. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1482

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2007 
 Güneydoğu'daki Etnik Problemler Ve Çözüm Arayışları
 KÖPRÜ / Kış 2003 
 Medeniyet


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanlığın Kurtuluş Reçetesi: Kur’ân Medeniyeti
Yaz 2012   [ 119. Sayı ]


Siyasi Hareketlerin Dünyevileşmeye Etkisi

The Influence of Political Movements over Secularization

İntizam Seyda DURGUN

I) Siyasetin Sözlüklerdeki Tanımı

Köken itibariyle Arapça bir sözcük olan siyaset, Arapça seyis (at bakıcı¬sı, at eğitimi) kelimesinden türemiştir. Türkçede hem siyaset, hem de politika sözcükleri aynı anlamda kullanılmaktadır. Türk Dil Kurumu’nun Büyük Söz¬lük’ünde ise siyaset, “politika, Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış, yurt yönetimi.” gibi anlamlara gelmektedir. Sözlük anlamı ise eğitmek, yetiştirmek, düzenlemektir. Eski dilde, terim olarak bura¬dan geliştirilmiş şekliyle “yönetme bilgisi ve tekniği” anlamında da kullanıl¬maktadır.

Siyasetin bazı literatürdeki tanımları ise şöyledir: Yeni Lûgat: “Mem¬leket idare etme sanatı. Devlet idare tarzı.” Devellioğlu: “Memleket idaresi.” Longman: “Bir devleti yönetme bilimi ve sanatı.” Websters: “Yönetim sanatı.” Littre: “Devletleri yönetme bilimi.” Robert: “İnsan toplumlarını yönetme sa¬nat ve faaliyetleri.” Larousse: “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı.” R. Digest: “Yönetim bilimi ve sanatı.” Chambers: “Hükûmet etme sanatı veya bilimi.” Collins: “Bir ülke, toplum veya örgüt içinde iktidarı hedefleyen insan¬ların eylem ve faaliyetleri.” Bir siyaset bilimci, Maurice Duverger, bu tariflere bir yenisini eklemiştir: “İktidar bilimi.”

II) Siyasetin Risale-i Nur Külliyatı’ndaki Tanımları

Bediüzzaman Said Nursî’nin, “siyaset”i yukarıdaki tanımlamalara uy¬gun olarak ele aldığını, Risale-i Nur’da “siyaset”in geçtiği bölümlerden açık¬ça anlamamız mümkündür. Mesela, Bediüzzaman siyaseti, Münazarat’ın bir yerinde, “inkılâb-ı siyasî” yani, bir “rejim değişikliği”ni ifade için kullanmak¬tadır. Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî’de de bu mânâyı dikkatlerimize sun¬maktadır. Meselâ, “Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, âhirete ve fa¬zilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir” demekte ve “Onu da ululemirlerimiz”in düşünmesi gerektiğini söylemektedir.

Mektubat’ta ise, Emevîler’le ilgili görüşlerini açıklarken, “siyaset” ve “sal¬tanat” kavramları birlikte incelenmektedir. İlgili bölümde “siyaset ve saltanat”ın anlamları dikkatimize sunulmaktadır. Burada, “Tam muvaffakiyet-i siyasiye ve tamam saltanat,” “zahirî ve siyasî hilâfet,” “saltanatın bir kısım kanunları ve si¬yasetin merhametsizce mukteziyatı”ndan söz edilmektedir. Ardından, “saltanat siyaseti” ifadesini kullanmakta ve bir sonraki bölümde, “Hükûmetin ve asayişin devamı için eşhas fedâ edilir” anlayışını, “merhametsiz siyasetin bir düsturu” olarak dünyamıza sunmaktadır.

Yukarıdaki tanımlardan ve ifadelerden de anlaşılacağı gibi, “siyaset”ten söz edilirken hükûmete, idareye, iktidara dair eylemlerden bahsedilmekte¬dir. Yani, Bediüzzaman’ın dünyasında, “siyaset,” genel anlayışa uygun olarak, “hükûmet etme”ye, “iktidar”a, “devlet idaresi”ne yönelik davranışları ifade et¬mektedir.

III)Siyasi değişimle din elden Gider mi?

Siyasetin, idare etmek ve yönetmek anlamlarına gelen ‘siyasa’ kökün¬den geldiğini düşündüğümüzde, ‘siyasa’yı kendine iş edinen bir “yöneten” ve ‘siyasa’ya konu olan bir yönetilen kesim olmalıdır. Bu anlamda tarihte ve ta¬rihimizde, yönetilenle, yöneteni bir araya getiren, birçok değişim yaşanmıştır. Mesela, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte, Doğu vilayetlerinde meşrutiyet hak¬kında meydana gelen istifhamları ortadan kaldırmak amacıyla, bölgede onun güzelliklerini anlatan Bediüzzaman Said Nursi, “Dine zarar gelmesin, ne olursa olsun!” sorusuyla karşılaşmıştır. Söz konusu soruda, taşıdığı anlam itibariyle, üzerinde durulması gereken bir düşüncenin ipuçlarını bulmak mümkündür. Mesela, bu kanaate göre, dine, zarar gelmedikten sonra, istibdadın devam edip etmediği bizi çok ilgilendiren bir konu olarak görünmemektedir.

B. S. Nursi, bu anlayışa sahip olanlara şöyle cevap verir. “Elhasıl, inkılâb-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adamın dinde hissesi, beytü’l-ankebût gibi zayıf düşmüş cehalettir, onu korkutur, takliddir, onu telâşa düşürttürür. Zira, itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden, kalbini, aklını da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar.”

Yukarıdaki paragrafta üzerinde durulan önemli bir nokta bulunmakta¬dır. “inkılâb-ı siyasî,” yani siyasi bir değişiklik, bazı dindarların korktuğu bir konu gibi görünmektedir. Bediüzzaman, bu tereddütlerin arkasında, imandaki zafiyeti görmektedir. Bu anlayışa sahip insanların, dinde hissesi bulunmakla birlikte, dinin mevcudiyetini dünyevi bir değişime bağladıklarından, imandaki hakiki kalıcılığı keşfedememekte ve “Dinin Gerçek Sahibi”ni tanımadıkları ortaya çıkmaktadır. Allah’ın bütün kâinatı saran kudreti, ilmi, iradesi tam ola¬rak anlaşılmış değildir.

Risale-i Nur’da, konuyla ilgili verilen en güzel örneklerinden biri de, Celaleddin-i Harzemşah’ın (ö. 1231) komutanlarına verdiği derstir: “...bir za¬man, İslam kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlup eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerası ve etbaı ona demiş¬ler: ‘Sen muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hakk seni galip edecek.’ O demiş: ‘Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlup etmek Onun vazifesidir.”

IV) Siyaset, sonuç alma sanatıdır; İman ise Sonucu Allah’a Bırak¬maktır

Siyasetle ilgili yapılan genel tanımlara dikkat ettiğimizde, “yönetme”, “hükmetme”, “yürütme” gibi hakimiyet içerikli değerlendirmeler olduğu görül¬mektedir. Oysa Celaleddin-i Harzemşah’ın söylediklerinde bugünkü siyaset anlayışına ters düşen ölçüler bulunmaktadır. Mesela, O, modern siyasetçilerin aksine, kendi vazifesinin sonuç almakta değil, “cihad yolunda hareket etmek”te olduğunu söylemektedir. Anlaşılacağı gibi, “cihad yolunda hareket etmek” se¬beptir, “muzaffer olmak” ise sonuçlardan sadece biridir.

Celaleddin-i Harzemşah’ın yaklaşımından, sebep ve sonuç ilişkisine yö¬nelik bir ders çıkarmak mümkündür. Celaleddin-i Harzemşah, Mutezile’nin kabul ettiği gibi, sebepler ve sonuçlar arasında “deterministik” bir ilişki farz ediyor olsaydı, vezirleri ve tebası gibi cihad yolunda hareket etmekle galibiyeti garantilediğini düşünecekti ve galip olmayı da, kendine vazife edinecekti. Ama tam tersine, işin başını, yani sebepleri tertip etmeyi, kendi üzerine almakta; işin nihayetini, yani neticenin terettübünü ise Cenab-ı Hakk’a bırakmaktadır. Hikmet ve sebepler dairesinde yaşayan bir insan olarak ona tevessül etmeyi “emir” telakki ederken, itikad dairesinin hükmünce, yine sebeplerin bir perde ve bahane olduğunu bilerek, hakiki iş yapanın Allah olduğunu bilmektedir.

V) Üç tarz-ı siyaset

Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur’da, bir çok yerde 3 ayrı siyasi bakıştan söz etmektedir. Bunlar,

a) Siyasetin dinsizliğe âlet edilmesi:

Siyaseti dinsizliğe âlet fikri, yeni bir fikir değildir. Daha Osmanlı zamanında, bu fikri taşıyanlar vardır. Bediüz¬zaman, o devirde “siyaseti dinsizliğe âlet etmeye teşebbüs niyetleri ve fikirleri olan “bazı münafık zındıklar”dan söz eder. Bir eserinde, bunları “İttihadçıların yüzde on olan mason kısmı” olarak tarif eder. Bu zümre, “o zamandan yirmi sene sonra” devlete hâkim olmuştur. “Garplılaşmak bahanesiyle siyaseti dinsiz¬liğe âlet” etmeye teşebbüs etmiştir.

b) “Dinin siyasete âlet edilmesi:

Bediüzzaman, buna mukabil, “dini siyasete âlet etme”yi kesinlikle reddeder. Velev ki, “Biz İslâm’ı istiyoruz. İslâm’ı iktidara getirip, İslâm’a hizmet edeceğiz” desin, böyle bir hareketi kat’iyyen kabul etmez. “İnkılâbcı bir siyaset-i İslâmiye” fikrine, kendi mesleği açısından muhalefetini açıkça ortaya koyar. Nitekim, öyleleri çıkmış; ve Bediüzzaman onlara karşı tavır koymuştur. Gerek şu ülke içinde, gerek sâir İslâm ülkelerinde böylesi bir anlayışla ortada kalmanın zararları konusunda uyarıda bulunmuştur.

c) “Siyasetin dine âlet edilmesi:

“İslâmiyet bütün siyasâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir” der Bediüzzaman. “Eğer mümkün ise,” “siyaset vasıtasıyla dine hizmet” meşrudur, makbuldür. Yapılabilir, hatta yapıl-ması “vazife”dir. “Ehl-i İslâmiyet, hamiyet-i diniye ve kuvvet-i imaniye cihetiy¬le, siyaseti dine âlet yapabilir.” Nitekim Said Nursî, “Eski Said” olarak “bütün kuvvetiyle siyaseti dine âlet etmeye çalışmış”tır. “Ve derdi ki, ‘dinin bir hakika¬tını bin siyasete tercih ederim.’ Evet, o zamanda kırk-elli sene evvel hissetmiş ki, bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeye teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti, İslâmiyet’in hakaikına bir hizmetkâr, bir âlet yapmaya çalışmış.” “Hakiki dindar ise, ‘bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir’ diye siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikata âlet etmeye-eğer mümkünse-çalışabi¬lir.” Siyasî tercihi belirtirken, “Ben daha dindarım. Biz dindarız” gibi sloganlar ile yola çıkılmamalıdır, zira, Din, kimsenin tekelinde değildir. Bilâkis, bütün insanlığın mukaddes malıdır. Belli bir partinin inhisarına alınamaz. Kendi par¬tisine, ya da partilerine has gösterilemez. Çünkü, böylesi bir tavır, diğerleri için “Biz Müslüman değil miyiz? Bizi Müslüman saymıyor musun?” gibi itirazları getirecek; söz konusu tekelci tavra yönelen itiraz, o tavır devam ettikçe, dine aleyhtarlığa dahi dönüşebilecektir. Bundan en başta zarar görecek olan, dindir. “Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor” der Bediüzzaman. Meselâ bir kişi eğer dini kendi partisinin tekeline alma temayülü gösteriyorsa, bunun gerisinde “nefis sevgisi” vardır; “aşk-ı İslâmiyet” değil.

VI) Siyaseti Dindar Demokratlar Ya Da Dine Hürmetkâr Demok¬ratlar Yapmalı

Said Nursî, 1920’ler ile ilgili yaptığı bir tahlilde İslâmî ölçülerin, “çok zamandan beri” sürekli zayıflatıldığını ifade ettikten sonra bu zamanda, “Hükûmetlerin laik cumhuriyete döndüğünü” belirtmektedir. Böyle bir dönem¬de, “mânevî bir cihad”ın yürütülmesi gereklidir. Zedelenen “terbiye-i İslâmiye,” ancak “iman-ı tahkikî kılıncıyla” tedavi edilebilecektir. Dinin hak ve hakikatını gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanlara, delillere ihtiyaç vardır. Bedi¬üzzaman, Risale-i Nur’u bu tahliller ışığında 1925-1950 arasında telif etmeye başlamıştır. O’nun tecdid vazifesi gereği üstlendiği önemli görevler vardır. O’na bağlı olanlar da bu misyonun ve vizyonun gereğine dikkat etmelilerdir. “İşte bu sırr-ı azim içindir ki, Risale-i Nur şakirtleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücadelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlardır.” Bütün bunlarla birlikte Bediüzzaman, dinin lehine bir siyasî hareket gelişme isitidadı gösterdiğinde, “vatan ve İslâmiyet ve Kur’ân menfa-atına” ona destek verecektir: “Mâdem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; ehvenüşşer olarak bakınız. Daha a’zamüşşer-den kurtulmak için onlara zararınız dokunmasın; onlara faideniz dokunsun.” tavsiyesinde bulunur ve elinden geldiği kadar da söylediklerini uygulamaya ge¬çirir. Zira O’nun dünyasında siyasetin farklı boyutları vardır. “İslâmiyet bütün siyasâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir”. “Eğer mümkün ise,” “siyaset vasıtasıyla dine hizmet” meşrudur, makbuldur. Yapılabilir, hatta ya¬pılması “vazife”dir.

VII) Siyasetin ve Dünyevileşmenin Üç farklı yüzü vardır

Bugün geldiğimiz noktada, İslami hassasiyeti olanlar, kendi dinlerinin bir çok alanda neleri gerektirdiği konusunda tereddütler yaşamakta, iç dünya¬larında bocalamaktadır. Diğer taraftan, güçlü ve cazibedar temellere bina edil¬miş dünyevi cereyanlar, baş döndürücü hızla insanlığa yeni yollar açmaktadır. Müslümanların yaşadığı şaşkınlık psikolojisi de önemlidir. Cevaplandırılması gereken soru; dünyevi düşüncenin, bütün bu “zaferlerine” rağmen, kendi değer¬lerimizi kullanarak hangi yoldan gideceğimize karar vermektir.

Otuz İkinci Söz’ün Beşinci Remz’inde ehl-i dalaletin vekili ile müzake¬resinde Bediüzzaman, şu suale muhatap olur: “Ehadisinizde, dünya tel’in edil¬miş; cife ismiyle yad edilmiş. Hem, bütün ehl-i velayet ve ehl-i hakikat, dünyayı tahkir ediyorlar; ‘Fenadır, pistir’ diyorlar. Halbuki sen bütün kemalat-ı İlahiye¬ye medar ve hüccet, onu gösteriyorsun ve aşıkane ondan bahsediyorsun.” Bu gerçekten can alıcı ve İslam dairesi içinde yer alanların dünya ile bağlantısını sorgulayan, iç alemlerinde dünyanın yerini araştıran bir sorudur. Dünyevileşme konusunun tam olarak anlaşılabilmesi için bu suale verilen cevabın da önemi büyüktür.

“Elcevap: Dünyanın üç yüzü var.

Birinci yüzü, Cenab-ı Hakk’ın esmasına bakar; onların nukuşunu gösterir, mana-i harfiyle, onlara ayinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir, nefrete değil aşka layıktır.

İkinci yüzü, ahirete bakar; ahiretin tarlasıdır, Cennetin mezrasıdır, rah¬metin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir; tahkire değil, mu¬habbete layıktır.

Üçüncü yüzü, insanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesatı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fanidir, za¬ildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste varid olan tahkir ve ehl-i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir.”

Bir anlamda diyebiliriz ki, herkes kendi dünyasında “ehl-i dünya”dır, dünyevileşmiş ve dünyanın çekiciliğine teslim olmuştur. Dünyevileşme kav¬ramının iyi ya da kötü oluşu, o dünyanın, hangi yüzüne baktığına göre de¬ğerlendirilmelidir. Bilinmelidir ki, Hakaik-i imaniye bu zamanda en birin¬ci maksat olmalı ve sair şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmalıdır. Bediüzzaman’a göre böyle bir öncelik sırası, aklın, hikmetin ve ferasetin gereği¬dir: “... Ben tahmin ediyorum ki; eğer şeyh Abdülkadir-i Geylani (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbani (r.a,) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-ı imaniyyenin ve akaid-i İslâmiyyenin takviyesine sarf edeceklerdi.”

“... Evet, bu zaman; hem iman ve din için; hem hayat-ı içtimai ve Şe¬riat için, hem hukuk-u amme ve siyaset-i İslâmiyye için gayet ehemmiyetli birer Müceddid ister.” Bunların “en ehemmiyetlisi (ise) hakaik-ı imaniyyeyi muhafaza”dır. “Şeriat ve hayat-ı içtimaiyye ve siyasiyye daireleri ona nisbeten ikinci, üçüncü ve dördüncü dairede kalır... Fakat efkâr-ı ammede hayatperest insanların nazarında zahiren geniş ve hakimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaiyye-i İslâmiyye ve siyaset-i diniyye cihetleri daha ziyade ehem¬miyetli göründüğü için o adese ile o nokta-i nazardan bakıyorlar...”

VIII) Çünkü İman Hizmeti Hiçbir şeye Alet Edilemez

“Benim ve Risâle-i Nur’un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düsturu olan şefkat itibariyle bir masuma zarar gelmemek için bana zulmeden canilere değil ilişmek, belki beddua ile de mukabele edemiyorum. Hatta en şid¬detli bir garaz ile bana zulmeden bazı fasık, belki dinsiz zalimlere hiddet ettiğim halde değil maddi (mukabele) belki beddua ile mukabeleden beni o şefkat men ediyor. Çünkü o zalim gaddarın peder ve validesi gibi ihtiyar biçarelere veya ev¬ladı gibi masumlara maddi zarar gelmemek için o dört beş masumların hatırına binaen o zalim gaddara ilişmiyorum, bazan da hakkımı helal ediyorum.”

Bediüzzaman’ın tüm çabası sanki “fetret devri” niteliğine sahip olan bir çağın insanlarına Kur’ân hakikatlerini doğrudan ve perdesiz sunabilmektir. Bu takdimi engelleyecek her türlü davranış ve plândan şiddetle kaçınmıştır. Bedi¬üzzaman bu konudaki yaklaşımını daha çarpıcı olarak şöyle ifade eder.

“Kur’ân bizi siyasetten menetmiş; ta ki, elmas gibi hakikatler ehli dün¬yanın nazarında cam parçalarına inmesin.” “Amma Kur’ân ve iman hizmeti ne için (siyasetten) men ediyor?” dersen; ben de derim ki, “Hakaik-ı imaniyye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyaset ile alude olsa idim, elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avam tarafından ‘Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?’ diye düşünürler. Bu elmaslara adi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde ben o siyasete temas etmekle o elmaslara zulme¬derim ve (bu davranışım) kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.”

IX) Risale-İ Nur, Siyasal İktidarı Ele Geçirme

Düşüncesine Şiddetle Karşıdır

Risale-i Nur, siyasal iktidarı ele geçirme düşüncesine şiddetle karşıdır. Zira, iktidar, kimin elinde olursa olsun, İslam’a hizmet eder hale getirilmelidir. Ayrıca İslam’a fiilen hizmeti, birinci ve temel vazife kabul edenlerin doğrudan siyasetin başında bulunması son derece yanlıştır. Çünkü, Bediüzzaman siyasi saltanatla, manevi saltanatın Hz. Ali’den (ra) sonra, kader-i ilahiyece birbirin¬den ayrıldığını; bu suretle siyasi saltanatın çirkinliklerinin, dini hizmeti bulan¬dırmasının engellendiğini söylemektedir. Risale-i Nur Külliyatı eserlerinden Mektubat’ta, Siyasi saltanatın bizzat din hizmetkarlarınca ifa edilmesinin za¬rarlı olmasının sebebi, siyasetin, İslam’ın emrettiği esaslardan uzak olmasından kaynaklanmaktadır. Siyasi iktidarı temel hedef haline getiren inançlı insanlar, siyasetin değişmez/nihai hedefine yaklaşırken, o derece de iman hizmetinden uzaklaşmaktadır.

X) Siyasetle Dünyevileşen, Dünyevileştikçe

Siyasete Dalan Dindarlar

Son zamanlarda, İktidarı hedefleyen (zaten aksi de düşünülemez), İs¬lam eksenli/İslami kimlikli siyasi hareketlerin revaçta olduğu bir gerçektir. İs¬lami camiada önemli cemaatlerin, kimlikleriyle oynayarak, onları asli vazifele¬rinden uzaklaştırma stratejilerinin önümüzdeki dönemde derin yaralar açacağı unutulmamalıdır. Bu konuya dikkat çeken bir çok kişiden biri olan Sosyolog Abdurrahman Arslan şöyle demektedir: “1995’te dindarlar belediyelere geldik¬lerinde sistem tıkanmıştı zaten. Kemalistler iktidarı elden çıkarmak tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları için görmek istemiyorlar. Eğer dindarlar gelmeseydi, sistem tıkanmıştı. Bu sistem gidemezdi. Şu anda da dindarların bu sisteme en büyük faydaları kilitlenmiş bir sisteme açılım getirmeleridir. (...) Müslüman erkek kamusal alana katıldığında kapitalizmin nesnesi oldu. Bu, erkekteki helâl ve haram duygusunu alt üst etti. Müslüman kadın ise feminist değerlerinden büyük nispette etkilendi. Kamusal alan Müslümanları aşındırmaya başladı...” (Emeti Saruhan, Yeni Şafak, 19.6.2011)

Yine bu konuda, Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün’ün söyledikleri de bir başka pencere açmaktadır: “Artık eskisi gibi ‘Bir lokma, bir hırka’ anlayışı yok. Birtakım burjuva değerlere göre tanımlanmış alanlara, yeni tüketici grupları kendi kültürel farklılıkları ile birlikte girmeye başladığı zaman, bir tüketim sa¬vaşı çıkıyor. Son tahlilde bakarsanız, Türk olmak, Kürt olmak; Müslüman ol¬mak, laik olmak... Bunların hiçbir anlamı yok. Çünkü yaşayış tarzları arasında hassasiyetler ve beklentiler açısından ciddî hiçbir farklılık yok. Bütün mesele o beklentilere ulaşmadaki yarış ve kavga. İhtiyaçların sınırsız olduğunu nereden çıkardık? Bugün biz, bu ihtiyaçlar gerçekten ihtiyacımız mıdır, onu bilmiyoruz. Bildiğimiz, delice bir yarış var. Bu ülkede Müslümanlar kapitalizmle hesaplaş¬mıyorlar! Tam tersine, çok uyum içerisinde yaşıyorlar. Hesaplaşsalar, birtakım şeyleri reddedecekler. İktidar ve para kendi aralarında problemlidirler.” (Şenay Yıldız, Akşam, 20.6.2011)

XI) ÖZ

İbrahim Sûresi’nin 3. Âyeti, galiba bize de, bizim zamanımıza da ba¬kıyor: “Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler.” “Bu asrın acîb (acaip) bir hassasıdır (özelliğidir): Elması elmas bildiği halde camı ona tercih eder.”

Özet

Genel olarak ‘memleket idare etme sanatı’ olarak tanımlanan siyaset ya¬kın tarihimizde olan köklü değişikliklerin de merkezinde yer almıştır. Bu bağ¬lamda siyaset-din ilişkisi de en çok tartışılan konulardan olmuştur. Bu yazı da Bediüzzaman’ın siyaset kelimesine yüklediği anlamlardan yola çıkılarak siyasi hareketlerin dünyevileşmeye etkisi ele alınmaktadır.

Anahtar Kelimeler

Siyaset, din, dünyevileşme, iktidar

Abstract:

Politics, what is generally defined as “the art of administrating a co¬untry”, has taken place in the center of changes taking place in our recent his¬tory. The politics-religion relationship has been one of the most controversial issues in this context. This article sets out by stating the meanings ascribed to politics by Bediuzzaman and deal with the effects of political movements over secularization.

Key Words:

Politics, religion, secularization, power

Yukarı