. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2329

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2004 
 Avrupa Birliği
 KÖPRÜ / Güz 99 
 Eğitim


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanlığın Kurtuluş Reçetesi: Kur’ân Medeniyeti
Yaz 2012   [ 119. Sayı ]


Hedonizme Karşı Tevhid Eksenli Haz Modeli

The Model of Enjoyment Based on Unity against Hedonism

Atilla YARGICI

Yrd. Doç. Dr. Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi

Giriş

İnsanın fıtratında mutlu olmak vardır. Her insan dünyada mutlu olmak istemekte, mutluluk için bir şeyler yapmaya çalışmaktadır. Eski Yunan’dan beri birçok felsefi ekoller, mutluluk ahlakı üzerinde durmaktadır. Ancak bu konuda her felsefi ekolün kendisine göre bir mutluluk ahlakı anlayışı bulunmaktadır. Biz çalışmada insanların yaşayışlarını asırlar boyunca etkileyen ve halen de et¬kilemeye devam eden hedonist ahlak anlayışı, etkilerini ve çağımızda Said Nursi’nin materyalist felsefeden beslenen bu ekole karşı geliştirdiği düşünce üzerinde durmak istiyoruz.

A. Eski Yunandan Günümüze Hedonist Ahlak

1. Eski Yunan’da Hedonist Ahlak

Fıtraten mutlu olmayı isteyen ve mutluluğun yollarını arayan insanlığa dinden uzak felsefe de, din de rehberlik etmektedir. Dinsiz felsefenin rehber¬liği insanı sadece maddi bir varlık olarak telakki ederken, onun ruh, kalb ve latifelerden oluşan manevi yönünü ihmal etmekte ve onu hep maddi olan haz ve lezzetlere sevk etmektedir. Bunun için meşru gayr-i meşru gibi hiçbir ayı¬rım yapmamakta, insanlığı bütün duygu, akıl ve latifeleriyle birlikte bir lezzet damlasında boğmaktadır. Hedonizm denilen bu dinden uzak ve insanı sadece maddi bir varlık olarak telakki eden anlayışın ortaya koyduğu fikirler bugün insanlığın içine düştüğü mutsuzluk, buhran ve bunalımların asıl sebebini oluş¬turmaktadır. Dinden uzak felsefenin insanın mutluluğu için önerdiği bu ma¬teryalist hedonist ahlakın temelleri Eski Yunan’a kadar dayanmaktadır. Eski Yunan’da Kyrene Okulu’nun kurucusu Aristippos, her şey gibi insanın vücu¬dunun sürekli değiştiğini, bu yüzden vücudun doğal durumu olan uyumlu ya-pısının zaman zaman ortadan kalktığını, zaman zaman da bu uyumun yeniden kurulduğunu ifade eder. Ona göre uyumsuzluk durumu acı duygusunu, uyumlu durumu ise haz duygusunu yaratır. Duygu hareketleri de haz ile ilgilidir. Yumu¬şak hareketler haz, sert hareketler acı, tam hareketsizlik hazsızlık ve acısızlığı doğurur. Bu üç durumdan ise, Aristippos’a göre, varmak için uğraşılmaya değer olanı sadece haz(hedone)dır. Hazzı istemek ve aramak insan ve hayvan için doğal bir duygudur. Böylece ona göre, iradenin biricik amacı hazdır. Bununla da haz iyinin kendisi olmuş oluyor. Hazzı sağlayan şey iyidir, acı veren şey kö¬tüdür, bu ikisi dışında kalan şeylere de aldırmamalıdır.(Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, İstanbul, 1980)

Eski Yunan’ın bu filozofu, insanın fıtratında bulunan “elemden kaçıp hazza yönelme” duygusunu, insanın biricik amacı haline getirmekte, insanın dünyada elem verici şeylerden kaçınıp hep hazzın peşinde koşmasını öner¬mektedir. Bu hedonist ahlakın kurucusu, insanın elinde olmayan acı ve ıstırap verici olaylar karşısında nasıl elemden kaçıp hazza yöneleceğine dair ise hiçbir şey söylememektedir. Buna göre insan sağlıklı olduğu zaman, hiçbir musibete maruz kalmadığı zaman hazzını takip eder, iradesiyle acı veren durumlardan kaçınır. Ama insan hayatı her zaman tek düze değildir. Bazen elem verici, bazen haz ve mutluluk verici şeylerle karşılaşır. Bu anlayış insanı sadece etten, kandan oluşan ve zevk alma, elemden kaçma duygusundan meydana gelen canlı bir makine haline getirmektedir. Onun manevi yönünü, binlerce duygu ve latifele¬rini görmezden gelmektedir.

Hedonizm Sokrates’te bulunan “eudaimonizm”in bir çeşididir. Ancak Sokrates’te mutluluk ruhun sürekli olan sağlığı ve esenliği idi. Oysa Aristippos haz deyince, ruhun sürekli olan bir durumunu anlamaz, onun göz önünde bu¬lundurduğu şey, bir anlık haz duygusudur. Hazzın nereden geldiği ve ne çeşit olduğu da onun için önemli değildir. Ona göre maddi hazlar, manevi hazlardan daha üstündürler. Çünkü doğrudan doğruyadırlar. Ancak bu çeşit hazzı elde etmek için bilgi gereklidir. İnsan mutluluğa ancak bilginin yardımıyla ulaşa¬bilir. Bunun için bir değerdir. Bilgi insanı, boş dini inançlardan, önyargılardan ve üzücü tutkulardan kurtarır; ona hayatın nimetlerinden en iyi şekilde ya¬rarlanmayı öğretir. Onlara göre hayattan tad almasını bilen bilge kişidir. Böy¬le bir kimse her şeyin en iyi yönünden yararlanmayı bilir; hiçbir engel tanı¬madan nesneleri ve insanları kendisi için kullanır. Kyrene okulundan olanlar, bireyci(individualist)dirler. Topluluk hayatına önem vermezler. Dine inanmaz¬lar. Dinin boş inançlarından kurtulmak bilge için bir ödevdir. (Gökberk,s.56)

Aristippos’un yönetici düşüncesi şu şekildedir: Dünya zevklerinden akıllı bir biçimde, anlayışla tat almak, onları bir yana bırakmaktan daha büyük bir sanattır.

Zaten kendisi de yalnızca rahat bir yaşam değil, hatta lüks içinde zevk ve sefa içinde bir hayat sürer. Ziyafetleri, sofra eğlencelerini sever, pa¬halı elbiseler giyinir, kurtizan kadınlarla eğlenir. Hayatta ilkesi şu olmuştur: Gelecek ve geçmişten hiç kaygılanmamak için içinde bulunulan anı tad alarak yaşamalı, hiçbir durumda insan neşesini yitirmemeli.(Bedia, Akarsu, Mutluluk Ahlakı,Inkılap Yayınları,İstanbul, 1982,s.63-64

Said Nursi’nin Kuran talebesi ve felsefe talebesinin özelliklerini muka¬yese ettiği çalışma bu açıdan çok önemlidir. Hedonist, hazcı, maddi lezzetleri mutluğun kaynağı sayan anlayışları ifade etmek için kullandığı ifadeler dikkat çekicidir: “Hem o şakird, menfatperest hod-endiştir ki: Gaye-i himmeti, nefs, batnın ve fercin hevasatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini, bazı menfaat-i kav¬miyye içinde arayan dessas bir hodgamdır.”(Nursi, Said, Sözler, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1980, s.119.)

Görüldüğü gibi Nursi bu ifadelerinde asırlar boyunca insanlığı etkile¬yen hedonist ahlakı özetlemektedir. Maddi hazlar peşinde koşan bir kimse, sadece kendisini düşünür, toplumun menfaatini hiç hesaba katmaz. Üstelik, ça¬lışmasının amacını, nefsin, midenin ve fercin yani cinselliğin tatmininde görür. Yani insan çalışacak, maddi imkanlara sahip olacak. Ama bütün bu imkanları, nefsin tatmin etmek, midesi için lezzetli yiyeceklerle doldurmak ve heves ve arzularını hiçbir sınır tanımadan yerine getirmek için kullanmaktan kaçınma-yacaktır. Hayatın amacı yeme, içme, eğlenme, cinsel tatmin gibi hususlardır. Başta Holywood olmak üzere dünya sinema kültürü, insanlığa bütün bunları aşılamaya çalışmaktadır. Yazılan kitaplar, oynanan tiyatrolar, çekilen televizyon dizileri hep bunları teşvik ediyor. Bu durumda insan, maddi hazların peşinde koşan, başka hiçbir amacı olmayan akılsız bir varlık derecesine düşüyor. Cum¬huriyet döneminde bu akımların tesirinde kalarak romanlar ve şiirler yazan bir çok yazar ve şairin aynı şekilde insanı nefsin arzularını tatmin etmede hiçbir manevi, dini otoriteyi tanımamaya teşvik ettiği bilinmektedir.

Aristippos’un ortaya attığı bu hedonist ahlakın peşine düşmek, hiçbir şey düşünmeden yalnızca, ama yalnızca maddi hazlar almak için çalışmak, ye¬mek, içmek, eğlenmek, cinsel arzular peşinden koşmak, ancak insanın kendisini engelleyici dini değerlerden, vicdan ve akıldan yoksun olmasıyla mümkündür. Bu yüzden hedonizme kendini kaptıran bir fert, kendisini dini inançlardan so¬yutlamalıdır. Çünkü asıl olan maddi hazlardır. Manevi hazlar önemli değildir. Buna göre insan iradesiyle kendisini dinden, dine bağlı güzel ahlak ilkelerin¬den uzaklaştırabilir. Sürekli maddi lezzetler ve zevkler peşinde koşabilir. An¬cak aklını kendi iradesiyle ortadan kaldırması mümkün değildir. Bu yüzden eğlence, bu felsenin aklı uyutucu bir aracıdır. Çünkü akıl, insanın hayvandan ayıran en önemli özelliktir. İnsan aklıyla, geçmişi, şimdiyi ve geleceği de dü¬şünür. Anlık lezzetler peşinde koşmak, geçmişin ayrılık elemlerini, geleceğin ölüm korkusunu ortadan kaldırıcı bir durum değildir. Bunu bilen materyalist hedonist filozoflar insanı ölüm düşüncesinden kurtarmak için de çaba harca¬mışlardır. İşte Helenistik çağda hedonizmin takipçisi olan Epikuros bunu yap¬maya çalışmıştır.

2.Helenistlik Dönemde Hedonizm

Hedonist okulun anlayışını Helenistik çağda Epikuros devam ettirmiş¬tir. Epikuros materyalist bir dünya görüşüne sahiptir. Onun diğer görüşlerinde olduğu gibi psikoloji ile ilgili görüşünde de materyalist olduğunu görüyoruz. Ona göre psikolojinin ödevi, insanı ölüm korkusundan kurtarmaktır. Ruh da maddidir, cisimseldir. Ona göre ruh dört öğeden meydana gelir ve ölünce tıpkı beden gibi dağılır. Bu yüzden ölümsüzlüğün ve ruh göçünün sözü olamaz. Bu iki düşünceye bağlı olarak korkularımız dağılır. Ona göre “ölüm bizi korku¬tamaz, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde de artık biz yokuzdur. ''

O, Kyrene okulunun hazcılığını ele alıp canlandırır. Ona göre maddi hazlar da vardır, manevi hazlar da. Ancak manevi hazlar da maddi hazlara bağ¬lıdır. O haz deyince olumlu hazzı anlamaz. Daha çok, “acıdan kurtulmuş olma” anlamındaki olumsuz hazzı anlar. Acıdan kurtulma, vücudun ıstıraptan, ruhun huzursuzluktan kurtulmuş olmasıdır. Epikuros’a göre hayatın amacı, vücudun bir andaki acısızlığıdır; geçmiş durumları için hoş anları olmak, gelecek için güven içinde bulunmaktadır. Epikurosçular şöyle derler: “aç kalmamak, susa¬mamak, üşümemek. Vücudun istedikleri, özledikleri bunlardır. Bu durumda olan, ileride de bu durumda olacağını umabilen kimse, mutlulukta Zeus ile, tanrıların bu en yücesi ile bile yarışabilir.”(Gökberk,s.100.)

Epikuros topluluk hayatını da yine hedonizm bakımından değerlendi¬rir, atomculuğa dayanan onun ahlak öğretisi insanlar arasında doğal bir bera¬berliği kabul etmez. Ona göre insan toplumsal bir varlık değildir. Toplu halde yaşamaları beraberliklerinin yararlı olacağını düşünmelerindendir. Toplum ve devlet birey üstü bir varlık değillerdir. Sadece bireyin mutluluğunu sağlamak için bir araçtırlar. Bu yüzden Epikuros, bilgeye evlenmemeyi bile tavsiye eder. Aile yükü ve sorumluluğu mutluluktan onu uzaklaştırabilir. Ona göre dostluk önemlidir. Ancak bunu da tek tek kişiler arasında bir ilişki olarak tanımlar. Bu yüzden onun dostluk düşüncesi de individual bir bağdır.(Gökberk, 101.)

Epikorus’un geliştirdiği bu dinden, maneviyattan ve dini ahlaktan uzak hedonist felsefe öğretisi, insanın mutluluğun bir anlık acıdan kurtulup hazza erişmesi olduğunu, bunu engelleyici ölüm düşüncesinden, buna bağlı ahiret inancından kurtulmak gerektiğini ileri sürerek, bunun için de ruhun da beden gibi çürüdüğü iddiasını ortaya atar. Ruh da çürürse, ortada insana ait hiçbir şey kalmamaktadır. Bu durum insanı tesadüfen dünyaya gelen, ölünce yok olup giden, bir yaratıcıya hesap vermeyen, bu yüzden maddi hazların peşinde koşar¬ken hiçbir şeyden korkmayan bir varlık olarak hayatını yaşamalıdır. Aslında bir noktada Epikuros, insanın bütün manevi özelliklerini yok sayarak onu bir hay¬van derecesine indirmektedir. Bu düşünceler dünya insanının yaşayışı üzerinde dün etkili olduğu gibi, bugün de etkisini sürdürmekte, insanlık adeta maddi hazların, nefis ve şeytanın esiri haline getirilmektedir. Bu insanın yaratıcıyla bağının kesilmesinden, hiçbir sorumluluğu olmadığı düşüncesinden kaynakla¬nan, insanı insanlıktan çıkaran bir düşüncedir. Nitekim onun evlenmenin mut¬luluğa engel olduğunu söylemesi, insanın meşru birlikteliklerden, evliliklerden uzaklaştırmakta ve geçici zevk birlikteliklerine mahkum etmektedir. Zaten ona göre insan toplumsal bir varlık olmayınca toplumun ahenk ve mutluluğu için çalışmanın da bir anlamı bulunmamaktadır.

3. Rönesanstan Günümüze Hedonizm

Dinden uzak, indivualist ve hedonist felsefi anlayışın Rönesans döne¬minde takipçileri Humanistler olmuştur. Hümanizm, modern insanın yeni hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren bir akımdır. Bu yeni hayat duygusu da, dinden uzak, bağımsız bir kültür kurmak, inanç ve dünya ile ilgili bir felsefe yaratmak ve kültür bilimlerinin doğal bir sistemini temellendirmek istiyordu. Bu akım önce İtalya’da başlamış, sonra diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Rö¬nesans, tıpkı Epikuros’ta olduğu gibi bir individualizm çağıdır. Bu akıma göre insanın ideali olan mutluluk, iç ve dış etkilerden bağımsız olmakla ruhun öz¬gürlük ve diriliğine erişmesidir. Bu ideal da insanın ancak yalnız yaşamasıyla, arada bir sevdiği dostlarıyla buluşmasıyla gerçekleşir.(Gökberk, s.188-190)

18. yüzyıl aydınlanma felsefesi, dini değer ve inançları dışlayıp aklı her şeyin ölçüsü kabul eden bir anlayışa dayanır. Bu çağda materyalist görüşler hakimiyetini kurmuş durumundadır. Bu dönemde individüalist, materyalist hedonist ahlak çeşitli şekillerde kendisini gösterir. Bernard de Mandeville’ye göre, nasıl açlık, hoş olmayan, üzücü bir şey olmasına rağmen, insan hayatı için zorunlu olan bir zemberek ise, kendini beğenmişlik, para ve mal hırsı, lükse ve eğlenceye düşkünlük gibi fenalıklar da eylemlerimizin zorunlu olan güdüleri-dir. Bunlarsız bir toplum ne zengin olabilir, ne icat ve keşiflere varılabilir, ne de ticaret ve sanayi gelişebilir. Ahlakçılar bilmelidirler ki, ahlak düşüklükleri ol¬madan uygarlık da olamaz. Uygarlık isteniyorsa, onsuz uygarlığın olamayacağı egoizmi lanetlememelidir. Çünkü doğal insan erdemli insan değil, egoist olan insandır. Ahlak ile mutluluk uzlaşmazlar. (Gökberk, s.372-373)

Hedonist ahlakın aydınlanma felsefesine yansıması zenginliğin, ilerle¬menin, sanayinin gelişmesinin ahlak düşüklükleri ile birlikte olacağı düşün¬cesinin yaygınlaşması şeklinde olmuştur. Bu düşüncenin Osmanlının son dö¬nemlerinden itibaren bizi de etkisi altına aldığı, Fransa gibi ülkelere eğitim için gönderilen insanların hedonist yaşayışa özenip ilerlemenin ancak zevk ve eğlence peşinde koşmakla olacağı düşüncesiyle tekrar döndükleri ve Müslüman bir ülkede bu anlayışın tohumlarını ekmeye başladıkları görülmektedir. Cum¬huriyet döneminde ise bu anlayışı yerleştirmek için devletin de bütün kurum¬larıyla adeta materyalist, hedonist bir felsefi anlayışı insanlara yerleştirmek için seferber olduğu görülmektedir. Nitekim Cumhuriyet dönemi yazar ve şairleri¬ne baktığımızda eserlerinde dini değerlerden ve inançlardan yoksun bir sefa¬hatin bütün ayrıntılarıyla yaşanmasına insanların teşvik edildiği görülmektedir.

Bir Fransız düşünürü olan Claude Adrien Helvetius da, bencillik ve onunla ilgili olan haz sistemini geliştirenler arasındadır. Ona göre, insan doğal durumunda ancak egoizmi bilir; istediği de elden geldiğince çok ve sık duyu¬sal hazza erişmektir. Her türlü eylemin normu, insan doğasının dokusunu meydana getiren egoizmdir. Birey bakımından aldığımızda erdem diye bir şey olamaz. Erdem, insanların beraberlik hayatında ortaya çıkan bir takım bencil davranışların adıdır. (Gökberk,s.373)

Fransız Materyalistlerinin önderi Lamettrie’ye göre de, insan hayatının en son ereği mutluluktur; insan duyusal bir varlıktır. Dolayısıyla da duyu hazzı insanın en yüksek amacıdır. Onun bu anlayış temeli üzerinde geliştirdiği haz teorisinde esas olan maddi hazlardır. Mutluluğun dayanağı, insanın düşün¬me bakımından olgun olması değil, maddi zevk alma yeteneğidir. Düşünmede yetkin olmanın asıl değeri, mutluluğu engelleyen ve yıkan önyargıları ortadan kaldırması yüzündendir. Lamettrie için bu önyargıların başlıcaları da dini olan¬lardır, vicdan azabıdır, günah duygusu ve bundan doğan pişmanlık yararsız ve temelsiz üzüntülerdir. (Gökberk, s.374)

Antik Yunandan başlayıp günümüze kadar uzanan, temelleri mater¬yalizme dayanan, individüalist, egoist bir ahlak görüşü olan hedonizm, dini değerleri, vicdan azabını, günahları, günahlara karşı pişmanlığı ortadan kal¬dırmaya çalışmış ve büyük ölçüde insanları da etkilemiştir. Sinema, televizyon, internet gibi iletişim araçlarında en çok ön plana çıkan, insanın mutluğu için olmazsa olmaz şart olarak koşulan en önemli unsurdur hedonizm. Hedonizm, aslında insanın tıpkı bir hayvan gibi geçmiş korkusu ve gelecek endişesi ya¬şamadan anlık maddi hazlar peşinde koşmasını ifade etmektedir. Bu anlayışta kötülükleri isteyen nefsin arzuları alabildiğine kamçılanmakta, hep maddi haz¬lara teşvik edilmektedir. Bu maddi hazlar, yeme, içme şehvet gibi hususlarda kendini göstermektedir. Bunların hepsi insanın dengeli bir şekilde yaşaması için bir araç olduğu halde, hedonist felsefede bunlar bir amaç haline getirilmiş olmaktadır. Bilimlerin gelişmesiyle pozitivizmin ön plana çıkması, inancının yerine bilimin ve aklın kutsallaştırılması materyalizme dayanan bu egoist he¬donist ahlakın daha da yayılmasına yol açmıştır.

Bir psikoterapistin konuyu tahlili dikkat çekicidir: “Günümüzde dün¬yada ve özellikle ülkemizde de ne yazık ki yükselen bir trend olarak karşımızda duran hedonizm insanlık yaşamı için ciddi tehlike boyutlarındadır. Bu trendin etkisi altında veya tutsağı olan milyonlarca insan yaşamında sadece yeme-içme, eğlence ve cinsel hazzı ön planda tutan, sadece bedensel haz doyumuna ulaş¬mayı temel yaşam prensibi olarak gören bir anlayış ve yaşayış biçimi içindedir. Özelikle gençlerin(aslında kabaca 15-40 yaş aralığı diyebiliriz) tehdit altında olduğu bu akıma kapılan insanlar, yaşamlarını tamamen zevk almaya yöne¬lik olarak planlamakta, eylemleri hep buna yönelik olmaktadır. Buna ulaşacak yolda da karşılaştıkları engelleri aşacak tüm ahlaki olmayan, yasal olmayan tu¬tum ve davranışları da gösteren dejenere olmuş bir insan topluluğundan söz ediyorum. Bu kişiler çoğunlukla parasal açıdan pek sorunu olmayan, narsist kişilik özellikleri gösteren; ben merkezci ve bencil yapıda, en çok ve bazen sa¬dece kendini seven, başkalarını kendi çıkar ve arzuları için kullanan; genellikle çocukluktan bu yana istekleri kolayca ve fazlasıyla yerine getirilmiş, doyumsuz problemli olan, eleştiriye kapalı vb. özellikleri olan tiplerden oluşuyor. Bu tip-leri televizyon kanallarında, özellikle magazin programlarında, sıkça eş veya partner değiştiren, eşini ya da sevgilisini aldatmayı neredeyse bir başarı gibi gören, bu arada cinsel sayı peşinde koşan(…….) yaşamda bedensel haz dışında pek fazla amacı olmayan, ya da sadece sonuçta bu hazza ulaşmalarını kolaylaş¬tıracak amaçları olabilen kişiler olarak gözlemlemekteyiz.”(Bülent Korkmaz. http://blog.milliyet.com.tr/psikoterapist)

Bu yazara göre hedonizm aslında psikolojik bir bozukluktur ve tedavi edilmelidir. Bunu doğrulayan veri de şudur: Hedonist yaşam tarzı süren kişile¬rin çoğu bu haz halinin sürekli olmamasından dolayı ağır bir depresyonla karşı karşıya kalmakta ve intihar etme eğilimi ve davranışını sıkça gösterebilmekte¬dir. Ya da bu haz halinin sürekliğini sağlayacağını sandıkları alkol ve uyuştu¬rucuya yönelmekte ve bu hem ruhsal ve hem bedensel açıdan bazı geri dönüşü olmayan bir bataklığa girmelerine yol açmaktadır.

İnsanların hedonizmin ağına nasıl takıldıklarını gösteren bir örnek sunmak istiyorum. “Haz düşkünü herkes hedonist de değildir ayrıca, hem kendimi Epikür’e daha yakın bulmuşumdur. Hani ‘Erdem ve dostluk olmadan haz olmaz’ diyen şahane adam; kuruntu ve önyargıyı lügatinden çıkaran müthiş şahsiyet; Tanrı ve ölüm korkusundan kendini soyutlayabilen kahraman (Şöyle demiştir ölüm hak¬kında: Ölümden korkmak anlamsızdır, yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm gel¬diğinde ise artık biz yokuz); kuralları insanın hapishanesi olarak gören ve hazzı etik üzerine oturtabilmeyi amaçlamış bilge kişi... Hedonizm, Epiküryen felsefeyi de içerir neticede dedim ve azami zevk almaya çalıştım 2x24 saat boyunca. Alınmaya¬cak gibi de değildi, parti her an keyif ve haz almak üzerine programlanmıştı”.(Elif Altuğ, Akşam Gazetesi, 2 Temmuz, 2010)

B. Said Nursi’nin Hedonizme Karşı Önerdiği Model

1. Avrupa Medeniyetinin Hedonist Yönünün Tahlili

Said Nursi, yaşadığı çağda fen bilimlerini olduğu gibi, felsefe bilimleri¬ni okuyan, toplum fertlerinin bu anlayışlardan nasıl etkilendiğini gören ve bu etkileri azaltıp ortadan kaldıracak yöntemler bulmuş olan bir alimdir. Nursi, eski çağlardan günümüze kadar gelen felsefi akımları ve bunların dayandıkları düşünceleri eserlerinde zikretmez. Fakat fertleri, aileyi ve toplumu etkileyen felsefi sorunları çözmeye çalışır. Bu açıdan baktığımızda Risale-i Nur eserlerin¬de insanları inanç ve ahlak bakımdan olumsuz etkileyecek her konuda çözüm önerileri sunulmuştur. Nursi, bazı yazarların yaptığı gibi sadece bir felsefi gö¬rüşü eleştirmek gibi bir yöne gitmez. Hatta o “batılı tasvir etmenin safi zihin¬leri iptal edeceğini” düşünerek, karşı görüş ve düşünceleri zikretmeden onları karşı olumlu fikirler ve prensipler oluşturur ve insanlığa takdim eder. İşte Said Nursi, sefahete sevkeden medeniyet anlayışını değerlendirirken bu medeniye¬tin beraberinde getirdiği ahlaki değerleri kabul etmez ve bunların insanlığın büyük ekseriyetini mutsuzluğa sevk ettiğini dile getirir. Bu yüzden medeniyet gelişmiş, ama dayandığı prensipler itibariyle insanlığı büyük bir mutsuzluğun içine sürüklemiştir. Onun Avrupa’yı iki kısma ayırarak değerlendirmesi ger¬çekten dikkate değer bir bakış açısıdır. Nursi, teknolojinin bilimin gelişmesine sebep olan Avrupa’yı hedef almaz. O, terakkinin hedonist felsefeyle olacağını, ahlak düşüklükleriyle, sefahatle gerçekleşeceğini ileri süren ve insanlığı bütü¬nüyle mutsuzluğa sevk eden ikinci Avrupa’yı hedef alır ve gittiği yolun yanlışlı¬ğını yaptığı tahlil ile dile getirir. Ona göre bu ikinci Avrupa, tabiat felsefesinin karanlığıyla, medeniyetin kötülüklerini, kötü ahlakını mehasin, yani iyilik zan¬nederek, insanlığı da sefahate ve dalalete sevk etmektedir. Ona göre bu anla¬yış faydalı ilimlerden başka olan “malayani ve muzır felsefeyi” elinde tutan bu ikinci Avrupa, eski Yunandan başlayan hedonist akımın ileri sürdüğü insanlığın mutluğunun bu ikisi ile olacağını iddia etmektedir.(Nursi, Said, Lem’alar, Söz¬ler Yayınevi, İstanbul, 1976, s.106) Nursi’nin bu ifadeleri, aydınlanma çağında hedonist ahlakın insanlığı sürüklemek istediği hususu tesbit etmektedir.

O bu analizinde insanın ruh, vicdan, akıl ve kalp bakımından bir çok musibetlere düşmüş olan, bunların azabını çeken bir insanın, görünüşte aldatıcı bir süs ve servet içinde bulunmasının onun mutlu etmeyeceğini dile getirir. Bu ifadelerin ne anlama geldiğini şöyle açıklar:

“Âyâ görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden me’yus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğra¬ması sebebiyle tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazib ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki senin şeametinle, kalbinin en derin köşe¬lerinde ve ruhunun tâ esasında dalalet darbesini yiyen ve o dalalet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir bîçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azab çeken bir insana mes’ud denilebilir mi? İşte sen bîçare beşeri böyle baştan çıkardın, yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azab çektiriyorsun.”

Buradan çıkan anlam şudur: dinsiz, materyalist, pozitivist ve hedonist felsefenin etkisinde kalan bu medeniyet, insanı inançsızlıkla ümitsizliğe sevk etmektedir. Gerçekten de Allah’a ve ahirete inanmayan bir insanın bütün emel ve arzuları aslında yok hükmüne geçmektedir. İnsan ebedi bir hayat yaşamak istemektedir. Fıtratında böyle bir duygu vardır. Ama dünyada aldığı lezzetler, hedonizmin ifadesiyle anlık, maddi lezzet ve hazlar, o insanı asla tatmin etme¬mektedir. Hazdan her ayrılış, bir ayrılık elemini ortaya çıkarmaktadır. Bu da psikologların tesbitlerine göre insana aslında mutsuzluk vermekte ve bu yüzden insan ya intihara sürüklenmekte, ya da kendisini alkol ve uyuşturucu bağımlısı haline getirmektedir. İnsanın kalp, ruh, latifeler cihetini görmezden gelen bu hedonist medeniyet, insanları mutlu edeceğim derken gerçek bir mutsuzluk bataklığına sürüklemiştir. Ancak çoğu kimse sürüklendiği bu bataklığın yine kendisi için bir kurtuluş olacağı zannındadır. İşte Nursi, dinsizlik ve hedonizm arasında sıkışan insanı bundan kurtarmak istemekte, onlara çıkış yolları gös¬termektedir.

Nursi’nin tahlillerinden anlaşılmaktadır ki, individualist olan hedonist medeniyet insanın sosyal bir varlık olarak yaratıldığı gerçeğini inkar ettiğin¬den, toplumdan kendisini soyutlayarak mutlu olacağı gibi bir iddia ile ortaya çıkmış ve bu da bazı insanların egoist, benmerkezci, digergam olmayan, başka¬larını düşünmeyen hayat modelini tercih etmesine sebep olmuştur. Nursi buna karşı insanın “gayrın elemiyle müteellim olma” özelliğine dikkat çekiyor. Bu insa¬nın ne kadar egoist davranırsa davransın, yoksul, sıkıntı içinde, acı çeken, hasta olan insanları görmezden gelmesinin, yani fıtratının tamamen değiştirmesinin mümkün olmadığını göstermektedir. Bu durumda insan ne kadar bireysel haz peşinde koşmak isterse istesin, etrafında çeşitli nedenlerle acı çeken, ıstırap içinde olan kişileri fark edecek, bu da o insanı hiç istemediği halde aynı elemi çekmeye sevk edecektir. Ona göre insanın vicdanı bu derece elem çekmeye da¬yanamadığından, ya insanlıktan soyutlanacak, katı kalpli olacak, hiçbir şey onu etkilemeyecektir, ya da kalp ve aklın gerektirdiği şeyleri ortadan kaldıracaktır. İnsan ne kadar uğraşırsa uğraşsın insan olma özelliklerini ortadan kaldıramaz. Bu yüzden bir “illet” olarak nitelendirdiği bu hastalığa karşı sunduğu ilacın da, insanın duygularını geçici olarak iptal eden “cazibedar oyuncaklar ve uyutucu hevesat ve fantaziyeler” olduğunu söyler.( Nursi, Lem’alar,s.106-107) Bunlar ise her türlü sorhoş edici eğlence vasıtalarından başka bir şey değildir.

Nursi, bu analizinde materyalist hedonist ahlakın ileri sürdüğü, mad¬di hazlara yönelme, elemden kaçma, individüalizm ve dinden uzaklaşma ile mutluluğa erişileceğini iddia eden ekollerin insan gerçeğinden habersiz, insanı mutlu edeceğim derken aslında bir mutsuzluğa sevk ettiğini dile getirmektedir. Buna göre maddi haz ve lezzetlerin peşinde koşmak insana yalancı bir cenneti gösteriyor, ama insanın aklının çıkarılıp atılamaması, vicdanın bütünüyle or¬tadan kaldırılamaması, ölümün öldürülememesi dolayısıyla bu yalancı cennet, insanın elem verici bir cehennem azabı içine girmesine sebep oluyor.

2 Ahlak Düşüklüklerinin Gerçek Medeniyet ve Terakki Olmaması

Said Nursi, maddi hazları mutluluğun kaynağı olarak gören, ahlak dü¬şüklükleri olmadan medeniyetin, terakkinin olmayacağını söyleyen materyalist, hedonist anlayışa karşı çıkar. Ona göre gerçek terakki “insana verilen kalb, sır, ruh,akıl hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine layık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalaletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerin her çeşitlerini, hatta en süflisini tatmak iç in, bütün letaifini ve kalb ve ak¬lını nefs-i emareye müsahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sükuttur.”(Nursi, Sözler,s.300) Buna göre sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçmiş olsak da, teknolojimiz baş döndürücü bir hızla ilerlese de insanın bütün duygu ve latife¬lerinin ihtiyaçlarını bir kenara bırakarak sadece maddi haz peşinde koşması bir ilerleme değil, geriye gitmedir,alçalmadır, bu anlamda bir irticadır.

2. Anlık Lezzet Peşinde Koşmak Neden Mutluluğa Eriştirmez?

Nursi, insanı anlık lezzetlere sevk eden anlayışın düşüncelerini, “sefa¬het ve dalaleti tervic eden bir şahs-ı manevi, insi bir şeytan” olarak ifade ettiği kimselerin istekleri olarak dile getirir. Ona göre bu anlayıştaki insanlar, “Biz hayatın her bir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; Bize karışma” demektedirler. Hatta bunlar daha da ileri gidererek tıpkı hedonist ah¬lak felsefecilerinin iddia ettikleri gibi, “hiçbir olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyf ve lezzetle geçirmek için, sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşün¬meyerek yaşayacağız” ifadesini kullanmaktadırlar. Nursi, bu anlayışın insanın fıtratıyla, insan gerçeğiyle nasıl çeliştiğini veciz bir şekilde dile getirir. Ona göre insanın ölümü düşünmeyerek dalalet ve sefahete atılması akla ve gerçek¬lere uygun değildir. Uygun değildir, çünkü geçmiş zaman ölmüştür. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir mezardır. İnsan bir hayvan olmadığına göre insan olarak sonsuz ayrılıklardan, dostların ebedi ölümlerinden gelen elemler, insanın kısa bir zamanda “anlık” aldığı lezzeti ortadan kaldırır. Diğer taraftan gelecek ise karanlıklı ve ölü bir vahşet yeridir. İnsanlar gelecekte de bu anlayışa göre ecel celladının satırıyla başları uçurulacak ve hiçliğe atılacaktır. Bu durum deli ol¬mayan, aklı olan bir insanın imansız başına elem, acı verici endişeler yağdırır ve alınan sefihane cüz’i, anlık lezzetleri ortadan kaldırır.(Nursi, Said, Asa-yı Musa, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1980, s.16)

O halde dini değerleri, insanın aklını, kalbini çıkarıp atmak mümkün olmadığına göre, anlık haz peşinde koşmak insanı mutlu edecek olan bir husus değildir. Ona göre insana gerçek mutluğu verecek olan şey, “iman-ı tahkiki ve istikamet”tir. Bu durumda iman nuruyla insan, geçmişin her şeyi çürüten bir mezaristan olmadığını, istikbale dönüşen nurani bir alem ve baki ruhların istikbaldeki mutluluk saraylarına girmelerine bir bekleme salonu olduğunu an¬lar. O zaman imanın kuvvetine göre, cennetin bir nevi lezzetini dünyada bile hisseder. İstikbal zamanı da iman gözüyle karanlık bir vahşet yeri değil, ebedi ziyafet sergilerinin kurulduğu bir yerdir ve insanlara o ebedi mutluluk diyarı¬na gitmektedirler. O halde insanda ona elen veren yok olma duygusu böylece ortadan kalmaktır. İnsanın dünyada meşru olarak aldığı lezzetler de bu inançla elem verici hale gelmemektedir. Bu yüzden “hakiki ve elemsiz lezzet, yalnız imanda ve iman ile olabilir.”(Nursi, Asa-yı Musa, s.17)

3. İnsan Neden Hayvan Gibi Olamaz?

Nursi, bu anlayıştaki insanların tıpkı bir hayvan gibi hiçbir şey düşün¬meden yaşama arzularına karşı da insanın hayvan gibi olamayacağını söyleye¬rek cevap verir. Ona göre, hayvanın geçmiş ve geleceği yoktur. Ne geçmişten elem duyar, ne gelecekten endişe ve korkular gelir. Bu yüzden lezzetini tam alır. Rahatla yaşar. Yaratıcısına şükreder. Ama insanda akıl olduğu için geçmiş ve gelecek gaybilikten çıkmıştır. Hayvana gayb örtülü olduğu için hayatını rahat¬la yaşarken insan öyle değildir. İnsan bu istirahattan mahrumdur. Geçmişten gelen teessüfler, acı verici ayrılıklar, gelecekten gelen korku ve endişeler, insanı cüz’i anlık lezzetini hiçe indirir. Lezzet yönünden insanı yüz derece hayvandan daha aşağı düşürür. Bu yüzden insanın ya başında aklını çıkarıp atıp hayvan olup kurtulması gerekmektedir. Ya da böyle yapamıyorsa ki, kimse aklını çıka¬rıp atmak istemez, o takdirde aklını iman ile başına almalı, Kur’an’ı dinlemeli¬dir. Böylece hayvan yüz kat daha fazla fani dünyada dahi safi lezzetleri, hazları kazanabilir.(Nursi, Asa-yı Musa, s.17-18)

Nursi bu analizle de kalmaz. İnsan ile hayvan arasındaki farkı da bir örnekle anlatır:

“Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir.

Evvelki hizmetkâr, on altınla âlâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusu¬lasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, sey¬yidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir tedip gördü ve dehşetli bir azap çekti.

İşte, ednâ bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.

Aynen onun gibi, insandaki cihâzât-ı mâneviye ve letâif-i insaniye ki, her birisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini fark eden insan gözü; ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zâika-i lisaniyesi; ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı; ve kemâlâtın bütün envâına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede; hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede? Yal¬nız şu kadar fark var ki, hayvan kendine has bir amelde-münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus-ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf hususîdir.

İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle, insanın hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve ihtiyâcâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiş ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makasıda müteveccih arzulara medar olmuş; ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyade in¬bisat peydâ etmiştir. Ve ibâdâtın bütün envâına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemâlâtın tohumlarına câmi bir istidat verilmiştir.

İşte, şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki, şöyle bir insa¬nın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makasıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde ilân etmek; ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek; ve nimetler içinde imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek; ve masnuatta kudret-i Rabbâniyenin mucizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.” / (Nursi, Sözler, s.302)

İnsan kendisine verilen bu yüksek ve ulvi, değerli duygu ve latifeleri cihazları batırmaktan sakınmalıdır. Nursi, bu konuyla ilgili şöyle der: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir Lem’a, bir işa¬rette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letaiflerini onda batırma.” (Nursi, Lem’alar, s.126)

Buradan anlaşılmaktadır ki, insan kendisine verilen çok değerli latifeleri hayvanlara bakarak sadece maddi hazlar peşinde koşarak harcarsa bu o insanın mutluğunu değil, mutsuzluğunu artıracak bir husustur.

Bir başka yerde de konuyla ilgili olarak şöyle der: “ İşte İşte, eğer insan enâniyetine istinad edip, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek, derd-i maişet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek haşirde onun aley¬hinde şehadet edeceklerdir ve dâvâcı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerîmin izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder, sonra âlâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.”

Nursi’ye göre, İnsan Yaratıcı ile bağını koparır, tekrar diriltilip hesap ve¬receğine inanmazsa, dünyevi yaşamı asıl amaç haline getirir, geçim derdi içinde, geçici bazı lezzetler, hazlar için çalışır. Bu durumda insan dar bir daire içinde boğulur. Çünkü ona takılan maddi ve manevi cihazlara baktığımızda onların hayvanlarınki gibi sadece basit ihtiyaçlarını gidermek için verilmediği görüle¬cektir. Ebedi hayatı kazanmak için verilen değerli cihazları, uygunsuz şekilde sadece geçici haz ve lezzetler için kullanmak, onların boğulması, öldürülmesi, fonksiyonlarının yerine getirilmemesi demektir. Bu durumda insana verilen bütün cihazlar, latifeler, aletler, ahirette ondan şikayetçi olacaklardır. Bu yüzden insan, kendisinin bu dünyada kalıcı değil, bir misafir olduğunu bilmesi, kendi¬sini misafir olarak gönderen Allah’ın izin verdiği çerçevede ömrünü geçirmesi gerekir. Bu durumda insan uzun bir ebedi hayat için çalışmış olur. Bütün cihaz ve aletler de ondan memnun olarak, ahirette lehine şehadet eder.

4. İnsandaki Değerli Cihazların Veriliş Sebebi

Nursi, insana verilen cihazların niçin verildiğini ve sebebini de şu şekil¬de açıklar:

“İnsana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü, insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki, insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında, yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil; elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder.

Demek, ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse, yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer.” (Sözler, s.301.)

Sonuç ve Değerlendirme

Nursi’nin ifadesiyle insan bedeninde yerleştirilen ruhun yaşayabilme¬si için Allah tarafından “gazab, şehvet ve akıl” kuvvetleri verilmiştir. Allah imtihanın gereği olarak bunlara fıtraten bir sınır belirlememiştir. Gazab in¬sanı zararlı şeylerden korumak, şehvet faydalı şeyleri alması için, akıl da iyi ile kötüyü ayırt edebilmesi için verilmiştir.(Nursi, Said, İşaratu’l-İ’caz, Sözler Yayınevi,İstanbul, 1978, s. 24) İnsan aslında yaratılış amacına uygun bir şekilde bunlarla imtihan edilmektedir. Bu ucu açık kuvvetler, asırlar boyunca peygam¬berlerin getirdiği öğretilerle sınırlandırılmak istenmektedir. Daha doğrusu in¬sanın peygamberlerle uyararak bu kuvvetleri ifrat ve tefritten uzak, orta yolda kullanması ve sınavdan başarıyla geçmesi, ebedi hayatta, ebedi bir mutluluğa erişmesi istenmektedir. Ancak insanların kimisi kendisinin Allah tarafından yaratıldığı gerçeğini, peygamberlerin varlığını, öğretilerini bir kenara bırakarak başıboş bir şekilde yaşamayı gaye edinmektedir. İşte antik çağda ortaya çıkıp günümüze kadar gelen dinsiz felsefi akımlar, insanlığa sadece geçici dünya lez¬zetleri için yaşamayı öğütlemekte, bunun insana mutluluk vereceğini iddia et¬mektedir. Bunların içinde de materyalist anlayışa sahip olan hedonizm önemli bir yer tutmaktadır. Günümüzde romanlar, basın, dergiler, sinema, tiyatro, te¬levizyon ve en son olarak internette büyük ölçüde anlayışın hizmetinde çalış¬maktadır. Bu hedonist ahlak sadece batı insanını etkilemekle kalmamış, bu araçlarla bütün insanlığı etkisi altına alan ve artık bir hastalık haline gelen bir olguya dönüşmüştür. Bizim ülkemizde de Cumhuriyet ile birlikte materyalist haz medeniyetinin devlet eliyle resmi olarak yaygınlaştırıldığı, şair ve yazarların eserlerinde insanların bunlara teşvik edildiği görülmektedir.

Bugün insanlığın önemli bir kısmı hedonist ahlak travması yaşamak¬tadır. Nursi, diğer akımlara olduğu gibi bu dinsiz felsefi akımlara karşı da insan¬lığı buhrandan çıkaracak formüller ortaya koymuştur. Her şeyden önce insana verilen “gazap, şehvet ve akıl kuvvetleri” yüce İslam dininin inanç prensipleriyle ifrat ve tefritten kurtulabilir. Eğer bu prensipler olmazsa, antik çağdan başla¬yıp günümüze kadar uzanan ve insanları etkisi altına alan materyalist hedonist ahlakın yaygınlaşmasını önlemek imkansızdır. Bu durumda sınırsız kalan ga-zab, insanın haz peşinde koşarken karşılaştığı engelleri def etmek için; şehvet, helal haram demeden, yeme, içme, cinsellik gibi hususlarda aşırılıklara gitmek, namusları payimal etmek için; akıl da, haz için faydalı olanları alıp faydasız olanları atmak için kullanılacaktır. Halbuki dinimizin inanç esasları ve onlara bağlı olan ibadet ve ahlak prensipleriyle sınırlandığı zaman bu kuvvetler, itidalli bir şekilde kullanılacak ,ifrat ve tefritlerden, meşru olmayan, zulüm, haksızlık ve tecavüz kokan davranışlardan insanı uzaklaştıracaktır.

İslam’ın sağlam inanç esaslarıyla bu kuvvetlerini sınırlayan bir insan, kendisinin sadece maddi varlık olmadığını düşünecek, dolayısıyla materyalist felsefenin tuzağına düşmekten kendisini koruyacaktır. Aynı şekilde ruhunun, kalbinin, latifelerinin ihtiyaçlarının da farkına vararak, kendisini hedonizmin teşvik ettiği bedenin anlık hazları peşinde koşmaktan kurtaracak, meşru olan hazların kendisine yettiğinin farkına varacak, kalbinin inanç ihtiyacını, ruhu¬nun ibadet ihtiyacını da giderecektir. Böylece “helal dairesinin geniş olduğunu, insanın keyfine kafi geldiğini, harama girmeye gerek olmadığını” anlayacaktır. Böylece bedenin anlık olan haz dairesinden, ruhun ve kalbin sınırsız olan haz dairesine girmiş olacaktır. Bu konuyu ele alan Said Nursi, insanda bulunan ci¬sim, nefis, kalp ve ruh dairelerinin farklı farklı olduğuna dikkat çekerek şöyle der:

“Cismin bekası, hayatı, varlığı; bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve geçmiş ile geleceği yok ve ölü bulunduğu halde, kalbin içinde bulunduğu günden, günlerce evvel ve günlerce sonraki zamana kadar varlık dairesi ve hayatı geniştir. Ruhun ise, içinde bulunduğu günden seneler evvel ve seneler sonrasını içine alan bir hayat dairesi ve varlığı vardır. İşte bu istidada binaen kalbi ve ruhî hayatın sebebi olan marifet-i ilahiyye, muhabbet-i rabbaniyye, kulluk ve Cenab-ı Hakk’ın rızası itibariyle bu dünyadaki fani ömür, bâki bir ömrü içine alır, ebedi bir hayatı neti¬ce verir ve ölümsüz bir hayat hükmüne geçer. Evet. Bak-i Hakiki’nin muhabbeti, marifeti, rızası yolunda geçen bir saniye, bir senedir. Eğer onun yolunda olmazsa; bir sene bir saniyedir Hatta onun yolunda bir saniye, ölümsüzdür, çok senelerdir. Ve dünyaya bakan yönüyle, gaflet içinde yaşayanların yüz senesi, bir saniye hükmüne geçer.”

Nursi, bekayı isteyen insan kalbinin, fani sevgililerle olan bir senelik buluşmasında, bir saniyelik zerre gibi zevk alabileceğini, ayrılığın ise bir sani¬yesinin seneler olduğunu, çünkü ayrılığın meydanın geniş olduğunu bildirerek şöyle der: “Gerçi bekâyı isteyen bir kalbde, bir saniye ayrılık bile seneler kadar tahri¬bat yapar. Zira hadsiz ayrılıkları hatırlatır. Maddî ve süflî muhabbetler için bütün geçmiş ve gelecek ayrılıklarla doludur." (Nursi, Lem’alar, s.14)

Nursi’nin ifadeleriyle böyle bir insana göre, “Bu dünya menzilinde görü¬nen leziz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünkü, visallerinin lezzeti, firaklarının elemine mukabil gelmez.

Maahaza, o lezzetlerden hiç kimse tam mânâsıyla muradına nail olamaz. Ya o lezzetlerin ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa olduğundan muradına yetişemez. Ancak, o lezzetler ve o nefîs şeyler ibret ve şükre sevk içindir. Çünkü, onlar Cenab-ı Hakk’ın ehl-i İmân için Cennetlerde ihzar ettiği hakikî nimetlere nümunelerdir.” (Nursi, Mesnevi, s.40)

Yine ona göre böyle bir insan, dünyanın lezzetlerinin kısmete bağlı ol¬duğunu, onu talep etmenin insanı endişeye sevk edeceğini düşünür. Ona göre, “aklı başında olan insan, onları kalbine alıp kıymet vermez.” Nursi’ye göre, dün¬yanın akıbeti ne olursa olsun, lezzetleri terk etmek gerekir. Çünkü insanın ya ebedi mutluluktur. Bu ebedi mutluluğa ise, fani lezzetleri terk etmekle ulaşılır. Ya da insanın sonu ebedi mutsuzluktur, cehennemdir. Ölümü ve idam edilmeyi bekleyen bir insanın, sehpanın süslenmesinden zevk ve lezzet alması imkansız¬dır. Hatta ona göre dünyanın sonunun inançsızlıkla mutlak yokluk olduğunu vehmeden bir kimse lezzetleri terk etmek daha uygundur. Çünkü insanın almış olduğu lezzetler “anlık” olduğu için, o lezzetlerin gitmesiyle meydana gelen hu¬susi ve sınırlı yokluklar, ona mutluk yokluğun acı verici elemlerini her dakikada hissettirir. İnsanın anlık lezzetlerinin o elemleri ortadan kaldırması mümkün değildir. (Nursi, Mesnevi, s. 109) Bu durumda Nursi, antik çağdan günümüze uzanan materyalist hedonist ahlakı kendi argümanlarıyla çürütmüş olmakta¬dır. Bu tahlilin doğruluğu, hedonist ahlakın etkisine giren, psikolojik birer hasta olan insanların ya intihar etmesi ya da uyuşturucu bağımlısı haline gelmesiyle ispat edilmektedir.

Kısaca Said Nursi, materyalist hedonist medeniyetin insanı mutsuzlu¬ğa sürükleyen fikirlerinden kurtulmak için, Kur’an’a dayalı tevhid eksenli, ucu ebediyete kadar uzanan bir haz modeli önerir. Ona göre dünyadaki lezzet ve nimetlere iki açıdan bakılabilir. Birincisi: O nimetlerin bir “Mün’im” tarafın¬dan verildiğini düşünür. Böyle bir düşünce ile insanın nazarı, lezzetten, lezzeti İn’am edene, yani verene döner. Mün’imi düşünmek lezzeti, nimeti düşünmek¬ten daha lezzetlidir. İkincisi: Nimeti görür görmez, nazarını ona hasreder, o nimeti bir ganimet telakki ederek minnetsiz yer. Birinci bakış açısına göre lez¬zet bir müddet sonra gitse ile, ruhu bakidir. Çünkü Mün’imi düşünür. Mün’im olan Allah ise merhametlidir. “Daima bu nimetleri bana verir” diye ümitvar olur. İkincisi bakış açısına göre, nimetin gitmesi ölüm olmadığı için ruhu kal¬maz. Ruhu da söner, ancak dumanı kalır. Musibetlerin ise, zevalinden sonra dumanları söner, nurları kalır. Lezzetlerin zevalinden sonra kalan dumanları günahlardır. Bu yüzden lezzet ve nimetlere iman ile bakmak gerekir. İmani lezzetler, ayrılıktan etkilenmez, kederlenmez. Çünkü her şeyin sahibi Allah’tır ve insana bu nimetleri, lezzetleri bu dünyada da ahirette de verir. Ama inanç¬sız bir şekilde nimet ve lezzetler bakıldığında, her lezzetin bir müddet sonra biteceği kesindir. Bu gitme, bu ayrılık bir elemdir. Hatta o lezzetin gideceğini düşünmek bile elemdir. Bura inançsız alınan lezzet, ebedi bir ölüme mahkum olmaktadır.(Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s.64)

Özet

İnsanın fıtratında mutlu olmak vardır. Her insan dünyada mutlu olmak istemekte, mutluluk için bir şeyler yapmaya çalışmaktadır. Eski Yunan’dan beri birçok felsefi ekoller, mutluluk ahlakı üzerinde durmaktadır. Ancak bu konu¬da her felsefi ekolün kendisine göre bir mutluluk ahlakı anlayışı bulunmakta¬dır. Biz çalışmada insanların yaşayışlarını asırlar boyunca etkileyen ve halen de etkilemeye devam eden hedonist ahlak anlayışı, etkilerini ve çağımızda Said Nursi’nin materyalist felsefeden beslenen bu ekole karşı geliştirdiği düşünce üzerinde durmak istiyoruz.

Anahtar Kelimeler

Hedonizm, haz, ahlak, tevhid, iman, medeniyet

Abstract:

Happiness exists in human nature. Every man searches for happiness in this world and strives for happiness. Many schools of philosophy since the antic Greeks study the morals of happiness. However each school of philo¬sophy has its own understanding of the morals of happiness. In this study we are going to investigate the consequences of the Hedonistic understanding of morality which has been influencing the human lives since long centuries and the ideas put forward by Bediuzzaman in our century against this materialistic philosophy.

Key Words:

Hedonism, enjoyment, morals, unity, belief, civilization,

Yukarı