. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1652

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2001 
 Ahlâk
 KÖPRÜ / Bahar 97 
 Devlet ve İktidar


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanlık ve Dünya Barışı İçin Said Nursî’nin Milliyet Anlayışı
Yaz 2013   [ 123. Sayı ]


İslâm Ebedî Bir Millet Anlayışını Önümüze Koymaktadır

Islamic concept of nation presents an eternal understanding of Nation

Kâzım Güleçyüz

Asya Gazetesi, Genel Yayın Yönetmeni

Bediüzzaman Hazretleri vefatından önce demiş ki, ”Ölümüm hayatımdan daha fazla hizmet edecek.” Bediüzzaman 23 Mart 1960’ta vefat etti. Onun yaşarken ortaya koyduğu hizmetlerini hiçbir ölçüye sığdırmak mümkün değildir. Ama Risale-i Nur’la ortaya koymuş olduğu hizmet vefatından sonra da katlanarak ve dünyanın her tarafına ulaşarak devam ediyor. Ve bu çerçevede vefat yıldönümleri ayrı hizmet hamlelerine vesile oluyor. İşte, şu anda yapmakta olduğumuz toplantı bunun örneklerinden bir tanesidir.

Biliyorsunuz, her sene vefat yıldönümlerinde Üstadın o günün öne çıkan gündemiyle alâkalı bir konu tespit edilerek, o konuya ilişkin Risale-i Nur’daki izahlar çerçevesinde yorumlar yapılıyor, bildiriler hazırlanıyor. İşte, bu seneki konu da milliyetçilik. Ve tabiî Üstadın vefatının bir bahar gününe rastlamış olması da her hâlde çok ince mânâlar taşıyor. Ve böyle güzel bir bahar gününde bu toplantıyı yapıyor olmamızın da bu çerçevede özel bir anlamı olsa gerek. Bediüzzaman Hazretleri manen, sosyal ve siyasî şartlar itibariyle son derece ağır şartların geçerli olduğu geçen yüzyılın başlarında istikbal nesillerine seslenirken “Ben acele ettim kışta geldim, siz Cennetâsa bir baharda geleceksiniz” diyordu. İşte o manevî baharı aslında yaşıyoruz.

Şu anda konuştuğumuz meseleleri Bediüzzaman 100 sene öncesinden itibaren ifade etmiştir. Bunlar hâlâ tazeliğini, güncelliğini korumakta ve onun görüşlerinin isabetini, doğruluğunu defaatle teyit etmektedir.

Ben bu konunun güncel tartışmalarla bağlantısını kurarak konuşmama devam etmek istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde medyada sanıyorum 300 imzalı bir bildiri yayınlandı. O bildiride anayasadan “’Türk milleti’ ifadesinin çıkarılmaması ve Atatürk’ün kurduğu millî devletten vazgeçilmemesi” gibi bir çağrı yer alıyordu. Bu çağrıda olan isimlerden bir tanesi, duayen Osmanlı tarihçisi olarak bilinen Prof. Dr. Halil İnalcık. İnalcık’ın 2009’da 18. 11 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan bir değerlendirmesi vardı. Oradan birkaç cümleyi aktaracağım. Diyor ki, “Milyonları bulan azınlıklar, kendi millî bilincini oluşturdu. ‘Türk milliyetinin parçası değiliz!’ hissiyatı var. Türkiye Cumhuriyeti temelden sarsılıyor. Büyük bir bunalımın içindeyiz.” Ve “Osmanlı gibi yapsak?” gibi bir suale “Osmanlı değiliz, Osmanlı azınlıkların üzerindeydi. ‘Aynı şeyi biz yapalım?’ Olmaz, millî bir devletiz, yani devletimiz Türk devleti olarak belli bir etnik grubun devleti olarak kuruldu. Cumhuriyet Atatürk zamanında Türk devleti ve Türkiye olarak kuruldu.” Ama bu tariflerle beraber, diğer azınlıklarında kendi millî bilinçlerinin oluşmasından kaynaklanan derin bir bunalımın içinde olduğumuzu da ifade ediyor. Ve bugün hâl⠑Türk devleti ve Türk milleti, millî devlet’ noktasından vazgeçilmemesi noktasındaki ısrarını da devam ettirdiği anlaşılıyor.

Ama büyük bir bunalım var. Şimdi bu bunalımın kaynağında daha evvel etnik anlamda anlaşılmayan “Türk” ifadesinin özellikle Cumhuriyetten sonra “Ne mutlu Türküm diyene!”, “Türk övün, çalış, güven!”, “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım...” gibi değişik şekillerde ifade edilen etnik vurguların topluma dayatılması var. İşte bu İnalcık’ın ifade ettiği bunalımı doğurdu. Ve hâl-i hazırda yürürlükteki 1982 Anayasasında Atatürk Milliyetçiliği tarifi geçer. Ve başlangıç kısmında hiçbir faaliyetin Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları karşısında koruma görmeyeceği ifade edilir. Böyle bir demokrasi olmaz bir defa. Bu bildiğimiz anayasa… Bir de “gizli anayasa” olarak da ifade edilen Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nin 2005 yılında güncellenen versiyonu var. Medyada çıkan bilgilere dayanarak bunu aktarıyorum: “Türkiye’nin bütünlüğünü korumanın temel yolu Atatürk Milliyetçiliğidir” deniliyor. Şimdi Atatürkçülüğün kendisi bir defa birleştirici bir şey değil ki milliyetçiliği birleştirici olsun.

Yine geçtiğimiz günlerde bir gazetenin manşeti diyordu ki “Çare Atatürk’te.” Ve altını okuduğumuz zaman Mustafa Kemal’in 1920’de büyük millet meclisinde yaptığı bir konuşma… Orada diyor ki, “Bu meclis sadece Türklerden oluşmuyor. Bu mecliste sadece Kürtler yok, sadece Lazlar yok, sadece Çerkezler yok. Bütün bir anasır-ı İslâmiye, bütün İslâm unsurları bu meclisi oluşturuyor.” Şimdi bunun söylendiği tarih 1920. O zaman henüz Atatürkçülük yok, Atatürk de yok, Mustafa Kemal Paşa var. Ve bunu çare olarak gösteriyor. Ama cumhuriyetten sonra bu anlayışı terk ederek, yerine ırk ve etnik menşee, etnik kökene göre Türklüğü tanımlayan ve bu Türklüğü Türkiye’de yaşayan herkese dikte eden, dayatan bir anlayış tercih ediliyor. Sıkıntıların kaynağında da esasen bu var. Dolayısıyla Türkiye’nin yeni anayasa çalışmalarında buna dikkat edilmeli. Atatürk Milliyetçiliği şeklindeki bir kalıbı topluma dayatan bir anayasayı artık Türkiye taşıyamaz. Yeni bir anayasa bu tarz dayatmalardan mutlaka arındırılarak hazırlanmalıdır.

Şimdi buradan Bediüzzaman’ın milliyet konusuna yaklaşımını bazı örneklerle aktarmak istiyorum. İşaratü’l-İcaz isimli tefsirinde şöyle bir ifade var: “Zaman-ı cahiliyete bak! O zamanda bütün neviler millî rabıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi içtimaî hakikatler de taassub-u kavmî üzerine bina edilmişti.” O zamanki sosyal bağlar, sosyal hakikatler kavmiyetçilik taassubu üzerine bina edilmişti. Bu cahiliye döneminin özelliğidir. Kur’ân’ın tecellisiyle o taassub-u kavmî, kavmiyetçilik taassubu üzerine bina edilen hakikatlerin yerini, dinî rabıtalar yerine inşa edilen yeni hakikatler ihdas edildi. İslâm’ın Asr-ı Saadet’te meydana getirdiği inkılâbın en önemli sonuçlarından bir tanesi bu. Yani cahiliye toplumundan Asr-ı Saadet’e geçişin en önemli geçiş noktalarından bir tanesi… Kavmiyetçilik taassubundan din bağlarının esas alındığı bir ilişkiler düzenine geçiş. Şimdi aradan asırlar geçti. İnancımıza göre ahir zamandayız. Ve sanki cahiliye dönemine döndük. Yani 80 senedir bütün mektep kitaplarında, medya iletişim araçlarında, v.s. ümmetten ulus devlete geçiş büyük bir devrim gibi toplumumuza anlatılıyor. Hâlbuki, bu İslâm milleti; İslâm kardeşliği çerçevesinde “Müminler ancak kardeştir!” buyuran Kur’ân-ı Kerîm’in bize ifade etmiş olduğu en önemli ortak bağ çerçevesinde meydana getirilen bir toplum yapısı… Ve bu bizi bütün dünyada, şu anki Müslümanların dünya üzerindeki nüfusu itibariyle 1.6 milyar kardeşe sahip kılıyor. Biz böyle bir anlayışın terk edilip “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur!” gibi bizi yalnızlığa ve tecride mahkum eden bir anlayışa dönülmesini devrim olarak görüyoruz. Böyle bir şey olabilir mi? Onun için bu yanlışlardan artık çıkmamız lâzım.

Bediüzzaman millet tarifi ile ilgili olarak “Milletimiz yalnız İslâmiyettir” demektedir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatli revabıt-ı milliyetleri İslâmiyet’ten başka bir şey değildir. İşte bu mânâyı tekrar tahkim etmek, takviye etmek ve millet anlayışımızı bu temel esas üzerine bina ederek dünya görüşümüzü buna göre yeniden oluşturmak mecburiyetindeyiz.

Esasen Bediüzzaman şöyle diyor: “Benim bir düsturum bütün içtimaî cereyanları dine dost yapmaktır.” Geçen yüzyılın bilhassa başlarında milliyetçilik çok kuvvetli bir cereyandı. Dolayısıyla milliyetçilik için de bu prensibini tatbik ediyor. Ve diyor ki: “Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş, hususan dessas Avrupa zalimleri bunu İslâmlar içinde menfi bir su-rette uyandırıyorlar, ta ki parçalayıp onları yutsunlar. Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var. Gafletkârane bir lezzet var. Şeametli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara fikr-i milliyeti bırakınız denilmez.” Yani milliyetçilik böyle revaçta bir fikir olduğu için “Bırakınız” denilmez. İşte, Bediüzzaman sonuç bildirilerinde izah edilen müsbet milliyet, menfi milliyet ayrımını bu noktadan hareketle yapmış.

Ancak yine bir tespiti daha var. Bu, çok önemli bir sosyolojik tespit: “Şu asır unsuriyet asrı değil; Bolşevizm, Sosyalizm meseleleri istilâ ediyor. Unsuriyet fikrini kırıyor. Unsuriyet asrı geçiyor.” Yani milliyetçiliğin revaçta olduğu dönemi yaşıyoruz, ama artık bunun devri geçiyor. Ebedî ve daimî olan İslâmiyet milliyeti muvakkat dağdağalı unsuriyet ile bağlanmaz ve aşılanmaz. Dolayısıyla İslâm milleti anlayışı bu mânâda hiçbir zaman geçerliliğini kaybetmeyen, dünya durdukça geçerliliğini koruyacak olan bir anlayışı önümüze koyuyor ve ilâveten sadece bu dünya hayatıyla sınırlı bir millet anlayışı değil, ebedî hayatta da, kabrin öbür tarafında da devam edecek bir kardeşlik bağını tesis ediyor. Dolayısıyla ebedî bir millet anlayışı… Bu çerçevede Bediüzzaman’ın millet anlayışı bizim önümüze; dar, kısır, ideolojik ve bizim ufkumuzu çok daraltan ve dosttan çok düşman kazandıran milliyetçilik anlayışının çok çok ötesinde, son derece derin, son derece geniş ve sonsuz bir ufuk açıyor.

Eğer yaşamakta olduğumuz sorunlara kalıcı çözümler arıyorsak sorunları çözmenin ötesinde önümüze yeni ufuklar açacak, bizi yeni hedeflere götürecek, bize şu anda sahip olduğumuzdan her bakımdan çok daha fazla imkân ve güç kazandıracak olan İslâm milliyeti anlayışını mutlaka çok iyi anlamamız, hazmetmemiz, hayata geçirmemiz ve bununla yola devam etmemiz lâzım.

Yukarı