. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2358

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2009 
 Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - I
 KÖPRÜ / Kış 2005 
 Bilim ve Din


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanlık ve Dünya Barışı İçin Said Nursî’nin Milliyet Anlayışı
Yaz 2013   [ 123. Sayı ]


Bediüzzaman Said Nursî’de Müsbet Milliyet Kavramı

Bediuzzaman Said Nursi’s Positive Nationality Concept

Ali Bakkal

Prof. Dr. Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi

Bediüzzaman Said Nursî’de Müsbet Milliyet Kavramı

1. Millet Kavramı Üzerine

Arapça’da millet kelimesi şeriat ve din anlamına gelir. Kur’ân ve Sün¬net’teki kullanımı da bu anlamdadır. Şemseddin Sâmî’nin 1316 (1898) yılında basılan Kâmûs-ı Türkî adlı meşhur sözlüğünde millet kelimesinin anlamı şöyle ifade ediliyor: a. Din, mezhep; millet-i İbrahim; din ve millet ikisi birdir. b. Bir din ve mezhepte bulunan cemaat, millet-i İslâm, milel-i muhtelife rüesası. Osmanlı döneminde millet kelimesi her iki anlamda kul¬lanılmıştır.

Bizim çocukluğumuza kadar uzayan süreçte çocuklara “Halil İbrahim milletinden, Muhammed ümmetinden” oldukları öğretilirdi. “İbrahim mil¬leti” kavramı Kur’ânî bir ifadedir ve İbrahim Aleyhisselâm’a bildirilen din için kullanılmaktadır. İslâm dini de temel esasları itibarıyla İbrahim di¬nine dayanmaktadır. Ayrıca Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet, İbrahim Peygamberin neslinden gelen peygamberler vasıtasıyla gelmiş olan tevhid esasına dayanan semavî dinlerdendi. Osmanlı döneminde “Muhammed ümmetinden” olmanın yanı sıra Müslümanlara “Halil İbrahim milletinden” olduklarının öğretilmesinin siyasî bir maksadı da olabilir. Çünkü Osmanlı Devleti’nin aslî vatandaşları Müslümanlar olmakla birlikte, ülke sınırları içinde oldukça yüksek oranda Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlar da yaşa-maktaydı. Müslümanların onlara karşı saygılı olmalarını sağlamak için, Ya¬hudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin esaslarının da Hz. İbrahim’e dayandığı hatırlatılmaktaydı.

Osmanlı döneminde “millet” kavramının daha yaygın kullanımı ikinci anlamıyladır. Esasen bu anlam, “millet” kavramının Osmanlı dünyasına özel bir kullanım şeklinden ibarettir. Osmanlı devleti tarihçilerin “millet sistemi” dedikleri bir düzenle idare ediliyordu. Bu döneminde fethedilen ülkelerde yaşayan gayrimüslim topluluklara (cemaat), kendi kendilerini idare edebil¬meleri için bazı haklar tanınır ve bu cemaatlerin her birine “millet” denirdi. Kendi içinde kapalı bir toplum halinde yaşayan ve kendilerinden cizye alın¬dığı için askerlik hizmetinden muaf tutulan bu topluluklar, etnik menşeleri, dilleri veya dinleriyle değil, daha çok mezhepleriyle tanınır ve ayrı bir millet olarak bilinirlerdi. Meselâ dinleri bir olmakla birlikte Katolikler, Ortodoks¬lar, Protestanlar ayrı birer millet olarak kabul edilirlerdi. Yahudiler ayrı bir millet sayılırdı. Devletin aslî unsurunu teşkil eden Müslümanlar da ayrı bir millet olarak kabul edilir, bütün Müslüman etnik gruplar İslâm milletinin bir parçası sayılırdı.

Fransız ihtilâlinden sonra her şey hızla değişmeye başladı. Avrupa’da ırk esasına dayalı ulus devlet anlayışı yaygınlaştı. Bu hastalık Osmanlı hâkimiyetindeki azınlıklara da sirayet etti. Her biri teker teker Osmanlı’dan ayrılarak kendi ulus devletlerini kurdular. Buna paralel olarak kelimelerin anlamı da değişmeye başladı. Daha önce Katolikler, Ortodokslar ve Protes¬tanlar ayrı birer “millet” iken, ulus devlete geçişten sonra Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar, Arnavutlar ayrı bir “millet” sayılmaya başlandı, böylece millet kav¬ramına yoğun miktarda din odaklı anlamın yanı sıra “ırk ve kavim” odaklı anlam da aktarılmış oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin daha çok Türk unsuruna dayalı olarak kurulması ve laiklik adı altında dinle ilgili hususlara düşman¬ca tavır takınılması da millet kavramını “ırk ve kavim” anlamına yaklaştırdı. Hatta bazılarınca milliyetçilik, tamamen bir ırkın üstünlüğüne dayalı düşün¬ceden ibarettir.

Diğer taraftan Fransız ihtilâlinin bir ürünü olan “nation” kelimesine de bir karşılık bulmak gerekiyordu. Genellikle “kavm” ve “cins” kelimeleriyle ifade edilen bu kavram, bazıları tarafından “ümmet”, “millet” ve “ahâlî” gibi kelimelerle ifade edilmişti. Şemseddin Sami’nin şiddetle karşı çıkmasına rağmen, zamanla “nation” karşılığı olarak “millet” kelimesinin kullanımı yay¬gınlaştı ve İstiklâl Marşı vasıtasıyla bu kelime zihinlerde iyice yerleşti. As¬lında Mehmet Âkif “nation” karşılığı olarak “kavm” kelimesini kullanıyordu.

2. Günümüzde Millet ve Milliyetçilik Kavramlarının Kullanıldığı Anlamlar

Lûgat anlamı itibariyle “din” anlamına gelen “millet” kavramı, artık saf olarak din anlamında kullanılmayıp, oldukça flulaşmış, kapalı ve belirsiz bir kelime haline gelmiştir. Günümüzde milliyetçilikle ilgili tartışmaların arkasında büyük ölçüde bu kavramın belirsizliği yatmaktadır. İnsanlar aynı kelimeye farklı anlamlar yükleyince konuşmalar ister istemez anlaşmazlıkla sonuçlanmaktadır.

Günümüzde millet kelimesi başlıca şu anlamlarda kullanılmaktadır:

a. Din, Müslüman. Aslî anlamından büyük ölçüde saptırılmış olan “millet” kelimesi “İslâm milleti” gibi kullanımlarda nadiren de olsa din anlamında kullanılmaktadır. Bu ifade ile kastedilen anlam “İslâm dininde olanlar”dır.

Yavuz Sultan Selim’in;

“İhtilaf u tefrika endişesi,

Kûşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni.

İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz;

İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni.”

şiirindeki “millet” kelimesi “Müslümanlar” anlamında kullanılmıştır.

b. Irk, kavim. Yakınlarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kullandığı “Her türlü etnik milliyetçiliği reddediyorum” sözündeki milliyet kelime¬si, tamamen ırkçılık anlamında kullanılmıştır. Burada milliyet kelimesinin ancak etnik sıfatıyla birlikte kullanılması halinde bu anlama geldiğine de dikkat etmek gerekir. Buna göre milliyet kelimesi ırkı ifade eden bir sıfatla tavsif edilmeden kolay kolay ırk anlamına gelmemektedir.

c. Muhafazakârlık. Bir kişi “Ben milliyetçiyim” derse, “Toplumumuzun tarihî ve kültürel değerlerini benimsiyorum ve onların muhafazası için çalı¬şıyorum” demek istemektedir. Tarihî ve kültürel değerlere en yüksek katkıyı sağlayan unsur da yine dindir. Bu yüzden muhafazakârlıktan bahsedildiği zaman, bu kavramın içinde yoğun biçimde din vardır. Millet ve milliyetçilik kavramları en çok bu anlamda kullanılır.

d. Ülke, ülkeye ait, ülke halkının tamamı, ülke insanı. Büyük Millet Meclisi, Millî Savunma Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, millî sermaye, millî hâsıla gibi kullanımlarda millet kelimesi bu anlamda kullanılmıştır. Bu kullanımda ne din, ne de etnisite öne çıkar. Bu tür kullanımlarda ülke¬nin veya ülkede yaşayan insanların tamamı kastedilmektedir. “Türk milleti çalışkandır, yardımseverdir” gibi ifadelerde de yaklaşık olarak bu anlam kas¬tedilmektedir.

e. Vatanseverlik. Bazen insanlar milliyetçi olduklarını söylerken, iç ve dış düşmanlara karşı ülkeyi koruma taraftarı olduklarını ve ülkeyi geliştirmek istediklerini kastederler.

3. Türk Kelimesinin Kullanıldığı Anlamlar

a. Etnik köken anlamında. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, Türk¬ler tarihin en eski milletidir” gibi ifadelerde Türk kelimesinin etnik köken anlamında kullanıldığı açıktır.

b. Müslüman. Arap olan bir şahsa “Neden domuz eti yemiyorsun?” diye sorulduğunda, bu şahsın “Ben Arab’ım.” veya menşe itibariyle Türk olan bir kişiye “Çağrı filmini neden çok seviyorsun?” denildiğinde bu şahsın “Türk’üz ya!” diye cevap vermesi gibi durumlarda Türk kelimesi din anla¬mında kullanılmaktadır. Osmanlılar zamanında Avrupalılar Türk denildi¬ğinde Müslümanları kastederlerdi. Günümüzde hâlâ Avrupalılar Bosna¬lıların dinlerini kastettikleri zaman onlar için “Müslüman” demek yerine “Türk” demeyi tercih etmektedirler. Ancak Türk kelimesinin bu anlamdaki kullanımı şekli giderek azalmıştır.

c. Belli bir devletin vatandaşı, vatandaşlık. “Çerkez asıllı Türk’üm, İtal¬yan asıllı Fransız’ım, Türk asıllı Arab’ım, Romen asıllı Alman’ım.” cümle¬lerindeki Türk, Fransız, Arap ve Alman kelimeleri, çoğunluğunu bu un¬surların teşkil ettiği devletlerin vatandaşlığını ifade etmektedir. Bu tür bir kullanım, kişinin kendi etnik kökenini inkâr etmesi anlamına gelmediği gibi, mensubu olduğu devletin hâkim unsuru olan etnik gruba ait hayran¬lığını da ifade etmez. Ayrıca, vatandaşlığı ifade etmek bakımından böyle bir kullanım zorunlu gibi görünmektedir. Biz “Musluk akıyor” dediğimiz zaman, “Musluktan su akıyor” demek isteriz. Bir kişi bu anlamda “Türk’üm” dediği zaman, “Türkiye Devleti vatandaşıyım” demek istemektedir.

Vatandaşlık anlamında kullanılabilecek etnik gruplar, adına bir devlet kurulmuş olan unsurlardır. Adına devlet kurulmamış etnik grup isimlerinin bu anlamda kullanılması mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye Devleti va¬tandaşı olan her Roman “Ben Türk’üm.” diyebilir. Fakat etnik köken itiba¬rıyla Türk olan birisinin “Ben Roman’ım” demesini gerektirecek bir durum söz konusu değildir.

Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” denirken cümlede yüklem olarak kullanılan “Türk’tür” ifadesiyle “Türkiye Devleti vatandaşıdır” anlamı kastedilmektedir. Esasen bu cümle vatandaşlık ilişkisini ifade etmek üzere kaleme alınmıştır. Bu anlamda ırkçılığı da reddeden bir cümledir. Çünkü Türkiye devletinin vatandaşı olan kişiler sadece Türk etnik kimliğine sahip olanlar değil, Türkiye Devletine va¬tandaşlık kimliğiyle bağlı olan bütün fertlerdir. Dolayısıyla vatandaş olarak etnik köken itibariyle Türk olanla olmayan arasında herhangi bir fark yoktur, devlet nezdinde bütün vatandaşlar eşittir. Ancak yanlış anlaşılma ihtimali karşısında ifadeyi daha açık yazmakta fayda vardır. Ayrıca devletin adı “Tür¬kiye Devleti” olduğu için “Türk Devleti” ifadesi problemli bir ifade şeklidir.

Anayasa’nın başlangıç kısmında yer alan “Millet iradesinin mutlak üstünlü¬ğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu…” ifadesindeki Türk kelimesi de vatandaşlık anlamındadır. Bu kelime anayasanın onuncu maddesi olan “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” ifadesiyle birlikte ele alındığı zaman buradaki Türk kelimesine başka anlam yüklemek mümkün olmaz.

d. Belli bir kültür ve tarih birliğine sahip olan topluluk. Bu anlamda Türk kelimesine vatandaşlığın yanı sıra bir de tarih ve kültür birliği eklenmiştir. Türk kelimesinin yanına tarihî ve manevî değerler konulduğu zaman kelime Türk etnik kökeni anlamında değil, çoğunluğunu bu etnik kökenin oluşturduğu Tür¬kiye Devleti vatandaşlarının tarihî ve kültürel değerlerini ifade eder. Kelime bu mânâda kullanıldığı zaman genellikle “Türk milleti” şeklinde kullanılır. Bu kullanım ayrımcılığı ifade etmez. Bu tür bir isimlendirme biraz da vatandaşlık anlamıyla bağlantılıdır. Kelimeye tarihî ve kültürel anlam eklendiği zaman da, kelime yine vatandaşlık anlamı için kullanılan şekliyle kullanılmaktadır.

Muhammed Âbid el-Câbirî “Arap Aklının Oluşumu” adlı kitabındaki Arap kelimesini de tarihî ve kültürel anlamda kullanmıştır. Buradaki “Arap Aklı”ndan maksat “Çoğunluğunu Arapların oluşturduğu halkın yetiştirdi¬ği (veya Araplar tarafından kurulan devletlerde yetişen) bilginlerin ortaya koyduğu bilgi sistemi”dir. Bu bilgiyi oluşturanlar arasında Mâlik b. Enes, Şâfiî, Gazzâlî gibi Arap asıllı bilginler olduğu gibi Ebû Hanife, İbn Sina, Farâbî gibi Arap olmayan ve hatta Sâbit b. Kurra Müslüman olmayan bil-ginler de vardır.

Esas itibariyle ırklar nötr özelliklidir. Kimlik değer özelliklidir. Dola¬yısıyla sadece ırk özelliğiyle bir etnik gruba kimlik kazandırmak mümkün değildir. Kimlik kazandırma değer yüklemekle olur. Müslüman unsurların en yüksek değeri İslâmiyet’tir. Bütün Müslüman unsurlar değerini İslâm menşeli tarihî ve kültürel değerlerinden alır. Dolayısıyla tarihî ve kültürel değerlerin yüklendiği etnik köken isimlerinden ürkmemek gerekir.

4. Bediüzzaman “Milliyet”i İki Kısma Ayırıyor

Bediüzzaman’ın genel tavırlarından birisi, bir şeyin pek çok kötü yönü bulunmakla birlikte, şartlar gereğince bu şeyi tamamen bertaraf etmek mümkün değilse, onun müsbet taraflarını görüp insanları o tarafa sevk etmesidir. Medeniyet, felsefe ve milliyetçilik hakkındaki tutumu böyledir. Önce o bunları müsbet ve menfi olmak üzere ikiye ayırır, sonra da menfi tarafından uzak durup müsbet tarafı üzerinde yoğunlaşmaya teşvik eder.

Ona göre insanlar şu asırda milliyet düşüncesi konusunda çok ileri git¬miştir. Özellikle dessas Avrupa zalimleri bu düşünceyi Müslümanlar ara¬sında menfi bir şekilde uyandırmaya çalışmaktadırlar; tâ ki Müslümanları parçalayıp yutsunlar. Bununla birlikte milliyetçilik düşüncesinde nefsânî bir zevk, gafletkârâne bir lezzet ve uğursuz bir kuvvet vardır. Bundan dolayı, şu zamanda sosyal hayatın içinde olan insanlara “Milliyetçilik düşüncesini bı¬rakınız” denilmez. Dolayısıyla milliyetçilik düşüncesini iki kısma ayırmak gerekir. Milliyetçiliğin birinci kısmı olumsuz, uğursuz ve zararlıdır. Bu tür milliyetçilik başkasını yutmakla beslenir, onlara karşı düşmanlık beslemekle devam eder ve taraftarlarını uyanık olmaya davet eder. Bu da karışıklığa ve karşılıklı düşmanlığa sebebiyet verir. Bu yüzden İslâm, Câhiliye döneminden kalma ırkçılık ve kabîlecilik düşüncesini kaldırmıştır. [1]

Menfî milliyetçiliğin bazı zararlarından bahsettikten sonra Bediüzzaman müsbet milliyete geçer ve bu düşüncenin esaslarını ortaya koymaya çalışır.

5. Bediüzzaman’a Göre Müsbet Milliyetin Esası İslâmiyet’tir

Gerek millet ve milliyet, gerekse Türk, Arap gibi ifadelerin hem müsbet, hem menfî anlamda kullanıldıklarını gördük. Bu kullanımlar zorunlu ola¬rak bu konulara bakışı da müsbet ve menfî olarak ayırmamızı gerektirmek¬tedir. Bediüzzaman bazı âyet ve hadisleri referans göstererek İslâmiyet’in kesin bir şekilde kavmiyetçilik ve ırkçılık anlamına gelen milliyetçiliği red¬dettiğini belirttikten sonra müsbet milliyetin esasları üzerinde durur:

Bediüzzaman’a göre müsbet milliyetin esası “mukaddes İslâmiyet milliyeti” dir. Yani İslâm dinidir. Bu esasa dayalı milliyet anlayışı, Kur’ân ve Sünnet’in yasakladığı menfi milliyet anlayışına ihtiyaç bırakmaz. [2] Bediüzzaman’a göre ille de milliyetçilik yapılacaksa bunun din (İslâm) odaklı bir milliyetçilik olması gerekir.

Sultan Reşad’ın Rumeli seyahatı münasebetiyle şark vilâyetleri namına Bediüzzaman da kendisine refakat eder. Trendeki iki mektepli kendisine “Hamiyet-i diniye (dini koruma gayreti, din uğrunda fedakârlık) mi, yoksa hamiyet-i milliye (milletin hak, hukuk ve namusunu koruma gayreti, millet uğrunda fedakârlık) mi daha kuvvetli, daha lâzım?” diye sordukları zaman onlara şöyle demiştir: *

“Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müt¬tehittir. İtibarî, zahirî (dış görünüş itibariyle), arizî (sonradan ortaya çıkan) bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet-i diniye, avam ve havassa şâmil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine yani menâfi-i şahsiyesini (şahsî menfaatle¬rini) millete fedâ edene has kalır. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye, ona hadim (hizmetçi) ve kuvvet ve kal’ası olmalı…”

“Ey bu hamiyet-i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyade ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran bu şimendifer (tren) denilen medrese-i seyyarede ders arkadaşlarım! Ve şimdi, zamanın şimendiferinde istikbal (gelecek zaman) tarafına bizimle beraber giden bütün mektepliler! Size de derim ki: Hamiyet-i diniye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arap içinde tamamiyle meczolmuş ve kabil-i tefrik olamaz (ayrılmaz) bir hale gelmiş. Hamiyet-i İslâmiye (İslâm’ı koruma gayreti), en kuvvetli ve metin ve Arştan gelmiş bir zincir-i nurânidir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü’l-vüskadır (kopmaz ve sağlam kulp). Tahrip edilmez, mağlup olmaz bir kudsî kal’adır.” [3]

Bu ifadelere göre Türkiye Devleti de İslâmiyet milliyeti üzerinde tesis edilmelidir.

6. Müsbet Milliyetin Fonksiyonları

Bediüzzaman’a göre menfî milliyetin (ırkçılığın) aksine müsbet milliye¬tin bazı faydaları vardır. Bunları şöyle özetlemek mümkündür:

a. Etnik köken tanışma ve yardımlaşma vesilesidir:

Kabile, boy ve ırk biyolojik bir varlık olup bizatihi ne iyi, ne kötüdür. El ve ayak nasıl insanın birer uzvu ise, üreyen bir varlık olarak belli bir soydan gelmesi de onun biyolojik özelliğidir. El ve ayak, nasıl iyi ve kötü yönde kullanılabilirse, etnik köken de iyi ve kötü maksatla kullanılabilir. Yüce Ya-ratıcı el ve ayağı iyi yönde kullanılsın diye yarattığı gibi, insanı belli bir etnik kökene bağlı olarak yaratması da bir iyilik ve fayda içindir. Etnik kökenin faydası “teârüf ” yani insanların birbirlerini tanıma vesilesi olmasıdır. Âyette şöyle buyuruluyor: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphe¬siz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”4 Bediüzzaman âyette geçen “li-teârafû = tanışmanız için” ifadesini şöyle tefsir ediyor: “Sizi tai¬fe taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye (sosyal hayat) ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet (kin beslemek) ve adâvet (düşmanlık) edesiniz değildir.” [5]

“Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği teârüf ve teâvün düsturunun beyanı için deriz ki:

Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölükle¬re, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münasebâtı ve o münasebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin-tâ, o ordunun efradları, düstur-u teâvün (yardımlaşma prensibi) altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri a’dânın (düşmanların) hücumundan masun kalsın (korunsun). Yoksa, tefrik (bölüklere ayrılma) ve inkısam (kısım kısım olma), bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin (kin beslesin, düşmanlık etsin), bir fırka bir fırkanın aksine ha¬reket etsin değildir. Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye (İslâm topluluğu) büyük bir ordudur; kabâil (kabileler) ve tavâife (taifeler) inkısam edilmiş (bö¬lünmüş). Fakat bin bir bir birler adedince cihet-i vahdetleri (bir olma yönleri) var: Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir-bir, bir, bir, binler kadar bir, bir...”

“İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür (birbirini inkar ve red) için değil, tehâsum (kin ve düş¬manlık beslemek) için değildir.”

...

“Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın?” [6]

b. İslâm kardeşliğini pekiştirme vesilesidir.

“Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dahilîsinden (sosyal haya¬tın iç ihtiyacından) ileri geliyor. Teâvüne, tesanüde sebeptir; menfaatli bir kuv¬vet temin eder, uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur.” [7]

c. İslâm’a daha çok hizmet etmeye vesiledir.

“Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hâdim (hizmetçi) olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebi¬lir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakâne bir cinayettir.” [8]

d. Müslüman milletlerin devamlılığını sağlayan millî âdetlerinin muha¬fazası İslâmiyet sayesindedir:

Bediüzzaman’ın bu konudaki açıklaması şöyledir: “Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bile lâzımdır ki, onlar Avrupa’dan mehâsin-i medeniyeti al¬makla beraber, her kavmin mâye-i bekâsı olan adât-ı milliyelerini muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslamiyette nüşvünemâ bulduğu için, iki cihetle sarılmak zaruridir. Ey hamiyetli ebnâ-yı vatan! Cemiyet-i millî, ruhlarını feda etmekle saadetimize yol açtılar. Biz de, bazı lezâizimizi terk ile onlara yardım edeceğiz. Zira o sofra-yı nimete beraber oturuyoruz.” [9]

e. Şarkı ayağa kaldıracak ırkçılık değil dindir:

“Ekser enbiyanın Asya’da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve filozofların garpta gelmelerinin delâletiyle Asya’yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namıyla an’ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî (din dışı) bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyat-ı şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakaikine kat’iyen tarafdar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:

Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim.

Dedi: “Ben Müslüman bir Türk’ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.” Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mek¬tebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd’ü salih bir Türk’e tercih ediyorum.”

Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Ey sual soran meb’uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebe¬nin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanı¬mayan, sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum."[10]

e. İslâmiyet milliyeti vatanseverlik ve kahramanlık hislerini kuvvetlendi¬rir ve coşturur. Bediüzzaman’ın bu konudaki ifadeleri şöyledir:

“İslâmiyetin mukaddes milliyeti, bu vatan evlâdının hayat-ı içtimaiyesine kazandırdığı yüzer faydadan iki faydayı misal olarak beyan edeceğiz.

Birincisi: Şu devlet-i İslâmiye yirmi otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu dev¬letin ordusundaki nur-u Kur’ân’dan gelen şu fikirdir: “Ben ölürsem şehidim, öldürsem gaziyim.” Kemâl-i şevkle ölümün yüzüne gülerek istikbal etmiş (kar¬şılamış), daima Avrupa’yı titretmiş. Acaba dünyada basit fikirli, sâfi kalbli olan neferâtın ruhunda şöyle ulvî fedakârlığa sebebiyet verecek hangi şey gösterilebi¬lir? Hangi hamiyet onun yerine ikame edilebilir ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?

İkincisi: Avrupa’nın ejderhaları (büyük devletleri) her ne vakit şu devlet-i İslâmiyeye bir tokat vurmuşlarsa, üç yüz elli milyon İslâmı ağlatmış ve inlet¬miş. Ve o müstemlekât (sömürgeler) sahipleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için elini çekmiş, elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir cihetle istisgar edilmeyecek (küçük görülmeyecek) mânevî ve daimî bir kuvvetü’z zahr (yardımcı kuvvet) yerine hangi kuvvet ikame edilebilir, gösterilsin. Evet, o azîm mânevî kuvvetü’z zahrı menfi milliyetle ve istiğnâkârâne (sanki ihtiyacı yokmuş gibi) hamiyetle gücendirmemeli.” [11]

7. Müsbet Milliyetin Kapsamı

Müsbet milliyetin esası İslâm olduğu için, kapsamını da İslâmiyet belir¬ler. Buna göre müsbet milliyetin kapsamını şöyle ifade edebiliriz:

a. Etnik köken biyolojik bir gerçeklik olduğundan herkes ait olduğu et¬nik kökeni bilme ve bu gerçekliği ifade etme hakkına sahiptir. Netice iti¬bariyle etnik köken aile bağıyla ilgili bir husustur. Kişinin kendisini sadece ebeveyni ile değil ebeveyninin de bağlı bulunduğu kökenle de tanıtabilir. Irkların yaratılış amacı olan “teâruf” da, ancak kişilerin kendi etnik kökeni¬ni ifade etmekle mümkün olabilir.

b. Kişiler kendi etnik kökenine ait dili konuşma ve bu dili eğitimde mahallî dil olarak kullanma haklarına sahiptir.

Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar hiçbir İslâm devletinin halkın diliyle herhangi bir problemi olmamıştır; devletlerin resmî dili genellikle halkın çoğunluğunun konuştuğu dil ne ise o olmuş, eğitim dili olarak Arapça kul¬lanılmış, hangi kökenden olursa olsun halk kendi dilini konuşmaya devam etmiştir. Tabiî ve normal olan durum da budur. Günümüzde devletin gö¬revlerinin çeşitlenmesi ve en ücra yerlere kadar götürülme ihtiyacı karşısın¬da belli bir dilin daha geniş biçimde resmî dil olarak kullanılma zaruretini doğurmuştur. Ancak bu durum mahallî dilleri yok saymayı gerektirmez. Kişilere ana dillerini konuşacak, resmî dilin yanında ana dilini de öğrenecek imkânlar sağlamak gerekir.

Osmanlı döneminde mekteplerin açılışına kadar medreselerde “sıra ki¬tapları” denilen ve her öğrencinin mutlaka okumak durumunda olduğu ki¬taplar Arapçaydı. Hocalar açıklamalarını medresenin bulunduğu bölgenin etnik kökenin diline göre yaparlardı. Mısır’daki hocalar Arapça, İstanbul’da hocalar Türkçe, Şarktaki hocalar ise Kürtçe açıklamalarda bulunurlardı. Böyle olması da bir gereklilikti. Bu sebeple Bediüzzaman çeşitli şark vi¬layetlerinde kurulmasını düşündüğü Medresetü’z-Zehrâ’da din dili olma¬sı münasebetiyle Arapçayı vacip, resmî dil olması münasebetiyle Türkçeyi lâzım, mahallî dil olması münasebetiyle de Kürtçeyi caiz görmüştü. [12]

Yine resmî dilin bilinmemesi halinde mahkemede sanık ve tanık du¬rumda olan kişilere ana dilinde savunma ve ifade imkânı tanınması en tabiî haklardandır.

c. Kişi kendi etnik kökenini diğerlerinden daha fazla sevebilir, fakat gu¬rurlanamaz. Bediüzzaman’ın bu konuyla ilgili ifadeleri şöyledir:

“Hem herbir şehir kendi ahalisine geniş bir hanedir. Eğer iman-ı âhiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, rıza-yı İlâhî, sevab-ı uhrevî yerine garaz (kötü ni¬yet ve kin), menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık (sadece kendini düşünmek), tasan¬nu (yapmacık hareket), riya, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat-ı şehriye (şehir hayatı) zehirlenir. Çocuklar haylâzlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar.”

“Buna kıyasen, memleket dahi bir hanedir ve vatan dahi bir millî ailenin hanesidir. Eğer iman-ı âhiret bu geniş hanelerde hükmetse, birden samimî hür¬met ve ciddî merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaşeret (insanlarla sünnet dâiresinde münâsebet) ve riyâsız ihsan ve fazilet ve enaniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar.”[13]

d. Kişi, şahsına ait kemalât ve iyilikleri sadece tahdîs-i nimet için ifade edebileceği gibi, ait olduğu etnik kökenine de kemalat ve iyiliklerini de aynı şekilde tahdis-i nimet kabilinden zikredebilir. Bediüzzaman öğünme anla¬mına gelen fahr ifadesini, biri Hz. Peygamber (sav) için “fahr-i âlem”, diğeri bir şehrin ehl-i kalbi olan zatı için “medâr-ı fahr” [14] sözleri olmak üzere sadece iki hususta kullanır.

Bediüzzaman, kişinin kendi iyilikleri sebebiyle gururlanamayacağını nefsine hitaben şöyle anlatıyor: “Senin vazifen fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğ¬fardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbînlik değil, hudâbînliktedir.” [15] “Hem, kendinden sudur eden kemalat ve hasenat ile gururlanmamak için kadere bakar, fahr yerine şükreder, başına gelen musibetlerde kaderi görür, sabreder.” [16]

Türkler ve Kürtlerin “şecaat fenninde allâme oldukları”[17] kaydeden Be¬diüzzaman, Kürtlerin güzel hasletlerinden bahsederken konuya “fahr olma¬sın” ifadesiyle giriş yapar: “Fahr olmasın, derim: Biz ki Kürd’üz; aldanırız, fakat aldatmayız, bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz.”[18]

8. Irkçılık Yapmamaya En Çok Özen Göstermesi Gerekenler Türklerdir

İslâm kardeşliğinin öne çıkarılması gereken bir zamanda ırkçılık duygu ve söylemlerinden en çok kaçınması gerekenler Türklerdir. Bunun iki sebebi vardır:

Birinci olarak Türkler, tarih boyunca İslâm’ın bayraktarlığını yapmış bir millet olup milliyetleri İslâm’la mezcolmuştur. Böyle bir milletin İslâm dışı bir prensibe sarılması onlar için kendilerini inkâr sayılır. Bediüzzüman bu konuda Türkleri şu şekilde uyarır:

“İşte ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâtları; altı yüz sene değil, belki, Abbâsîler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak, bütün cihâna karşı meydan okuyup, Kur’ân’ı îlân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur’ân’a ve İslâmiyete kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müt¬hiş tehâcümâtı (hücumları) def’ ettiniz t⠓Allah, sevdiği ve kendisini seven mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibi, Allah yolunda cihad eden bir topluluk getirecektir.” [19] âyetine güzel bir mâsadak (doğrulayıcı) oldunuz. Şimdi, Avrupa’nın ve frenkmeşreb münâfıkların desîselerine uyup, şu âyetin ev¬velindeki hitâba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!” [20]

“Türk milleti, anâsır-ı İslâmiye (Müslüman ırklar) içinde en kesretli (ço¬ğunlukta) olduğu halde; dünyanın her tarafında olan Türkler ise, Müslümandır. Şâir unsurlar gibi Müslim ve gayr-i Müslim olarak iki kısma inkısam etme¬miştir; nerede Türk tâifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır—Macarlar gibi. Halbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-i Müslim var.”

“Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş; ondan kâbil-i efrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin mâzideki mefâhirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuv¬vetle silinmediği halde, sen, şeytanların vesveseleriyle, desîseleriyle o mefâhiri (iftihar edilecek şeyleri) kalbinden silme!” [21]

İkinci olarak Türkler, hakim vaziyettedirler ve adaleti tevzi etme maka¬mındadırlar. Adalete riayet etmesi beklenenler daha çok kendilerine ada¬letle muamele edilmesini bekleyenler değil, adaleti dağıtma durumunda olanlardır. Bu yüzden Türklerin sair etnik gruplara karşı daha çok adaletli olmaları ve onları küçük görme anlamına gelebilecek ırkçı söylem ve uygu¬lamalardan uzak durmaları gerekmektedir.

9. Müsbet Milliyet İttihad-ı İslâm’ı Gerektirir

Müsbet milliyetin esası İslâmiyet olunca, tabiî olarak bu düşünce ittihad-ı İslâm’ı gerektirir. Dolayısıyla müsbet milliyet anlayışının bütün Müslüman¬ları içine alacak genişlikte olması gerekir. Nitekim Bediüzzaman’ın açıkla¬maları da bu yöndedir: “Vicdanlarda hükümferma, nuru’n-nur olan hamiyet-i İslâmiyedir. Hem de anlaşıldı ki, ittihad-ı İslâm umum askere ve umum ehl-i imana şâmildir. Hariç kimse yoktur.”[22]

İttihad-ı İslâm, hayatı boyunca Bediüzzaman’ın peşini bırakmadığı ide¬allerinden biri idi. Ne zaman bu konuda bir şeyler yapacak bir imkân hasıl olsa, hemen o bu düşüncesini ortaya koyardı. Onun ittihad-ı İslâm çerçeve¬sinde ortaya koyduğu düşünceleri şöyleydi:

a. İttihad-ı İslâm, Asya’nın, Osmanlı Devleti’nin ve Kürtlerin kurtuluş reçetesidir:

“Azametli, bahtsız bir kıt’anın (Asya’nın); şanlı, talihsiz bir devletin (Os¬manlı Devleti’nin); değerli, sahipsiz bir kavmin (Kürtlerin) reçetesi, ittihad-ı İslâm’dır.” [23]

b. İttihad-ı İslâm bu zamanın en büyük farz vazifesidir:

Bediüzzaman, 27 Mart 1909 yılında Sadâ-yı Hakikat başlığı altında yazdığı bir makalede bu hususu şöyle dile getiriyor: “İhfâ (gizlemek) ve havf (korkmak) riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâm’dır. İttihadın hedef ve maksadı, o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merakiz (merkezler) ve meabid-i İslâmiyeyi (İslâm mabedlerini) birbirine rapt ettiren (bağlayan) bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut (bağlı) olanları ikaz ve tarik-i terakkiye bir hâhiş (istek) ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir.” [24]

c. Bediüzzaman, Şam Emevî Câmiinde verdiği hutbede ittihad-ı İslâm için çalışmayıp tenbellik etmeleri sebebiyle Arapları ve Türkleri ikaz etmiş ve bu davranışlarıyla umum Müslümanlara zarar verdiklerini ve haksızlık ettiklerini ifade etmiştir:

“Meşveret-i şer’iyeden aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir gü¬nahı, bir kalmıyor. Bazan büyür, sirayet eder, yüz olur. Bir tek hasene bazan bir kalmıyor. Belki bazan binler dereceye terakki ediyor. Bunun sırr-ı hikmeti şudur: Hürriyet-i şer’iye ile meşveret-i meşrûa, hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gös-terdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyettir. Ve Hilâfet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibarıyla, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kalesi hükmünde Arap ve Türk hakikî iki kardeş, o kale-i kudsiyenin nöbettarlarıdırlar.

İşte, bu kudsî milliyetin rabıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi, İslâm taifeleri de birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur. Birbirine mânen (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri bir silsile-i nuraniye ile birbirine bağlıdır.”

“Nasıl ki bir aşiretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşiretin bütün efradı, o aşi¬retin düşmanı olan başka aşiretin nazarında müttehem olur. Güya her bir fert o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşiret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşiretin bir ferdi, o aşiretin mahiyetine temas eden medar-ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşiretin bütün efradı onunla iftihar eder. Güya her bir adam, aşirette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.”

“İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra, seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri görülecek.”

“Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi-i Emevî’deki kardeşler ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm câmiindeki ihvan-ı müslimîn! “Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidarımız yok, onun için mazuruz” diye özür beyan etmeyi¬niz. Bu özrünüz makbul değil. Tenbelliğiniz ve “Neme lâzım” deyip çalışmama¬nız ve ittihad-ı İslâm ile, milliyet-i hakîkiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediği¬niz, sizlere gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır. İşte, seyyie (kötülük) böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene (iyilik), yani İslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik yalnız işleyene münhasır kalmaz; belki o hasene, milyonlar ehl-i îmana mânen fâide verebilir, hayat-ı mâneviye ve maddiyesinin rabıtası¬na kuvvet verebilir. Onun için, “Neme lâzım” deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil.”

“Ey bu câmideki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonraki âlem-i İslâm mescid-i kebîrindeki (büyük mescidindeki) ihvanlarım (kardeşlerim)! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki, buraya çıktım; sizden olan hakkımızı dâvâ ediyorum. Yani, küçük taifelerin[25] menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri sizin gibi büyük ve muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve fütûrunuz ile, biz bîçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar görüyoruz. Husûsan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar! En ev¬vel bu sözler ile sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadları ve imamları ve İslâmiyet’in mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için, tenbellikle güna¬hınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Husûsan kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemâhir-i Müttefika-i Amerika (Amerika Birleşik Devletleri) gibi, en ulvî bir vaziyete girmeye, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserîsinde tesisine mu¬vaffak olmanızı rahmet-i İlahîyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i atî (gelecek nesil) görecek.”

“Sakın kardeşlerim, tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigal için himmetinizi tahrik ediyorum. Haşa! Hakîkat-i İslâmiye bütün siyasâtın (siyasetlerin) fevkındedir (üstündedir). Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir; hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine alet etsin.”

“Ben kusurlu fehmimle (anlayışımla) şu zamanda, hey’et-i içtimaiye-i İslâmiyeyi (İslâm toplumunun tamamını), çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika sûretinde (şeklinde) tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kal¬sa, yahut bir arkadaşı olan başka çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti (mekanikliği, makine olma özelliği) bozulur. Onun için, ittihad-ı İslâm’ın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.” [26]

d. Bediüzzaman’a göre geçmiş büyük veliler silsilesinin hizmetleri netice itibariyle İslâm birliğine hizmettir:

“Lâkin, onların (Şâh-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî, Hâlid Ziyâeddin, Seyyid Tâhâ, Seyyid Sıbgatullah ve Seyda gibi evliya) asl-ı esas-ı mesleği (mes¬leklerinin esasının da esası), kulûbun tenviri (kalplerin aydınlatılması) ve raptı (birbirine bağlanması), yani fazilet-i İslâmiye üzerine sülûk (İslâm’ın üstün kabul ettiği ahlak esasları doğrultusunda mânevi yolculuk), yani hamiyet-i İslâmiye (İslâmı koruma gayreti) ile tehattüm (çok gerekli olma ), yani İslâmiyet için hayatta zühd ve ravhı (rahatı) terk, yani ihlâs için terk-i menafi-i şahsî (şahsî menfaatleri terk etme), yani, tesis-i muhabbet-i umumiyeye teveccüh (umumî sevginin yerleşmesi için gayret ve çalışma), yani ittihad-ı İslâmiyeye (İslâm birliğine) hizmet ve irşad...” [27]

e. Bediüzzaman’a göre Âhirzamanda gelecek olan Mehdî’nin üç va¬zifesinden üçüncüsü, ittihad-ı İslâm’dan güç alarak Kur’ân hükümlerinin uygulanmasını sağlamaktır. Onun bu konudaki açıklamaları şöyledir:

“Mehdî-i Âl-i Resûlün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı manevisinin üç vazifesi var…Üçüncü vazifesi: İnkılabât-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’âniyenin (Kur’ân hükümlerinin) zedelenmesiyle ve şeriat-ı Muhammedi¬yenin (a.s.m.) kanunları bir derece tatile uğramasıyla (terk edilmesiyle), o zat, bütün ehl-i imanın manevî yardımlarıyla ve ittihad-ı İslâmın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Âl-i Beytin neslinden her asırda kuv¬vetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmâyı (büyük görevi) yapmaya çalışır… Âhirdeki (sondaki) iki vazife, ger¬çi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller; fakat hilafet-i Mu¬hammediye (a.s.m.) ve ittihad-ı İslâm ordularıyla zemin yüzünde saltanat-ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde herkeste, hususan avamda, hususan ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkarında, o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor…” [28]

“O zatın üçüncü vazifesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihad-ı İslâm’a bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâm’a hizmet etmektir.” [29]

f. Bediüzzaman’a göre ittihad-ı İslâm bütün Müslümanları birbirine kardeş, maddî ve manevî yardımcı yapar: “Âlem-i İslâm’ın büyük bayramının arefesi olan ve şimdilik Asya ve Afrika’da inkişafa başlayan ve dört yüz mil¬yon Müslümanı birbirine kardeş ve maddî ve mânevî yardımcı yapan ittihad-ı İslâm’ın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde tesise başlamasının ve Kur’ân-ı Hakîmin kudsî kanunlarının o yeni İslâmî devletlerin kanun-u esasîsi olmasın¬dan dolayı büyük bayram-ı İslâmiyeyi tebrik… ediyoruz.” [30]

g. Bediüzzaman, bazı görüşlerini paylaşmasa da kendisinden önce ittihad-ı İslâm düşüncesinde olanları takdirle anar ve onların bu konuda kendisinin selefleri olduğunu söyler:

“Elhasıl, Sultan Selim’e bîat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini ka¬bul ettim. Zîra, o, vilayât-ı şarkiyeyi ikaz etti; onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki Şarklılar, o zamanki Şarklılardır. Bu meselede seleflerim Şeyh Cemaleddin-i Efganî, allâmelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abdüh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâm’ı hedef tutan Namık Ke¬mal ve Sultan Selim’dir.” [31]

h. Bediüzzaman, “hem mânen eski İttihad-ı Muhammedîden (a.s.m.) olan yüz binler Nurcular..”[32], “..şimdi de aynen ittihad-ı İslâm’dan olan Nurcular..”, [33] “ittihad-ı İslâm’ın Anadolu’da Nurcular -ki eski ittihad-ı Muhammedînin ha¬lefleri hükmünde”[34] gibi sözleriyle Risâle-i Nur Talebelerinin de ittihad-ı İslâm taraftarı olduklarını ifade etmiştir.

i. Bediüzzaman ve bazı talebeleri, başarılı olabilmesi için Demokrat Parti ve Adnan Menderes’e ittihad-ı İslâm’a hizmet etmeleri çağrısında bu¬lunmuştur:

“Şimdiki bu hükûmetimizin hakikî kuvveti, hakaik-i Kur’âniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla, ihtiyat kuvveti olan üç yüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile ittihad-ı İslâm dairesinde kardeşleri kazanır.” [35]

Bediüzzaman’ın talebelerinden Sadık, Sungur, Ziya’nın Demokratlar hakkında şöyle bir değerlendirmesi vardır: “Şimdi milletin arzusuyla şeâir-i İslâmiyenin serbestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhafa¬za, hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yegânesi; ittihad-ı İslâm ce¬reyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır… Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği intaç ediyor. Ve bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak hakikat-ı Kur’âniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmaya vesile olduğu gibi, bu va-tanı istilâ-yı ecanipten ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur. Ve bu hakikate binaen, Demokratlar bütün kuvvetleriyle bu hakikate istinad edip ko¬münist ve masonluk cereyanına karşı vaziyet almaları zarurîdir.”

“Bir ezan-ı Muhammedînin (a.s.m.) serbestiyetiyle kendi kuvvetlerinden yirmi defa ziyade kuvvet kazandılar. Milleti kendilerine ısındırdılar, minnet¬tar ettiler. Hem mânen eski İttihad-ı Muhammedîden (a.s.m.) olan yüz binler Nurcularla, eski zaman gibi farmason ve İttihatçıların mason kısmına karşı it¬tifakları gibi, şimdi de aynen İttihad-ı İslâmdan olan Nurcular büyük bir yekün teşkil eder. Demokratlara bir nokta-i istinaddır.” Bu sözler Bediüzzaman’ın ifadelerinin şerhi gibidir.

j. Bediüzzaman başka ülkelerdeki İslâmcı cemiyetlerin ittihad-ı İslâm taraflısı olmalarından dolayı onları tebrik etmiştir:

“İhvan-ı Müslimîni ruh u canımızla tebrik edip “Binler bârekâllah” deriz ki, ittihad-ı İslâm’ın Anadolu’da Nurcular-ki eski İttihad-ı Muhammedînin halefleri hükmünde-ve Arabistan’da İhvan-ı Müslimîn ile beraber hakikî kar¬deş olan Hizbü’l-Kur’ânî ve İttihad-ı İslâm cemiyet-i kudsiyesi dairesinde çok saflardan iki mütevafık (birbirine uygun) ve müterafık (arkadaş) saf teşkil et¬meleriyle… bizleri pek ziyade memnun ve minnettar eyledi. [36]

10. İttihad-ı İslâm Gayr-ı Müslimlerin de Lehinedir

Bediüzzaman dahilde ve hariçteki gayr-ı Müslimlerin de ittihad-ı İslam’dan yana olmaları gerektiği düşüncesindedir. Bu konuda Bediüzza¬man iki gerekçe ileri sürer:

a. “Bu ittihadın (İttihad-ı İslâm’ın) meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, ce¬halet ve zaruret (fakirlik) ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki, bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz iknâdır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbup (sevimli) ve ulvî gös¬termektir. Zira onları munsif (insaflı) zannediyoruz… İttihad-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) olan İttihad-ı İslâmın efkâr ve meslek ve hakikatini efkâr-ı umumiyeye (kamu oyuna) arz ederiz. Kimin bir itirazı varsa etsin, ce¬vaba hazırız. [37]

b. Anarşistlik ve dinsizlik karşısında Hıristiyan devletleri ittihad-ı İslâm’a taraftar olmalıdırlar:

“Eskiden Hıristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâm’a taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa dev¬letleri Kur’ân’a ve ittihad-ı İslâm’a taraftar olmaya mecburdurlar.” [38]

Bediüzzaman’ın öğrencileri de benzeri açıklamalarda bulunmuşlardır:

“Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mani olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna mua¬rız değil; belki muhtaçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik doğrudan doğruya anarşistliği intac ediyor (netice veriyor). Ve bu dehşetli tah¬rip edicilere karşı ancak ve ancak hakikat-ı Kur’aniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmaya vesile olduğu gibi, bu vatanı istila-yı ecânibten ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur.” [39]

11. İttihad-ı İsâm’ın Tanımı ve Meyvesi

Eski Said döneminde Bediüzzaman’a “Dâima İttihad-ı İslâm’dan bahse¬dersin. Sen bize tarif et.” dediklerinde onun cevabı şöyle olur: “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi ismindeki eserimde tarif etmişim. Şimdi ileride o kasr-ı muallânın (yüksek sarayın) bir taşını, bir nakşını (süsünü) göstereceğim. İşte, Kâbe-i saadetimiz (mutluluk Kâbe’siz) olan ittihad-ı münevver-i İslâmın (aydınlık İslâm birliğinin) Hacerü’l-Esved’i, Kâbe-i Mükerreme’dir; ve dürret-i beyzâsı, Ravza-i Mutahharadır; Mekke-i Mükerremesi, Ceziretü’l-Araptır; Medîne-i medeniyet-i münevveresi (nurlu medeniyet Medîne’si), tam hürriyet-i şer’iyeyi tatbik eden Devlet-i Osmaniyedir. Eğer İslâmiyet milliyetini ve İttihad-ı İslâmın taşını ve nakşını istersen, işte bak: (1) Hayâ ve hamiyet-ten (mukaddesatı, milletin haklarını, nâmus ve haysiyeti koruma gayreti) neş’et eden (meydana gelen) civanmerdâne (kahramanca) humret (utanmaktan hâsıl olan kırmızılık); (2) hürmet ve merhametten tevellüd eden (doğan) mâsumane tebessüm; (3) fesâhat (sözü açık ve güzel ifade etme) ve melâhattan (yüz güzel¬liği) hasıl olan ruhânî halâvet (tatlılık); (4) aşk-ı şebabîden (gençlikte bulunan aşk), şevk-i bahârîden neş’et eden semâvî neşe; (5) hüzn-ü gurûbîden (batış, kayboluş üzüntüsü), ferah-ı seharîden (seher ferahlığı) vücuda gelen melekûtî lezzet; (6) hüsn-ü mücerredden (saf güzellik), cemâl-i mücellâdan (parlayan güzellik) tecellî eden mukaddes ziynet; birbiriyle imtizaç edip, ondan çıkan levn-i nuranî (nurlu renk) ancak o şark ve garbın kab-ı kavseyni[40] olan Kâbe-i saadetinin tâk-ı muallâsının (yüksek kubbebinin) kavs-ı kuzahının (gökkuşa¬ğının) elvan-ı seb’asının (yedi renginden) lâcivert levninin (renginin) timsali, belki şu levnin manzarası bir derece irae edilebilir (gösterilebilir). Lâkin itti¬had, cehl ile olmaz. İttihad, imtizac-ı efkârdır (fikirlerin birbiriyle kaynaşması). İmtizâc-ı efkâr, mârifetin (bilginin) şua-ı elektriğiyle (elektrik ışınıyla) olur.”[41]

12. Cemâhir-i Müttefika-i İslâmiye Önce Parçalanıp Sonra Birleş¬meyi Değil, Mevcut Parçaların Birleşmesini Öngörür

İnternette dolaşan bazı yazılara göre Bediüzzaman “Cemâhir-i Müttefika-i İslâmiye (Birleşik İslâm Devletleri)” ifadesiyle, meselâ Kürt gibi bazı Müslüman unsurların önce müstakil devlet kurup, sonradan İslâm Birliği’ne (ittihad-ı İslâm) üye olmalarını kastetmiş olmaktadır. Bu ve benzeri ifadelerin geçtiği yerlerde Bediüzzaman, mevcut Müslüman dev¬letlerin bünyesinde bulunan bir unsurun ayrılıp müstakil devlet kurmasını değil, halen (Bediüzzamanın yaşadığı dönemde) müstakil olan devletler¬le, ecnebîlere ait devletlerin istilası altında bulunan ülkelerin devlet kurup ittihad-ı İslâm’a dahil olmalarını kastetmiştir:

Bediüzzaman, Avrupalılar terakkide istikbale uçmalarıyla beraber; Müslümanları ortaçağda durduran altı tane hastalıktan bahsettikten sonra, bu hastalıkların ilacı olan altı “kelime”den söz eder. Birinci kelime olan “el-Emel”i şöyle açıklıyor:

“El-emel,” yani, rahmet-i İlahiyeden kuvvetli ümit beslemek. Evet, ben kendi hesabıma aldığım dersime binaen, ey İslam cemaati, müjde ve¬riyorum ki, şimdiki alem-i İslamın saadet-i dünyeviyesi, bahusus Osmanlıların saadeti ve bilhassa İslamın terakkîsi, onların intibahıyla olan Arabın saadetinin fecr-i sadıkının emareleri inkişafa başlıyor ve saadet güneşinin de çıkması ya¬kınlaşmış. Ye’sin rağmına olarak ben dünyaya işittirecek[42] derecede kanaat-i ka¬tiyemle derim: İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak; ve hakim, hakâik-ı Kur’aniye ve îmaniye olacak. Bu davama çok bürhanlardan ders almışım.” [43]

Bediüzzaman esir milletleri hürriyetlerine kavuştuktan sonra İslam bir¬liğini kurmalarını en büyük bayram olarak görür: “… Çok zamandan beri esaret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi âlem-i İslâm’ın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye şeklinde Hind’de yüz milyon bir devlet-i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyade bir devlet-i İslami¬ye ve Arabistan’da dört-beş hükümet bir cemâhir-i müttefika gibi Arap birliği ile İslam birliğini birleştirmesindeki âlem-i İslâm’ın bu büyük bayramının mukad¬dimesini tebrik ile bu bayram bize müjde veriyor.”[44]

Arapların uyanışı onların Osmanlı Devleti’nden ayrılması değil, ecnebîlerin esaretinden kurtulmalarından ibarettir. Risale-i Nur talebele¬rinin üniversitede verdikleri bir konferansta da mesele, bu şekilde açıklan¬mıştır:

“Evet, o ecnebîlerin canavarlar gibi yaptıkları muâmele ve zulümler, İslâm dünyasında, hürriyet ve istiklâl ve ittihad-ı İslâm cereyânını da hızlandırmış¬tır. Nihayet, müstakil İslâm devletlerinin teşkilini intâc etmiştir. İnşaallahü Teâlâ, cemâhir-i müttefıka-i İslâmiye de meydana gelecek ve İslâmiyet dün¬yaya hâkim ve hükümran olacaktır. Rahmet-i İlâhîden kuvvetle ümit ve niyaz ediyoruz.” [45]

13. Ayırımcılık Düşüncesi Ne Zaman Tehlikeli Olmaya Başlar?

Her etnik grubun içerisinde ırkçılık damarını azdırmak isteyen kişiler olabilir. Fakat bu kişilerin düşünce ve davranışlarını o etnik grubun tama¬mına mâl etmek asla doğru değildir.

Ayrılıkçı düşüncelerin tehlikeli olmaya başlaması bunların halk arasında mâkes bulmasına bağlıdır. Bazı sosyologlar bu tür düşüncelerin halk ara¬sında mâkes bulup bulmadığını görmek için üç şeye bakılması gerektiği¬ni ifade etmektedirler: Aynı dine ve inanca sahip olan insanlar ne zaman mezarlıklarını ve mabedlerini ayırmaya ve önceden normal görülen kar¬şılıklı evlilikleri terk etmeye ve kınamaya başlarsa, etnik köken o zaman bir ayrımcılık sebebi olarak karşılanmaya başlamış demektir. Konuya bu zaviyeden bakıldığında halk olarak Türk ve Kürt etnik grupları arasında bir ayrışma yoktur. Ayrışma olmadığı müddetçe de bu isimler bir ırkı yükselt¬me anlamında kullanılmıyor demektir.

Camilerimizi, ailelerimizi ve mezarlıklarımızı ayırmamış olmanın tek sebebi İslâm bağıdır. Bizi bir arada tutan en temel unsur İslâmiyet’ten başka bir şey değildir.

14. Bediüzzaman Daima Kürtlerin Türklerle Birlikte Olmaları Ge¬rektiğini Söylemiştir

Bediüzzaman, İstanbul’da büyük çoğunluğu Kürtlerden ibaret olan ha¬malların isyan etmesi üzerine onlarla olan münasebetini şöyle anlatıyor:

“İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi (hamal ve gafil ve safdil olduk¬larından) bazı particiler onları iğfal ile vilâyat-ı şarkiyeyi lekedâr etmelerinden korktum. Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene an¬layacakları suretle Meşrûtiyeti onlara telkin ettim. Şu meâlde:

İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adâlet ve Şeriattır. Padişah Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar hay¬dutturlar. Bizim düşmanımız cehâlet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san’at, marifet, ittifak silâhiyle cihâd edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zirâ husûmette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine karışmayacağız. Zirâ, hikmet-i hükümeti bilmiyoruz.” [46]

Bediüzzaman, “İstanbul’da Bulunan Kürdlere Edilen Telkinat” adlı maka¬lesinde şöyle diyor:

“Altı yüz seneden beri bayrak-ı tevhidi (birlik bayrağını) umum âleme karşı ilan eden (yücelten) ve istibdada (baskı ve zulümlere) şiddet-i itaat (şiddetli itaat) ve terk-i âdât-i milliye (millî âdetlerini terk) ile ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim. Ona be¬del, onların akıl ve marifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz.

Elhasıl: Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti; mecmuumuz (to¬pumuz) bir iyi insan oluruz, hodserane yapmayacağız. Bu azmimizle başka un¬surlara (ırklara) ders-i ibret (ibret dersi) vereceğiz. İyi evlad böyle olur. Hem de istibdat zamanında bir batman itaat etmiş isek, şimdi bin batman itaat ve ittihad farzdır. Zira şimdi sırf menfaati göreceğiz. Çünkü hükümet-i meşruta (meşrûtiyet hükümeti), hakiki hükümet-i meşruadır (meşrû hükümettir).

Elhasıl: İttifakta kuvvet var. İttihadda hayat var, uhuvvette (kardeşlikte) saadet var. İtaat-i hükümette (hükümete itaat etmekte) selâmet var. Hablü’l-metin-i ittihada (sağlam birlik urganına) ve şerit-i muhabbete (sevgi ipine) sarılmak zaruridir.” [47]

Bediüzzaman Osmanlı padişahlarını hem sultan hem halife olarak gör¬müştür: “Saltanat ve hilâfet gayr-ı münfek (ayrılmaz), müttehid-i bizzattır (özü itibariyle bir). Cihet muhteliftir. Binaenaleyh, bizim Padişahımız hem sultandır, hem halifedir ve âlem-i İslâm’ın bayrağıdır. Saltanat itibarıyla otuz milyona nezaret ettiği gibi, hilâfet itibarıyla üç yüz milyonun mâbeynindeki (arasındaki) rabıta-i nuraniyenin (nuranî bağın) mâkes (ayna) ve istinatgâh ve medetkârı olmak gerekir. Saltanatı sadaret, hilâfeti meşihat temsil eder.” [48]

Yine Bediüzzaman Türklerle Kürtlerin sosyal hayatlarını birleşmiş ka¬bul eder: “Emin olunuz, biz Kürtler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyo¬ruz ki, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş’et eder.”[49]

Bediüzzaman’a göre Kürtlerin saadeti Osmanlı ile birliktedir: “Nurdan[50] zarar gelmez; gelirse, huffâşa (yarasaya) gelir, murdar şeylere gelir. Size, cemî (bütün) kuvvetimle, yalnız Kürdistan’a değil, belki âleme işittirecek tarzda ba¬ğırarak müjde veriyorum ki; umum İslâmın, lâsiyyemâ (özellikle) Osmânîlerin, bâhusus Ekrâdın saadetinin fecr-i sâdıkının geldiğini, hattâ Bâşid başında gö¬rüyorum.”[51]

15. Bediüzzaman’a Göre Devletin Üst Kimliği “İslâm” Değil, “Vatandaşlık”tır

Klasik anlamda, belli bir toprak parçası üzerinde müstakil bir teşkilat kurmuş olan insan topluluğuna devlet denir. Bu tanıma göre devletin temel unsurları insan, toprak ve egemenliktir.

“Alt kimlik”, “üst kimlik” gibi kavramlar ulus devletle birlikte ortaya çıkmıştır. Geleneksel devletlerde ve imparatorluklarda bu gibi kimlik tar¬tışmalarına rastlanmaz. İslâm herhangi bir ulusun üstünlüğünü tanımadığı için, İslâm bilgi sisteminde bu tür kavramların tartışılmasına ihtiyaç duyul¬mamıştır.

Ancak “İslâm devletinde İslâm üst kimlik değil midir?” sorusu akla gele¬bilir. Hemen ifade etmeliyim ki İslâm, ideolojik ve otoriter bir devlet yapısı öngörmez. İslâm’a göre devlet aygıtı kullanılmak suretiyle hiç kimse zorla Müslümanlaştırılamaz. Zorla Müslümanlaştırma olmadığı gibi, başka din¬den olanlara, dinlerini inançlarıyla, ibadetleriyle, dinî müesseseleriyle, bü¬yüklere ve küçüklere verilmesi gereken din eğitimleriyle yaşamalarına engel olunmaz, bilâkis bu konularda onlara yardımcı olunur. Dolayısıyla İslâm devletinde İslâm’ın üst değer kabul edilmesi başkalarını dışlayıcı ve öteki¬leştirici bir fonksiyon icra etmez ve onun üst kimlik olmasını gerektirmez.

İslâm devlet sisteminde ille de bir üst kimlik aranacak olursa; bu, İslâm değil vatandaşlık bağıdır. Burada bir çelişki yoktur. Zira bir şeyin üst kimlik olması ayrı bir şey, üst değer olması ayrı bir şeydir. Üst kimlik insanları birbirine bağlayan en üstün değer değildir. Ancak ulus devlet düşüncesine göre üst kimlik aynı zamanda üst değer kabul edilir. İslâm’ın konuya bakış tarzı farklıdır.

Bediüzzaman İslâmiyet milliyetini millî birliğin esası olarak ele almakla birlikte, en geniş millî bağ olarak vatandaşlık unsurunu görür. Millet kavra¬mının tanımı sadedinde Bediüzzaman konuyu şöyle açıklıyor: “Menfi mil¬liyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayt birisi, mecbur olmuş, demiş: ‘Dil, din bir ise millet birdir.'[52]

Bu tanıma göre sadece aynı dili konuşan ve aynı dine inanan insanlar bir millet teşkil ederler. Bediüzzaman’a göre “millet” kavramının esasını din teşkil etmekle birlikte, o, farklı dili konuşan ve farklı dinlerden olan in¬sanları kapsam dışı bırakması itibariyle bu tanımı beğenmez ve “millet”i tarif ederken başka vatandaşlık unsurunun da dikkate alınması gerektiğini savunur:

“Madem öyledir. Hakikî unsuriyete (ırka) değil, belki dil, din, vatan münasebâtına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dâhildir.” [53]

Bediüzzaman’ın değerlendirmesine göre insanlar arasındaki rabıtayı te¬min edecek en güçlü bağ dindir. Din birliğinin yanında dil ve vatan birliği de olursa bu iki bağ, din bağını daha da kuvvetlendirmiş olur. Bununla bir¬likte aynı ülkede yaşayan insanlar aynı dili konuşmayabilirler ve aynı dine mensup olmayabilirler. Mesela bazıları Ermenice konuşur ve Hıristiyanlık dinine mensuptur. Bunlar da “vatandaşlık” bağı itibariyle bu ülke milletinin bir mensubu sayılırlar. Dolayısıyla bir ülkede üst kimliği vatandaşlık bağı oluşur. Ancak bir bağın üst kimlik olması onun insanlar arasında en sağlam ve en kuvvetli bağ olmasını gerektirmez. Fakat böyle bir bağ da, ülkeye birlikte sahip çıkma bilincinin gelişmesi bakımından yeterli bir unsurdur.

“Hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinâdı (dayanağı), kuvvete bedel “hakkı” kabul eder. Gâyede menfaate bedel “fazîlet ve rızâ-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidâl (çatışma prensibi) yerine “düstur-u teâvünü (yardımlaşma pren¬sibini)” esas tutar. Cemaatlerin râbıtalarında unsuriyet (ırkçılık), milliyet yeri¬ne “râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gâyâtı, hevesât-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta (insan aklının zor yetiştiği fikirlere) teş¬vik ve hissiyât-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye (insana ait mükemmelliklere) sevk edip insan eder.”[54]

Bediüzzaman, halk arasındaki irtibat vasıtası olarak din, sınıf ve vatan ilişkilerini müsbet bir değer olarak görür, unsuriyet ilişkisini sadece bir ta¬nışma vasıtası olarak kabul eder.

16. Etnik Köken Devlet Kurma Hakkı Doğurmaz

İslâm’a göre biyolojik ve tarihî bir gerçeklik olan etnik kökenin değeri nötrdür, yani sıfırdır. İnsanlar, ırkı sebebiyle ne değerlidir, ne de değersizdir. İnsanlar arasında tek üstünlük sebebi takvâdır. Onun da gerçek anlamda kimde olduğunu sadece Allah bilir. Dolayısıyla hangi etnik kökene mensup olursa olsun bütün Müslümanlar eşittir. Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a karşı herhangi bir üstünlüğü yoktur.

İslâm’da ilk devlet Hz. Peygamber’in kurduğu Medîne Site Devleti’dir. Hz. Peygamber şehrin Müslüman olmayan Arap ve Musevîleriyle yaptığı anlaşmada (Medîne Site Devleti Anayasası) Müslümanları “diğer insanlar¬dan ayrı bir ümmet” [55] olarak kabul etmiştir. “Modern, fakat İslâmî bir dev¬letin anayasası, bütün Müslüman mezhep sâliklerinin ittifak edebilecekleri ne gibi prensiplere istinad etmelidir” mevzuunu görüşmek ve bu prensipleri tespit etmek için 21-24 Ocak 1951 tarihinde Karaçi’de Seyyid Süleyman Nedvî başkanlığında toplanan ve içlerinde Mevdûdî’nin de bulunduğu 31 kişiden müteşekkil bir komisyonda üzerinde ittifak edilen hususlar 22 madde halinde yazılmış olup bunlardan 3. madde şöyledir: “Devlet; vatan, dil, soy gibi nazariyeler üzerinde değil, İslâm’ın beşer hayatına getirdiği nizam üzere istinad eder.”[56]

Hulefâ-i Râşidîn döneminden sonra İslâm tarihinde kurulan devletler genellikle devleti yöneten ailelerin ismiyle anılmıştır. Ancak bu durum dev¬letin gerçek sahiplerinin sadece bu aile olduğunu anlamına gelmezdi. Bu aileler halk adına devleti yönetirler ve devlete sahiplik ederlerdi. Yine bu aileler yönetici olmaları hasebiyle zaman zaman kendilerini kayırmışlar ve yönetimlerini beğenmeyenlere zulmetmişlerdir. Bununla birlikte bu ailele¬rin hemen tamamının İslâm’a büyük hizmetleri olmuştur.

Osmanlı’nın yıkılışından sonra Balkanlarda ulus esasına göre, diğer yer¬lerde ise bölge esasına göre çeşitli devletler kuruldu. “Parçala, yut” prensibi gereğince Osmanlının hakim olduğu bölgelerde onlarca devlet ortaya çıktı. Özellikle Müslümanların çoğunlukta bulunduğu bölgelerde kurulan dev¬letler esas itibariyle ne din, ne mezhep, ne dil ve ne de kültür esasına daya¬nıyordu. Sömürünün kolaylaştırılması ve Müslümanların etkisizleştirilmesi için böyle yapmak gerekiyordu. Bu arada bazı parçalar büyük kalmış olmalı ki emperyalist güçler onları da bölmek için hala ellerinden gelen gayreti sarf etmekten geri durmuyorlar ve yeniden bölünmeyi sağlama için önce¬likle etnik köken ve mezhep unsurlarını kullanıyorlar.

Ayrılmak isteyen etnik unsurlar, haklılık gerekçesi olarak genellikle dev¬let tarafından haksızlığa uğratıldıkları meselesini öne çıkarırlar. Türkiye’de de Kürtlerin devlet tarafından bazı haksızlıklara uğratıldığı doğrudur. An¬cak bu ülkede sadece Kürtler değil, ülkenin dört bir yanındaki Türkler de çeşitli haksızlıklara ve zulümlere maruz kalmışlardır. Esasen halkın zulüm ve haksızlığa uğraması, devleti yönetenlerin zihniyetiyle alakalı bir konu¬dur. Laikliğin ifrat derecesindeki uygulamaları Türk-Kürt fark etmeden her kesimi mutazarrır etmiştir. Bir de bunun yanına yöneticilerin despotik tavırları eklenince ortaya çıkan zulümler çeşitlenmiştir. Otoriter rejimlerde dini ve ırkı ne olursa olsun mutlaka ezilen geniş bir kesim bulunur. İşte yanımızda Suriye! Yöneticilerin öldürdükleri insanlar başka ırktan mıdır? Yoksa dinleri mi farklıdır? Bediüzzaman devletin haksız icraatları karşısında ayrılmayı değil, müsbet hareket etmeyi bir vazife olarak kabul etmiş, bu hususu mesleğinin esası yapmış ve dâhilde kaba kuvvetle hareket etmeyi uygun görmemiştir:

“Mesleğimiz, müsbet hareket etmektir; değil mübareze, belki başkaları dü-şünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor.” [57]

Bediüzzaman vefatından önce yazdığı son mektubunda talebelerine müsbet hareket etmeyi tavsiye etmiştir: “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet İmân hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükel¬lefiz.”[58]

“Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir.. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhilde hareket müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrı ile hareket edilir. Hâriçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. Şimdi milyon¬lar hakiki talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve ha¬riçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azimdir.” [59]

“Şimdiye kadar gizli münafıklar Risale-i Nur’a kanunla, adliye ile ve asayiş ve idare noktasından hükûmetin bazı erkanını iğfal edip tecavüz ediyorlardı. Biz, müsbet hareket ettiğimiz için, mecburiyet olduğu zaman tedafüî (müda¬faa) vaziyetinde idik. Şimdi planları akim kaldı. Bilakis tecavüzleri Risale-i Nur’un dairesini genişlettirdi.” [60]

Bediüzzaman’a göre haksızlığa uğrayan topluluklar tecavüzkâr davran¬mayıp müdafaa vaziyetini almalıdırlar. Zulüm gören ve görmeyen herkes, devletin özgürlükçü bir yapıyı kazanabilmesi için, olanca gayreti sarf et¬mekle yükümlüdür. Eskiden yapılan haksızlıkların hesabını, günümüzün iyi niyetli ve mümkün olduğu kadar eski haksızlıkları gidermeye çalışan idare¬cilerinden sormak da ayrı bir zulümdür. Kendini ayrı bir ırktan hisseden her topluluğa, devlet kurma hakkı verilecek olsa, yeryüzünde binlerce devletin olması gerekir. Bu yolun sonu yoktur.

İnsanların problemlerini devlet kurma değil, insan hakları çerçevesin¬de özgür biçimde yaşama hakkının verilmesi çözer. Bütün çalışmaların bu yönde olması gerekir.

Irk gibi mezhep farlılıkları da ayrı devlet kurma hakkı doğurmaz. Mez¬heplerin din yerine konmaması ve grup menfaatlerinin aracı olarak kulla¬nılmaması gerekir. İslâm devletinin mezhep dayatmak gibi bir görevi de yoktur. Ehl-i Sünnet ve Şîa arasındaki problemlerin ilmî metotlarla çözül¬mesi için gayret sarf edilmelidir. Çözümün gerçekleşmediği hususlarda da konuyu fikir hürriyeti ve içtihad serbestîsî içinde mütalaa etmek lâzımdır.

İslâm’a göre aslolan, insanlar hangi etnik kökene ait olurlarsa olsunlar mümkün olduğu kadar en geniş birliği sağlamaktır. Ekonomik, askerî ve siyasî açıdan dünyanın büyük devletleri çeşitli “birlik”ler kurmuşken, İslâm dünyasının hala parçalanmaya doğru gitmesi sadece yutulmaları ve daha kolay sömürülmeleri neticesini doğurur.

Etnik kökenin bir uzantısı ve onun bir göstergesi olan dil de etnik kö¬ken gibi nötr özelliklidir. Bu sebeple herhangi bir dilin diğer bir dile karşı herhangi bir üstünlüğü yoktur. Ancak bazı diller fonksiyonel olarak öne çıkabilir ve bu açıdan önemli olabilir. Fakat önemli olmaları bunların diğer dillerden daha değerli olduklarını göstermez. Meselâ Arapça Kur’an dilidir. Bu yönüyle bir din dilidir. Dinî tahsil yapanlar, bu dili bilmek bir zorunda¬dırlar. Zaman içinde diğer bazı diller resmi dil, bilim dili, edebiyat dili olma özelliklerine sahip olmuşlardır. İdarede kolaylık ve eğitim bütünlüğünün sağlanması için her devlet için resmî bir dil gereklidir. Bu dil de genellikle halkın çoğunluğunun konuştuğu dil olmaktadır. Fakat bir devlette bir dilin resmî dil olması, diğerlerinin baskı altında tutulmasını ve unutturulmaya çalışılmasını gerektirmez. Herkes her dili konuşmakta hür ve serbesttir.

Osmanlıda mekteplerin açılışına kadar medreselerde “sıra kitapları” denilen herkesin ortaklaşa okuduğu kitaplar Arapçaydı. Hocalar açıkla¬malarını öğrencilerin etnik kökene ait dillerine göre yaparlardı. Mısır’da¬ki hocalar Arapça, İstanbul’da hocalar Türkçe, Kürdistan’daki hocalar ise Kürtçe açıklamalarda bulunurlardı. Böyle olması da bir gereklilikti. Bu sebeple Bediüzzaman çeşitli şark vilâyetlerinde kurulmasını düşündüğü Medresetü’z-Zehrâ’da din dili olması münasebetiyle Arapça’yı vacip, resmî dil olması münasebetiyle Türkçe’yi lâzım, mahallî dil olması münasebetiyle de Kürtçe’yi caiz görmüştü. [61]

Cumhuriyet döneminde çeşitli çağrılara rağmen Bediüzzaman Şeyh Said isyanını desteklememiş ve devletin ırkçı uygulamaları karşısında ken¬disinin de Kürtçülükle itham edilmemesi için Osmanlı döneminde yazdığı eserlerde kullandığı Meşhur Kürd Hoca, Said-i Kürdî gibi ünvanları Said-i Nursî ismiyle, “Ekrâd (Kürtler)” kelimesini de “vilâyat-ı şarkiye” ifadesiyle değiştirmiştir. [62] Devletin ırkçılık ve hatta dinsizlik uygulamaları karşısında bu kadar olumlu ve müsbet davranan ve devletin bütünlüğünden yana olan bir zatın eserlerinde, bu tür eylemlerin ortadan kalktığı durumlarda, ayrılık¬çı düşünceleri destekleyen ifadeler bulmak elbette mümkün olmaz.

Etnik köken ve bundan doğan farklılıkların izharı İslâm’da mubah sa¬yılan hususlardandır. Prensip olarak fert ve topluma zarar vermemesi ha¬linde bütün mubah işler yapılabilir ve hayata geçirilebilir. Bu tür haklar, ancak zarar, ayrışma ve çatışma sebebiyle sınırlandırılabilir. İster çoğunluk ister azınlık durumunda olsun hiçbir etnik grup kendi etnik kökeniyle il¬gili hakları ayrışma ve çatışma pahasına kullanma hakkına sahip değildir. Buradaki hak kullanımı, iki kişi arasındaki hak kullanımına benzer. Ferdin hak ve hürriyeti, bir diğerinin zararıyla sınırlıdır. Hiç kimsenin “hakkımı kullanacağım” diyerek başkasına zarar verme hakkı olamaz. Aynen bunun gibi, hiçbir etnik grubun başka etnik gruba zarar verme pahasına hakkını kullanma hakkı yoktur.

17. Bediüzzaman Adem-i Merkeziyetçiliğe Karşı Çıkmıştır

Osmanlı döneminde adem-i merkeziyetçilik fikrini ilk ortaya atan kişi Damat Mahmud Celaleddin Paşanın oğlu Prens Sabahattin’dir. Fransız ya¬zarı Edmond Domolins’in fikirlerinden etkilenen Prens Sabahattin, Avru¬pa devletlerinin teşvik ve destekleriyle, Doğu Anadolu’da bağımsız bir Er¬menistan devletiyle, yine o devirde Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında bulunan İşkodra, Yanya ve Kosova gibi vilâyetlerden meydana gelen müs¬takil bir Arnavutluk devletinin kurulmasını ve çeşitli unsurlara muhtariyet ve bağımsızlık verilmesini savunmuştur. Osmanlı Devleti’ndeki geleneksel teşkilâtlanmayı, çağdaş gelişmeye ayak uyduramamanın sebebi olarak gören ve eskiye ait değerleri inkâra yönelen Prens Sabahattin’in ilk bakışta parlak görünen adem-i merkeziyetçi fikirlerinin bazılarının uygulanması bile, Os¬manlı Devletinin parçalanmasına ve yıkılmasına sebep olmuştur.

Eyalet sistemi kuruluş döneminde Osmanlı’nın yükselmesine hizmet etmişken, gerileme döneminde çöküşün en etkili sebepleri arasında yer al¬mıştır.

Bediüzzaman, Müslümanların birliğini, bütün etnik grupları içinde toplayan ve kaynaştıran ve Hilafeti temsil eden Osmanlılıkta görüyor ve Prens Sabahattin’in fikirlerinin tatbiki halinde devletin parçalanmaya gide¬ceğini düşünüyordu. Bu sebeple “adem-i merkeziyet” fikrini reddeden açık mektup şeklinde bir makale yazmıştır. Mektubun başlığı “Prens Sabahaddin Beyin sû-i telakkî olunan güzel fikrine cevap” şeklindedir. Sadece başlığa ba¬kıldığında Bediüzzaman’ın, Prens Sabahattin’in görüşünü doğru kabul et¬tiği, ancak yanlış anlaşıldığı intibaı hasıl olabilir. Ancak makalenin tamamı okunduğu zaman, Beduüzzaman’ın Prens Sabahattin’in bu görüşe katılma¬dığı açık bir şekilde anlaşılır. Bediüzzaman meâlen şöyle diyor: “Hükümet, her milletin kendisiyle devamlılığını sağladığı millî âdetlerine, konuştuğu dile ve düşünce seviyesine uygun faaliyetlere başlamalıdır. Tâ ki, medeni¬yetin gerektirdiği ilerleme makinesinin buharı hükmünde olan yarışmayı netice verecek bir rekabet hissi ortaya çıkabilsin. Yoksa milleti birbirine rapteden bu bağları ve yolları ortadan kaldıracak adem-i merkeziyet (yerin¬den yönetim) düşüncesi veyahut onun amcaoğlu olan ırkçılığın yuvalandığı siyasî kulüpler–ki bu siyasî kulüpler merkezden nefret ederler bir taraftan hükümetin istibdadını bahane ederek, diğer taraftan ırklar arasındaki şid¬detli ihtilaf ve metot ayrılığı sebebiyle birdenbire merkezkaç kuvvetine dö¬nüşeceğinden, vahşiliğin kabarması sebebiyle yetkinin genişlemesi kabına sığmayacaklarından, birden coşku ile Osmanlılık ve Meşrutiyet perdesini yırtacak olan bir muhtariyete (özerkliğe) ve sonra da bağımsız bir devlete (istiklâliyet) dönüşecektir. Sonra bu durum bir nevi tavâif-i mülûk[63] sure¬tini alır. Bu küçük devletler rekabet hissinin de tahrikiyle vahşetin ve eşit¬sizliğin bir ürünü olan istilâ düşüncesine kapılıp aralarında karmakarışık bir mücadeleye girerler. Bu mücadele öyle büyük günahlara sebebiyet verir ki,-umumî yarar prensibiyle ölçülse-hürriyet halindeki büyük iyiliğe denk gelen belki ondan daha ağır bir kötülük ortaya çıkar… Biz ki çoğunluktayız ve birlik içinde yaşamayı istiyoruz; birlikle mükellef olduğumuz gibi, birliği tesis edecek olan millî sevgi ile de görevliyiz. Eğer milliyet lâzım ise, milli¬yet için bize İslâmiyet kâfidir.” [64]

Bediüzzaman bu yazısında açık bir şekilde adem-i merkeziyetçiliğin önce özerkliğe ve sonra da istiklâliyete yol açacağını ifade etmiş, ayrıca bu görüşünü tarihteki tavâif-i mülûk örnekleriyle desteklemiştir. Nitekim so¬nuç Bediüzzaman’ın korktuğu şekilde olmuş, Osmanlıdan ayrılan eyaletler bir bir müstakil devletler şekline dönüşmüşlerdir.

Dinî bir tehlike olmadıkça milliyetçilik adına herhangi bir Müslüman devlette özerklik ve federasyon talepleri sıkıntı doğurabilir. Güçlü bir Tür¬kiye, güçlü bir İran, güçlü bir Irak, güçlü bir Mısır her zaman Müslümanlar için daha iyidir. Sözgelimi İran’da Azerîler’in ırkçılık damarlarını kabar¬tıp ayrı bir devlet kurmalarını sağlamanın kimseye bir yararı yoktur. Siya¬sal özerklik talepleri Bediüzzaman’ın müsbet milliyet görüşüne aykırıdır. Bediüzzaman’a göre siyasal özerklik ülkeyi Endülüs Emevî devletinin yı¬kılmasından sonra ortaya çıkan tavâif-i mülûkun (şehir devletlerinin) akı¬betine götürür. Bu devletler kısa zamanda İspanyollar tarafından tek tek ortadan kaldırılmak suretiyle Müslümanların Endülüs’teki 736 yıllık var¬lığına son verilmiştir.

Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyet (yönetimin merkezden olma¬ması) kavramını “yerinden yönetim” şeklinde tercüme ettik. Esasen Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyet fikri “yerinden yönetim” diyebileceğimiz kadar merkezden kopuk değildi. Çünkü onun bu düşüncesine göre vali, mutasarrıf, defterdar ve mahkeme reisleri merkezî idare tarafından tayin edilmeliydi. Bugün bu görevlilerin merkezden tayin edildiği yönetim şekli¬ne “yerinden yönetim” demek mümkün değildir. Bediüzzaman işte böyle bir yönetim tarzını dahi, özerkliğin ve istiklâliyetin bir yolu olarak görüyordu.

Adem-i merkeziyetçilik fikrinde olan Ermeniler kendileriyle aynı görü¬şü paylaşması sebebiyle Prens Sabahattin’e destek vermişler, hatta “Meşrutiyetin gelmesini dahi biz sağladık” demişlerdir. Bediüzzaman, Ermenîlere bazı hakların verilmesini müsbet karşılamakla birlikte onların adem-i merkezi¬yet düşüncelerinin yanlış olduğunu şöyle açıklamıştır:

“Hem de, ‘Meşrutiyeti biz istihsâl ettik’ olan sözleri yalandır. Hürriyet ve meşrûtiyet askerimizin süngüsüyle, cemiyet-i milliyenin kalemiyle sahîfe-i vücûda geldi. Öyle herzegûlerin (saçmalayanların) arzuları, beylik ve muhtâriyetin (özerklik) ammizâdesi olan adem-i merkeziyet-i siyasiye (yöne¬timinin merkezden olmaması, yerinden yönetim) idi. Sonra da yüzde doksan bize ittiba ettiler. Beşi geveze, birkaç tanesi de zevzeklik edip eski hülyalarından vazgeçmek istemiyorlar.” [65]

18. Adem-i Merkeziyetçiliğe Girmemek İçin Çalışmak Lazım

Bediüzzaman’a göre Müslümanların gerçek milliyeti İslâmiyet’tir. Bazı ihmaller neticesinde Müslümanlarda bu değer tam özümsetilemezse ırkçı¬lığın hortlaması ve bazı kavimlerin mevcut devletlerinden ayrılması ihtima¬li bir hayli yüksektir. Irkçılık ayrışmadır:

“Milletimiz de yalnız İslâmiyettir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lâzların en kuvvetli ve hakikatli revâbıt ve milliyetleri İslâmiyetten başka bir şey değildir. Nasıl ki az ihmal ile tavâif-i mülûk temelleri atılmakta ve on üç asır evvel ölmüş olan asabiyet-i cahiliyeyi (cahiliye damarını, ırkçılığı) ihyâ (diriltme) ile fitne ikaz olunmaktadır (uyandırılmaktadır). Ve oldu gördük...”[66]

1920 başlarında Kürd Şerif Paşa ile Ermenî murahhas heyeti başkanı Boğos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir i’tilâf akd edilmesi (birlikte hareket etme anlaşması yapılması) üzerine Sadat-ı Benzenciye’den Ahmet Arif, Hizan Sadat-ı Kiramından ihtiyat binbaşı¬sı Muhammed Sıdık ve Ulemâ-i Ekrâd’dan Said-i Kürdî bir beyanname[67] hazırlayarak Kürd vicdan-ı millisine mugayir hareket eden bu zevatı ta-nımadıklarını ve böyle bir anlaşmaya karşı olduklarını İkdam gazetesinde kamuoyuna açıklamışlardır.

Bediüzzaman Said Nursî, bu beyanatın dışında “Kürdler ve İslâmiyet” başlığını taşıyan bir makale yazmış ve bu makaleyi Sebîlü’r-Reşâd gazetesi¬nin 461. sayısında yayımlamıştır. Onun bu makaledeki bazı sözleri şöyledir: “Kürdlük dâvâsı pek mânâsız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel Müslüman¬dırlar.. Hem de salabet-i diniyeyi taassub derecesine isal eden hakiki Müslü¬manlardan… Binaenaleyh, Ermenilerle aynı ırktan bulunup bulunmadıkları meselesi, onları bir dakika bile işgal etmez. İslâm uhuvvet-i İslâmiyeye münafî (İslâm kardeşliğine aykırı) olan kavmiyyet (ırkçılık) davasını men’ eder.”

“Kürdistan’a verilecek muhtariyetten bahsediliyor… Kürdler, ecnebî hima¬yesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ediyorlar. Eğer Kürdle¬rin serbestî-i inkişafını (ilerlemeleri için daha çok serbest olmaları gerektiğini) düşünmek lâzım gelirse; bunu Boğus Nubar ile Şerif Paşa değil, Devlet-i Âliye düşünür. Hülâsa: Kürdler bu hususta kimsenin tavassut (aracılığına) ve müda¬halesine muhtac değildirler…”[68]

Konuyu sadece Türk-Kürt meselesi olarak görmemek lâzımdır. Günümüz İslâm devletlerinin birçoğunda, ayrılıkçı gruplar vardır ve yakın geçmişte Bengaldeş Pakistan’dan, Güney Sudan da Sudan’dan ayrılmıştır. Irak’ın ve Suriye’nin üçe bölünmesi meselesi ise herkesin ağzında olan bir konudur. Ayrılıkçı gruplar, en çok ırk, kabile ve aşiret farklılığından hareket ederek, mevcut devletten ayırmak isterler. Bu konularda bazı sıkıntılar olsa da Müslümanlar arasında en büyük ittihad ve birlik vasıtasının İslâmiyet olduğunu bilip bütün Müslümanlarda İslâm ve birlik bilincini geliştirmek gerekir. Pire için yorgan yakılmaz.

19. Bediüzzaman’ın menfî milliyet fikrinde olanlara ilk nasihati

Bediüzzaman’ın ırkçılara pek çok nasihati vardır. Bunlardan ilki şöyle¬dir:

“Menfi milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:

Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere (göçlere) ve tebeddülâta (değişikliklere) maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye (İslâm hükümetinin merkezi) bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı sâireden (diğer ırklardan) pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler (yerleşmişler). İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyleyse, hakikî unsuriyet fikrine hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır.”[69]

“İ’lem, eyyühe’l-azîz (Ey aziz kardeşim, bil ki)! Asabiyet-i câhiliye (cahi¬liye damarı, ırkçılık), birbirine tesânüd edip (dayanıp) yardım eden gaflet, dalâlet, riyâ ve zulmetten mürekkep bir mâcundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mâbud (tanrı) ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye (İslâm’ı koruma gayreti) ise, nûr-u îmandan in’ikâs edip (yansıyıp) dalgalanan bir ziyâdır.”[70]

Son söz Yunus Emre’nin:

“Yetmiş iki millete bir nazarla bakmayan

Halka müderris olsa hakikatte âsîdir.”

Özet

Arapça bir kelime olan millet kavramı sözlükte şeriat ve din anlamına gelir. Ancak, Fransız ihtilâlinin bir ürünü olan “nation” kelimesinin karşılığı olarak Osmanlı’da millet kelimesinin kullanılmaya başlanmasıyla, bu kav¬ram büyük ölçüde ırk için de kullanılmaya başlanmıştır. Bu sebeple Bediüz¬zaman milliyet kavramını müsbet milliyet ve menfî milliyet diye iki kısma ayırmış ve müsbet milliyetle İslâmiyet’i, menfî milliyet’le ırkçılığı kastet¬miştir. Hangi etnik gruba mensup olursa olsun hiçbir Müslüman unsurun ırkçılık yapmaya hakkı yoktur. Irkçılık yapmama konusunda en çok özen göstermesi gerekenler Türklerdir. Kürtler de bazı haksızlıkları bahane ede¬rek ayrılık talebinde bulunmamalıdırlar. Müslüman milletlere düşen görev ittihad-ı İslâm’ı (İslâm birliği) gerçekleştirmektir. Bu makalede Bediüzzaman Said Nursî’nin milliyet anlayışı ele alınmakta ve onun müsbet milliyet fikri irdelenmektedir.

Anahtar Kelimeler

Millet, milliyet, milliyetçilik, müsbet milliyet, menfi milliyet, İttihad-ı İslâm

Abstract

‘Millet’ (nation) which is a word of Arabic origin means shariat and religion in dictionary. However since it began to be used in the Ottomans as corres¬ponding to the word of “nation”, which is a product of French Revolution, this concept has also been used to mean “race” to a large extent. Therefore Bediuz¬zaman takes the concept of nationality and divides it into two different senses, namely Positive Nationality and Negative Nationality. By Positive Nationality he means Islam and by Negative Nationality he means Racism. A Muslim has no right to do racism no matter whatever ethnic group (s)he belongs to. Turks must take the utmost care against doing racism. Kurds too must not demand separatism on the pretext of some unjustices. The part of Muslim nations to play is to realize Islamic Unity. In this article Said Nursi’s understanding of nationality is addressed and his positive nationality is investigated.

Key Words

Nation, nationality, nationalism, positive nationality, negative nationality, Islamic Unity

Dipnotlar:

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, rnk Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 345 (26. Mektup, 3. Mebhas, 3. Mesele).

[2] Nursî, Mektûbat, s. 345 (26. Mektup, 3. Mebhas, 3. Mesele).

[*] * Yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermemek için, mümkün olduğu kadar makalemizde Bediüzzaman’ın sözlerini aynen aktarmaya çalışacağız.

[3] Bediüzzaman Said Nursî: Tarihçe-i Hayatı, Sözler Yayınevi, İstanbul 1990, s. 92.

[4] Nûr Suresi, 49/13.

[5] Nursî, Mektûbat, s. 345 (26. Mektup, 3. Mebhas, 2. Mesele).

[6] Nursî, Mektûbat, s. 345 (26. Mektup, 3. Mebhas, 2. Mesele).

[7] Nursî, Mektûbat, s. 346 (26. Mektup, 3. Mebhas, 2. Mesele).

[8] Nursî, Mektûbat, s. 347 (26. Mektup, 3. Mebhas, 2. Mesele).

[9] Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, rnk Neşriyat, İstanbul 2006, s. 66.

[10] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, rnk Neşriyat, İstanbul, 2009, 230-31)

[11] Nursî, Mektûbat, s. 349-50 (26. Mektup, 3. Mebhas, 6. Mesele).

[12] Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarat, rnk Neşriyat, İstanbul 2006, s. 80.

[13] Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, Envâr Neşriyat, İstanbul 2003, s. 227 (11. Şua, 8. Mesele).

[14] “Topal şükrü efendi namında ehl-i kalb ve Isparta’nın bir medar-ı fahri olan zatın kerametkârâne buraca meşhur bir şiirini gördüm.” Bediüzzaman Said Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, rnk Neşriyat, İstanbul 2010, s. 24 (Risale-i Nurdan Parlak Fıkralar).

[15] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, rnk Neşriyat, İstanbul 2010, s. 252 (18. Söz, 1. Nokta).

[16] Nursî, Sözler, s. 505 (26. Söz, 1. Mebhas).

[17] Bediüzzaman Said Nursî, Âsar-ı Bedîiyye, Envâr Neşriyat, İstanbul 2009, s. 345 (Haşiye).

[18] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 428; Bazı nüshalarda “Kürdüz” kelimesi yerine “hakiki müslümanız” ifadesi yer alır. Bkz: Divân-ı Harb-i Örfî, s.31 (Yarı Cinayet).

[19] “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği kendisini seven müminlere karşı al¬çak gönüllü (şefkatli) kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” Mâide, 5/54.

[20] Nursî, Mektûbat, s. 347 (26. Mektup, 3. Mebhas, 4. Mesele).

[21] Nursî, Mektûbat, s. 345 (26. Mektup, 3. Mebhas, 4. Mesele).

[22] Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye, rnk Neşriyat, İstanbul 2010, s. 105 (Biraderim Başmuharrir Beye!).

[23] Nursî, Mektûbât, s. 508 (Hakikat Çekirdekleri, 2).

[24] Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 55 (Sadâ-yı hakikat).

[25] Kürtler gibi.

[26] Bediüzzaman Said Nursî; Tarihçe-i Hayatı, s. 88-89; amlf, Hutbe-i Şâmiye, rnk Neşriyat, s. 55-59.

[27] Nursî, Münâzarat, s. 67.

[28] Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 278-79.

[29] Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 9 (Risale-i Nurdan Parlak Fıkralar).

[30] Nursî, Emirdağ Lahikası, c.II, s. 104.

[31] Bediüzzaman Said Nursî; Tarihçe-i Hayatı, 63; Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, 21(7. cinayet).

[32] Nursî, Emirdağ Lahikası, c.II, s. 24.

[33] Nursî, Emirdağ Lahikası, c.II, s. 24.

[34] Nursî, Emirdağ Lahikası, c.II, s. 33.

[35] Nursî, Emirdağ Lâhikası, c. II, s. 56.

[36] Nursî, Emirdağ Lâhikası, c. II, s. 33.

[37] Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 56 (Sada-yı hakikat).

[38] Nursî, Emirdağ Lahikası, c. II, s. 56.

[39] Nursî, Emirdağ Lahikası, c. II, s. 23 (Ehemmiyetli bir hakikat).

[40] Hz. Muhammed`in (a.s.m.) Mirac`a çıkışıyla vardığı son nokta. Bütün yaratılanları arkasına alıp Yaratıcı ile müşerref ve muhatap olduğu makam.

[41] Nursî, Münâzarat, s. 68-69.

[42] Bediüzzaman burada şu haşiyeyi düşüyor : “Eski Said, hiss-i kablelvuku ile 1371’de (1922), başta Arab dev¬letleri, alem-i İslamın ecnebî esaretinden ve istibdadından kurtulup İslamî devletler teşkîl edeceklerini kırk beş sene evvel haber vermiş. İki Harb-i Umumî ve otuz-kırk sene devam eden istibdad-ı mutlakı düşünmemiş, üç yüz yirmi yedide olacak gibi müjde vermiş, tehirinin sebebini nazara almamış. »

[43] Bediüzzaman Said Nursî ; Tarihçe-i Hayatı, s. 82; Nursî, Hutbe-i Şâmiye, 20-21.

[44] Nursî, Emirdağ Lâhikası, c. I, s. 281.

[45] Nursî, Sözler, s. 830 (Konferans).

[46] Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, 15-16 (3. Cinayet).

[47] Nursî, Âsar-ı Bedîiyye, s. 465 (Nutuk-3).

[48] Nursî, Âsar-ı Bedîiyye, s. 143-144 (Sünûhat/Kur’an’ın Hâkimiyet-i Mutlakası).

[49] Nursî, Münâzarat, 79.

[50] Bediüzzaman’ın nur diye ifade ettiği şey meşrûtiyettir.

[51] Nursî, Münâzarat, s. 21 (www.nur.gen.tr. Münazarat, s. 21)

[52] Fransız ihtilâlinden sonra devletlerin “ulus” esası üzerine kurulması gerektiği düşüncesi yaygınlaşınca Osmanlı aydınları da “nation” karşılığı olarak tercüme ettikleri “millet”i tarif etme çabası içine girmişlerdir. Bediüzzaman’ın naklettiği, fakat doğru bulmadığı millet tanımı Ziya Gökalp’a aittir.

[53] Nursî, Mektûbât, s. 349 (26. Mektup, 3. Mebhas, 6. Mesele).

[54] Nursî, Sözler, 146 12. söz, 3. esas).

[55] Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku I, İrfan Yayınevi, İstanbul 1974, s. 67. (Medîne Vesikası, Mad¬de 2.)

[56] Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku c. I, s. 72.

[57] Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, rnk Neşriyat, İstanbul 2006, s. 221.

[58] Nursî, Emirdağ Lâhikası, c. II, s. 249.

[59] Nursî, Emirdağ Lâhikası, c. II, s. 250.

[60] Nursî, Asa-ı Musa, s. 235; Emirdağ Lahikası, s. 90; Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, 189 (www.nur.gen.tr).

[61] Nursî, Münâzarât, s. 80.

[62] Bazı örnekler için bkz: Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 703, 705, 706.

[63] Endülüs Emevî Devleti’nin son halifesi olan III. Hişam’ın 1031 yılında ölmesi üzerine İber yarımadasında ortaya çıkan çok sayıdaki Müslüman şehir devletlerine tavâif-i mülûk denir. Bu devletçikler uzun süre hem kendi aralarında çarpıştılar, hem de bu arada sık sık İspanya’nın Hıristiyan devletçiklerinin saldırılarına maruz kaldılar. Bazı şehir devletleri İslâm tarihinde ilk defa para karşılığında Hıristiyan şövalyelerini kendi ordularında kullan¬dılar. Bu durum Endülüs’te İslâm’ın varlığını zayıflattı. 1085-1090 yıllarında Kuzey Afrika’dan gelen Murabıt¬lar şehir devletlerini yıkarak Endülüs’te tekrar Müslümanları bir bayrak altında toplamayı başardılar. Kösedağ Savaşı’nda Anadolu Selçukluları’nın yenilmesinden sonra ortaya çıkan beyliklere de tavâif-i mülûk denilmiştir.

[64] Tam metin şöyledir: “Hem de her kavmin mâbihil-bekası olan âdât-ı milliye ve lîsan-ı kavmiyeye ve isti’dad-ı efkâra muvafık, hükümet teşebbüsata başla¬malı... Tâ ki makine-yi terakkiyât-ı medeniyetin buharı hükmünde olan müsa¬bakayı intac edecek bir hiss-i rekabet peyda olabilsin. Yoksa bu revâbıt ve mecârayi fekk edecek adem-i merkeziyet fikri veyahud onun ammizâdesi unsura mahsus siyasî kûlüpler –zaten merkezden nefret var– istibdad ciheti ile ve şiddet-i ihtîlaf-ı unsur ve mezheb sebebiyle birden bire kuvve-i ani’l-merkeziyeye inkılab edeceğinden, tevsî’-i mezuniyet ka¬bına vahşetin galeyanıyla sığmayacağından, Osmanlılık ve meşrutiyet per¬desini birden feveran ile yırtacak bir muhtariyete (özerklik) ve sonra istiklâliyete ve sonra tavaif-i müluk suretini giydiğinden, hiss-i rekabet dâiyesiyle (sebep) vahşetin ve adem-i müsavatın mahsulü olan fikr-i istila yardımıyla bir mücadele-i keşmekeş intac edeceğinden öyle bir zenb-i azim olur ki, hürriyetteki hasene-i uz-maya–menafi-i umumi mizanıyla tartılsa–muvazi, belki ağır gelecektir. Seviye-i irfanı bir mütemeddin devlet-i Alman gibi libas-ı siyaseti, kamet-i istidadımıza ya kısa veya uzun olacaktır. Zira seviyemiz bir değildir. Tıbbın eski bir düsturudur ki, her illet zıdd-ı tabiatı (kendi zıddı) ile tedavi olunur. Binaenaleyh, mizac-ı ittihad-ı mil¬lete (milletin birlik yapısı) ârız sümum-u istibdat ile istidat ve meyl-i iftirak marazı izale veya tevkif lazım iken, adem-i merkeziyet fikriyle veyahud onun kardeşioğlu gayr-ı mahlut siyasi kulüpler sirayetine yardım ve önüne menfezler, kapılar açmak muhalif-i kaide-i hikmet ve tıb olduğundan, bir deha-i mücessemin ki, fatiha-i zaferi istihsal, hasene-i uzma-yı hürriyet ve ittihad-ı milleti iken, böyle bir iftirak zenb-i azimiyle hatime çekmek, on üç asır evvel ölmüş asabiyet-i cahiliyeyi (ırkçılık) ihya ile fitneyi ikaz etmek ve Asya’nın mahall-i saadetimiz olan sema-yı müstakbeldeki cinanı, cehenneme döndürmek, hamiyet ve ulüvv-u cenaplarına yakıştıramıyorum. Onun tevili güzel, fikren taakkul edebiliriz, amma istidadımızla amelen tatbik edemeyiz. Tatbikine çok zaman lazım. Biz ki ekseriz, muvahhidiz (birlik içinde olan); tevhidle (birlik) mükellef olduğumuz gibi, ittihadı tesis edecek muhabbet-i milliye ile muvazzafız. Eğer unsur (milliyet) lazım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir.” Nursî, Âsar-ı Bedîiyye, , s. 465 (Nutuk-2); 23-24.

[65] Nursî, Münâzarat, s. 31-32.

[66] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 96 (Reddü’l-evhâm).

[67] Bu beyannamenin tam metni için bkz: Nursî, Asâr-ı Bedîiyye, s. 547 (Makale-19).

[68] Nursî, Asâr-ı Bedîiyye, s. 549 (Makale-20).

[69] Nursî, Mektûbât, s. 349 (26. Mektup, 3. Mebhas, 6. Mesele).

[70] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, rnk Neşriyat, İstanbul 2007, s. 110 (Zeylü’l-Hubâb).

Yukarı