kırkgün-kırkgece uykuyu, gıdayı ve sözü minimuma indirerek bedenî ve fikri olarak kendilerini ibadete adamaları hâlidir. Bu da "ölmeden önce nefsi öldürmek gayesine dayanır. Bu safhadaki sufîler ölümü hissetmek için çilahâne denilen yerlerde kalırlar. Bazıları ise kendilerini bir kuyuya baş aşağı astırarak çilelerini tamamlamışlardır. Yesevî menkıbelerinde Ahmed Yesevî'nin kırk gün boyunca mezar şeklindeki bir kuyuda çile çektiği nakledilir.

c) Sükût; Sâlikin mücahede safhalarından birisi de Sükûttur. Bunun tercih edilmesinin sebebi, sözün felaket sayılıp, nefsânî hazları, övünme vesilesi olan sıfatları açıklamaya vasıta olmasının yanında; güzel konuşmayla akranları arasında öne çıktığında nefsin bundan haz alacağı ihtimâlinden kaynaklanır.

d) Sefer; Sûfî, bir yere; bir mekâna bağlanmamak için daima sefere çıkar. Bu mücahedenin teşdidi gereklidir. Bu seferlerde nazarlarının Allah'tan ayrılmaması için sufiler yanlarına en zarurî eşyalar hâricinde bir şey almazlar.

Mücahedeye verilen önem hemen hemen bütün tasavvufî akım ve tarikatlarda mevcuddur. Evliya menkibelerinde mücahedenin önemi üzerine bir çok kıssa ve vecizeye rastlanır. Bunlardan bir kaçını zikretmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Beyazid-i Bistamî'den: "On iki sene nefsimin demircisi oldum.0nu parlatmak için on iki sene dövdüm. Beş sene nefsimin aynası oldum. Bir yıl nefsimle kalbimin aynasına baktım. Birden belimde zahirî zünnârın (papaz kaşağı) durmakta olduğunu görmeyeyim mi? Bu zünnârı kesmek için on sene uğraştım. Sonra yine baktım ve bu sefer içimde batınî bir zünnarın bulunduğunu gördüm. Cenaze namazlannı kılmak için üzerlerine dört kere tekbir getirdim.7

Cüneyd-i Bağdadî'den: "Biz tasavvufu kiyl u kâl ile değil, açlık ve dünyayı terk süretiyle nefsin ve tabiî arzuların hoş gördüğü şeylerle alakayı keserek elde ettik.8

Yine sühreverdi, sufilerden birinin şöyle dediğini nakleder: '"Tasavuf çiledir, sıkıntılıdır. Izdırap ve çilenin olmadığı yerde tasavvuf yoktur.9

Zikredilen misallerde de görüldüğü gibi tasavvuf ehli itiladca cihâdın daha çok batınî kısmıyla alakadar olmuşlardır. İnsan-ı kâmil olma yolunda öncelikle nefsin alt edilmesi gerektiğine inanmışlardır. Buna bağlı olarak nefse galebe için etrâflarındaki eşya ile alakadar olmamışlardır. Bununla birlikte Mutasavvıfların Cihad-ı asgar diye adlandırılan zahirî düşmanlara karşı yapılan silahlı mücahedelere bigâne kaldıkları gibi bir sonuca varılamaz.

Anadolu'nun Müslümanlaştırılması esnasında Ahmed Yesevî'nin, Yesi şehrinde yetiştirilip Anadolu'ya gönderdiği ve Horasan Erenleri diye anılan mutasavvıf dervişler aynı zamanda birer akıncı neferi vazifesini de üstlendikleri tarihî bir hakikattir.

Yine Osmanlı Devletinin kurulmasında "Bayramiye" vb. tarikatlarının büyük hizmetleri bulunduğu ma'lumdur. Tarih içersinde inhirita (uğramakla beraber) uğrayan Bektaşiliğin Osmanlı Yeniçerileri arasında yaygın olduğu da unutulmamalıdır.

Kafkasya'da 19. yüzyılın sonlarınla 20. yüzyılın başlarında Ruslara karşı savaşan Çeçen ve diğer Müslüman Kafkasyalı kavimlerin başlattıkları kıyam hareketlerinin hemen hemen hepsi tasavvuf şeyhlerinin önderliğinde gelişmiştir.10

Özellikle Nakşibendî tarikatı 17. ve 18. yüzyıllarda Türkistan'da Kalmuk Budistlerine karşı ve 1783 İmam Mansûrdan 1920-21'de İmam Necmüddin hareketine varıncaya kadar silahlı cihâdın başını çekmiş ve bayraktarlığını yapmıştır.

Nakşi tarikatına getirmiş olduğu sağlamlık ve disiplin sâyesinde 1824'den 1859'a kadar Ruslara karşı destânî bir direniş örneği gösteren Şeyh Şamil'i de burada zikretmek gerekir.

Fakat zaman içersinde herşeyin sui istimali, istismarı ve inhirâfı mümkün olduğu gibi, çift kanatlı olması gereken cihadı, mücahedeyi tek kanatlı bırakıp düşman istilası esnasında dahi nefis mücahedesini esas tutup zahiri cihada karşı çıkan böylelikle düşman istilasını kolaylaştıran mesleki, tasavvufî yorumlar da yapılabilmektedir.

Bu yorumlardan birincisi Şeyh Şamil'in Ruslarla savaştığı yıllarda (biraz da hased yüzünden) Kadirî olduğunu iddia eden Hâcı Kuntu'nın yorumudur. Mezkûr şahıs Ruslarla savaşan Çeçenlere "kötüye karşı direnmemeyi" ve Rus hâkimiyetini kabul etmelerini tavsiye etmişlerdir. Hacı Kanta'nın bu yorumunun Çeçen halkı arasında ne kadar etkili olduğunu bilemeyiz, ama bilinen şu ki; kendisi şeyh Şamil'in yenilgisinden sonra dört bin müridiyle birlikte takibata uğramış, müridlerinin bir kısmı öldürülmüş bir kısmı sürgün edilmiş kendisi de 1867'de Rus ceza evlerinin birinde ölmüştür.

İkinci aykırı yorum ise, Hindistan Müslümanları arasında zuhur eden Gulam Ahmed'in yorumudur. Daha sonraları Kadiyanilik veya Ahmedilik adını alan bu hareketin kurucusu ve mensupları, İngilizlerin Hindistan'da bulunmalarını meşru görmüşlerdir.11 Gulam Ahmed ömrünün büyük bir kısmını cihadın farz olmadığını ispatlamaya ve İngilizlerin Hindistan'da bulunmasının gerekliliği olduğunu anlatmaya hasretmiştir. Mensuplarının büyük bir kısmının İngiltere'de himaye edilmesi bu hareketin menbaı hakkında bazı ip uçları vermeye yeterli görünmektedir.

Buraya kadar dilimizin döndüğü ve vaktimizin yettiğince tasavvuf-cihad ilişkisini incelemeğe ve ortaya koymaya çalıştık. Dileğimiz menşe-i üzerinde bir türlü anlaşmaya varılamayan buna rağmen İslâm aleminde önemli bir mevkii ve geçmişi bulunan ve başlı başına bir disiplin hüviyeti gösteren tasavvufun bütün cepheleriyle ilmî kıstaslarla incelenip ortaya konulmasıdır.

Dipnotlar

1. Dr. Süleyman Uludağ, Tasarruf Terimleri Sözlüğü, s. 117, İst., 1991.

2. Mahir İz, Tasavvuf s. 94, İst., 1969.

3. Kur'an-ı Kerim, Ankebut Sûresi âyet no: 69.

4. Abdulkerim Kuşeyrî, Risale (Haz. S. Uludağ) s. 222 (3. baskı) İst., 1991.

5. Kuşeyri, age, s. 222.

6. İbn-i Haldun, Şifa'üs-sail (Haz. S. Uludağ) s. 54, Ank. 1979.

7. Kuşeyri, age, s. 235.

8. Suhreverdî, Avarifü'l-Maârif (Hazırlayanlar H. Kamil Yılmaz - İ. Gürbüz), s. 61, İstanbul 1990.

9. age, s. 81.

10. A. Bennigsen-C. Lemercier-Quelguejay, Sûfî ve Komiser (Rusya'da İslam tarikatları) Terc: Dr. Osman Türer, s. 81, Ankara 1988.

11. Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğüi s. 126 (5. baskı) Ankara 1991.

Yukarı