. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 54028

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2013 
 İnsanî Değerler, Toplumsal Barış, Milliyet ve Milliyetçilik
 KÖPRÜ / Yaz 2007 
 Kamusal Alanda Din- Siyaset- Toplum İlişkileri


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Ölüm Gerçeği
Güz 2001   [ 76. Sayı ]


Ölüm ve Hakkında Bazı Meseleler

Doç. Dr. Hüdaverdi Adam

Sakarya Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Kelam Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Ölümün kaçınılmazlığı insanı ve insan bilimcilerini her zaman düşündürmüş ve hayatın anlamı üzerinde araştırma yapmaya sevk etmiştir. Eğer bütün yaptıklarımız bir gün yok olup gidecekse hayatın bir anlamı olabilir mi sorusu kişilerin huzurunu kaçırabilir ve hayatın anlamsız, amaçsız olduğuna dair düşünceler gelişebilir.

İnsanlar hayatlarında anlam ararlar. Biyolojik olarak sinir sistemi, beynin kendisine gelen uyarıları otomatik olarak, belli bir sistem içinde gruplandırması esasına göre düzenlenmiştir. Anlam aynı zamanda bir egemenlik duygusu da sağlar. Belli bir bağlamdan yoksun, gelişigüzel olayların karşısında kendimizi çaresiz ve şaşkın hissettiğimiz için, onları düzene koymaya ve bunu yaparken de onların üzerinde bir denetim duygusu kazanmaya çalışırız. Daha da önemlisi anlam, değerlerin ve dolayısıyla davranış kurallarının kaynağını oluşturur. Bu durumda niçin sorularının (niçin yaşıyorum?) cevabı, aynı zamanda nasıl sorularına (nasıl yaşıyorum?) bir çözüm getirir.

Anlam arayışı, haz arayışına benzer ve aynı şekilde dolaylı olarak yönlendirilmelidir. Anlam, anlamlı etkinlikler sonucunda oluşur. Her insan kendi hayatına kendi etkinlikleriyle anlam katmak zorundadır. Bu anlamda mesela Freud hayatın anlamının "Üretmek ve sevmek" olduğunu söylemiştir. Bir çocuk büyütmek, aile kurmak, çalışmak, para kazanmak, kitap yazmak, yardım kurumlarında çalışmak, bilgiyi paylaşmak, gelecek kuşaklara paylaşılabilecek bir şeyler bırakmak gibi şeyler kişilerin hayatlarını anlamlandırabilecekleri öğelerden biri veya bir kaçı olabilir.

Hayatımızı çift ya da gruplar içinde geçirmek için pek çok çaba sarf ederiz. Ama nasıl yalnız doğmuşsak, yalnız ölmek zorunda olduğumuz da bir gerçek olarak bilincimizdedir. I. Yalom 10 yılı aşkın bir süre ölüme yaklaşan kanser hastalarıyla yaptığı çalışmalarda, ölmenin en korkunç yanının, onu yalnız yapmak zorunda oldukları, ölüm anında bile, bir başkasının tüm varlığıyla yanımızda olmasını istemenin ölümün yalnızlığını hafifletebileceği gerçeğini öğrenmiştir. "Teknende yalnız da olsan, yakınlarda inip çıkan diğer teknelerin ışıklarını görmek her zaman avutucudur."

Ölüme karşı ruhsal tepki dört basamaktan geçer:

1. İnkar: Ölümle sonuçlanacak bir hastalığı olduğunu öğrenen kişi de ilk oluşacak tepki inkar olabilir. Hasta "Hayır, bu doğru değil, yanlışlık oldu, ben hasta değilim" şeklinde inkar savunması ile kaygı ve depresyonla mücadele edebilir.

2. Öfke: Hasta "Neden ben?" sorusuna yanıt arar ve hayatını sorgular. Yakınlarına ve doktorlarına öfke duymaya başlar. Bu öfkesinden ürken aile bireyleri hastadan uzaklaşabilir veya ayırdıkları zamanı azaltırlarsa, hasta çaresizlik duygularını daha yoğun hisseder.

3. Depresyon: Hastada kendini suçlama, ümitsizlik ve çaresizlik duygularına bağlı olarak depresyon gelişir.

4. Kabullenme: Hasta artık durumunu kabullenmiş ve bir yerde kaderine boyun eğmiştir. Hastalara kabullenme sürecinde, ABD ve Avrupa'da psikoterapi yardım ve destek grupları yardım verir. Bu gruplarda hastaların kendilerini ifade etmeleri sağlanır ve iyileşme ümidinin ölümü, huzurla kabul etme ümidine dönmesi için desteklenirler. Ülkemizde henüz ölümü bekleyen hastalar için psikoterapi grupları oluşmamıştır. Ama kültürümüzde hasta ve yaşlı insanlara verilen önem, aile bağları, hasta kişileri hastanelerde ziyaret etme, yalnız bırakmama gibi insani öğeler, kısmen de olsa bu insanların acılarını göğüslemede onlara yardımcı olmaktadır.

Hayat ölüm için, ölüm de hayat için son derece anlamlıdır. Hayatı olmayan bir ölüm nasıl hiçlik ve yokluk demekse; ölümü olmayan bir hayat da öyledir. Eşya zıtlarıyla kaim olduğu için gecenin varlığı gündüzü, akın varlığı karayı, ölümün varlığı da hayatı anlamlı hale getirir. Allah Teâlâ bu gerçeği "Sizin hanginizin daha iyi amel yaptığını sınamak için ölümü de, hayatı da yaratan Allah'tır." buyurarak ifade eder. Buradan anlaşıldığına göre hayat ve ölüm imtihan amaçlıdır. Hayat olmasa ölümün; ölüm olmasa hayatın imtihan gayesi tahakkuk etmezdi.

Ayette ölümün hayattan önce zikredilmiş olmasını değerlendiren müfessirlerden bir kısmı bunu insanın doğmadan önceki haliyle irtibatlandırırken bir kısmı da ölümün hayırlı işler yapmaya daha müessir oluşu üzerinde durmuşlardır. Sahabelerden İbn Mes'ud ve onu izleyen bazıları özellikle: "Lezzetleri tarumar eden ölümü çokça hatırlayın."1 hadisinden hareketle ölümün hayat üzerindeki düzenleyici etkisine ve terbiye edici tesirine dikkat çekmişlerdir.

İnsan unutmaya meyyal bir varlıktır. Bu yüzden "Hafızay-ı beşer nisyan ile ma'luldür" denilmiştir. Bu sebeple insan her zaman bir hatırlatıcıya ve uyarıcıya ihtiyaç duyar. Her gün karşılaştığımız ölüm ve cenaze olayları, bizlere "ölümün ne güzel bir nasihatçi" olduğunu haykırır.

Ölümü nazar-ı itibara alıp onunla son bulacak bir hayatın kıymetini ölçüp tartmak akıllıca bir hareket olmakla birlikte yeterli değildir. Çünkü sonrasını düşünmeyenler için, ölümü düşünmek kaygı verici bir olaydır. Hatta ümitsizlik kaynağıdır. Ölüm kaygısı taşıyanların bir kısmı, "nasıl olsa bir daha dünyaya gelmeyecekleri" düşüncesiyle ölümü ve ölüm ötesini hiç düşünmeden dünyadan kâm almaya kalkarlar. Bir kısmı da ölüm rahatlığına ermek sevdasına kapılırlar. Bu ikisi arasında aslında doğru olan davranış ölümün de hayatın da imtihan gayeli olduğunu bilip ebedi hayat için hazırlanmaktır.

Kur'an ve hadislerde dünya hayatının geçiciliği, çekiciliği üzerinde sıkça durulmuş ve insanların dikkatleri ölüm ötesi ebedi hayata çekilmek istenmiştir. Nitekim bununla ilgili bir ayette "Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziraatçıların da hoşuna giden bir bitki gibi, önce yeşerir, sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir."2 "Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurduna gelince işte asıl hayat odur."3 buyurulmaktadır.

Bu ayetlerle insanlardan istenen bir hayattan ötekine geçerken ilerideki daha üstün hayata yükselmek için faydalı işler yapmak ve bu geçiş ortamını ebedi hayatın başlangıcı gibi algılamaktır. Fani hayatın "bütün lezzetlerini tarumar eden", sevgilileri birbirinden ayıran, ocak yıkıp yürek yakan, evlatları yetim anaları dul bırakan, servetleri hâk ile yeksan eden ölüm, Allah için çalışmış, iman ve itminan ile dolu gönüller için Hakk'ın rızasına kavuşmanın mutlu sonudur.

Bu yüzden: "Bir aylık ömrünüz kalsa ne yapardınız?" sorusuna muhatap olan kimse elbette hemen "hüsn-i hatime" kaygısına düşerek: "Acaba benim ölümüm Hakk'ın rızasına kavuşmak mı, yoksa eli boş bir tükenme mi?" diye düşünür. Bu tür bir düşüncenin "tul-i emel" dediğimiz dünya tutkusunu azaltmada müessir olduğu muhakkaktır. Çünkü böyle bir düşünce insanı muhasebeye hazırlar.

Tasavvuf çevrelerinde, er-Riaye isimli eserinde işlediği muhasebe kavramı sebebiyle "el-Muhasibi" lakabını aldığı söylenen Haris b. Esed el Muhasibi, muhasebeyi ikiye ayırmaktadır: Birincisi yapacağımız işlerle, ikincisi yaptığımız işlerle ilgili muhasebedir.

Yapacağımız işlerle ilgili muhasebe yararlıyı zararlıdan ayırmak için ayak kaymasına karşı tedbirli olmamızdır. Böylece bilinçli bir biçimde zararlıyı terk eder ve yararlıyı yaparız. Bu tür bir muhasebe insanın önünü görerek ve sağlam yere basarak güvenle yürümesini sağlar. Otokontrol mekanizmasını randımanlı bir biçimde çalıştırır. İnsanın sürçme ve ayak kaymalarını önler. Planlı çalışma ve sistemli ilerlemeyi gerçekleştirir. Proje olmadan, finans bulunmadan imar ve inşa olamayacağı gibi, muhasebe olmadan da yararlı işlerde daim olmak zor hatta imkânsızdır. İkinci tür muhasebe ise geçmişte yapılan işlerle ilgilidir. İnsanın yaptığı iş ve davranışları gözden geçirerek eksik ve kusurlarını tamamlaması, hata ve günahları varsa ondan tövbe etmesi demektir. Netice itibariyle Allah, kullarının işlerini yapmadan önce planlamalarını; yaptıktan sonra da yapılan işin nasıl bir şekil aldığını gözden geçirmelerini istemektedir. Kulun ameline nokta koyan ölümden başkası değildir. Öyleyse sağ olduğu sürece, muhasebenin iki türlüsü de müminin hayatına şekil vermelidir.

Gaflet, ahiretle aramıza perde olmuş, kalp kasveti Allah'ın tehditlerine rağmen bizi donuklaştırmış, günah ve isyan pası Allah'ın emirlerine karşı basiretimizi bağlamış, dünya düşüncesi bütün düşüncelerimize galebe çalmış görünüyor. Nitekim konu ile ilgili olarak Allah Teala "Allah'ı unuttuklarından dolayı Allah da onlara nefislerini unutturdu."4 buyurur ki bir kısım müfessirler bunu "Nefislerini ele alıp onu hesaba çekmeyi unutturdu." şeklinde anlamışlardır.

Allah iyi işler yapanları aziz kılar. İman etmekle birlikte insan olmanın gereği kusur işleyenleri, en güzel biçimde çalışamamış olanları tövbe etmeleri halinde bağışlar. Ölüm ve hayatın yaratılmasının en yararlı işlerle müsabaka imtihanının biricik gayesi, varlığın sahibini bilmek, O'na kulluk bilincine ermektir. Çünkü Kur'an'da insanın varlık sebebini anlatan ayette: "Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım5 buyurularak bu gerçek ifade edilmiştir. Hadis-i şerifte de: "Ben gizli bir hazine idim, tanınmak istedim ve bunun için mahlukatı yarattım."6 buyurulmuştur.

Bu ayet ve hadisin ışığında varlık sebebimiz kulluktur. Ancak insanoğlunun hayatın her safhasını kulluk bilinci ile donatması zor bir olaydır. Ölümün hangi zaman ve vakitte, nerede ve hangi şartlarda geleceği bilinmemektedir. Bu bilinmezlik yerine göre bir rahmet olmakla birlikte, bazen de ölümü çok uzaklarda görme şeklinde gaflete de sebep olabilmektedir. Hayatımızda Ramazan iklimi gibi ibadet-yoğun mevsimlerin varlığı, bizim gaflet sislerini dağıtıp basiretin aydınlık ortamına çıkmamızı sağlamaktadır. Hz Peygamber'in: "Her namazınızı son namazınız imiş gibi kılın7 hadisinden yola çıkarak bir aylık ömrü kalan bir insanın duyarlılığının, ölüm konusunda hazırlıklı olmaya vesile ve sebep olması gerekir.

Bir aylık ömrü kalmış, ölümün hızla kendisine yaklaştığını hisseden insan, kavuşacağı Rabbinin isteklerini yerine getirmeye yoğunlaşmalı, O'na O'nun sevdiği şeylerle kavuşmaya; O'nun rızasını kazanarak ulaşmaya çalışmalıdır. Çünkü hedef rızay-ı İlahidir. Rızay-ı İlahiyi kazanmak ise önce O'ndan razı olmaktan sonra da O'nu razı edecek amel işlemekten geçer. Buna göre hayat, ölüm ve ölüm ötesi için "en güzel amel" yarışıdır. Bir yıl olsa da, bin yıl olsa da geriye bir ay kalsa da "en iyi amel yarışı" ve en güzel kulluk arayışı sürmelidir.

Amel yarışı ve kulluk arayışında denge ve itidal çizgisi son derece önemlidir. Ne büsbütün seccadeye mıhlanmış bir baş, ne sürekli gözden akan yaş ve ne de bağrı taş olmak gerekir. Hepsinden iyisi gönlü arıtmak ve bir gönle girmektir. Gönlü arıtmadan, tevbe ile günah kirlerinden arınmadan mutmain bir kalbe, "leyyin" bir ahlâka ermek ve Hakk ile vuslata varmak mümkün değildir.

İnsanlarla ilişkilerde hak ve vazife kavramı ile birlikte iyi geçimli olarak onların hüsn-i şehadetlerini almak da ayrı bir anlam taşır. Allah, insanların birbirleri hakkındaki hüsn-i şehadetlerine önem vermekte ve onları yeryüzünde Allah'ın şahitleri saymaktadır. Nitekim Allah Resulü bir cenaze sonrasında halkın cenazeyi hayırla anması üzerine: "Vacib oldu, vacib oldu, vacib oldu." buyurdu. Bir başka seferinde ise kötü sıfatlarla anılan bir kimse hakkında yine: "Vacib oldu, vacib oldu, vacib oldu." buyurdu. Sebebi sorulduğunda: "Hayırla andığınıza Cennet, şerle andığınıza ise Cehennem vacib oldu. Çünkü siz yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz."8 buyurdu.

İnsanların insanlar hakkında vereceği kıymet hükümleri önem arz ettiğine göre insanların gönüllerini incitecek ve onların kendisi hakkında "kötü adam" değerlendirmesine sebep olacak davranışlardan sakınmak da son derece mühimdir. Zira hiçbir kalbe, kırılarak girilemeyeceği bilinen hususlardandır.

İslam'ın genel tarifi: "Yaradan'a kulluk ve yaratıklara şefkat ve dostluk" olduğuna göre mü'min insan hayatını yaşarken bu iki ana noktaya yoğunlaşmalı, İlahi hukuku ve insanların haklarını kâmil mânâda ifa ve icra etmelidir. İtibar, son nefese olduğuna göre, son nefesini imanla alıp verecek bir doygunluğa erişmeye çalışmalıdır. Çünkü: "Nasıl yaşarsak öyle ölürüz, nasıl ölürsek öyle haşroluruz."

İman ehli için hayat vazifesinin getirdiği külfetlerden bir terhis, dünya meydanındaki imtihanda kulluk vazifesinden bir paydos, öbür aleme göç etmiş ahbabına kavuşmak için bir vesile, hakiki vatanına dönmeye bir vasıta, dünya zindanından Cennet bahçelerine bir davet ve yüce Allah'ın fazlından, hizmetine mukabil ücret alma anı olarak telakki edilen ölüm, pek çok insan için ürkütücü ve halledilmesi çok zor bir problemdir.

İnsanlık, ilk yaratıldığı günden itibaren ölüm ve ölümden sonrasını düşünmüş, dinler de onların bu mevzudaki problemlerini çözmek için gelmiş ve onların "Ben kimim?", "Nereden geldim?" ve "Nereye gidiyorum?" şeklindeki sorularına cevap vermiştir.

İslam dini de bu meseleye diğer dinler gibi çok önem atfetmiş, Ahiret'e imanı inanç esasları arasında mütalaa ederek ona Allah'a imandan sonra ikinci sırada yer vermiştir.

Ölüm Gerçeği

Allah Teâlâ hikmetli kitabı Kur'an-ı Kerim'de "O ki hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır."9 buyurarak hikmeti gereğince, kudreti ile, dünya hayatında ölümü icat ettiğini, yarattığını bildirmektedir. Bundan, dünya hayatının da ölümün de hikmetli olduğu; abes ve gayesiz olarak meydana gelmediği anlaşılmaktadır. Dünya teklif ve amel; ahiret ise hesap ve mükafat yeridir. Din böyle demekte, akıl buna hükmetmekte, mü'minler de buna böyle inanmaktadırlar.10

Ölümün hikmeti insanın imtihanında gizlidir. İnsan, iyi ya da kötü her işlediği şeyin karşılığın görecektir. Ancak bu, burada değil de Ahiret aleminde olacaktır. Kur'an-ı Kerim'de yer alan bu açıklamaya göre Allah açısından ölümün bir gayesi vardır. Ancak bu şuurdan uzak yaşayan insan Ona kavuşmaktan korkmakta, kendi çevresindeki insanların ölmeleri ile ürpermekte ve feryat etmektedir.

Aslında ölümün insanı korkutmasının altında yatan gerçek sebep, ölümün mahiyetinin bilinmemesi, insanın emellerini gerçekleştirmeye imkan vermemesi ve onu sevdiklerinden ayırmasıdır.11 Bütün semavi dinler insanı bu sıkıntılı durumdan kurtarmak için "öldükten sonra dirilmeye iman" düşüncesiyle gelmiş ve bunda ittifak etmişlerdir.12 Hatta peygamberlerin daveti Allah'a imandan sonra Ahiret'e imana ve onun için hazırlık yapmaya olmuştur.13

Dirilten ve öldürenin kendisi olduğunu belirten Cenab-ı Hak14 ölümün belli bir süre ile yazılı olduğunu ve herkesin ölümünün Onun iznine bağlı olduğunu bildirmektedir.15 Hiç kimse abes olarak, boş yere yaratılmadığı16 gibi kimse ölümden kaçamayacaktır. Allah (c.c.) bunu "(Habibim) sen de öleceksin, onlar da ölecekler" şeklinde ifade eder.17 Ölüm karşısında müsavi olan insanlar hiç bir adaletsizliğe uğramadan "zerre kadar hayır yapmışlarsa onu, zerre kadar şer yapmışlarsa onu(n karşılığını) göreceklerdir."18

Gazâlî'ye göre, ölüm karşısında insanlar dört gruba ayrılır:

1- Hayatın fânî ve geçici olduğunun farkına varamamış; hayatı dünyevî zevklerden ibaret görenler. Bunlara göre ölüm, zevk ve safanın sona ermesi, korkulan âkıbetin başa gelmesi demektir. "De ki, kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır."19 Ayeti bunların durumunu anlatır.

2- Yaptıklarının âkıbetini bilen ve tövbe edip kulluk yoluna yönelmeye çalışanlar. Bunlar için de ölüm istenmeyen ve hoşa gitmeyen bir hadisedir. Çünkü henüz hazır değildirler. Ölümün aniden onları yakalama tehlikesi vardır. Bunlar Allah'a kavuşmak isterler ancak ölümün gecikmesini dilerler.

3- Allah'ı bilen ve O'na aşk ile bağlı olanlar. Bunlar Allah'a kavuşmak için can atarlar ve ölümün gecikmesinden şikayet ederler.

4- İşi Allah'a havale edenler. Bunlara göre O, neyi murâd ederse, istenmeye ve sevilmeye layık olan O'dur.20

Kula düşen, ölümü unutmamak, ona hazırlık yapmak ve Allah'ın rahmetinden ümitli olmaktır. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, ölümü temennî etmek doğru değildir.21

Ölümün hakikati tehdit ve korkutma değil, ebedi ve daimi bir hayatın mukaddimesi olduğuna göre göre ondan korkmaya gerek yoktur. Hatta her yönüyle nimet olan ahiret saadetine ulaşmak ancak ölüm vasıtasıyla olduğuna göre, bizim için ölüm bir nimettir. Çünkü kendisi vasıtasıyla nimete ulaşılan sebep de nimettir.22

Her insan, kendisi için takdir buyurulan vakit dolduğunda, içinde bulunduğu şu fâni ve zâil dünya hayatından asıl yurdu olan ahirete intikâl edecektir. Peygamberler de dahil olmak üzere hiçbir varlık, bu takdirin dışına çıkabilmiş değildir. Kur'an-ı Kerim'de de "Her nefis ölümü tadıcıdır."23 "De ki: Sizin hakikaten kaçıp durduğunuz ölüm (yok mu?) o, size elbette gelip çatıcıdır. Sonra (hepiniz) gizliyi de âşikârı da bilen (Allah)'a döndürüleceksiniz de O, size yaptıklarınızı haber verecektir"24 "Nerede olursanız olun, velev tahkim edilmiş yüksek kalelerde bulunun, ölüm size çatıp yetişicidir"25 ve ".. Her ümmetin bir süresi vardır. Süreleri gelince ne bir an geri kalırlar, ne de ileri giderler"26 buyurularak ölümden kurtulmanın mümkün olmadığı ifade edilmektedir.

Hakikat bu olduğu halde çokları, ölümü unutarak hiç ölmeyecekmişçesine bu dünyaya sarılmaktadırlar. Halbuki ölümü hatırlamak, bir hadis-i şerifte de beyan edildiği üzere27 lezzetleri yok eder ve böylelikle dünyaya olan muhabbeti, ahirete olan iştiyaka dönüştürür. Her Müslüman'ın, fırsat elde iken vakit kaybetmeden geleceği kesin olan ebedî dünyası için bu dünyada şimdiden hazırlık yapması gerekir. Nitekim bununla ilgili olarak Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de: "Azıklanın. Muhakkak ki, azığın en hayırlısı takvadır. Ey kâmil akıl sahipleri benden korkun." buyurmaktadır.28

İnsan, ahirette dünyada ektiğini biçecek işlediklerini karşısında görecektir. Burada nefislerine uyup keyiflerince yaşayan ve hazırlıklarını yapmayanların halini Kur'an-ı Kerim şöyle tasvir eder: "Nihayet onlardan her birine ölüm gelip çatınca (tekrar tekrar) şöyle diyeceklerdir: ‘Rabbim, beni (dünyaya) geri gönder, tâ ki ben zâyi ettiğim (ömrüm) mukabilinde iyi amel (ve hareket) de bulunayım.’ Hayır hayır onun söylediği bu söz (hakikatte) boş laftan ibarettir. Önlerinde ise diriltip kaldırılacakları güne kadar (Kalmalarına mani) bir engel vardır."29

Hiç kimsenin öleceği zaman belli değildir. Dolayısıyla hayatlarını şuurlu ve her an ölüme hazırlıklı yaşayanlar olduğu gibi yer yer gaflete düşenler de vardır. Ayrıca içinde yaşadığımız toplumda, ölmüş yakınları için dua ve ibadetlerle onların arkasından imdatlarına koşmak ve onlara sevap kazandırmak isteyenler de az değildir. Bu sebeple biz bu çalışmamızda, vefat edip bu dünyadan ebedî aleme göç etmiş insanların arkasından yapılan dua ve ibadetlerin durumunu ortaya koymaya çalışacağız.

Kabir Ahvali

Kabir ahvali, naklî yani akıl ile değil, ancak haber (Kur'an veya Hadis) ile bilinebilen konulardandır. Kabir ahvali denince ilk akla gelen kabir azabı ve nimetidir. Kabir azabını kabul edenler sual ve nimeti de kabul etmişler, kabir azabını imkansız görüp kabul etmeyen ve bu husustaki nasları türlü şekillerde tevil edenler, kabirdeki diğer ahvali de inkar etmişlerdir.30 Kabir azabından kasıt "ölümden sonra başlayıp kıyamete kadar sürecek olan devredeki azaptır. İsterse bu azabı çeken bir kabre defnedilmemiş olsun."31

İşte ölüm ile başlayıp ahiret hayatının ikinci devresi olan "ölümden sonra tekrar diriltilme anına kadar devam eden devreye kabir hayatı veya berzah adı verilir.32

Ölümden Önce Yapılacaklar

Ahiret hayatının başlamasından önce, yani dünya hayatının son demlerinde de insanların birbirleri için yapabilecekleri işler, birbirlerine faydalı olabilecekleri durumlar vardır. Bunların başında geleni ise, hasta ziyaretidir.33 Hasta ziyaretinde, Allah'tan onun için sıhhat, afiyet ve şifa dilenmeli, sabır tavsiye edilmeli, ümit verilerek iyi olacağı söylenmeli, mümkünse -ve de ısrar etmiyorsa- yanında fazla kalınmamalıdır.34 Hastada ölüm alametleri görülmeye başlayınca da mümkünse, zorluk yoksa, kıbleye çevrilmelidir. İmam Şafiîye göre ise, başı biraz kaldırılarak, hasta sırt üstü yatırılmalıdır.35 Hastaya yapılması gereken şeylerden biri de telkindir. Ülkemizde, bu mesele maalesef yanlış anlaşılmakta ve telkin, bilindiği gibi, yaygın şekliyle definden sonra, kabir başında yapılmaktadır. Halbûki, sünnete uygun olarak telkin, ölmek üzere olan Müslüman'a (muhtazar) yatağında yapılır. Bu amaçla, söyleneni anlayıp tekrar edebilecek durumdaki (komaya girmemiş ve şuuru kapanmamış) hastanın yanında, hastanın sevdiği birinin, zaman zaman onun duyabileceği şekilde kelime-i şehadeti "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah" tekrarlar. Ama onu zorlamaz ve bunu ondan istemez.36

İhtizar halinde bulunan (ölmek üzere olan) hastaya "Yâsîn" suresinin okunması da Hz. Peygamber tarafından yapılması tavsiye edilen hususlardandır. Ancak, bunun ölü üzerine okunması tartışılmıştır. Ancak Şevkânî, birbirini takviye eden rivayetleri göz önünde bulundurarak bunun caiz ve faydalı olduğu kanaatindedir.37

Yalnız burada belirtilmesinde fayda addettiğimiz bir husus vardır: Bilenler "Yâsîn"i bizzat kendileri okumalı, bilmeyenler Allah rızası için okuyacak birisini bulup ona okutmalıdırlar. Böyle birini bulamazlarsa, bildikleri ve kendilerine kolay gelen herhangi bir sureyi okumakla yetinmeli bunu geçim kaynağı ve ticaret metaı haline getirenlere imkan ve fırsat vermemelidirler.

Ölümden Sonra Yapacaklarımız

Ölen kişinin, gözlerinin kapanması, çenesinin bağlanması ve üstünün örtülmesinden sonra yapılması gereken bir kısım vazifeler vardır. Şimdi sırasıyla onları görelim.

Allah'a sığınma (istircâ): Ölüm ve benzeri felaketlerle karşılaşan Müslüman bunu sabırla karşılamalı ve dua ile Allah'a sığınmalı "Allah'tan geldik ve O'na döneceğiz"38 diyerek dayanmalıdır. Allah bu gibi kullarını methetmiş, rahmet ve hidayetle müjdelemiştir.39

Saçını başını yolmamak: Ölüm gibi son derece önemli bir mesele karşısında üzülmemek mümkün değildir. En sevdiği yakınını kaybeden birinin, hüzünlenmesinden ve bunu dışarıya yansıtarak ağlamasından daha tabiî ne olabilir. Bu yüzden Hz. Peygamber bu nevîden olan üzülmeyi ve ağlamayı men etmemiştir.

Hz. Peygamber'in, oğlu İbrahim'i son anlarında kucağına alıp öpüp kokladığını ve gözlerinden yaş boşandığını gören Abdurrahman b. Avf'ın sizde mi Ya Rasûlallah! Diye hayretle sorması üzerine O, "Göz ağlar, kalp mahzûn olur ve biz ancak Rabbimizin hoşnut olacağını söyleriz. İbrahim! Senden ayrıldığımız için gerçekten mahzûnuz"40 buyurmuşlardır. Ancak, bunun dozunun kaçırılarak, ölüye azap verecek bir ağıt'a dönüştürülmesi doğru değildir. Çünkü bu, cahiliye adetlerindendir.41

Ölünün yıkanarak kefenlenmesi: Ölünün yıkanıp kefenlenmesi farz-ı kifayedir. Hz. Peygamber bu iki işin nasıl yapılacağını bizzat göstererek öğretmiştir. Ancak şehitler yıkanmaz, kanlı elbiseleriyle defnolunurlar.42 Ölüm fikrini canlı tutabilmek için, kefenin önceden hazırlanması caizdir. Zira, Hz. Peygamber, Ashabından bazılarının bunu yaptıklarını görmüş ve tasvip etmiştir.43

Ölünün borçlarının ödenmesi: Ölünün borçları, mümkün olduğu kadar erken, hatta imkan varsa namazı kılınmadan önce ödenmelidir. Ölünün borcu -varsa- kendi malından ödenir. Yoksa, -bazı müçtehidlere göre- "Beytü'l-Mâl"den ödenir.44

Namazının kılınması: Ölü üzerine namaz kılınmasının farz-ı kifaye olduğu hususunda bütün mezhepler ittifak etmişlerdir. Bu namaz, Allah'a ibadet, ölüye dua niyetiyle kılınır.45 Müslüman kadın ve erkek ile, canlı doğarak ölen çocukların namazı kılınır. Ancak, Hanefî mezhebine göre, devlete baş kaldırıp savaşırken ölen asiler, haksız olduğu halde kabilecilik gayretiyle kavga edip ölenler, soygunculuk yapan eşkıya ile anne veya babasından birini öldürenlerin cenaze namazları kılınmaz.46

İmam-ı Azam Ebû Hanife ile İmam Mâlik'e göre, cami içinde namaz kılınması mekruh olarak kabul edilirken; İmam Şâfiî, Ahmed İbn Hanbel, İbn Hazm'a göre, bunda bir beis yoktur. Çünkü Hz. Peygamber, Ashabdan Süheyl b. Beyda'nın cenaze namazını mescitte kıldırmış; Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer'in cenaze namazları da mescitte kılınmıştır.47

Ebû Hanife ile İmam Mâlik, gıyâbî cenaze namazının caiz olmadığı kanaatindedirler. Ancak, İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel ile İbn Hazm'a göre ister uzak, isterse yakın olsun başka bir yerde bulunan cenaze için namaz kılmak caizdir. Zira, Hz. Peygamber, Habeş kralı Necâşî vefat edince gıyâbî olarak namazını kıldırmıştır.48

İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre, defnedildikten sonra, kabirdeki cenaze için namaz kılınması da caizdir. Ebû Hanifeye göre ise, daha önceden namazının kılınmaması ya da selahiyetsiz biri tarafından kıldırılmış olması gibi zarûrî bir mazeret bulunmadıkça bu, caiz değildir.49

Ölüyü tezkiye ve hakkında şahitlik etmek: Ölen biri için kesinlik ifade eder şekilde, "Cennetliktir" ya da "kurtulmuştur" demek caiz değildir. Çünkü, Hz. Peygamber bile bu mevzuda emîn değildir ve "Vallahi! Allah'ın Resûlü olduğum halde, bana ne yapılacağını bilmiyorum" buyurmuştur.50 Ancak geride iyi intiba bırakmış, kendileri için iyi şahitlikte bulunulan kişilerin, bu şahitlik sebebiyle af ve rahmete nâil olacakları da umulur. Tabii ki burada söz konusu olan şahitlik, öleni iyi bilip tanıyanların şahitliğidir.51 Zira, bir Müslüman'ın bilmediği kişilerin iyilikleri veya kötülükleri için şahitlik yapmaları caiz değildir.52

Bu konuda en güzeli iyi bilmediğimiz kişiler için Allah'tan rahmet dilemek ve "Allah rahmet etsin" demektir. Kötü diye bildiğimiz kişi için ise, fayda ve maslahat yoksa, kötülüğüne şahitlikte bulunmaktansa susmak daha evladır. Bazıları bir kısım rivayetleri değerlendirerek, bazı hallerin kişilerin ahirete iyi olarak intikali hakkında fikir ve kanaat verdiğini ileri sürmüşlerdir.53

Hz. Peygamber, ölenlerin ardından kötü söz söylemeye izin vermeyerek "Ölülere sövmeyin. Çünkü onlar, ettiklerini bulmuşlardır." buyurmuştur.54 Ölenler kafirse, bunların ardından lanet caiz ise de bunun herhangi bir faydası yoksa abes ile iştigal olacağı için terki daha münasip görülmüştür.55

Ölünün kabre intikâli: Müslümanların birbiri üzerindeki haklarından biri cenazenin taşınması ve defni meselesidir. Bundan dolayı Müslüman'a ecir (sevap) vardır. Bunun da en iyisi, definden sonraya kadar kabir başında kalıp dua ve istiğfar ile meşgûl olmaktır.56

Cenazeyi kabre taşıyanların ahireti düşünmeleri ve dünyevî şeyleri konuşmamaları, sükûneti muhafaza etmeleri, bağırıp çağırmamaları, tekbir ve zikir dahi olsa sesli îfâsından kaçınmaları ve kabre indirilinceye kadar -bazı fukaha'ya göre omuzlardan indirilinceye kadar- oturmamaları gerekir.57

Cenâzenin defni: Cenazenin defni farz-ı kifaye'dir. Bir mezara normal şartlarda sadece bir ölü defnedilir. Ancak zarûrî bir kabre birden fazla ölü de konulabilir. Esas olan, kişilerin öldükleri yere defnedilmesidir. Ancak, ölü ya da yakınları için bir maslahat söz konusu ise, başka bir yere taşınması caiz görülmüştür. Defin işlemi gündüz olduğu gibi gece de olabilir.58

Âlimler, kabir üzerinde çok ciddî olarak durulur. Kabirlerin kendi toprağına ilave yapılarak yükseltilmesi, üzerine bina yapılması, mezar taşına ölüyü öven yada kaderden şikayet eden yazılar yazılması yasaklanmış ve cevaz verilmemiştir. Ancak, kabrin yerden bir-iki karış yükseltilmesinde, başına bir taş konulması ve belli olması için isminin yazılmasında mahzur görülmemiştir.59

Bu mevzuda gösterilen hassasiyet, "Tevhid" akîdesini korumak içindir. Çünkü, câhil halk zamanla mezarla mabedi birbirine karıştırır. Sonra da mabedlerde yapması gerekenleri mezarlarda yapmaya, Allah'tan istemesi gerekenleri mezarda yatan ölüden istemeye başlar. Bu ise, şirk demektir. İslam, tevhid'i ikame etmek için gelen bir din olarak, elbette şirk'e yol açacak bu türden şeylere müsamaha gösteremez.

Taziye ve ölünün yakınlarına ikram: "Sabra teşvik" anlamına gelen taziye ile, ölü yakınlarına, sabretmesini, hepimizin Allah'a ait olduğumuzun dolayısı ile O'na döneceğimizin söylenmesi, bu mesajın telkin edilmesi kastedilir. Taziye müddeti, acının tekrar tekrar deşilerek yenilenmesine engel olmak için, üç gün ile sınırlandırılmıştır. Ancak, uzaktakiler için, bir sınırlama söz konusu edilmemiştir.60

Cenaze sahiplerinin yemek hazırlayarak başkalarına ikram etmesi hem cahiliye adetlerinden olduğu hem de acılı günlerinde onlar için ekstradan bir yük getirdiği için, mekruh -hatta bazılarına göre haram- sayılmış, ancak akraba ve komşuların yemek hazırlayarak götürmesi müstehap kabul edilerek teşvik edilmiştir.61

Ölünün vasiyetinin ifâsı: Üzerinde kul hakkı olanlarla yerine getirmedikleri ilâhî vazifeler olanların vasiyet bırakmaları farzdır. Aksi takdirde sorumlu olurlar. Ölünün vasiyeti, yerine getirilmesi gereken hususlardandır. Ancak, vasiyet bıraktığı malın (terike) üçte birini aşmıyorsa mutlaka yerine getirilmesi gereken bir vazifedir. Eğer üçte birini geçiyorsa, karar mirasçılara kalmıştır. İsterlerse teberrû olarak vasiyeti yerine getirebilirler, mecbûr değillerdir.62

Ölmüş Kişilerin Başkalarının Yapacakları Amellerden İstifadesi

Hayatta iken yaptıklarının, vefatından sonra kişinin kendisine ulaşacağını ifade ve hayatta iken hayır yapmaya teşvik eden pek çok hadis-i şerif vardır.63 Peygamber Efendimiz (s.a.v) "İnsan ölünce (salih) ameli kesilir. Ancak üç amel (in sevabı) kesilmez: Sadaka-i câriye (kamuya yararlı sadaka), faydalanılan bir ilim ve arkasında kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakmak"64 buyurarak buna işaret etmiştir. Ebû Hureyre'den rivâyet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v) amellerin sayısını (sadaka-i cariyeyi tafsil etmek suretiyle) çoğaltarak: "Mü'min'e ölümünden sonra amel ve hasenatından ulaşacak şey: Öğretip yaydığı ilim, bıraktığı salih evlat, miras bıraktığı Mushaf, yaptığı mescit, yolcu için yaptığı ev, akıttığı ırmak ve sağlığında malından verdiği sadakadır."65 buyurmuşlardır.

Başka bir hadisin ifadesiyle; "Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır: ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır."66

Bu ve benzeri67 hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere insan, dünyada iken kendisinin yaptığı veya başkalarının yapmasına vesile olduğu amellerden istifade edecektir. Zaten bunda alimler de ittifak etmişlerdir.68 Fakat kişinin ölümünden sonra başkalarının kendisi için yapacakları iyi işlerin sevabının veya bunlardan hangisinin ulaşıp-ulaşmayacağı konusunda ihtilaf edilmiştir.

Mu'tezile mezhebi, ölüye dirilerin yaptıkları hiç bir şeyin fayda vermeyeceğini iddia eder.69 Onlar iddialarına delil olarak da "İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur",70 "Siz, ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz".71 ve "Herkesin kazandığı hayrın sevabı kendine, yaptığı fenalığının zararı da yine kendinedir."72 gibi ayetleri gösterirler. Halbuki Ehl-i Sünnet alimlerinin hepsi, hangi amelin fayda verip, hangisinin fayda vermeyeceği meselesinde ihtilaf etmişler ise de, ölüye başkalarının yapacağı amellerin fayda vereceği hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü bu konuda, bazı amel ve iyiliklerin fayda vereceğine dair, apaçık ayet ve hadisler vardır. Mesela, dua ve istiğfarın faydalı olacağına "Onlardan, sonra gelenler şöyle derler: Ey Rabbimiz, bizi ve bizden önce imanla geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma"73 ayet-i kerimesi delalet etmektedir. Bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk, daha önce iman edip de göçmüş olan kardeşleri için istiğfar eden mü'minleri övmüştür. Eğer istiğfarın ölülere bir faydası olmasaydı, Allah Teâlâ onları övmezdi.74

Peygamber Efendimiz de "Ölüye namaz kıldığınız zaman ona gönülden dua edin"75 buyurmuş ve kendisi de kıldığı cenaze namazlarında ölü için dua etmiştir. Şayet bu namaz ve duanın ölüye bir faydası olmasaydı, Rasulullah (s.a.v) bunu ne kendi yapardı ne de başkalarına emrederdi.76 Halbûki O, kendisi de birinin cenaze namazını kıldırırken "Allahım, filan oğlu filan senin güvencende, senin koruman altındadır. Onu kabir fitnesinden ve Cehennem azabından koru. Sen vefa ve övgü sahibisin. Allahım onu bağışla, ona acı! Muhakkak ki sen çok bağışlayan, çok acıyansın."77 diye dua etmiştir. Kaldı ki Cenâze namazının kendisi de ölü için bir duadır. Allah için namaza, meyyit/meyyite için duaya... diye niyet edilir. Eğer ölünün ruhuna yararı yoksa bunun bir anlamı kalmaz.

Kendisi zaman zaman Bakî kabristanını ziyaret ederek kabirdekilere selam vererek dua ederdi.78 Eğer selamı onlara ulaşmasa ve duası fayda etmeseydi, bunu yapması abesle iştigâl olurdu ki O, bundan münezzehtir.

Geride kalanların, ölüleri için yaptığı ibadet ve hayırların faydasını iki bakımdan ele almak gerekir:

Birincisi: Müteveffânın borçtan kurtulup kurtulmaması

Bir kimse üzerinde namaz, oruç, hac, zekat, adak, kul borcu gibi borçlar bulunarak ahirete intikal etmiş ise geride kalanların-ölünün vasiyeti olsun veya olmasın- bunları eda etmeleriyle borçtan kurtulur mu?

İkincisi: Başkasının yaptığı ibadetin sevabının ölüye ulaşıp ulaşmaması

Fukahâ ibadetleri üçe ayırmışlardır:

a) Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetler: Başkalarının yapmalarıyla bu borçlar düşmez, sorumluluk devam eder.

b) Zekat, nezir ve mâlî keffaret gibi mâlî ibadet ve borçlar: Bunlar, başkalarının ödemesiyle ödenmiş olur, borç kalkar.

c) Hac gibi hem mâlî, hem de bedenî ibadetler: Birisi ölü namına bunu yaparsa o borçtan kurtulmuş olur. Fakat mirasçılar bunu yapmaya mecbur değildir. Ancak İmam Şafiî'ye göre vasiyet etmiş ise mecbur olurlar.

Ahmed b. Hanbel, Evzaî, Ebû Sevr, Nevevî gibi müçtehidler ile muhaddislerin çoğuna göre, ölünün yakınlarının, onun borçlu olduğu oruç, hac gibi ibadetleri de kaza etmesi caiz ve sahihtir.

İslam ulemasının ekseriyeti, sevabını ölüye bağışlamak niyetiyle yapılan ibadetlerin sahih olduğuna ve dünyadan göçmüş olanların bundan istifade edeceklerine kani olmuş ve bu hükmü benimsemişlerdir.79

Konumuzun daha iyi anlaşılabilmesi için başkalarının ölünün yararına yapabilecekleri işleri maddeler halinde açıklamaya çalışalım:

1- Ölünün borcunun ödenmesi: Bir kişi öldüğünde başkalarının onun hakkında yapabilecekleri, hatta yapmaları gereken en önemli işlerden birisi, varsa o kişinin borçlarını ödemek ve böylece onun üzerinden kul haklarının kalkmasını temin etmektir. Çünkü hadisteki ifadesiyle "Mü'minin ruhu, borcu ödeninceye kadar ona bağlı kalır."80

Bundan dolayı, borçlu olarak ölen kişi, şayet miras olarak bir şeyler bırakmışsa ondan borçları ödenir.81 Böylelikle ölünün borcunun ödenmesi kendine fayda verip, borçtan kurtulmasına sebep olur. Burada mâlî borçlarının ödenmesinde borcu ödeyen kişinin, ölünün bir yakını olması şart değildir. Kim öderse ödesin, ölen kişi kurtulmuş olur.82

2- Dua ve istiğfar: Ölmüş birisi için yapılabilecek en büyük iyiliklerden birisi onun için dua etmek ve istiğfarda bulunmaktadır. Nitekim; "Ey Allah'ın Resulü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkanı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?" diye soran Ebû Ubeyd Mâlik İbn Rabîa es-Sâidî (r.a)'ye Peygamber Efendimiz (s.a.v): "Evet vardır. Onlara dua, onlar için Allah'tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek, onlardan sonra -vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, anne ve babasının dostlarına ikramda bulunmak."83 cevabını vermiştir.

Yine "Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla..."84 gibi ayetler, cenaze namazı, dua ve istiğfarın ölülere fayda vereceğini ispat etmektedir.85

Bu mevzudaki ayet ve hadis-i şerifleri86 göz önünde bulunduran ilim adamları, ölü için yapılan dua ve istiğfarın ölüye fayda vereceğinde. Ancak kendisi için dua edilen kimsenin mü'min olması şarttır.87 Zira imanı olmayanlara hiçbir şey fayda vermez. Zaten onlar için dua etmek de meşru değildir.88 İmam Eş'ari'ye göre, "Hadisçiler ile Ehl-i Sünnet'in çoğunluğu, dua ile sadakanın, Müslümanlar için ölümlerinden sonra fayda vereceğini kabul ederler.89 Öyleyse dua meşru ve faydalıdır.90

Bu mevzuda bilinen en meşhur hadis-i şeriflerden biri olarak Müslim'de Ebu Hüreyre (r.a)'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte: "insan ölünce bütün amelleri kesilir. Ancak üç şey (bunları yapan üç kişi) müstesna: Sadaka-i cariye (bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine dua edecek salih evlat (bırakan)"91 buyurulmaktadır.

Bu hadis-i şeriften anladığımıza göre:

a- Sadaka-i cariye denilen, insanların istifade edebileceği yol, köprü, cami, çeşme, mescit, ve vakıf müesseseleri ile bunları en verimli ve hayırlı şekilde kullanacak nesillerin yetişmesi içinde okul ve öğrencilerin barınabilecekleri yurt gibi müesseseler yapmak gibi salih amellerde bulunmaktır ki, arkada bırakılan bu türden bir müessese hayatta kaldığı müddetçe, -Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) beyanları çerçevesinde- iyi bir çığıra vesile olunduğu için kıyamete kadar orada yetişenlerin kazandıkları sevapların bir misli de bu müesseseleri kuranların amel defterlerine kaydedilecektir.

b- İlim erbabının bıraktığı eserler de sadaka-i câriyedendir. Alim, kapasitesine göre bunlardan mükafatını alır. Ayrıca ilim erbabına sahip çıkma ve onların kitap, defter, yiyecek ve giyeceğini temin etme şeklinde yapılan çalışmalar da, hayır cihetinde kapanmaz birer sadaka-i cariye sayılmaktadır.

c- Ölen kişi giden ruh, ardından hayırlarda bulunacak ve hayırlı nesiller yetiştirecek hayırlı bir evlat ister. Ancak bıraktıkları böyle bir nesildir ki, ahiret hesabına onlara yararlı olacaktır. Yoksa ölü ne helva, lokma yemek; ne yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gece, ne mevlit, ne paralı hatim, ne telkin, ne devir, ne de duvara asılacak eski bir resim bekler.

3- Sadaka vermek: Sadakanın da ölen kişiye faydası olduğu mevzuunda Ehl-i Sünnet âlimleri ittifak etmişlerdir. Peygamber (s.a.v)'in buna delalet eden hadisleri92 vardır.93

İbn Abbas (r.a)'ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmaktadır: "Bir adam gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! Annem vefat etti. Ben onun için tasaddukta bulunsam ona faydası olur mu? diye sordu. Peygamberimiz: "Evet" deyince, adam; "Benim bir meyveliğim var. Sizi şâhid kılıyorum, onu annem için tasadduk ediyorum" dedi.94 Verilen sadaka ister kişinin evladı gibi birinci derecede bir yakını isterse başkaları tarafından verilsin, sadakanın sevabının ölüye ulaşacağında ittifak olduğu bildirilmektedir.95

Sa'd İbn Ubâde hadisinde ise, ölünün arkasından yapılacak sadakanın hangisinin daha efdal olduğu beyan edilmektedir. Sa'd (r.a) şöyle anlatır: "Ey Allah'ın Resulü dedim, annem vefat etti, (onun adına) yapacağım sadakanın hangisi efdaldir?" Peygamber Efendimiz (s.a.v), "su" buyurdular. Bu cevap üzerine Sa'd bir kuyu kazdı ve: "Bu kuyu Sa'd'ın annesi için dedi."96

Bu hadis-i şerif de, ölü adına hayır yapılabileceğini gösteren delillerdendir. Nesâî'nin rivayetinde Sa'd, önce vefat eden annesi adına sadaka verip veremeyeceğini sorar. Cevap müspet olunca hangi sadakanın efdal olduğunu sorar. Bunun üzerine, "su" cevabını alır.97

Nafile olarak sadaka vermek isteyenlerin bütün inananlara (mü'min ve mü'minelere) niyet etmesi en faziletlisidir. Çünkü bunun sevabı onlara ulaşır, kendisinin sevabından da herhangi bir şey eksilmez.98

4- Ölenin borcu olan oruçlarının geride kalan akrabaları tarafından tutulması: Üzerinde Ramazana ait kaza orucu bulunduğu halde ölen kimse ile ilgili iki durum söz konusudur:

a) Vakit darlığı, hastalık, sefer ve oruç tutmaktan âciz olmak gibi özürler sebebiyle oruç tutma imkanını elde edemeden ölmüş olmak: Alimlerin ekserisine göre, bunların her hangi bir kusuru olmadığı için hiç bir şey gerekmez, günahkâr olmaları da söz konusu değildir. Çünkü bu oruç, ölünceye kadar, tutma imkanını elde edemediği bir farzdır. Dolayısıyla hacda olduğu gibi, hükmü bedelsiz olarak düşmüştür. Bunun için, kişi hasta yahut yolcu olduğu bir durumda ölmüş ise tutamadığı orucun kazası gerekmez.

b) Oruç borcu olan kişi oruçlarının kazasını yapma imkanını elde ettikten sonra ölmüşse velisi onun için oruç tutamaz. Yani fakihlerin ekserisine göre, ölünün kazası olan oruçları tutmak vacip değildir. Şafiîlere göre, velisi oruç tutacak olsa, sahih olmaz. Çünkü oruç, halis bir beden ibadetidir. Şeriatın aslı ile farz kılınmıştır. Gerek hayatta, gerekse öldükten sonra bunda vekalet ve niyabet caiz değildir. Bu yönüyle o namaz gibidir. Bir hadis-i şerifte bununla ilgili olarak: "Hiçbir kimse başka bir kimse adına namaz kılamaz, oruç tutamaz. Fakat onun adına her güne karşılık bir müd (ülkelere göre değişen bir ölçek. Iraklılara göre 2 rıtıl sığan ölçek, yani yaklaşık 18 litrelik ölçek) yiyecek fakirlere yedirir." buyurulmuştur.99 Hanbelilere göre ise, velinin ölü adına oruç tutması mubahtır. Çünkü bu durum, ölünün kurtuluşunu sağlamak bakımından daha ihtiyatlı bir harekettir.100

Bu konuda rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Aişe (r.anhâ) validemiz, Resulullah (s.a.v)'in: "Kim, üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse, onun orucunu velisi tutar." buyurduğunu haber vermiştir.101 Yine Hz. Câbir İbn Abdullah (r.a) da rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; bir kadın, Resulullah Efendimize (s.a.v) gelerek, annesinin üzerinde oruç nezri olduğunu ve onu yerine getiremeden öldüğünü haber verir. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v): "Velisi ona bedel oruç tutsun" buyurur.102

Buharî ve Müslim'de zikredilen diğer bir hadis-i şerifte ise, bir kadının üzerinde bir aylık (nezir) oruç borcu olduğu halde vefat ettiği ve çocuğunun Peygamber (s.a.v.)'e gelerek "Ben onun yerine oruç tutsam olur mu?" diye sorduğu Resulullah'ın (s.a.v) da ona: "Annenin üzerinde borç olsaydı onu öder miydin?" diye sorduğu Onun: "Evet" diye cevap vermesi üzerine de: "Allah'ın borcu, ödenmeğe daha layıktır" buyurduğu haber verilmektedir.103

Oruç tutmak, bedenî ibadetlerdendir. Burada oruç ibadeti zikredildiği ve başkalarının tutacağı orucun sevabının ölüye ulaşacağı haber verildiğinden, diğer bedenî ibadetlerde de aynı durumun söz konusu olup olmadığında ihtilaf edilmiştir. Oruç konusunda rivayet edilen hadislerden bazı alimler, farz olan Ramazan orucundan üzerinde borcu olarak ahirete göçmüş olanların oruçlarının bile geride kalanlar tarafından tutulabileceği hükmünü çıkarırlarken, bazıları da sadece nezir orucunu tutabileceğine kail olmuşlardır.104

Ölenin yerine oruç tutma meselesinde Ahmed İbn Hanbel, ölü üzerinde Ramazan, nezir veya keffaret orucu borçları bulunduğu takdirde, velisinin ona bedel tutabileceğini söylemiştir. İmam Mâlik, Şafiî ve Ebu Hanife'ye göre, ölünün velisi, her bir oruç için bir sa' (bin dirhemlik bir hububat ölçeği) arpa veya yarım sa' buğday tasadduk etmelidir. Keza her bir namaz (veya bir günlük namaz) için de aynı miktar mal tasadduk etmelidir. Fakat çoğunluk, (ölünün) bedenî ibadetlerinin niyabeten başkası tarafından ifa edilemeyeceğini söylemiştir.105

Ancak, böyle bir kapı açmanın, insanları sağlıklarında kendilerinin yapmaları gereken ibadetleri ihmal etmeye sevk edeceği endîşesiyle bazı alimler, "hiçbir orucu tutamayacağını ancak keffaretini verebileceğini" söylemişlerdir.106

5- Ölen kişi yerine yapılacak hac: Bir kimse, ölmüş birisinin yerine hac yapıp sevabını ölüye bağışlayabilir. Nitekim Ebu Davud'da Büreyde (r.a)'den rivayet edilen hadis-i şerifte, hayatında iken hiç hac yapmayan annesinin yerine hac yapıp yapamayacağını soran bir kadına, Rasulullah Efendimiz (s.a.v): "Evet, ona bedel haccet" buyurarak ölmüş annesinin yerine haccetmesine izin vermiştir.107

Her ne kadar cumhur, bedenî ibadetlerin niyabeten başkası tarafından ifa edilemeyeceğini söylemişse de, acz şartıyla, sadece hac farizasının bir başkası tarafından ifasını caiz görmüştür. Acz'den murat, kişinin ölmüş olması ve iyileşme ümidinin kesilmesidir, kötürüm bir kimse âcizdir. Bazı alimler, ölü adına nafile hac yapılabileceğini de söylemişlerdir.108

Bir başka hadis-i şerifte ise, ölenin yerine yapılan ibadetlerle onun borcunun ödenmiş olacağı ve bunun ölünün semadaki ruhuna müjdeleneceği şöyle anlatılır: Zeyd ibn Erkam (r.a) anlatıyor:

"Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: "Kim ebeveyninden birine bedel haccederse, bu hacla onun borcunu ödemiş olur. Bu durum, semadaki ruhuna müjdelenir. Kişi, anne ve babasına karşı isyankâr bile olsa (bu iyiliği sebebiyle) Allah'ın nezdinde (iyi kullar meyanında) yazılır."

Diğer bir rivayette ise: "Babası için bir hac, kendisi için yedi hac yazılır" buyurulmuştur.109 Tabii ki, bu rivayetlerde zikredilen mana, sadece bir ibadetin yapılıp, sevabının ölüye bağışlanmasının cevazına delalet eder. Cenab-ı Hakk'ın o engin rahmetinden ümit edilir ki, o sevap nedeniyle, huzuruna ibadet borcuyla gelen kullarını affeder, yoksa sağlığında fırsat elde iken bu ibadeti terk eden ve bu halleri üzere ölenlerin elbette hesapları görülecek ve cezaları verilecektir.

İbn-i Kudâme'nin de ifade ettiği gibi ölü, başkaları tarafından yapılan ve sevabı kendisine bağışlanan ibadetlerden istifade edebilir. Çünkü oruç, dua, istiğfar, hac gibi ibadetler, bedenî ibadetlerdir. Allah Teâlâ, bunların ve bunlar gibi diğer ibadetlerin sevaplarını da ölüye ulaştırır.110

Yalnız bu gibi ibadet borçlarının üzerinde kalması için kişinin, mesela, oruç için borçlandıktan sonra, hastalanıp ölünceye dek borcunu tutacak kadar sıhhate kavuşamaması gibi meşru bir mazereti olmalıdır. Ancak böyle bir özre binaen yapamamış olanlar için, geride kalanların, Allah'a karşı olan borcunu onun adına ödemeleri sebebiyle Allah Teâlâ affeder, kasıtlı olarak terk edenleri değil.111

6- Ölü adına kurban kesmek: Ölü adına kurban kesilerek tasadduk edilip sevabı ölüye bağışlanabilir. Zikredeceğimiz şu vak'a ölünün gıyabında kurban kesilip sevabının ölüye bağışlanabileceğini göstermektedir: Hâneş (r.a) anlatıyor: "Hz. Ali (r.a)'yi gördüm, iki koç kesmişti." Dedi ki, "Biri kendim için, diğeri Resulullah (s.a.v) için". Ve ilave etti: "Resulullah (s.a.v) böyle vasiyet etti. Ben (hayatta olduğum müddetçe) ebediyen (bunu yapmayı) terk etmeyeceğim."112

Hz. Ali (r.a)'nin kestiği bu kurban Resulullah (s.a.v)'ın vefatından sonrası için söz konusudur. Ebu Davud, hadisi "Ölü adına kurban" adını taşıyan bir bapta kaydeder. Tirmizî ise, ölü adına kurban kesmeye, bir kısım alimlerin cevaz verirken bir kısım alimlerin caiz bulmadığını kaydeder.

Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v)'in ümmetinden Allah'ın birliğine ve kendisinin peygamberliğine şehadet edenler adına da kurban kestiği de muhtelif rivayetlerde gelmiştir.113

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ölülerin arkasından kurban kesip sevabını onlara bağışladığına göre, ölüler, kendileri için yapılan hayır-hasenâtın hepsinden haberdar olmakta ve onların sevaplarından faydalanmaktadırlar kanaati hasıl olmaktadır. Ancak, avamdan bir çok insan, ölülerin arkasından onları memnun etmek ve böylece isteklerine kavuşmak için kabir başlarında kurban keserler veya bunu ölüye adarlar ki bu, tamamen yanlış bir inanç ve bid'at bir harekettir. Bundan dolayıdır ki Peygamber Efendimiz (s.a.v); "Kabirde sığır, deve, koyun kesmek İslam'da yoktur"114 buyurarak bunu yasaklamıştır. Çünkü, kurban bir ibadettir ve ibadetler sadece ve sadece Allah için yapılır. Bu sebeple bir kabir yada yatır için kesilen bir kurban, bırakınız sevaba vesile olmasını, kesenin imanını alıp götürebilecek ve şirk olabilecek bir davranıştır. Ve kesinlikle sakınmak gerekir.115 Bu, cahiliyye döneminden kalma bir âdettir. Çünkü o dönemdeki Araplar, belirli zamanlarda veya ölü defnedilir edilmez hemen sığır, deve veya koyun cinsinden bir hayvan getirip mezar başında kurban ederler ve etini dağıtırlardı. Halbuki Allah Resulü (s.a.v), "Dine muhalefetten sakının. Dine sonradan sokulan her şey bid'at ve her bid'at da dalalet (sebebi)tir".116 diyerek bid'atlara karşı bizi uyarmış ve "Size sıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum: Allah'ın kitabı ve peygamberlerin sünneti..."117 buyurarak da bid'at ve sapıklıklara düşmemek için Kur'an'a ve sünnetine sarılmayı tavsiye buyurmuştur.118

7- Kur'an okuyup sevabını ölüye bağışlamak: Alimler, namaz kılmak ve Kur'an okumak gibi ibadetlerin sevabının, yapandan başkasına ulaşıp ulaşmayacağı konusunda ihtilaf edip iki görüş ileri sürmüşlerdir:

Hanefî ile Hanbelî alimlerine ve Şafiî ve Malikîlerin sonradan gelen alimlerine göre, ölü yanında okunan Kur'an'ın sevabı ile Kur'an okumanın peşinden yapılan dua, orada bulunmasa da ölüye ulaşır. Kur'an okumanın akabinde dua etmek ise daha çok kabule şayandır ve kabul edilmesi daha çok umulur.

Malikîlerin önceki fakihleriyle ilk Şafiîlerin meşhur olan görüşleri, ibadetlerin sevabının yapandan başkasına ulaşmayacağı yolundadır.

Hanefîlere göre, insan yaptığı amelin sevabını başkasına bağışlayabilir. İster namaz olsun, ister oruç olsun, ister sadaka ve benzeri şeyler olsun fark etmez. Bunların sevabını ölüye bağışlamak, kendi sevabından bir şey eksiltmez.

Hanbelîlere göre, kabrin yanında Kur'an okumakta bir sakınca yoktur.

Mâlikîlere göre, öldükten sonra kişi yahut kabri üzerine Kur'an okumak mekruhtur. Çünkü selef böyle bir şey yapmamıştır. Fakat sonradan gelen Mâlikîlere göre, Kur'an okuyup zikir yapmakta ve bunların sevabını ölüye bağışlamakta bir sakınca yoktur. Ölü için de Allah'ın izniyle sevap hasıl olur.

Şafiilerde meşhur olan görüşe göre, ölüye kendi amelinden başkası fayda vermez. Ancak Şafiîlerin sonradan gelen fakihleri, Kur'an okumanın sevabının ölüye ulaşacağı yolunda açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu şekilde Şafiîlerin sonraki fakihlerinin görüşü de diğer üç mezhebin görüşlerine uygunluk arz etmektedir.

Kur'an okumak, belli bir maksat için diriye fayda verince, ölüye fayda vermesi daha evladır. İbn Salâh'a göre, Kur'an okuma sonunda: "Allah'ım okuduğumuz Kur'an'ın sevabını filancaya ulaştır" demesi ve okunan Kur'an'ı dua kılması da uygun olur. Bu hususta uzak, yakın aynıdır değişmez. Bunun fayda vereceğine kesin olarak inanmak lazımdır.119 Nitekim Peygamber (s.a.v) de, zaman zaman kabirlere uğrar ve oradakilere dua ederlerdi. Bu konuda İbn Ebî Şeybe'den rivayet edilen hadis şöyledir: "Hz. Peygamber (s.a.v) her yılın başında Uhud'daki şehitlerin kabirlerine gelir ve şöyle derdi: "Sabrettiğiniz şeylere mukabil sizlere selâm ve selâmet! Dünyanın en güzel neticesi budur!" Allah Resulü (s.a.v), Bazen de Bakî' mezarlığına çıkar ve şöyle derdi: "Ey mü'minler yurdunun sâkinleri! Selâm size! Bizler de inşallah sizlere kavuşacağız. Allah Teâlâ'dan bizim ve sizin için âfiyet, ahiretle ilgili korku ve sıkıntılardan selâmet ve siyanet dilerim."120

Görüldüğü üzere Peygamber (s.a.v), dünyamızdan ayrılan insanlar için dua edip onlar hakkında âfiyet ve selamet dilemektedir. Şayet ölülerin arkasından yapılan duaların faydası olmayacak olsa idi Allah Resulü (s.a.v) böyle bir davranışta bulunmazdı. Aksi bir durum, Allah Resulü'nün abesle iştigali demektir ki, O, bundan fersah fersah uzaktır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle Efendimiz (s.a.v) asla hevâ'dan konuşmaz. O ne konuşmuşsa vahiy kaynaklıdır.121 Okunan Kur'an'ın sevabının önce Hz. Peygamber (s.a.v)'e hediye edilmesi müstehaptır. Çünkü bizleri sapıklıktan O kurtarmıştır. Bunda bir nevi Ona teşekkür ve güzel bir mukabele vardır. Ölülerin arkasından okunan Fatiha, Yâsin ve Kur'an hatmi gibi virtlerden her biri, bir anda sayısız kişilerin ruhlarına yetişebilir ve onların hepsi de bu hediyeden nasiplerini alabilirler. Çünkü bu Allah'ın kudretine ağır ve zor değildir.

Bazı alimler, okunan kıraatin sevabının ölüye ulaşmasının yanında, sevabı ölüye bağışlanmak şartıyla her güzel amelin sevabı da ulaşır demişlerdir.122 Yalnız bunların sevap kazanılacak şekilde yani sırf Allah rızası için yapılması şarttır. Yoksa çoklarının yaptığı gibi parayla Kur'an okutup ta ölüye bağışlatılmaz. Çünkü Kur'an okumak bir ibadettir. İbadet ise parayla değil de Allah rızası için yapılınca sevabı olur ve bu sevap onların ruhlarına bağışlanır. Aksi halde sevap olmaz ki bağışlansın.

Malikî ve Şafiî mezhebinde meşhur olan görüşe göre, kendi ameli ve kesb'i olmadığı için, Kur'an okumak da dahil, bedenî ibadetlerin hiçbirinin sevabı ölüye ulaşmazken kabrin yanında okunduğunda, ölü, okunan Kur'an'ı dinlediği için, dinleyici sevabı alır.123

Diğer bazı müçtehitler de ancak evladın veya yakın akrabanın oruç, namaz ve haccının vasıl olacağını ileri sürmüşlerdir. Fakat en isabetlisi, borç ve mesuliyetlerin düşmesi bahis mevzuu olmadan, bağışlanan sevaptan Müslüman ölülerin istifade edecekleri hükmü olsa gerektir.124 Fakat şurası bir gerçektir ki, ölü, kendi yapmadığı ve ihmal ettiği ibadetlerden mutlaka sorguya çekilecektir. Bazı cahil kimselerin zannettikleri gibi, ıskatını vermekle, yahut fidye ve keffaretini vermekle ölü, yüzde yüz mesuliyetten kurtulmuş olmaz. Eğer usulüne uygun şekilde yapılmışsa, yapılan bu gibi iyi amellerin sevabı bağışlanmakla sadece affı umulur.125

Kabir Ziyaretleri ve Kabir Başında Kur'an Okumak

Kabirler, insana ölümü ve ahireti hatırlatır. Bunun içindir ki, Efendimiz (s.a.v), daha önce, cahiliyye devrinden yeni çıkan Müslümanların kabir ziyareti sebebiyle bir takım bâtıl inanç ve âdetleri hatırlamalarını ve hataya düşmelerini önlemek için yasakladığı kabir ziyaretlerini "Sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim; artık şimdi onları ziyaret ediniz, çünkü bu size ahireti hatırlatır"126 hadisleriyle tavsiye ve emir buyurmuşlardır.

Mevzuumuzla alakalı olarak Müslim'de Ebu Hureyre'den rivayet edilen diğer bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "Resulullah (s.a.v), anasının kabrini ziyaret etti, kendisi ağladı, çevresindekileri de ağlattı. Sonra şöyle buyurdu: "Rabbimden anam için istiğfar etmeyi istedim, izin vermedi. Kabrini ziyarete izin istedim, verdi. Kabirleri ziyaret edin, zira bu size ölümü hatırlatır."127

İbret almak, Allah'ı hatırlamak için erkeklerin kabir ziyareti cumhur'a göre menduptur. Kadınların kabir ziyaretine gitmeleri ise mekruhtur. Fakat, gayr-ı meşrû davranışlarda bulunmadıkları takdirde onlar için de caiz olduğu cumhurun görüşüdür.128

Kabir ziyaretinden üç türlü fayda hasıl olmaktadır:

1- Ziyaret eden ölümü ve ahireti hatırlar.

2- Salih kişilerin kabirlerinin ziyareti, ruhlara inşirah verir.

3-Ziyaret, zaman zaman bundan haberdar olan ölülere ünsiyet bahşettiği gibi, ziyaret vesilesiyle edilen dualar ve okunan ayetlerden istifade etmelerini de sağlar.129

Kadınların kabir ziyaretlerinin caiz olup olmadığı konusunda ihtilâf edilmiştir. Ancak Hz. Aişe ve Hz. Fatıma'nın kabirleri ziyaret ettikleri göz önünde bulundurularak130 meşru dairede olmak kaydıyla ziyaretlerinde sakınca olmadığı ve onların da ibret alma ihtiyacında oldukları düşünülebilir.

Ölüler kendilerini ziyaret edenlerden haberdar olurlar mı?

Bedir savaşında harbin sonunda Kureyş'den ölenler bir kuyuya dolduruldu. Allah Resulü onlara hitap ederek: Ey filan oğlu filan ve falan oğlu falan! Allah ve Resulünün size va'd ettiklerini gerçek buldunuz mu? Ben Allah'ın bana va'd ettiğini gerçek buldum, dedi. Hz. Ömer: Ey Allah'ın Resulü! Ruhsuz cesetlere nasıl hitab ediyorsunuz? diye sorunca Peygamberimiz: "Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyamazsınız. Şu kadar var ki, onlar cevap veremezler."131 buyurdu.

Peygamber Efendimiz bir kabrin yanından geçerken yanındakilere "Selam size ey mü'minler yurdunun sakinleri!" diyerek selam vermelerini emir buyurmuşlardır.132 Selam anlayana verileceğine göre ölüler kendilerini ziyaret edenleri tanıyorlar demektir. Müdakkik alimlerden birisi olarak tanınan İbn Kayyım el-Cevziyye de ölülerin özellikle Cuma ve Cumartesi günleri ziyaret edip dua edenlerden ve çocuklarının güzel davranışlarından duydukları sevinci nakleder.133

Kişi kabrin başında kolayına gelen Kur'an ayetlerinden okur. Kabirde Kur'an okunması sünnettir. Çünkü Kur'an okumanın sevabı orada olanlara ulaşır. Ölü de hazır olan gibidir. Onun hakkında da Allah'ın rahmeti umulur. Kur'an okumanın peşinden kabulünü umarak ölüye dua edilir. Çünkü dua ölüye fayda verir. Kıraatin peşinden yapılan dua kabul olunmaya daha yakındır.134

Kabri ziyaret eden kimsenin Yâsin suresini okuması müstehaptır. Çünkü Hz. Enes'ten rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Her kim kabristana girer de Yâsin'i okur ve sevabını ölülere bağışlarsa, o gün Allah Teâlâ onların azabını hafifletir. Kendisinin de bu kabristandaki ölüler sayısınca sevabı olur. Yine Hz. peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Ölülerinize Yâsin suresini okuyun."135 Bir kısım Hanefîler, bu hadise dayanarak "Kişi amelinin sevabını bir başkasına bağışlayabilir, ameli -kıraat, namaz, oruç, sadaka veya hac- hangi çeşitten olursa olsun fark etmez"136 diye hükmetmişlerdir.

Kabir ziyareti yapılırken ölünün yüzüne doğru dönülerek selam verilmeli ve dua edilmelidir. Bu esnada kabri öpmekten, yüzünü gözünü sürmekten ve etrafında dönmek (tavaf) den sakınılmalıdır. Çünkü bu gibi davranışlar bid'attır ve dinde yeri yoktur.137

Kabir ve Kabir Ehli ile Tevessül

"Vesile ve vasıta kılmak" anlamına gelen Tevessül, kabirde yatan ölüyü vasıta kılarak Allah (c.c)'dan bir şey istemek demektir. Kabirlerin bu amaçla ziyaret edilmesi, orada yatanlardan bir şey istenmesi, ya da Allah'tan istemeye vasıta kılınması İbn Teymiye ve taraftarlarına göre haram, hatta ötesinde küfür ve şirktir. Çünkü -Hz. Peygamber de olsa- hiç bir ölü bir faydanın celbine ya da bir zararın def'ine muktedir değildir.138

Ancak, ulemânın çoğunluğu (cumhur), Allâh'dan istenecek bir şeyin, ister ölü, isterse diri olsun, kuldan istenmesinin caiz olmadığı meselesinde İbn Teymiye'ye iştirak etse de salih oldukları bilinen kişilerin Allah'tan bir şey istenmesi mevzuunda vasıta kılınmasında herhangi bir sakınca görmezler.139

İbn Teymiye ve taraftarlarının bu konudaki hassasiyetlerinin "Tevhid" düşüncesini korumakta gösterdikleri titizlikten kaynaklandığı açıktır. Ancak tevessülü men eden açık bir nas da yoktur. Dolayısıyla ne İbn Teymiyeyi ve taraftarlarını ne de tevessülü caiz görenleri kınamak mümkün görünmemektedir.

Konumuzla Alakalı Olarak 

İşlenen Bid'atler, Yanlış İnanç ve Hareketler

Buraya kadar meşru dairede olmak ve bid'at ve hurafelere girmemek şartıyla ölülerin arkasından yapılabilecek, onların bazısının azaplarının hafiflemesine bazısının da derecelerinin yükselmesine vesile olabilecek amelleri izah etmeye çalıştık. Şimdi de bu konuda -iyi niyetlerle bile olsa- düşülen bazı yanlış inanç ve bid'atlere dikkat çekmek istiyoruz. Her konuda ifrat ve tefritten uzak ve itidalli olmayı tavsiye buyuran dinimiz, ölülerin arkasından onlar yararına yapılabilecek işleri de bu çizgide göstermiştir. Gerek Efendimiz (s.a.v)'in, gerekse Sahabe, Tabiîn ve onlardan sonraki gelenlerin uygulamalarıyla bu konuda yapılabilecek şeyler gösterilmiştir. Fakat günümüzde, maalesef çoğu zaman da bile bile birçok bid'at ve hurafelere girilmektedir.

Bilindiği üzere "bid'at", kitap, sünnet, icma, kıyas gibi İslam'ın kaynaklarında yeri bulunmadığı halde sonradan çıkarılan ve İslamî telakkî edilerek inanılan ve yapılan şeylerdir.140 "Hurafe" ise, aslı-esası olmayan, uydurulmuş, saf ve doğru inançlar arasına katılmış olarak dillerde dolaşan abartılmış hikayelerden ibarettir. Batıl inanışlar da bu asılsız söylentilere inanmak ve gereğine göre hareket etmek demektir.141

Müslümanları doğru yoldan çıkaran ve doğru yoldan uzaklaştırarak sapıklığa götüren üç ana sebep vardır:

1- Şeytan

2- Ehl-i kitap (Yahudi ve Hıristiyanlar)

3- Bid'at ve hurafelerdir.142

Biz burada bu sebeplerden üçüncüsü yani bid'at ve hurafelerden konumuzla alakalı olanlar üzerinde durmak istiyoruz:

Bu noktadan baktığımızda halkın büyük bir kesiminin geleneklerin etkisi altında olduğu görülür. Halkımızın geleneksel yaşamını oluşturan, ona öz ve biçim kazandıran davranış kalıplarının temelinde sayısız adet, inanma ve düşünce yatmaktadır. Gerçekleştirilen bu uygulamalar ise yöreden yöreye farklılık ve benzerlik göstermektedir. Hayatın üç önemli döneminden ikisini oluşturan doğum ve evlenmede olduğu gibi ölüm çevresinde de bir çok inanma, adet, töre, tören, ayin, kalıp davranış, işlem kümelenmektedir.

Ölüm çevresinde kümelenen ve ölüyle toplum üyelerini kuşatan bu inançlar, adetler, işlemler törenler ve kalıp davranışlar ölüm öncesi, ölüm sırası ve ölüm sonrası şeklinde olmak üzere başlıca üç ana grupta toplanmaktadır. Anadolu'da genel olarak ölüm korkusunun bilinç altındaki baskısıyla tedirgin olan halk düşüncesi, geleceğini bilmek isteğinin de etkisiyle, alışılagelmişin dışındaki birtakım davranışları, meteorolojik olayları, hayvanların hareket ve seslerini; hastadaki psikolojik ve fizyolojik değişiklikleri çoğu zaman ölümün bir ön belirtisi saymaktadır.

Halk inançlarında ölümü önceden haber veren belirtiler arasında hayvanlarla ilgili olanlar büyük bir yer işgal etmektedir. Hayvanların insanlarda bulunmayan kimi yetenekleri, sezi güçleri biçimsel özellikleri, uğurlu ya da uğursuz sayılmaları bu tür inanmaların oluşmasında ve evrensel bir çizgiye erişmesinde büyük rol oynamaktadır. Ev, ev eşyası, araç gereç ve yiyecek çevresinde kümelenen bir takım inançların temelinde de ölüm korkusu yatmakta, bunlar halk tarafından çoğu zaman ölümün ön belirtileri olarak nitelendirilmektedir. Ay, güneş tutulması, yıldız kayması, şimşek çakması ve gök gürlemesi gibi olaylar da halk inançlarında çoğu zaman ölümle yorumlanmaktadır.

Ölüm olaylarının duyurulmasının en doğal biçimi ölenin yakınlarının ağlamalarıyla olur. Olayı duyan komşular ölü evinde toplanarak, ölünün yakınlarının acılarına ortak olmaya, onları avutmaya, ilk hazırlıkları yapmaya yardımcı olurlar. Köylerde, ilçelerde ve küçük kentlerde evden eve haberleşmenin okuyucu çıkarmanın yanı sıra en yaygın usulü sala verdirmektedir. Gazetelere ilan vermek yoluyla olayı duyurma daha çok büyük kentlerde görülmektedir. Büyük kentlerde cenaze işlerini alan ticari kuruluşlar da vardır. Bunlar defin için gerekli hazırlıkların yanı sıra ölüm ilanlarını da üzerlerine almaktadır.

Ölümden hemen sonra yapılan işlemlerin bir bölümü doğrudan doğruya cesetle ilgiliyken bir bölümü de ceset çevresinde toplanmaktadır. Ölünün öte dünyaya gönderilişine ön hazırlık niteliğindeki bu işlemlerin kimilerinin temelinde ölene canlı gözüyle bakmanın ve ondan korkmanın tipik belirtileri yatarken kimilerinde de hijyenik düşünceler ve bir kısım gelenekler rol oynamaktadır. Bu tür işlemlerin en çok görülenleri arasında ölünün karnına bıçak, demir, vs. metal bir eşyanın konulması, bulunduğu odanın temizlenmesi, ölünün bulunduğu odanın aydınlatılması sayılabilir.

Anadolu'da ölünün çeşitli törenlerle ve yemeklerle anıldığı belirli günler vardır. Bunların başında ölünün üçüncü, yedinci, kırkıncı, elli ikinci günleriyle yılı gelmektedir. Ölüm olayında en önem verilen ve dikkat edilen davranış biçimi de yakınların gidenin ardından tuttuğu "yas"tır. Yas, yakınını kaybeden bir insanın bu olay karşısında duyduğu tepki, şaşkınlık isyan ve acıdır. Toplumsal, ekonomik, biyolojik ve duygusal yönden bağlı bulunduğumuz bir insanın kaybından duyduğumuz acı insancıl bir tepki olarak düşünülebilir.

Yas, toplum tarafından bizim için önemli olarak tanımlanmış insanların ve yakınlarımızdan birinin kaybıyla duyulan acı ve üzüntüyü toplumsal kalıplar içinde ifade etmektir. Toplumsal bir kurum niteliğinde olan yasla ilgili adetler bu adetlere bağlı işlemler, kaçınmalar acı çekeni belli etme, belirli bir süre yeni durumuna alıştırma, acısını azaltma ve giderek bu durumundan çıkarma amacına yöneliktir. Dünyanın her tarafında gerek ilkel gerekse yüksek kültürlerde bu amaçla uygulanan bir takım adetler ve törenler görülmektedir.

Cenaze kaldırıldıktan sonra gerçekleştirilen diğer bir uygulama da ölü yemeğidir. Ölümle ilgili adet ve inanmaların önemli bir bölümünü oluşturan bu yemek bir yanıyla ölenin öte dünyada sürdürdüğü başka şeylerin yanı sıra yemeye ve içmeye de ihtiyacı olduğu tasarımını vurgularken bir yanıyla da ölüm olayına eşlik eden geçiş törenlerinin halk arasındaki gerekliliğini açığa vurmaktadır. Çünkü ölünün öte dünyaya uğurlanışının tam ve geçerli olabilmesi için dini kuralların ve işlemlerin yanı sıra geleneksel olayların da yerine getirilmesi gerekmektedir. Aksi halde ölenin ruhunun geride bıraktıklarını tedirgin edeceğine inanılmaktadır.

Bu türden davranışları değerlendirmek gerekirse şunları görürüz:

1- Kabir yanında sevabını ölüye bağışlamak için veya başka gayelerle namaz kılmak. Ölüden medet umarak kabule şayan olur niyetiyle kabir yanında namaz kılmak, cahiliye devri âdetlerinden olduğu ve tevhide aykırı olduğu için yasaklanmıştır.143 Nitekim Efendimiz (s.a.v) de dâr-ı bekaya göçeceği son hastalığında: "Allah'ın lâneti, Yahudi ve Hıristiyanlar üzerine olsun, onlar peygamberlerinin kabirlerini ibadethâne (mescit) yaptılar"144 buyurarak ümmetinin böyle yapmamalarını vasiyet etmiştir.

Kabirlerin mescit edinilmesi, ya kabrin üzerine mescit yapmak ve üzerinde namaz kılmak suretiyle olur ki, bazı hadislerde bu açıkça zikredilerek, böyle yapanlar lanetlenmiştir.145 Yahut da kabrin yanında kabri ta'zim etmek için secde etmek veya kabre yönelerek namaz kılmak şeklinde olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v), böyle yapanları lanetlediğine göre, bu yasaktır. Çünkü fukahanın izahlarına göre, Peygamber (s.a.v)'in yapana lanet ettiği bir hareketi yapmak haramdır.146

2- Kabirde, "Ey filan oğlu veya kızı filan, dünyayı terk ettiğin zaman ve durumu hatırla" şeklinde imamın ölüye telkinde bulunması147 bid'attir. Çünkü sahîh sünnette böyle bir tatbikat yoktur. Hz. Peygamber böyle bir şeyi ne yapmadığı gibi yapılmasını emir ve tavsiye de buyurmamıştır. Hz. Peygamber bir cenazeyi defnettikten sonra orada bir süre kalmış ve Ashabına "Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzerine sebatını dileyin (veya sorguyu şaşırmadan cevaplandırmasını isteyin); Çünkü şu anda o sorguya çekilmektedir"148 buyurmuştur.

Anlaşılacağı üzere sünnete uygun olan davranış, definden sonra bir müddet orada kalarak kabirde yatan ölünün affı ve mağfireti için dua etmektir ki bu da defin esnasında olmamalıdır149 Orada Kur'an-ı Kerim'den bazı kısımların okunması meselesinde ise ihtilaf edilmiştir. Çünkü, Ebû Hanîfe, İmam Malik ve Ahmed İbn Hanbel'e göre kabirde Kur'an okunması mekruhtur.150 Sünnette bulunmayan ve bugün yaygın olan şekliyle yapılan telkin Mâlikî ve Hanbelîlere göre "bid'at" ve bundan dolayı "mekruh"; Şâfiîlere göre "müstehap", Hanefîlere göre ise ne sünnet ne de mekruhtur. Bu sebeple "yapın" denilmediği gibi "terk edin" de denilmez.151

Kanaatimizce, Hanefîlerin ulaştığı sonuç ülkemiz şartlarına daha uygun ve tatbik edilebilir görünmektedir. Eğer üzerinde mutabakata varılabilirse terki daha iyi olsa bile, terki durumunda fitne çıkacak ve sıkıntı doğacaksa olduğu gibi bırakmak cemaat ruhunun muhafazası açısından daha uygulanabilir durumdadır.

3- Peygamber (s.a.v)'in kabr-i şerifi de olsa; onun taş ve demirlerini öpmek, onlara yapışıp asılmak ve ellerini sürmek de bid'attır.152

4- Ölülerden medet umarak kabir ve türbelere mum yakma ve çaput bağlamanın da dinde bir yeri yoktur ve bid'attır.153

5- Ölülere yapılacak hayır ve hasenât için, "Üçüncü, kırkıncı ve elli ikinci gece" gibi zaman tahsisi yapmak ve bu zamanlarda özel merasimler tertip etmek.154 Bunlar da kitap ve sünnette bulunmayan, sonradan uydurulan bid'atlardandır. Ölüm yıldönümü kutlamaları da bu cümleden olarak mütâlaa olunmalıdır.155

6- Mezar yanında sesli olarak zikir yapmak.156

7- Ücret karşılığı Kur'an okumak ve okutmak da bid'atlerdendir.157 Ancak, hiç bir maddî menfaat beklemeden Kur'an-ı Kerîm'i okuyup da sevabını ölüye bağışlamak, alimlerin çoğunluğuna göre sünnete uygun bir davranıştır.158

8- Kabir etrafında kâbeyi tavaf eder gibi dönmek, teberrük kastıyla mezarlar üzerine elbise veya mendil bırakmak.159

9- Namaz, oruç, kurban, adak, keffaret gibi ibadet ve borçları ifa etmeden vefat etmiş bir kimseyi bu borçlardan kurtarmak için, fukaraya nakdî bedellerini (ıskat ve devir) vermek.160

Namaz için ödemek suretiyle yapılacak ıskata hicri ikinci asrın sonlarından önce, devir suretiyle ıskata ise beşinci asra kadar cevaz veren bir fakîhe rastlamak mümkün değildir.161 Nasslar sadece mazereti sebebiyle oruç tutamayanların fidye verebileceğini ifade etmektedir. Buradan yola çıkarak Fukahânın çoğunluğu oruç borcu var ise, ölü adına varislerinin fidye vermesinin cevazına hükmetmişlerdir.

Hanefîlerden sadece İmam Muhammed namazı da oruca katarak (kıyas değil ilhâk) "Ölü kılmadığı namazlar için fidye verilmesini vasiyet etmiş ve inşaallah bu caizdir ve onun işini görür" demiştir. Burada, hüküm şüpheli olduğu için "inşaallah" demiştir. Eğer vasiyet de etmemişse şüphe daha da kuvvetlidir.162 Dolayısıyla "ıskat" için bir ayet ve hadis (nass) mevcut olmayıp, oruç için kıyas, namaz için ise zan ve ümit vardır.163

"Devir" denilen muamele ise delili belli olmayan şöyle bir fetvaya dayandırılmaktadır: Ölü ıskat için gereken malı bırakmamışsa bir miktar mal ödünç alınır ve bir fakire "falana vekâleten bu meblağı onun şu kadar namazının fidyesi olarak sana veriyorum" denilerek verilir; o da "bunu ona vekaleten sana bağışlıyorum" der. Bu alma verme işi ıskat bitinceye kadar devam eder.164 Iskat-ı salat için fidye verilmesi bile şüpheli iken bunu neye istinâd ettirildiği, delilinin ne olduğu zikredilmemiş, sadece "böyle yapılır, inşaallah olur, bulur" denmiştir.165

Günümüzde ülkemizin özellikle bazı bölgelerinde devir, bir âdet ve ibadete karşı lakayd davranmanın sebebi haline gelmiş bir bid'at sünnette yeri olmayan bir davranıştır. Sünnete uygun olanı ise, ölü adına sadaka vermek ve günahlarının affı için dua etmektir.

Bütün bunları göz önünde bulundurarak şunu diyebiliriz: Sevabı ölüye bağışlanmak üzere ihtiyaç sahiplerine sadaka verilebilir. Ölen kişinin ödemediği zekat borçları varsa onlar ödenebilir. Onun adına Kur'an-ı Kerim okunabilir, hac yapılabilir ve hatta kurban kesilebilir... Yeter ki bütün bunlar, meşru hudutları aşmadan ve bid'atlara girmeden, Allah rızası için yapılsın ve sevabı ölen kişiye bağışlansın.

Allahü Teala yarattığı her canlı için belli bir yaşam süresi koymuştur. Bu sürenin sonuna ecel denir. Her ne suretle olursa olsun ecel dediğimiz vakit gelince, ölüm olayı meydana gelir. Bir dakika bile sonraya geciktirilmez. Her canlı için ölüm bir gün er geç gelecektir. Yaratan ve yaşatan Allah (c.c.) olduğu gibi, öldüren de yani ölümü yaratan da O'dur. O'ndan başka bir yaratıcı ve öldürücü yoktur. Ölüm Allah'ın emridir, hüküm onundur. "Biz Allah'ın kullarıyız ve ona döneceğiz.."166 Ancak, hiç kimse nerede ve ne zaman öleceğini bilemez. Ölüm yaşlandıktan sonra gelebileceği gibi, çok erken yaşlarda gelmesi mümkündür.

Ölüm olayı, ruhun bedeni terk etmesi ve insanın bu dünyadan ahirete göç etmesi demektir. Diğer bir ifadeyle insanın dünyasını değiştirmesidir. Ölen bedendir, ruh ölümsüzdür. Ölüm ve cenaze ile ilgili dini merasimlere; bilgisizlik ve eski kültürlerin etkisi sebebiyle bazı bid'at ve hurafelerin karıştığı görülmektedir. Cenazenin arkasından alkış tutulması, şarkı ve türkü söylenmesi, cenazenin, tabutun ve kabrin başında çalgı çalınması, cenazeyi taşırken yüksek sesle zikir yapılması, mezarda para dağıtılması veya para toplanması, mezarlara bez bağlanması, mum yakılması gibi İslam'ın ruhuna uygun olmayan davranışlar İslam dinine sonradan sokulmuş bidatlardır. Bunların ölüye hiçbir faydası yoktur.

Hz. Peygamber, "Ölüyü üç şey takibeder; ehli, malı, ameli, bunlardan ikisi geri döner, biri ölüyle kalır. Dönenler ehli ve malı, kalan ise; amelidir."167 buyuruyor. Bu dünyada insan, mümin olarak yaşayıp mümin olarak ölmek için gayret etmelidir. Dünyada bir eser ve hoş bir seda bırakarak ölebilmek hedef olmalıdır.

Geride kalanlara düşen görev ise; ölenin ailesine taziyede bulunmak, onlara yemek ikram etmek, ölenin borcunun ödenmesine yardımcı olmak, vasiyetini yerine getirmek, ölü için dua etmek, hayır hasenatta bulunmak, geride bıraktıklarını, dost ve arkadaşlarını gözetmek, kabirleri ziyaret etmek suretiyle ibret almaktır. Zira musalladaki her cenaze, ziyaret edilen her kabir, en etkili hatipten daha tesirlidir.

1. Tirmizi, Kıyame, 26; İbn Mace, Zühd, 31; İbn Hanbel, II, 293.

2. el-Hadid, 57/20.

3. el-Ankebut, 29/64.

4. el-Hasr, 59/19.

5. ez-Zariyat, 51/56.

6. Keşfu'l-hafa, II, 173 (2016).

7. İbn Mace, Zühd, 15; İbn Hanbel V, 412.

8. Buhari, Cenaiz, 85; Müslim, Cenaiz, 60; Tirmizi, Cenaiz, 63; Nesai, Cenaiz, 50; İbn Mace, Cenaiz, 30; İbn Hanbel, II, 261.

9. Mülk, 67/2.

10. Dr. Muhammed Yusuf Musa, el-İslam ve Hacetü'l-İnsaniyyeti ileyhi, 138, 2. Baskı, eş-Şeriketü'l-Arabiyyetü li't-Tıbaati ve'n-Neşr, 1961.

11. Dr. Zekeriyya İbrahim, Müşkiletü'l-İnsan (Müşkilatu'l-Felsefiyye dizisinden), 116, Mektebetü Mısr, ts.

12. Abbas el-Akkad, el-Felsefetü'l-Kur'aniyye, 172, Matbaatü Lecneti't-Te'lif ve'n-Neşr, Kahire, 1947.

13. Abdulkerim el-Hatib, Allahu ve'l-İnsanü, 217, 2. Baskı, Daru'l-Fikri'l-Arabi, 1971 Hatib.

14. Hicr, 15/23.

15. Al-i İmran, 3/145.

16. Mü'minun, 23/115.

17. Zümer, 39/30.

18. Zilzal, 99/7-8.

19. Cuma, 62/8.

20. Gazzâlî, İhya, 1/434.

21. Gazzâlî, İhya, 1/434; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/434; Kahire, 1968; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/498.

22. Abdulkerim el-Hatib, Allah ve'l-İnsan, 219, 2. Baskı, Daru'l-Fikri'l-Arabi, 1971.

23. Al-i İmran, 3/185.

24. Cuma, 62/8.

25. Nisa, 4/78.

26. Yunus, 10/49.

27. Tirmizi, Sünen, Zühd, 4, Kıyamet, 26; Nesei, Sünen, Cenaiz, 3.

28. Bakara, 2/197.

29. Mü'minun, 29/99-100.

30. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat, 320, Konya, 1986.

31. Süleyman Toprak , Ölümden Sonraki Hayat, 319, Konya, 1986.

32. A. Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam'a Giriş, 202; Ensar Neşriyat, İstanbul, 1987.

33. Zâhirîler'e göre, ömürde bir defa hasta ziyareti yapmak farzdır. Diğerleri ise sünnettir: İbn Hazm, (Ebû Muhammed Ali b. Ahmed) el-Muhallâ, 4/172; Münîriyye.

34. Şevkânî, (Muhammed b. Ali) Neylü'l-Evtâr Şerhu Müntekâ'l-Ahbâr Min Ehâdîsi Seyyidi'l-Ahyâr, 4/17-21, Mısır, 1952; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/489-492; Beyrut, 1969; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/34, Kahire, 1968.

35. İbnü'l-Hümâm, (Kemâlüddîn Muhammed b. Abdülvâhid b. Hümâm) Fethu'l-Kadîr, 1/446, Kahire, 1310; İbn Âbidin, (Muhammed Emin b. Âbidîn) Reddü'l-Muhtar Alâ'd-Dürri'l-Muhtâr, 1/626, el-Meymeniyye, 1307; Şevkânî, (Muhammed b. Ali) Neylü'l-Evtâr Şerhu Müntekâ'l-Ahbâr Min Ehâdîsi Seyyidi'l-Ahyâr, 4/21.

36. Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, Cenâiz, 121; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, 1/447; Kahire, 1310; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/335; Kahire, 1968; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, 1/626; Meymeniyye, 1307; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/21, Mısır, 1952; Azîmâbâdî, Avnu'l-Ma'bûd, 3/159, Hindistan Baskısı.

37. Azîmâbâdî, Avnu'l-Ma'bûd, 3/160; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/21; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, 1/626; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/502, Beyrut, 1969.

38. Bakara, 2/156.

39. Buhârî, Cenâiz, 162; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/504.

40. Buhâri, Cenaiz, 152,162.

41. En'am, 6/164; Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, 4/105-116.

42. Buhârî, Cenâiz, 145; Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, 4/26-27; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/517; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/339.

43. Buhârî, Cenâiz, 148.

44. İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/337; Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, 4/25-26.

45. Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, 4/66-67; İbn Hazm, el-Muhallâ, 4/129, Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/523.

46. İbn Hazm, el-Muhallâ, 4/169; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/532; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, 1/641; Meymeniyye, 1307.

47. Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/535; İbn Hazm, el-Muhallâ, 5/162-164; Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, 4/44.

48. Buhârî, Cenâiz, 124; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/382; Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, 4/52; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/534; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, 1/640; İbn Kayyım, Zâdu'l-Meâd, 1/145.

49. İbn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, 1/651; Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, 4/52; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd, 1/443; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/381.

50. Buhârî, Cenâiz, 123.

51. Buhârî, Cenâiz, 205.

52. Buhârî, Cenâiz, 171; Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, 4/24; Tahir Olgun, Müslümanlıkta İbadet Tarihi, 119, Ankara, 1946.

53. Nâsıruddîn el-Elbânî, Ahkâmu'l-Cenâiz, 34-43, Beyrut, 1969.

54. Buhârî, Cenâiz, 217.

55. Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/558.

56. İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/353-354.

57. İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/355.

58. Buhârî, Cenâiz, 125,189; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/314; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/543.

59. İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/376-379; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd, 1/146; İbn Hazm, el-Muhallâ, 5/133; Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, 4/84-95; İbn Âbidîn, Şifâu'l-Alîl, 174, İstanbul, 1325; Reddü'l-Muhtâr, 1/660.

60. İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/405; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/562; Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, 4/151

61. İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/410; İbn Âbidîn, Şifâu'l-Alîl, 182; Reddü'l-Muhtâr, 1/663; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/508.

62. Hayrettin Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, 377 vd.

63. Ebû Davud, Vesâyâ, 3; Tirmizî, Vesâyâ, 7.

64. Müslim, Vasiyyet, 14; Ebu Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36, Nesâî, Vesâyâ, 8; Dârimî, Mukaddime, 4; Ahmed İbn Hanbel, 2/372.

65. İbn Mace, Mukaddime, 20.

66. Buhari, Sahih, Rikak,42; Müslim, Sahih, Zühd, 5.

67. Buhari, Enbiya, 1; Müslim, Vasiyyet, 3, İlim, 6; Ebu Davud, Sünen, Vesaya,14, Cihat,15; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/372 (Meymeniyye-Kahire 1313); İbn Mace, Sünen, Mukaddime, 20, 1975.

68. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453, 2. Baskı, Sebat Ofset, Konya, 1989.

69. İbn Kayyım el-Cevziyye, er-Ruh, 117; Beyrut, 1975.

70. Necm,53/39.

71. Yasin, 36/54.

72. Bakara, 2/286.

73. Haşr, 59/10.

74. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.

75. Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 59.

76. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.

77. Ebu Davud, Cenâiz, 56.

78. Müslim, Cenâiz, 103; İbn Mâce, Cenâiz, 36; Nesâî, Cenâiz, 103.

79. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 105-107, Marifet Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1984.

80. Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 76; İbn Mace, Sünen, Sadakat, 12.

81. Abdülkadir Mutlaku'r-Rahbavi, Ahiret Günü, 33; Terc. Ahmet Serdaroğlu-Lütfi Şentürk, Nur yay., 5. Baskı.

82. Buhari, Sahih, Havalat, 3; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.

83. Ebu Davud, Sünen, Edeb, 12; İbn Mace, Sünen, Edeb, 2.

84. Haşr, 59/10.

85. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 107.

86. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/509,6/252, (Meymeniyye-Kahire 1313); Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 72; İbn Mace, Sünen, Edeb, 1.

87. Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/568, Beyrut, ts.

88. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.

89. Eş'ari, Makalatu'l-İslamiyyin, 282.

90. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.

91. Müslim, Sahih, Vasiyyet, 3; Ebu Davud, Sünen, Vesaya, 14.

92. Buhari, Sahih, Cenaiz, 94; Müslim, Sahih, Zekat,15; Ahmed İbn Hanbel, 2/371.

93. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.

94. Buhari, Sahih, Vesaya, 15, 20, 26.

95. Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/568.

96. Ebu Davud, Sünen, Zekat, 42; Nesei, Sünen, Vesaya, 9.

97. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, 10/54, Akçağ yayınları, Ankara, 1990.

98. Vehbe Zühayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, (Terc. Heyet) 3/9; Risale yayınları, İstanbul, 1990.

99. Cemalüddin Ebî Muhammed Abdillah İbn Yusuf el-Hanefî ez-Zeyleî, Nasbu'r-Râye li ehâdîsi'l-Hidâye, 2/463; Dâru'l-Hadîs, Kahire, ts.

100. Vehbe Zühayli, a.g.e, 3/207-208.

101. Buhari, Sahîh, Savm, 42; Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.

102. Nasıruddin el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi'd-Daîfe ve'l-Mevzûa, 1/169-170; Dımaşk, 1964.

103. Buhari, Sahîh, Savm, 42; Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.

104. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 459.

105. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.

106. Nâsıruddîn el-Elbânî, Ahkâmu'l-Cenâiz, 170; Beyrut, 1969.

107. Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.

108. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.

109. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.

110. Vehbe Zühaylî, a.g.e, 3/99.

111. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 460-61.

112. Tirmizi, Dâhâyâ, 2; Ebu Davud, Dâhâyâ, 2.

113. İbrahim Canan, a.g.e, 6/61.

114. Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 70.

115. İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd, 1/146; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/379; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/97; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 186.

116. Dârimî, Mukaddime, 16.

117. İmam Malik, Muvatta', Kader, 3.

118. İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 64; Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 109; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 471; Recep Aktaş, İslam Dininin Yasak Ettiği Batıl İnanışlar, 43; Bahar yayınları, İstanbul, 1973.

119. Vehbe Zühaylî, a.g.e, 3/98-100.

120. Müslim, Sahih, Cenaiz, 102; Farklı rivayetler için bkz.: Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 79; Neseî, Sünen, Taharet, 109, Cenaiz, 103; İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 36, Zühd, 36.

121. Necm, 53/3.

122. Seyyid Sabık, a.g.e, 1/383.

123. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 462.

124. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 108.

125. Azîmâbâdî, Avnu'l-Ma'bûd, 3/160, Hindistan Baskısı, Aynî, Umdetü'l-Kari, 5/283, İstanbul Baskısı, İbn Kudâme, İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/423-424; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/98-100, Mısır, 1952; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/567-569, Beyrut, 1969; Reşid Rıza, 8/255; Şeyh Ali Mahfûz, el-İbdâ fî Madarri'l-İbtidâ, 235 (4.Baskı); Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 460.

126. Müslim, Sahih, Cenaiz, 106; Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 81; Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 60.

127. Nesei, Sünen, Cenaiz, 101.

128. Vehbe Zühayli, a.g.e, 3/91.

129. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 99.

130. Buhârî, Cenâiz, 151; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/117-120.

131. Müslim, Cennet, 76, 77.

132. Müslim, Cenaiz, 102; Ebu Davud, Cenaiz, 79; Nesâî, Taharet, 109; İbn Mace, Cenaiz, 36, Zühd,36; Muvatta', Taharet, 28.

133. İbn Kayyım el-Cevziyye, Kitâbu'r-Ruh, 10.

134. Vehbe Zühayli, a.g.e, 3/91-92.

135. İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 24; Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 4.

136. İbrahim Canan, a.g.e, 15/239.

137. Gazali, İhya, 1/473; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/422; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/117-120; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 192; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/566; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd, 1/146.

138. İbn Teymiye, Külliyat, "et-Tevessül ve'l-Vesile", 1/142, 368; "el-Cenâiz", 24/384; "ez-Ziyârât", 27/511; Riyad Baskısı; İbnü'l-Kayyım, Zâdu'l-Meâd, 1/146; Muhammed Ebû Zehra, İbn Teymiye, 320-325; Kahire,1958; Reşîd Rıza, et-Tefsîru'l-Menâr, 4/371-378.

139. Deliller ve münakaşası için bkz. Muhammed Zahid el-Kevserî, Muhıqqu't-Taqavvul fî Mes'eleti't-Tevessül, 9-15, Kahire, 1369; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ fî Madarri'-İbtidâ, 196-200; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/8.

140. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 109.

141. İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 12; Büşra yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1991.

142. İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 7.

143. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 111.

144. Buhari, Sahih, Cenaiz, 60,95; Neseî, Sünen, Cenaiz, 106.

145. Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 78.

146. İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd, 1/146; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/379; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/97; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 186; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 474.

147. Hayrettin Karaman, a.g.e, 110.

148. Ebu Davud (Avnu'l-Ma'bud ile birlikte) 3/209,

Hindistan Baskısı.

149. İbnü'l-Hâc, el-Medhal, 3/275; Mısır, 1960.

150. Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 238.

151. İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/377; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, 1/628; İbnü'l-Hâc, el-Medhal, 3/277; İbnü'l-Kayyım, Zâdu'l-Meâd, 1/145; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/96; Reşid Rızâ, el-Fetâvâ, 344; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne, 1/546-548; Şeyh Ali Mahfûz, el-İbdâ, 229.

152. Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, 1/207; İlim yayınları .

153. İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 65.

154. Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, 1/213.

155. İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, 1/663; Şifâü'l-Alîl, 174; Şeyh Ali Mahfûz, el-İbdâ, 173, 180, 233; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/564.

156. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 476.

157. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 113.

158. İbn Abidin, Şifâu'l-Alîl, 167-168, 181-182, İstanbul, 1325; Reddü'l-Muhtâr, 1/451; Ali Sâlim el-Menûfî, İrşâdu'l-Enâm fî Hukmi Kırâati'l-Kur'ânbi-ğayr-i İhkâm, 62 vd.; Mısır, 1324; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/596, Reşîd Rıza, el-Fetâvâ, 1687, 2305.

159. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 477.

160. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 116.

161. Hayrettin Karaman, Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken, 82, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara, 1994.

162. Aynî, Umdetü'l-Kârî, 2/608, İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, 1/540.

163. Hayrettin Karaman, Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken, 84.

164. Abdu'l-Azîz el-Buhârî, Şerhu Usûli'l-Pezdevî, 1/155; İstanbul, ts. Ayrıca bkz. Aynî, umdetü'l-Kârî, 5/233,283; Sadru'ş-Şerîa, et-Tavdîh li't-Tenkîh, 1/167; Mısır 1327; İbn Âbidîn, Şifâü'l-Alîl, 196.

165. Hayrettin Karaman, Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken, 84.

166. Bakara, 2/156.

167. Buhari, Rikak 42, Züht 5.

Yukarı