. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2856

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2003 
 Genetik Bilimi Nereye Gidiyor?
 KÖPRÜ / Yaz 99 
 Popüler Kültür


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Risale-i Nurların Şerhi
Kış 2013   [ 121. Sayı ]


Risale-i Nur’un Risale İle İzahı Konusal Bir İzah Denemesi: Dördüncü Mesele Örneği

Explaining Risale-i Nur with Risale-i Nur An Attempt of Thematic Explanation: The Case of the Fourth Matter

Said Yargıcı

Doç. Dr., Harran Üniversitesi

Giriş

Risale-i Nurlarda ele alınan konular; iman, haşir, ibadet, ahlak olmak üzere dört ana noktada toplanabilir. Her üç husustaki mevzular, tek bir eserde yer almamıştır. Aynı konunun farklı yönlerinin bir çok eserde bulunduğu gö¬rülmektedir. Bu yüzden Risale-i Nur okumaları ve çalışmaları yapılırken bu özelliğe dikkat edilmesi gerekir. Örneğin namaz konusu hakkında bir okuma yapılacaksa, 4.Söz, 9. Söz ve 21. Söz’ün birinci makamı mutlaka birlikte okun¬malıdır. Çünkü bunlar namazla ilgili birbirini tamamlayıcı hususları ihtiva et¬mektedir. 4. Sözü okuduğumuzda, namazın niçin kılınması gerektiğini, her gün verilen 24 saatin, yirmi dört altın kıymetinde olduğunu, bunun bir saatini, 24 saati bize karşılıksız veren Zata ibadet için harcamamız gerektiğini anlarız. 9. Söz ise namazın beş vakte tahsis edilmesinin hikmetlerini anlatır. 21. Söz de, namaz konusunda gevşeklik göstermenin gerekçeleri üzerinde durulur, nama¬zın kılınmasının zaruri olduğu akli ve mantıki delillerle anlatılır

Muhabbet konusu, 24. Söz’ün, Beşinci Dal’ının Birinci Meyve’sinde iki sayfada çok veciz bir şekilde ele alınır. Ancak Allah’ın insanları sevmesinin tezahürlerini, insanın Allah’ı sevmesinin gerekçelerini, mahlukatı Allah he¬sabına sevmenin ne anlama geldiğini 32. Söz’den öğrenebilecektir. Allah için sevmenin ölçülerinin, dünyada ve ahirette faydalarının anlatıldığı bu bahis, sevgi konusuna çok önemli katkılar sağlamakta ve insanlara değişmez ölçüler vermektedir.

Yine şefkat mevzuunu da aynı şekilde düşünebiliriz. 26. Söz’ün Zeylinde Risale-i Nur’un dört esasından birisinin şefkat olduğu ifade edilirken, şefkatin ne olduğu, nasıl kullanılması gerektiğini, sevgi, aşk ve şefkat arasındaki farkla¬rı anlamak için Sekizinci Mektup’un ince meselelerine kafa yormak gerekir. Tesettür Risalesi olan 24. Mektup ise, şefkatin farklı boyutlarını izah etmekte, özellikle şefkatin suistimal edilmesinin nasıl olduğu, şefkati doğru bir şekilde kullanmanın nasıl gerçekleşeceği ifade edilmektedir. Bir anne-baba çocukla¬rının dünyalarını imar ederken ahiretlerine ihmal ediyorsa, bu şefkatin suis¬timal edilmesi anlamına gelir. Şefkatin asıl anlamı, bir kişinin, mesela çocu¬ğunuzun ahiretini kurtarmak için her türlü fedakarlığı yapmaktır. Kastamonu Lahikası’nda Allah’ın şefkatinden daha fazla şefkat etmenin şefkat olmadığı konusu şefkat mevzuunu daha iyi anlamaya vesile olur. Lahikalarda gezinti yaptıkça şefkatin Risale-i Nur talebelerine insanlığa karşılıksız hizmet anlayı¬şını öğrettiği görülecektir. Zaten bir insanın şefkatinin zirve noktası da, insan¬ların imanlarını kurtarmak için hizmet etmektir. Peygamberler de bu yüksek şefkat ile hiçbir ücret istemeden ve beklemeden imana hizmet etmişlerdir.

İşte Risale-i Nur’da bahsettiğimiz gibi yüzlerce konular bulunmaktadır. Her konunun farklı eserlerde farklı boyutlarıyla izahlarının yapıldığı, Risale okuyu¬cuları tarafından bilinen bir realitedir.

Konusal Bir İzah Denemesi: Dördüncü Mesele Örneği

Bu meyanda Gençlik Rehberi’ndeki 4. Mesele konumuzun anlaşılmasında örnek olacak bir özelliğe sahiptir. Bu yüzden bu konu üzerinde durmak, Risale-i Nur’un meselelerinin Risaleler ile izahına müşahhas bir örnek takdim etmek istiyoruz.

4. Mesele, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda, 1946 senesinde telif edilmiştir. Said Nursi, savaş haberleriyle hiçbir şekilde ilgilenmemektedir. Bu durum talebelerinin dikkatini çeker ve ona sorarlar:

“Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumîden elli gündür (şimdi yedi seneden geçti aynı hâl) hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve camii bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hadise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?”

Nursi, Bu soruya şöyle cevap verir:

“Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine ka¬dar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat ara sıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir.

Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harp boğuşmalarını merakla takip eden, bir ta¬rafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.” [1]

Burada dikkat çekilen büyük dairenin câzibedarlığı, küçük dairedeki lü¬zumlu ve ehemmiyetli hizmet, luzümsuz mâlâyanî, âfâkî işler, harp boğuşma¬larını merakla takip etmenin zararları gibi hususlar, kısmen kapalı olan ve izah edilmesi gereken konulardır. Nursi, bu gibi kapalı konuları, diğer eserlerinde şerh ve izah etmektedir.

Buradaki ifadeler, gayet veciz, sadece burasını okuyanlara da önemli mesaj¬lar veren dikkatle seçilmiş ifadelerdir. Ancak Said Nursi’nin bazı talebelerinin merak ettiği ve cevap almak istediği bazı hususlar da bulunmaktadır. Kastamo¬nu Lahikası’ndaki, “Bize verdiğiniz cevapta diyorsunuz: Siyasî geniş daireleri merakla takip eden, küçük daireler içindeki vazifelerinde zarar eder. Bunun izahını istiyoruz.” sorusu 4. Mesele’nin izahını isteyen bir sorudur.

Said Nursi, cevapta şöyle demektedir:

“Evet, bu zamanda merakla radyo vasıtasıyla ciddi alâkadarâne küre-i arz¬daki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve manevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır, mânevî bir divane olur; ya kalbini dağı¬tır, manevî bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır, mânevî bir ecnebî olur.

Evet, ben kendim gördüm: Lüzumsuz bir merakla mütedeyyin iken âmi bir adam, beride ilme mensubiyeti varken, eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlûbiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzuniyet ve Âl-i Beyt’ten seyyidler cemaatinin bir kâfire karşı mağlûbiyetinden mesruriyetini gördüm. Böyle âmi bir adamın alâkası, bir geniş daire-i siyaset hâtırı için böyle kâfir bir düşmanı, mücahit bir seyyide tercih etmek, acaba divaneliğin ve aklı da¬ğıtmaklığın en acip bir misali değil midir?”

Bu ifadelerde vurgulanan en önemli husus, merakla geniş siyaset dairelerini takip edenlerin, aklını, kalbini ve fikrini dağıtması, manevî bir divane, manevî bir dinsiz ve manevî ecnebî olmasıdır. Buna göre lüzumsuz haberleri büyük bir merak ile takip eden bir insan, seyrettiklerinden, dinlediklerinden ve oku¬duklarından etkilenerek kafir düşmanı, seyyidler cemaatine tercih edecek bir yanlışlığa düşer.

Said Nursi şöyle devam eder:

“Evet, haricî siyaset memurları ve erkân-ı harpler ve kumandanlara bir de¬rece vazifece münasebeti bulunan siyasetin geniş dairelerine ait mesâili, basit fi¬kirli ve idâre-i ruhiye ve dîniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla onları meraklandırıp ruhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalblerini de hakaik-i imaniye ve İslâmiyeye ait zevkle¬rini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve mânen öl¬dürmekle dinsizliğe yer ihzar etmek tarzında, kemâl-i merakla, onlara göre mâlâyâni ve lüzumsuz mesâil-i siyasiyeyi radyoyla ders verip dinlettirmek, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir. ”

Said Nursi’ye göre, devleti yönetenleri ve askerleri ilgilendiren konularla bu konularla alakası olmayanların ilgilenmesi ruh, din, fert, ev ve bulunduğumuz şehirle ilgili önemli işleri ihmal etmemize sebep olur. Bu ihmal, beraberinde bir çok olumsuzlukları getirecektir. Lüzumsuz merakımız, ruhları ve kalpleri serseri, akılları geveze yapmaktadır. Akılların geveze olması, aklın istikametini kaybetmesi, faydasız, lüzumsuz şeylerle meşgul olması demektir. Böyle bir akıl, insan için neyin daha lüzumlu ve faydalı olduğunu lüzumsuz ve faydasız olan¬dan ayırt edemez hale gelmiş demektir. Ruh ve kalbin serseri olması da, gerçek haz veren, ibadet, zikir, tefekkür gibi hususların terk edilip başka şeylerle meş¬gul olunduğunu göstermektedir. Ruh ibadetle, kalpler de Allah’ı zikretmekle tatmin olurlar. Başka şeyler, onların susuzluğunu ve açlığını gideremez. Sadece gidermiş gibi gözükür.

Nursi, sonra cümlelerine şöyle devam eder:

“Evet, her bir adam vatanıyla, milletle, hükûmetle alâkadardır. Fakat bu alâkadarlık, muvakkat cereyanlara kapılıp millet ve vatanı ve hükûmetin men¬faatini bazı şahısların muvakkat siyasetlerine tâbi etmek, belki aynını telâkki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik, milletperverlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi kalb ve ruhundan idare-i şahsiye ve beytiye ve diniye, ve hâkeza, çok dairelerden hakikî vazifedar olduğu hizmet ve alâka ve merak on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddî ve lüzumlu bu ka¬dar alâkaların zararına olarak, o bir tek lüzumsuz ve ona göre mâlâyâni olan siyaset cereyanlarına feda etmek dîvanelik değil de nedir?” [2]

Buna göre insan, merakını ve ilgisini, hiç görevi olmadığı, ya da yüzde bir görevi bulunduğu bir hususla yüzde yüz görevi varmış gibi ilgilenmesi; insa¬nın yüzde yüz görevi olan, kalbini, şahsını, ailesini idare etmekle, dini öğrenip hayatını yansıtmakla ilgili görevlerini ihmal etmeye sebep olmaktadır. Bu da en lüzumlu işleri, lüzumsuz ve mâlâyâni olan siyaset cereyanlarına feda etmek anlamına gelir. Bunu da akıllılıkla izah etmek imkansızdır.

Yine aynı 4. Mesele’nin isim verilmeden Kastamonu Lahikası’nda bir kez daha şerh edildiği görülmektedir. “Gayet ehemmiyetlidir” başlığı ile sunulan izahta şöyle denmektedir.

“Bugünlerde, gayet sadık ve dikkatli bir kardeşimizin ihtiyatsızlığından kü¬çük bir tokat yemesi münasebetiyle, hem bu dört ay müddetçe, binler adam kadar alâkadar olduğum halde ahval-i âlemden, siyaset ve harpten kat’iyen bir haber almayıp ve istemeyip ve merak etmez bir tarzda bulunmamdan, Feyzi ve Emin gibi has kardeşlerimin hayretleri ve istifsarları sebebiyle bir hakikatten, çok defa beyan ettiği gibi yine bir parça ondan bahsetmek lüzum oldu. Şöyle ki:

Hakaik-i imaniye, her eyden evvel bu zamanda en birinci maksat olmak ve sair şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale-i Nur’la onlara hizmet etmek en birinci vazife ve medâr-ı merak ve maksud-u bizzat olmak lazım iken, şimdiki hâl-i âlem hayat-ı dünyeviyeyi, hususan hayat-ı içtimaiyeyi ve bilhassa hayat-ı siyasiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefahet ve dalâletine ceza olarak gelen gadab-ı ilâhinin bir cilvesi olan Harb-i Umumînin tarafgirâne, damarları ve âsabları tehyîç edip bâtın-ı kalbe kadar, hatta hakaik-i imaniyenin elmasları derecesine o zararlı, fâni arzuları yerleştirecek derece¬sinde bu meş’um asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki, Risale-i Nur dairesi haricinde bulunan ulemalar, belki de velîler o siyasî ve içtimaî hayatın rabıtaları sebebiyle, hakaik-i imaniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cerayanların hükmüne tabi olarak, hemfikri olan münafıkları sever. Kendine muhalif olan ehl-i hakikati, belki ehl-i velaye¬ti tenkit ve adâvet eder, hatta hissiyat-ı diniyeyi o cereyanlara tabi yaparlar. İşte bu asrın bu acip tehlikesine karşı, Risale-i Nur’un hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cerayanlarını o derece nazarımdan ıskat etmiş ki, bu Harb-i Umumîyi bu dört ayda merak etmedim, sormadım.

Hem Risale-i Nur’un has talebeleri, bâki elmaslar hükmünde olan hakaik-i imaniyenin vazifesi içinde iken zalimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazife-i kudsiyelerine fütur vermemek ve fikirlerini onlarla bulaştırmamak gerektir.

Cenab-ı Hak, bize, nur ve nuranî vazifeyi vermiş, onlara da zulümlü zulü¬matlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğna edip yardım etmedikleri ve elimiz¬deki kudsi nurlara müşteri olmadıkları halde, biz onların karanlıklı oyunlarına vazifemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatadır. Bize ve merakımıza, da¬iremiz içindeki ezvak-ı maneviye ve envar-ı imaniye kâfi ve vâfidir.” [3]

Said Nursi, Emirdağ Lahikası’nda da, Meyve Risalesi’ndeki konuları tekrar gündeme getirir. Ancak buradaki izahı, merak duygusunun yanlış kullanılma¬sıyla ilgilidir:

“Meyvenin o dördüncü meselesinde denilmiş ki: “Dünya siyasetine karış¬madığımın sebebi: O geniş ve büyük dairede vazife az ve küçük olmakla be¬raber, cazibedarlık cihetiyle meraklıları kendiyle meşgul eder, hakiki ve büyük vazifelerini onlara unutturur veya noksan bıraktırır. Hem her halde bir taraf¬girlik meylini verir, zalimlerin zulümlerini hoş görür, şerik olur” meâlinde orada denilmiştir.

Şimdi ben de derim ki: Merak yüzünden ve afaki hadisatın verdiği sarho¬şane gafletten zevk alan biçareler! Eğer “İnsanın fıtratındaki merak, insaniyet damarıyla sizin, farz ve lâzım vazifeniz zararına o hadise, o geniş boğuşmalara sevk ediyor. Bu da bir ihtiyac-ı manevîdir, fıtrîdir” derseniz, ben de derim:

Kat’iyen biliniz ki, insanın, çok mu’cizâtlı hilkatine merak etmeyip, dikkat etmeyerek iki başlı veya üç ayaklı bir insan görse kemâl-i merakla temâşâsına daldığı gibi; aynen bu asırda, nev-i beşerin muvakkat ve fânî, tahripçi geniş hâdiseleri ve zemin yüzünde yüz bin millet ve insan nev’i gibi çok hâdisât-ı acîbeye mazhar o milletlerden, her baharda yalnız bir tek arı milletine ve üzüm tâifesine baksan, bu nev-i beşerdeki hâdisâtın yüz defa daha mûcib-i merak ve rûhânî, mânevî zevklere medar hâdiseler var. Bu hakîkî zevklere ehemmi¬yet vermeyip beşerin zararlı, şerli, ârızî hâdiselerine bu kadar merak ve zevkle bağlanmak; dünyada ebedî kalmak ve o hâdiseler dâimî olmak ve herkese o hâdiseden bir menfaat veya zarar gelmek ve o hâdiseye sebebiyet verenlerin hakîkî fâil ve mûcid olmak şartıyla olabilir. Halbuki, havanın fırtınaları gibi geçici hallerdir. Sebebiyet verenlerin tesirleri pek cüz’î... Ondaki zarar ve men¬faati, o vaziyet şarktan, Bahr-i Muhît’ten sana göndermez. Senden sana daha yakın ve senin kalbin Onun tasarrufunda ve senin cismin Onun tedbir ve ica¬dında olan bir Zât-ı Akdesin rubûbiyetini ve hikmetini nazara almayıp, tâ dünyanın nihâyetinden zarar ve menfaati beklemek ne derece divânelik olduğu târif edilmez.”

Görüldüğü gibi Said Nursi, insanda var olan merak duygusunu nasıl kul¬lanmamız gerektiğini anlatmaktadır. İnsanın iradesini kullanıp kendisini adeta sarhoş hale getiren geniş dairelerdeki siyasi hadiseleri merakla takip etmeyi bir kenara bırakmalıdır. Onun yerine, merakını, örneği verilen üzüm ve diğer varlıkların yaratılış hikmetlerini öğrenmek için kullanmalıdır. Geçici hadise¬leri merakla takip etmek insana geçici bir zevk verebilir. Fakat bunun insana faydası değil, zararı vardır. Çünkü insanı esas yaratılış görevlerini düşünmekten ve yapmaktan alıkoymaktadır. Halbuki varlıkların yaratılmasındaki hikmetleri düşünmekte hem insana ibadet sevabı vardır. Hem de o tefekkürde ve onun sağladığı kuvvetli, tahkiki imanda sonsuz ve gerçek bir lezzet vardır.

Said Nursi, yazısının devamında, iman ve hakikat noktasında bu çeşit geçici hadiseleri merak etmenin büyük zararları olduğunu şöyle dile getirir:

“Hem imân ve hakîkat noktasında, bu çeşit merakların büyük zararları var. Çünkü gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakîkî vazîfe-i insâniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş dâire ise siyâset dâiresidir. Hususan böy¬le umûmî ve mücâdele sûretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir imân lâzım ki, her şeyde, her vaziyette, her bir harekette kader-i İlâhî ve kudret-i Rabbâniyenin izini, eserini görsün, ta o zulm-ü zulmette kalb boğul¬masın, imân sönmesin; akıl, tabiat ve tesadüfe saplanmasın.”

Nursi’ye göre, geniş siyaset daireleri, gaflet verecek, insanı dünyaya boğdu¬racak, insanın gerçek vazifesi olan kulluk görevini ve ahireti unutturacak bir özelliği sahiptir. Bir insanın bu tür hadiselere bakarken kalbinin boğulmaması ve gaflete düşmemesi için, her şeyde ilahi kaderin ve Rabbani kudretin izini, eserini görecek güneş gibi imana sahip olması gerekir. O zaman iman sönmez, akıl tabiat ve tesadüfe saplanmaz.

Said Nursi, sözün burasında siyasetçinin genellikle tam müttaki dindar ola¬mayacağına, tam dindar müttaki olanların da siyasetçi olamayacağına vurgu yapar ve şöyle der:

“Hatta ehl-i hakîkat, hakîkat ve mârifetullahı bulmak için, kesret dâirelerini unutmaya çalışıyorlar - tâ kalb dağılmasın ve lüzumlu ve kıymetli şeye sarf etmek lâzım gelen merakı, zevki, şevki, lüzumsuz fânî şeylerde telef olmasın. Hatta bu ehemmiyetli sırdandır ki, din düsturlarının bir hâdimi olmak cihetinde güneş gibi imânlar taşıyan bir kısım Sahâbeler ve onlara benzeyen mücâhidînden, Selef-i Sâlihinden başka, siyâsetçi, ekserce tam müttakî dindar olamaz. Tam ve hakîkî dindar, müttakî olanlar, siyâsetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyâsetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer. Hakîkî dindar ise, “Bütün kâinâtın en büyük gâyesi ubûdiyet-i insâniyedir” diye, siyâsete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dîne ve hakîkate âlet etmeye - eğer mümkünse - çalışabilir. Yoksa, bâkî elmasları kırılacak âdî şişelere âlet ya¬par.”

Nursi, siyasetle ilgilenen müminlerin merak aşkıyla değil, siyasetle ikinci, üçüncü derecede ilgilenmekle ancak siyaseti dine ve hakikate alet etmeye ça¬lışabileceğini bildirmektedir. Siyaset bir amaç değil, bir araçtır. Siyaseti amaç haline getirmek, hizmete değil, hezimete sebep olur. Baki elmasları, kırılacak adi şişelere alet yapmak, büyük bir hezimet ve kayıptan başka bir şey değildir.

Bediüzzaman, geniş siyaset dairesindeki hadiselerin insanı nasıl sarhoş hale getirdiğini de şöyle izah etmektedir:

“Nasıl ki sarhoşluk, hakîkî vazifelerden gelen elemleri ve ihtiyaçları sarhoş¬lukla muvakkaten unutturduğu cihetle menhus ve kısa bir zevk verir; öyle de, böyle fânî boğuşmaları ve hâdiseleri merakla takip etmek bir nevî sarhoşluktur ki, hakîkî vazifelerden gelen ihtiyâcât ve yapmamaktan gelen teellümâtı mu¬vakkaten unutturduğu için menhus bir zevk verir. Veya tehlikeli bir ye’se düşüp “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz” (Zümer Sûresi: 53) âyetindeki emr-i İlâhiye muhâlefet eder, tokada müstehak olur. Veya “Zulmedenlere en küçük bir meyil göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur” (Hûd Sûresi: 113) olan şiddetli tehdid-i İlâhî tokadına mazhar olur, zâlimlerin zu¬lümlerine hasbî olarak mânen iştirak eder, bi’l-istihkak cezasını da dünyada, âhirette çeker.” [4]

Görüldüğü gibi insanın lüzumsuz, mâlâyanî şeylerle meşgul olması, onu sarhoş etmekte, ibadet görevini yapmamaktan doğan elemi, acıyı, ıztırabı geçici olarak unutturmaktadır.Burada insana gerçek görevi olan ibadeti unutturan her şeyin aynı kategoriye gireceğini söyleyebiliriz. Bu bir gün haberler olur, bir gün savaş olur, bir gün bilgisayar oyunu olur, bir gün başka film ve dizi film olur. Bu yüzden, insan kendisini neyin manevi bir sarhoş yaparak asıl görevini yapması¬na mani olduğunu iyi düşünmelidir.

Özet

Dördüncü Mesele, Risale-i Nur’da doğrudan doğruya üç farklı yerde ol¬dukça doyurucu bir şekilde izah edilmiştir. Konu, bu izahlarla birlikte okun¬duğu zaman, bir anlam bütünlüğü kazanmakta ve insana verdiği mesaj daha da netleşmektedir. Bu yüzden Risale-i Nur’un şerh ve izahı yapılırken, mutlaka risale-i nurun diğer yerlerindeki ilgili yerler tespit edilmeli ve ona göre bir düzenleme yapılmalıdır. Yoksa, çoğu zaman bu bağlantılardan habersiz yapılan yorumların, gerçekle pek bir bağlantısı olmamakta ve bir çok yanlış anlaşıl¬malara da sebep olabilmektedir. Bu yüzden Risale-i Nur’un kelime kelime izahından çok, bu tarzla anlaşılabilir, konusal izahlarının yapılmasının yerinde olacağını düşünüyoruz.

Anahtar Kelimeler

Risale-i Nur, sevgi, şefkat, konusal izah, şerh, dördüncü mesele, manevi sarhoşluk, siyaset.

Abstract

The Fourth Matter has been directly explained in Risale-i Nur in three different places in a satisfying manner. When the subject being read with these explanations gains cohesion and the message conveyed becomes clearer. The¬refore while interpreting and explaining Risale-i Nur, the other related texts from Risale-i Nur should be specified and then any arrangement should be made. Otherwise any interpretation made without considering all of the rela¬ted texts will become irrelevant to the reality and may cause much misunders¬tanding. Therefore we think that such thematic explanations would be much more appropriate than the word for word explanations of Risale-i Nur.

Key Words

Risale-i Nur, love, mercy, thematic explanation, interpretation, fourth mat¬ter, spiritual drunkenness, politics

Nursi, Said, Asa-yı Musa, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s.19.

Nursi, Said, Kastamonu Lahikası, Sinan Matbaası,İstanbul, 1960, s.31.

Nursi, Said, Kastamonu Lahikası, Sinan Matbaası, İSitanbul, 1960, s.80-81.

Nursi, Said, Emirdağ Lahikası, Sinan Matbaası, İsitanbul, 1959, s.56-57.

Yukarı