. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1682

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2001 
 İslam’ın Yeniden Yorumlanması
 KÖPRÜ / Güz 96 
 Ordu, Devlet ve Demokratikleşme


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanlık ve Dünya Barışı İçin Said Nursî’nin Milliyet Anlayışı
Yaz 2013   [ 123. Sayı ]


Milliyetçilik, Kavmiyetçilik ve Dünya Barışı

Nationalism, Racism and World Peace

Ertan Efegil

Prof. Dr. Sakarya Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü

Ulus-devlet sisteminin ortaya çıkmasıyla birlikte, etnik kimliğe ve kavmi¬yete dayalı milliyetçilik anlayışı, insanlığın ulus-devlet içerisinde örgütlenmesi gerektiğini ifade ederek, hızla İmparatorlukları parçalarken, tek ulusa, tek mil¬liyete dayalı devletlerin ortaya çıkmasına sebep oldu. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, 1945 sonrası eski sömürge toplumları için kabul edilen self-determinasyon hakkına dayanarak, çeşitli etnik gruplar, ken¬di devletlerini inşa etmek için ayrılıkçı etnik milliyetçi anlayışı benimseyerek, merkezî otoriteye karşı isyan ettiler. Bu durum, dünya barışının ve istikrarının ciddi düzeyde tehdit altında kalmasına yol açtı.

Özellikle Ortadoğu ve Kafkaslarda yaşanan devlet-içi çatışmalar ve Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi haline gelen Kürt sorunu da, Bediüzzaman’ın ırkçılık anlamında tanımladığı şekilde, bu tür yıkıcı menfi milliyet anlayışını bir kez daha Türk siyasetinin ana gündemine oturttu. Bu et¬nik unsurlar, bağımsızlık talepleri ile ortaya çıkarken, kendilerine rakip olarak, tehdit olarak gördükleri ötekilere karşı güç kullandılar.

Dünya barışı açısından bir tehdit oluşturan menfi milliyet anlayışını orta¬dan kaldırmak mümkün müdür? Bu kavramın yerine müsbet milliyet veya etnik kimliğe dayalı olmayan kimlikler inşa etmek mümkün müdür? Bediüzzaman’ın dayanışma, yardımlaşma sebebi olarak gördüğü müsbet milliyet anlayışını yay¬gınlaştırmak, grupların kendi içlerindeki dost, dışarıdakileri de düşman olarak algılamalarına engel olacak mıdır? Bu tür sorulara, mevcut yazımızda cevap bulmaya gayret edilecektir.

Osmanlı’dan Günümüze Milliyetçilik Anlayışına Genel Bakış

Osmanlı döneminde, millet kavramı, dinî inanış üzerine oturtulmuştu. Dile dayalı, ırkî ve teritoryal bir birlik olarak ulus kavramı, Osmanlı devletine ve daha geniş olarak İslâm dünyasına yabancıydı. İmparatorluk sınırları içerisinde yer alan farklı dinî mensuplar, farklılıklarını dinî inanışları üzerinden tanımlı-yorlardı. Zaten bireylerin kimliğini, cemaatler ve/veya dinî önderler şekillen¬diriyordu. Aynı durum Çarlık Rusya’sı döneminde de geçerliydi. O dönemde Müslüman Türkler kendilerini “Müslüman” kavramı üzerinden tanımlıyor, Rusları da, “Ortodoksluk” kavramı üzerinden ifade ediyorlardı. Bu anlayış etnik kimliklerin üzerindeydi. Zaten etnik kimlik üzerinden kendilerini tanımlama diye bir durum söz konusu değildi.

Soy ağacı, kavmiyetçilik, farklı etnik kökene dayanarak kendi kimliğini ta¬nımlama, yani menfi milliyet fikri, Fransız Devrimi sonrasında hızla yayıldı ve tüm imparatorlukların parçalanmasına yol açtı. Bu dönemde, millet denilince, birbirlerinden etnik kimlikleri itibariyle ayrışan farklı insan toplulukları ifa-de edilmeye başlandı. Zaten ulus-devletin ortaya çıkmasıyla birlikte asabiye¬te, ırka, etnik kimliğe dayalı milliyetçilik anlayışı sisteme hâkim hale geldi. [1] Çünkü ulus-devlet anlayışı, tek ulus, tek kültür, tek dil, tek tarih kavramlarını benimseyen modernleşme sürecinin bir sonucuydu ve ulusal bütünleşme veya modernleşme süreci, etnik ve kültürel açıdan homojen bir ulus oluşturma sü¬recini öngörüyordu. Zaten kurulan devlet de bu ulus üzerine inşa ediliyordu. [2]

Bu milliyetçilik anlayışı, millî birlik ve beraberlik vurgusu yaparak, başka etnik grupları ötekileştiriyor, tehditler ortaya çıkarıyor ve yabancı düşmanlığını körüklüyordu. [3]

İbrahim Kiras’a göre, asabiyet, aynı toplumsal gruba aidiyet duygusu besle¬mek anlamına gelmektedir. Bu kavram, toplumsal veya toplum-içi dayanışmayı teşvik etmekte ve yabancı toplumlara karşı düşmanlık beslemeyi meşru kılmak¬tadır. Aile bağına, soy ortaklığına dayanan asabiyetin, geleneksel toplumlar için geçerli olduğunu düşünen Kiras, gelişmiş toplumlar için bu tür anlayışın yıkım anlamına geldiğini belirtmektedir. Gelişmiş toplumlar ise, aile bağları ve soya dayalı asabiyet anlayışını, millet kavramı içerisinde eritmektedir. Böylece etnik kimlikleri kendi zenginliği olarak gören ve bu etnik grupları kaynaştıran anla¬yışın, yani sivil/müsbet milliyetçiliğin geçerli olmaya başladığını vurgulamak¬tadır. Fakat bu kavram da yine de bünyesinde “etnik kimliği” barındırmaktadır. [4]

Türkiye de kendi modernleşme sürecini gerçekleştirerek, önce kendi dev¬letini ardından da kendi devletine uygun modern etnik kimliğini inşa etmeye gayret etti. Bu yüzden devlet elitleri, Türk milliyetçiliğini tanımlarken, etnik kökene dayalı millet tanımını yaptılar ve bu tanıma uymayan grupları ya asi¬milasyona zorladılar ya da dışladılar. Hatta bu grupları birer tehdit olarak al¬gıladılar. [5]

İslam’ın ve Bediüzzaman’ın Milliyetçilik Yorumları

İslâm, etnik milliyetçiliği, kavmiyetçiliği, asabiyeti şiddetle eleştirmekte ve bu kavramlara karşı çıkmaktadır. [6] İslâm, “toplumun birlik ve beraberliğini bozan, başka topluluklara düşmanlık, zulüm ve hakareti meşru gören ırkçılığı, menfi milliyetçiliği” yasaklamıştır. [7] İnsanlar, genel olarak iki gruba ayrılmakta¬dır: İnananlar ve inanmayanlar. Böylece insanları birbirlerinden ayıran temel unsur, “dini inanıştır.”

İslâm’ın görüşünü benimseyen Bediüzzaman, millî birlik ve beraberliği pe¬kiştirmek için din, mefkûre, mukaddesat, ümmet ve vatan birlikteliğinin ön plana çıkarılması gerektiğini savunmuştur. Irkçılığa, bölücülüğe ve ayrılıkçı girişimlere karşı tutum sergilemiştir. Bu milliyetçilik anlayışı, din üzerinden temellenen, esasını inanç birliğinden alan bir anlayıştır. Hatta Metin Karaba¬şoğlu için, Risale-i Nurlar, müsbet milliyetçilik kavramını dahi içermemektedir. Türkiye’deki Türk-İslâm sentezi gibi yaklaşımlar, Türk toplumunda ayrımcılığa sebep olmuştur. [8]

Yine de Bediüzzaman, “insanlık, kardeşlik, dayanışma, birlik, barış, müsbet hareket ve ilerleme kavramları çerçevesinde bir milliyet anlayışı” ortaya koy¬maktadır. Kavmiyetçiliğe dayalı milliyetçilik ise, insanlık değerlerini ve vasıf¬larını yozlaştırmakta, dünya barışını tehdit etmekte, temel hak ve hürriyetleri kısıtlamaktadır.

Milliyetçilik Ortadan Kaldırılabilir mi?

Veya Müsbet Milliyetçilik Mümkün mü?

İbrahim Kiras, farklı etnik toplulukların, ortak bir kültür içerisinde ve or¬tak idealler çevresinde kenetlenmesinin ve böylece insan topluluklarının kabile aşamasından millet aşamasına geçmesinin mümkün olduğunu düşünmektedir. Ahmet Yıldız, kültürel çoğulculuk anlayışının giderek önem kazandığını vur¬gulamaktadır. Bu da, zaman içerisinde sivil, müspet milliyetçiliğin gelişmesine ve yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır.

Günümüzdeki gelişmelere baktığımızda, toplumlar, kendilerini tanımlar¬ken veya diğer bir ifadeyle kimliklerini belirlerken, ötekilere halen daha ihtiyaç duymaktadır. Bu grup-içi dayanışma ihtiyacı, “milliyetçilik” kavramının mevcu¬diyetini korumasına yol açmaktadır. Eğer grup kendisine karşı bir tehdit hisset¬tiğinde, ya etnik kimlik vurgusunu arttırmakta ya da dinî/mezhepsel farklılığını ifade etmektedir. Böylece ötekilere karşı savunma kabiliyetini geliştirmektedir. Bu da, her ne kavram üzerine dayanırsa dayansın, toplumsal farklılıklara, grup¬lar arası çatışmalara, krizlere ve sürtüşmelere sebep olabilmektedir.

Milliyetçiliğin toplum inşasında ve tanımlanmasında hâkim konumu halen daha devam etmektedir. Orta Asya ve Ortadoğu ülkelerini incelediğimizde, kendi kimliklerini tanımlarken, ulus-devlet anlayışına uygun olarak, kendi ulu¬sal özelliklerini (kültürlerini, milliyetlerini, tarihlerini, dinlerini, dillerini, vb.) belirlemekte ve bunun üzerinden ulus inşasına başlamaktadır. Bu da, müsbet veya menfi “etnik” milliyetçiliğin geçerliliğini korumasına yardımcı olmaktadır.

Arap milliyetçiliğinin tarihî geçmişine baktığımızda, karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır. Arap milliyetçiliği, başlangıçta Batılı eğitim kurumlarında eğitim görmüş, Ortadoğu kökenli Hıristiyanlar tarafından ifade edilmiştir. O dönemde Arap milliyetçiliği, Osmanlı karşıtlığı üzerine inşa edilmiş bir anla¬yışı temsil ediyordu.

Pan-Arabizm akımını başlatan Hıristiyan Araplar, kendileri açısından Müslüman çoğunluğun arasında yaşamanın bir güvencesi olarak etnik temelde laik-milliyetçi akımların/anlayışların doğmasına yol açtılar. O dönemde ulus-devlet oluşturulması fikri gerekliydi ve bu yüzden etnik temelli milliyetçilik fikrini yaymaya çalıştılar.

Arap kültürünü geliştirmeye gayret eden bu gruplar, İslâm’ı, Arap etnik kimliğinin bir unsuru haline getirdiler. Daha genel bir ifadeyle, zamanla İslâmî modernleşme süreci ve Batılı milliyetçilik anlayışı, Arap milliyetçiliği fikrini ortaya çıkardı. Batılı karşıtlığı fikri, zaman içerisinde Arap milliyetçiliği ile bir-leşti.

Bölge devletlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla birlikte, bölge ülke¬lerinde etnik temelli ve milliyetçi anlayış iyice benimsendi. Arapça birleştirici unsur haline geldi. [9]

Günümüzdeki şartlara geri döndüğümüzde, çok kültürlülük kavramı genel kabul görmeye başlamıştır. Fakat yine de toplumların sıkıntı içerisinde olduk¬ları kriz dönemlerinde bu kavram geçerliliğini geçici veya kalıcı düzeyde kay¬bedebilmektedir. Ancak belli demokratik değerleri yerleştirmiş toplumlar, biraz daha fazla oranda çok kültürlülüğü benimseyebilmektedir. Yine de bu ülkeler¬de, yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntıların hemen ardından, farklı kül¬türel gruplara yönelik olarak husumet duyguları kısa sürede yeşerebilmektedir.

İslâm toplumu içerisinde dahi kardeşlik, dayanışma odaklı bir milliyet an¬layışının geliştirilmesi mümkün görünmemektedir. Arap Baharı sonrası Orta¬doğu’daki gelişmeleri incelediğimizde, farklı devletler arasında ve hatta dev¬let içerisindeki farklı gruplar arasında mezhepsel, ailesel ve kabilesel ayrılıklar görülmektedir. Bu kavramlarda, farklı gruplar arasında çatışmalara sebebiyet verebilmektedir. Bu anlayışın yerleştirilmesi için karşılıklı diyaloğun, anlayışın geliştirilmesi ve ortak çıkarlar temelinde buluşulması gerekmektedir. İnsanların temel ihtiyaçları karşılanmalı ve bölgesel entegrasyon süreçleri hızlandırılarak, toplumların birbirlerine sıkıca “bağımlı” hale getirilmesi sağlanılmalıdır. Orta¬ya çıkan karşılıklı bağımlılık durumu, devletler ve toplumlar arasında dayanış¬mayı, kardeşliği bir mecburiyet haline getirmelidir. Bu İslâm dünyasında sağla¬nabilmiş değildir. İslâm dünyasında maalesef dinî inanç birliğinin zayıflaması bir çok farklı problemi beraberinde getirmiştir.

Son olarak, milliyetçilik kavramı, günümüzde halen daha kendisini etnik temeller üzerinden (ister inşa edilmiş, isterse somut olarak var olmuş olsun) tanımlamaktadır. Meselâ Türkiye’deki insanlar, laik, Müslüman ve Türk’tür. Ortadoğu’da benzer durum söz konusudur. Meselâ Mısır halkı, Müslüman, Akdeniz ve Piramit Uygarlığının değerleri üzerine inşa edilmiş bir toplumdur. İran halkı da, Farisî’dir ve Şii’dir.

İslâm’da mezhepler konusunda bir inceleme yazısı kaleme alan Mehmet Çelenk, şu görüşleri ortaya koymaktadır: a. Dinî metinler yorumlanmışlardır, b. Mezhepler dinî hayatı yaşama hususunda insanlara kolaylıklar sağlamakta¬dır, c. Mezhepler Müslümanların düşünce ufkunu sınırlandırmakta, ötekilerini oluşturmakta, insanlar arasında duvarlar örmektedir, ç. Tarih, gelenek, sosyolo¬jik tecrübe, siyaset ve mahallî aidiyetler bu süreci şekillendirdi ve ortaya çıkan bağımsız mezhep kimlikleri, ümmet şuuru üzerinde ciddi bir engel oluşturdu, d. Mezhebî ihtilaflar bertaraf edilmeden, İslâm Birliği’nden bahsetmek müm¬kün değildir, e. Farklı mezhepler ve cemaatler arasında imaj-kimlik çatışması yaşanmaktadır, f. İslâm milletleri, birbirlerini tarafsız şekilde tanımlamalı, ta¬nımalıdır. [10]

Sonuç

İnsanlar arasında ayrımcılık, etnik, mezhepsel, vb. kimlikler üzerinden de¬vam etmektedir. Kendi grup-içi dayanışmasını sağlamak isteyen farklı toplum¬lar, kendilerinin bu özelliklerini ön plana çıkararak, farklı gruplara karşı olum¬suz duygular besleyebilmektedir.

İslâm dünyasındaki farklı dinî yorumlar ise, bu devletler arasında dinî inanç birlikteliğini engellemektedir. Farklı İslâmî anlayışlarından ötürü de, maalesef bu toplumlar arasında insanî değerler temelinde bir birlikteliğin oluşturulması da mümkün olmamaktadır. Bu da çok kültürlülüğü benimseyen veya karşılıklı anlayışa dayalı, İslâmî değerlere dayalı bir müsbet milliyet anlayışının yerleşme¬sini zorlaştırmaktadır.

Özet

Etnik kimliğe ve kavmiyete dayalı milliyetçilik anlayışı hızla İmparator¬lukları parçalarken, tek ulusa, tek milliyete dayalı devletlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Türkiye de böyle devletlerden biridir. Bugün Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi haline gelen Kürt sorunu da, bu tür yıkıcı menfi milliyet anlayışını bir kez daha tartışmaya açtı. Dünya barışı açısından bir tehdit oluştu¬ran menfi milliyet anlayışını ortadan kaldırmak mümkün müdür? Bu kavramın yerine müspet milliyet veya etnik kimliğe dayalı olmayan kimlikler inşa etmek mümkün müdür? Bu yazıda bu tür sorulara cevaplar aranmaktadır.

Anahtar Kelimeler

Milliyetçilik, menfi milliyet, müsbet milliyet, dünya barışı

Abstract

While nationalism based on ethnic identity and racism rapidly disintegra¬ted empires, it also caused the appearance of states based on single nation and single nationality. Turkey too is one of those states. The Kurdish problem which has become one of the most critical problems of Turkey today has brought in to question once more this sort of destructive negative nationalism. Is it possible to remove this negative understanding of nationalism, which is a threat for the world peace? Is it possible to construct instead of this concept a positive nationality or identities not based on ethnicity? This study searches for answers to such questions.

Key Words

Nationalism, negative nationality, positive nationality, world peace

Dipnotlar:

[1] Ahmet Yıldız, “Ulus, Ulusçuluk ve Ulusal Bütünleşme: Bir Tavzih Denemesi”, Köprü, Milliyetçilik, Güz 1995, Sayı 52.

[2] İbrahim Kiras, “Peki ya sokaktaki adamın millet tanımı”, Star Gazetesi, 17 Ocak 2012.

[3] Mücahit Bilici, “Modern Dünyanın Yeni Dini: Milliyetçilik”, Köprü, Milliyetçilik, Güz 1995, Sayı 52.

[4] İbrahim Kiras, “Asabiyet”, Star Gazetesi, 24 Ocak 2013.

[5] Ziya Gökalp ise, milliyet kavramının içerisine, inancı, kültürü ve ahlâkı aynı olan insanları yerleştiriyordu. Soy ağacı anlayışını red ediyordu.

[6] Faruk Beşer, “Dinde Milliyetçilik”, Yeni Şafak, 2 Kasım 2012.

[7] İsmail Çolak, “Kürt meselesine Bediüzzaman gibi bakmak”, Zaman Gazetesi, 31 Ekim 2012.

[8] Metin Karabaşoğlu, “Müspet Milliyetçilik” var mı?”, Köprü, Milliyetçilik, Güz 1995, Sayı 52.

[9] Detaylı bilgi için bakınız: Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik, İstanbul: Gündoğan Yayınları, 2000.

[10] Detaylı bilgi için bakınız: Mehmet Çelenk, “Bediüzzaman Said-i Nursi’nin İslâm mezheplerinin yakınlaşması konusundaki görüşleri”, http://www.iikv.org/academy/index.php/conferences/article/view/1491.

Yukarı