. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1938

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2010 
 Üçüncü Said
 KÖPRÜ / Güz 2006 
 İnsan Hakları


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Risale-i Nur’dan Örneklerle Şerh ve İzah
Bahar 2013   [ 122. Sayı ]


Risale-i Nur’un Şerhi Meselesine Bir Haşiye

A Footnote for the Interpretation of Risale-i Nur

Taha Çağlaroğlu

Giriş

Risale-i Nur, bir medeniyet dili olmasının yanı sıra bir dil medeniyetidir. Günümüzde farklı dillerle kendisine ulaşılmaya muhtaç kimselerin bulunduğunu göz önünde bulundurarak hayatın her alanına yayılmış bu dilin inceliklerine seyahat edilmelidir. Bu dil; şiir, roman, hikâye, film, tiyatro, dizi film, konferans, seminer, panel, sempozyum vb. türlerde farklı farklı söylemlerde tezahür etmelidir.

Risale-i Nurların şerhinde ‘en güvenli ve faydalı metot’ Risale-i Nurlardan herhangi bir bahsi yine Risale-i Nurlardan başka yerlerdeki bahislerle anlamaya ve şerh etmeye çalışmaktır. Çünkü Risale-i Nurlar gibi çok yüksek ve derin hakikatleri şerh etmek de çok ciddi bir alt yapıyı ve Risale-i Nurlar üzerinde çok yoğun okumaları gerektirir.

Mesela, 1. Söz’ü şerh ederken, 30. Söz’ün ‘zerre’ bahsini hatırlamak yararlı olacaktır. Zerrelerin daima nasıl ‘Bismillâh’ dediği meselesi burada ele alınmalıdır.

Yine 1. Söz’ü şerh ederken ‘Hüve Nüktesi’ni hatırlamak ve ayrıca Emirdağ Lahikası’ndaki ‘Hüve Nüktesi’ ile alakalı bahisleri dikkate almak çok faydalı olabilir.

Yine 1. Söz’ü şerh ederken, Lemalar’daki 17. Lema’da yer alan 13. Nota’da ‘Medar-ı İltibas Olmuş Beş Mesele’ başlığı altında 1. Söz’le ilgili bir bahis yer almaktadır. Orayı dikkate alarak 1. Söz’ü, bilhassa son kısmını okumak çok istifadeli olur.

Risale-i Nur Şerhiyle İlgili Öneriler

Şerhle ilgili olarak aşağıda belirttiğim noktalara genel anlamda dikkat edilmelidir:

• Şerh, izah ve tanzim çalışmaları; öncelikle risalelerdeki konu tasnifiyle başlamalıdır. Söz gelimi namazla ilgili konular tek bir çatıda toplanmalı; daha sonra da ayet ve hadisler ışığında konu ele alınmalıdır.

• Risalelerdeki konuların diğer bilgi disiplinleri ile karşılaştırmalı biçimde ele alınması gerekir. Şerh yapacak ekip, zaman zaman bir araya gelmeli, zaman zaman bireysel çalışmalıdırlar. Şerh çalışması yapanlar, yazı yazma konusunda belli bir düzeyin üstünde olmalıdır.

• Şerh edilecek her meselede değişik alanlarda uzmanlaşmış kimselerin müdahalesi ve katkısı söz konusu olmalıdır. Söz gelimi namazla ilgili konuların ele alınması sırasında Dokuzuncu Söz şerh edilirken sosyolog, psikolog, felsefeci, sinemacı, şair, romancı, ressam gibi farklı alanlarda derinleşmiş şahsiyetler de görev almalıdır.

• Şerh yazılırken Bediüzzaman’ın insanların fıtrat, mizaç, anlayış farklılığına dair yaptığı vurgular, daima göz önünde bulundurulmalıdır. (Bediüzzaman, “ehl-i marifet bir velînin (Kur’an’dan) fehmettiği i’câz ile, ehl-i aşk bir velînin müşahede ettiği cemâl-i i’câz”ın bir olmadığını (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup); “Ehl-i aşkta Vedûd ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyâde hâkimdir.” diyerek insanların tenevvüünü (Sözler, Yirmi Dördüncü Söz) vurgulamıştır.)

Şerh için bir başka metot da, Alaaddin Başar’ın çalışmasında olduğu gibi, Risale-i Nurlardan bir kelimeyi veya cümleyi alıp, şahsın anladıklarını yine Risale-i Nurların ruhuna uygun olarak ifade etmektir. [1]

• Bu arada eski âlimlerin yaptıkları şerh ve izah çalışmalarının ayrıntılı biçimde incelenmesi, şerh meselesinde yeni ufuklar açabilir.

• Risalelerdeki ifadelerin gramer dökümüyle anlam bağlantıları ortaya konmalıdır.

• Risalelerdeki ifadelerin daha önceki dönemlerde (mitolojik) bağlam ve kullanımı ele alınmalıdır.

• Risale metinlerinin Kur’an-ı Kerim ve İslâmî literatür düzlemindeki konumu izah edilmelidir.

• Risalelerdeki konularla ilgili olarak İslâm âlimlerinin yaklaşım ve düşünceleri mukayeseli, analitik bir tarzda incelenmelidir.

• Büyük filozof ve düşünürlerin yaklaşımlarıyla güncel yaklaşım ve yorumları, şerh sırasında değerlendirilmelidir.

• Risale metinlerinin evrensel düzlemde tespit ve kabullere taalluk eden veya onları nakzeden boyutları mütalaa edilmelidir.

Bütün bu süreçlerden sonra; ifadenin konumu ve önerisi, içerdiği yenilik ve orijinalliği, çıkarılması gereken ibret ve derslerle ortaya konmalıdır.

Bir Deneme Örneği: Romanvari Nazar

Bir örnek teşkil etmek üzere ‘romanvâri nazar’ üzerinde kısaca duralım. Bediüzzaman, 1921’de kaleme aldığı Lemaat adlı eserinde ‘romanvâri nazar’dan söz eder. Lemaat; Bediüzzaman Said Nursî, Dârülhikmeti’l-İslâmiye azası iken yazılmış, ilk kez Osmanlıca hattıyla 1921’de Evkaf-ı İslâmiye Matbaası’nda basılmıştır.

‘Romanvâri nazar’ fıtrata ve hakikate yabancılaştırma eyleminin, insanı Allah’tan koparma projesinin adıdır. Bu tabir, Bediüzzaman’ın bir kavramlaştırması olup Batı medeniyetinin ve edebiyatının sorgulanması bağlamında ifade edilmiştir.

Bediüzzaman, yazdığı eserlerle bu romanvâri nazara ve onun ürettiği dile/ söyleme karşı amansız bir mücadele vermiştir. Risale-i Nur’un hemen her yerinde romanvâri nazara karşı bir belge, bir kanıt, bir ikna ifadesi bulmamız mümkündür. Batı’da ortaya çıkan, tüm dünyada ve ülkemizde yerleştirilmeye çalışılan romanvâri nazar, romanvâri bir hayatı, romanvâri bir ölümü de önermiş ve bunlara özendirmiştir. [2]

Romanvâri nazar üç ana başlık (edebiyat-felsefe-müzik) altında incelenebilecek disiplinlerle fıtrata ve hakikate karşı taarruza geçmiştir. Bunları (Öykü-Ezgi-Tutku) şeklinde ifade etmemiz de mümkündür. Bediüzzaman, Lemaat’ta ‘romanvâri nazar’ kavramlaştırmasını kullandığı metinde sinema ve tiyatroyu da roman kategorisine sokar söylemi itibariyle: “Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez. Hem tiyatro gibi tenâsühvârî, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevî romanlarıyla hiç de utanmaz.” Burada roman, sinema ve tiyatronun “ilaç” olarak sunulması, Batı âleminde ve kısmen bizde bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde algılanması sorununa parmak basan Bediüzzaman, hikmetsiz bir sanatın karşısına çıkmanın yanı sıra, sanatın dinin yerini alma çabasına da bir eleştiri getirmektedir. Bediüzzaman, genel anlamda Batı medeniyetini “tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyet” (Sözler, 25. Söz) diye vasıflandırmaktadır. Kanaatimce Bediüzzaman burada adı geçen sanat türlerine cephe almamakta, bu tür eserler vererek çevreye “yetimane hüzün” saçan, “tabiatperest” bir anlayışı telkin eden, insanı “gafletpîşe” uçurumlara atan, nefsi “hevesat”a teşvik eden sanatçıları sorgulamaktadır. İman boşluğunu sanatla doldurmaya çalışan anlayışın karşısına, İlahî ilkelerle çıkarak beşeri asıl vatana, uhrevî dostlara, rü’yet-i Cemalullah’a yönlendiren, insana bu konudaki ihtiyacını hissettiren müspet eserlerin önemini ve işlevini vurgulamaktadır.

Birtakım imani ve İslâmi eserlerde yer alan temsilî hikâyeler ise, romanvâri nazardan elbette ki farklıdır. Bediüzzaman, tahkiye ve temsilî hikâyeler hakkında Sözler’de, 10. Söz’ün başında şunları söyler: “Şu risâlelerde teşbih ve temsilleri hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi, hem teshîl, hem hakàik-ı İslâmiye ne kadar mâkul, mütenâsib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyât kabîlinden yalnız onlara delâlet ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.”

Caner Kutlu, “Romanvâri Bir Hayat, Amerikan Tavukları” başlıklı yazısında “Bozulmuş medeniyet, insanlarına romanvarî bir hayatı vaad eder.” der. Kutlu’nun “Bilgi ve Romanvâri Şehvet” başlıklı yazısı da bu konuda yazılmış, dikkat çeken yazılardan birisidir.

Romanvâri nazar; edebiyat, felsefe ve müzik alanlarındaki tahribatı simgeleyen ‘öykü, tutku ve ezgi’ başlıkları altında toplanabilecek bir suikast ve işgalin yaşantı ilkesidir.

10. Söz’ün yazıldığı 1926 yılının ortamını ‘dumanlı karanlıklar’ (Şualar, 8. Şua) olarak nitelendiren Bediüzzaman ‘…dinin ve Kur’ân’ın zararına olarak ilerleyen dehşetli tasavvuratın tecavüzatı’ndan (Şualar, 8. Şua) söz ederken elbette ki bir plan ve suikastten söz etmektedir. Türkiye’de ve zemin yüzünde yerleştirilmeye çalışılan bir zihniyeti “…Asâ-yı Mûsâ gibi, dalâletin ve şirkin sihirlerini iptal eden Risale-i Nur…” (Şualar, 8. Şua) ve “…dalâletlerin bütün mânevî sihirlerini iptal edebilen bir mahiyette…” (Şualar, 8. Şua) ifadelerinde işaret ettiği üzere ‘dalâlet ve şirkin manevi sihirleri’ olarak belirtiyor, bu da ‘romanvâri nazar’ kavramlaştırmasına tam tamına denk düşmektedir. Adı konser, maç, şiir, roman, öykü, dizi film, oyun vb. ne olursa olsun manevi sihir içeren her türlü etkinlik, düşünce veya eylem, bir deccaliyet harekâtı olan romanvâri nazarı inşa etmektedir.

“Çağdaş kıyafet, çağdaş yaşam…” derken bir de karşımıza “sehhar medeniyet”in (bk. Lemaat) çağdaş büyüleri çıkıyor.

Romanvâri nazarla ilgili olarak Lemaat’ta yer alan metinde olumsuzluğa vurgu yapan temel kavramlar diyebileceğimiz hususlar şunlardır:

• Romanvâri nazar

• Roman

• Çocukça bir heves, sefihçe bir tabiat

• Zevk-i süflî, sefih

• Nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş

• Zevk-i ruhîyi bilmemesi

• Zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlaması

• Kuvvetperestlik hissi

• Şehvetengiz bir zevki nefislere zerk etmesi

• Kâinata san’at-ı İlâhî sûretinde bakmaması

• Kâinatı bir sıbga-i Rahmânî sûretinde görememesi, tabiat noktasında tutması, tasvir etmesi

• Tabiat aşkını telkin etmesi

• Maddeperestlik hissini kalplere yerleştirmesi

• Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktristi okuyucuya hatırlatması

• Zâhiren “Sefâhet fenadır, insanlara yakışmaz.” demesi

• Geniş kabrin hortlakları

• Kör tabiat, kör kuvvet

• Tek bir ilaç olarak romanları (kitap, sinema, tiyatro) bulması

• Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvât.

• İnsana yalancı bir dil, fasık bir göz takması, dünyaya âlûfte (iffetsiz kadın) elbisesi giydirmesi

• Hüsn-ü mücerredi tanımaması

• Utanmaması

• Sefahatin tasviri (müşevvikane, ağız suyu akıtıcı)

• Edebsizlenmiş edeb

• Yabani edeb

• Müsekkin ve münevvim

• Ruhun dalâletten kaynaklanan ıstırapları

• Sahipsizlikten kaynaklanan gamlı hüzün

• Fakdü’l-ahbab, sahipsizlikten neş’et eden gamlı bir hüznü vermesi

• Sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemâne aldığı hiss-i hüzn-ü gamdâr

• Mahzunu tutması, sahipsiz de olarak yabânîler içinde koyması, hiçbir ümit bırakmaması

• Nefsi heyecana düşürmesi, hevesin münbasıt olması

• Ruha ferah verememesi

• Vahşetzâr sûret

• Hiss-i heyecan

• İlhad, ta’til

• İştihâyı kabartmak, hevesi tehyic etmek

• Edebiyatın üç cevelan meydanı:

1- Aşk ve hüsün: (Aşk-ı hakiki bilmez. Şehvetengiz bir zevki nefislere de zerk eder.)

2- Hamâset ve şehâmet: (Hamâset noktasında hakperestliği etmez. Belki zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvetperestlik hissini telkin eder.)

3- Hakikat tasviri: (Aşk-ı hakiki bilmez. Şehvetengiz bir zevki nefislere de zerk eder. Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.)

Bediüzzaman, olumsuzluğa vurgu yapan bu kavramlara karşı, Kur’an’dan devşirdiği ve olumlu anlam taşıyan aşağıdaki kavramları öne çıkarır. (Bu kavramların yanına Risalelerde konuyla ilgili yerlerin bazıları belirtilmiştir.)

• Kâmilîn insan (26. Lema, 21. Mektup, 22. Mektup)

• Zevk-i maâlî (32. Söz, 17. Lema)

• Kur’ân’da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-i haşmet (25. Söz, 26. Mektup)

• Aşk-ı hakiki (1. Mektup, 8. Mektup, 17. Lema)

• Kâinata san’at-ı İlâhî sûretinde bakması (12. Söz

• Kâinatı bir sıbga-i Rahmânî sûretinde görmesi (22. Söz)

• Hevâyı karıştırmaması (32. Söz, 9. Mektup, 17. Lema)

• Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemâlperestlik zevki, hakikatperestlik şevki vermesi (12. Söz, 17. Lema)

• Hem de aldatmaması (Küçük Sözler: 1-9. Söz)

• Kâinata tabiat cihetinde bakmaması; bir san’at-ı İlâhî, bir sıbga-i Rahmânî noktasında bahsetmesi (33. Söz)

• Akılları şaşırtmaması (23. Söz)

• Mârifet-i Sâniin nurunu telkin etmesi, her şeyde âyetini göstermesi (22. Söz, 23. Lema)

• Yetimâne değil, âşıkàne hüzün vermesi; yani fakdü’l-ahbabdan değil, firâku’l-ahbabdan gelen bir hüznü vermesi (25. Söz, 17. Lema)

• Kâinatta nazarının, kör tabiat yerine, şuurlu, hem rahmetli bir san’at-ı İlâhî olması (23. Lema)

• Tabiattan bahsetmemesi (22. Söz, 17. Lema)

• Kör kuvvetin yerine, inâyetli, hikmetli bir kudret-i İlâhîden söz etmesi (26. Söz)

• Onun nazarında kâinatın vahşetzâr sûret giymemesi(26. Söz)

• Kâinatın muhatab-ı mahzunun nazarında bir cemiyet-i ahbab olması (20. Mektup)

• Kâinatın her tarafında tecâvüb, her cânibde tahabbüb olması; mahzuna sıkıntı vermemesi (32. Söz)

• Kâinatın her köşesinde istînâs olması (32. Söz)

• O cemiyet içinde mahzunu bir hüzn-ü müştakàne vaz’ etmesi (26. Lema, 13. Mektup)

• Bir hiss-i ulvî vermesi, gamlı bir hüznü vermemesi (25. Lema, 24. Mektup)

• Ruha ferah vermesi (2. Lema, 17. Mektup)

• Ruhu heyecana düşürmesi (17. Mektup, 20. Mektup)

• Şevk-i maâlî vermesi (12. Mektup)

• Lehviyâtı istememesi (13. Lema)

• Hüzn-ü Kur’ânî veya şevk-i tenzilî veren âletin zarar vermemesi; hüzn-ü yetimî veya şevk-i nefsânî veren âletin haram kılınması; bu durumun şahıslara göre değişmesi, herkesin birbirine benzememesi

• İlâhî yasaların bâzı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmına helâl diye izin vermesi (İşaratül-İ’caz)

Edebi Türler ve Romanvari Nazar

Fransızca bir kelime olan ‘roman’, Latince ‘romance’den türemiştir.

Roman için, genel olarak şu anlamlar veriliyor: “(1) Roma İmparatorluğu’na bağlı olan halkların kullandığı konuşma dili olan halk Latincesi ile yazılmış manzum ve mensur hikâyelere; Roman dilinde kaleme alınmış manzum ya da mensur, gerçek veya uydurma bir olaya ‘roman’ deniyordu. (2) Yazarın, töreleri, serüvenleri ya da tutkuları tasvir ederek okuyucuların ilgisini çekmeye çalıştığı, mensur olarak kaleme alınmış, uydurma hikâye. (3) Roma’da yaşayanlar ve Roma devletine bağlı olanlar. (4) Uzun macera. (5) 12. yüzyılda Latince’den Romancaya (halkın konuşma dili) çevrilen eserlere ‘roman’ deniyordu.” [5]

Batı edebiyatının ürünü olan roman Rönesans, Reform hareketleri, Aydınlanma Felsefesi’nin sonucunda inşa edilen pozitivist, materyalist, akılcı, seküler bir anlayışın egemen olduğu bir dünya görüşüne yaslanarak ortaya çıktı. Romanın 1789 Fransız İhtilâli’nden sonra burjuva sınıfı ile feodal sınıfın mücadelesi sonucunda burjuvaların üstün gelmesiyle oluşan atmosferde doğduğu kabul edilir. Roman 17. yüzyılda ortaya çıkmış, ilk örneklerini Cervantes’in Don Kişot (1. cilt: 1605, 2. cilt: 1614) ve Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe (1719) adlı eserleriyle vermiştir.

Roman türü için üç ana evre kabul edilmektedir:

(1) Klasik Roman (Yansıtmacı Roman, Dış Gerçekliğe Yönelik Roman, 17. yüzyıl-1914).

(2) Modern Roman (İç/Psikolojik Gerçekliğe Yönelik Roman 1914-1960)

(3) Postmodern Roman (Sanal Gerçekliğe Yönelik Roman 1960)

19. Yüzyılda yaygınlaşan pozitivist ve materyalist dünya görüşü temeline dayanan klasik roman; romantik, realist ve natüralist roman olarak çeşitlenmiştir. [6]

Bir fikir vermek amacıyla klasik bazı ünlü romancıları da doğum ve ölüm tarihleriyle burada analım: (Aşağıda belirtilen ünlü romancıların hepsi de Lemaat’ın kaleme alındığı 1921’den önce ölmüştür.)

a. ROMANTİKLER

Goethe (1749-1832)

Puşkin (1799-1837)

Hugo (1802-1885)

b. REALİSTLER

Balzac (1799-1850)

Stendhal (1783-1842)

Flaubert (1821-1880)

Dickens (1812-1870)

Twain (1835-1910)

Gogol (1809-1852)

Dostoyevski (1822-1881)

Tolstoy (1828-1910)

c. NATÜRALİSTLER

Emile Zola (1840-1902)

Bediüzzaman, ‘romanvâri nazar’ ifadesini 1921’de kullandığına göre, daha çok klasik romanı esas alan bir kavramlaştırmaya başvurmuştur. Ancak günümüz dünyasının içinde bulunduğu hâli düşünürsek ‘romanvâri nazar’ tanımını sanki bugünleri görüp de yapmıştır.

Modernizmin 18. yüzyılda Aydınlanma Dönemi olarak başlamasına karşılık modern romanın 20. yüzyılda ortaya çıktığı kabul edilir (1914-1960). Modern romanın öncüleri James Joyce (1882-1941), Proust (1871-1922), Henry James (1843-1916), Franz Kafka (1883-1924), William Faulkner (1897-1962) gibi yazarlardır. Modern romanda iç konuşma, bilinç akımı, iç diyalog, çağrışım, geriye dönüş teknikleri kullanıldı. Modern roman bir anlamda, tepki ve sorgulamayı muhtevidir.

Tiyatro sözcüğü Grekçe Theatron’dan gelmektedir (İtalyanca teatro). İlk başta ‘temsil verilen yer’, sonraları ‘temsil edilen yer’, ‘dramatik eser’, ‘dram, komedi, vodvil vb. edebiyat türlerinin oynandığı yer’ anlamlarında kullanılmıştır. Tragedyanın, komedyanın doğuş yerleri eski Yunanistan olarak bilinir. Grek tragedyalarında ‘tanrıların, tanrıçaların, kralların, kraliçelerin’ arasındaki ilişkilerin anlatıldığını biliyoruz. Tiyatronun kaynağının yabancı olması, Necip Fazıl’ın vicdan ürperişleriyle dolu Siyah Pelerinli Adam’ı veya “İnsanlar zulmeder; kader adalet eder.” hakikatini terennüm eden Reis Bey’i, Nuri Pakdil’in, insanı fıtratın özüne çağıran tiyatroları (Korku, Umut, Put Yapımevleri) yazmasına engel olamamıştır. Ancak burada düşünülmesi gereken önemli bir konu, İslâmî hükümler çerçevesinde tiyatroların sahnelenmesi sorunudur.

Lemaat’taki metin dışında, konuyla ilgili bir başka pasaj, yine Risale-i Nur Külliyatı’nın Sözler adlı kitabında (25. Söz’de) geçmektedir. (25. Söz, 1927’de, Barla’da yazılmıştır.) Bu pasajda Bediüzzaman, Kur’ân’ın, sanemperestliği ve onun bir nevi taklidi olan suretperestliği yasakladığını vurgular ve şunları söyler:

“Edeb ve belâgat, tesir-i üslup itibâriyle ya hüzün verir, ya neşe verir.

Hüzün ise, iki kısımdır: Ya fakdü’l-ahbabdan gelir, yani ahbabsızlıktan, sahipsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki, dalâletâlûd, tabiatperest, gafletpîşe olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür. İkinci hüzün, firâkü’l-ahbabdan gelir. Yani ahbab var; firâkında müştâkàne bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidâyetedâ, nurefşân Kur’ân’ın verdiği hüzündür. Ammâ neşe ise, o da iki kısımdır: Birisi, nefsi hevesâtına teşvik eder; o da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyatının şe’nidir. İkinci neş’e, nefsi susturup, ruhu, kalbi, aklı, sırrı, maâliyâta, vatan-ı aslîlerine, makarr-ı ebedîlerine, ahbab-ı uhrevîlerine yetişmek için latîf ve edebli mâsumâne bir teşviktir ki; o da Cennet ve saadet-i ebediyeye ve rü’yet-i Cemâlullâha beşeri sevk eden ve şevke getiren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın verdiği neşedir.” [7]

‘Romanvâri nazar’ ifadesini sadece Lemaat’ta kullanan Bediüzzaman, Mektubat’ta şu soruyu sorar: “Ve uhrevî nur, sinemada mıdır? Ve hakikî teselli, tiyatroda mıdır?” [8]

Romanvâri nazar, esas itibariyle materyalist, tabiatperest, Allah’ı tanımayan, ahirete inanmayan, ahireti düşünmeyen, nefsin isteklerine boyun eğmeyi özgürlük addeden bir zihniyeti temsil etmektedir. Ehl-i dalâletin vekili “Ben, saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyât-ı medeniyeti ve kemâl-i san’atı, kendimce, âhireti düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb-u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserîsini bu yola şeytanın himmetiyle sevk ettim ve ediyorum.” [9]demektedir.

Bu deccaliyet harekâtına karşı Bediüzzaman, iman esaslarını izah ve ispat eden eserler kaleme almış ve cesaretle bu operasyonun karşısına dikilmiştir: “İşte, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve sefâhet! Şu dehşetli sukùta karşı ve ezici me’yusiyete mukabil, hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Ruh-u beşerin eşedd-i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakiki teselliyi nerede bulabilirsiniz? .” [10]

Özelikle 17. Lema’nın Beşinci Notası, romanvâri nazarla ilgili metnin bir açılımıdır. Bu notada Bediüzzaman, Avrupa’yı ikiye ayırır. Bunlardan birisinin hakiki İsevîlikten aldığı feyizle insanlığın sosyal hayatına yararlı sanatları, adalet ve hakkaniyete hizmet eden fenleri/bilimleri izleyen Avrupa olduğunu söyler. İkinci Avrupa felsefe-i tabiiyyenin karanlığıyla medeniyetin kötülük ve günahlarını iyilik, güzellik sanarak insanlığı sefahete ve dalâlete yönelten ikinci Avrupa’dır. Bu bozulmuş Avrupa; mâlâyâni ve muzır felsefeyi, muzır ve sefih medeniyeti elinde tutmaktadır. Sağ elinde sakîm ve dalâletli bir felsefe, sol elinde sefih ve muzır bir medeniyet vardır. Mutluluğu bunlarla sağlayacağını söyleyen, küfür ve küfrân dağıtıp yayan, aldatıcı bir süs ve servetle donanan bu bedbaht ruh, ruhunda, vicdanında, aklında, kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azâba düşmüş insanları elbette mutlu edemeyecektir. [11]

Kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâletle bütün emelleri kesilip biten ve bütün elemleri ondan kaynaklanan çaresiz bir insan, bu durumdayken gerçek saadete ulaşamaz. Sonrasız, devamsız, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesut denemez. “İşte, sen biçare beşeri böyle baştan çıkardın; yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azap çektiriyorsun.” diyen Bediüzzaman, romanvâri nazarın da bir açıklamasını yapmış olmaktadır.

Maddeci anlayışın uzantısı olan romanvâri nazar, insanı sahipsiz ve kimsesiz telakki eder. Kâinat zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları ile kaplanmış umumî bir matem yeridir. İnsan, dünyaya fırlatılmış, çaresiz bir varlık durumundadır; insaniyet yönüyle başkasının elemiyle üzüldüğünden, sonsuz bir eleme düşmektedir. Halbuki vicdanın bu derece üzüntüye dayanamadığından o yolda giden kimsenin, iki şeyden birisine mecbur olacağını söyleyen Bediüzzaman, asıl çözümlemeyi işte burada yapar. Der ki: “Ya insaniyetten tecerrüt edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve aklın muktezasını iptal etsin.” [12]

İşte romanvâri nazarın ortaya çıkış süreci, burada odaklanmaktadır. Sefahet ve dalâletle bozulan, hakiki İsevî dininden uzaklaşan, Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör dehâsı ile insan ruhuna bu cehennemî hâleti hediye eden Avrupa, bu zihniyetin ilâçsız bir illet olduğunu anlamıştır. Bu materyalist yaklaşım; insanı âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atmakta, hayvânâtın en bedbaht derecesine indirmektedir. Bu illete karşı bulduğu ilâç, geçici iptal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncaklar, uyutucu hevesat ve fantaziyelerdir. İşte tiyatrocu, romancı, sinemacı medeniyetin esasını teşkil eden romanvâri nazarın inşa süreci bu noktada başlamaktadır.

İkinci, bozuk Avrupa’nın hayat felsefesi, şu esaslara dayanır:

• En büyük melekten en küçük semeğe kadar her bir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekasını temin etmektir.

• Hayat bir mücadeledir.

• Her şey kendi nefsine mâliktir.

• Hayatı tabiat, sebepler, tağutlar, kendi kendinelik, tesadüf yönetmektedir.

• Her bir canlı, zalimlerin hücumuna mâruz, miskin birer musibetzededir. Dünya umumi bir matemhanedir. Dünyadaki sesler ölümlerden, elemlerden gelen çığlıklardır.

İnsanlığın gündüzünü karanlıklı dehası ile geceye döndüren bu bedbaht ruh, “o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir” eylemine girişmiştir. Fakat “o lâmbalar sürurla beşerin yüzüne tebessüm” etmemekte, aksine beşerin ağlanacak acı hâllerindeki eblehâne gülmesine, alaylı bir biçimde gülüp eğlenmektedir.

Bediüzzaman’ın bozuk Avrupa ile ilgili diğer tespitleri şunlardır:

• Bozulmuş, ikinci Avrupa’dan tam ders alan kimse, bir firavun olur. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü her şeyi kendine rab telâkki eden bir firavun-u zelildir.

• Hem mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.

• Hem cebbardır. Fakat kalbinde bir nokta-i istinad bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur.

• O kimsenin amacı, nefsin heveslerini tatmindir.

• O kimse, hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbir şeyi sevmiyor, her şeyi nefsine feda ediyor.

• Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar.

Bediüzzaman, hidayet ve dalâlette insanların derecelerinin değişik olduğunu belirterek gafletin mertebelerinin de farklı farklı olduğunu söyler. Medeniyet ehli, dalâletten gelen elemin acısını çoğu zaman, bazen de hiçbir zaman hissetmemektedir.

Sözün burasında üzerinde durulması gereken bir nokta da birinci Avrupa’nın sanat ve edebiyat açısından İslami kaynaklardan nasıl, ne kadar beslendiği hususudur. Sezai Karakoç’un da [13] özellikle vurguladığı bu konuda yeterli araştırma yapılmamıştır. Karakoç, bu bağlamda Arthur Rimbaud hakkında derin araştırmalar yapılmasını önerir. Son sözleri “Allah Kerim” olan Rimbaud, Batı dünyasında da genellikle 28 yaşına kadarki portresiyle tanınır. 28 yaşında şiiri bırakan, Habeşistan’a gidip orada yaşayan Rimbaud (1854-1891) 37 yaşında, büyük bir ihtimalle Müslüman olarak ölmüştür. Muharref Hıristiyanlıktan bunalıp da İslâm’ın nefesiyle kurtulmaya çalışan, kimisi de kurtulan birçok edebiyatçı (Goethe, Tolstoy, Rilke, vb.) ve edebî ürün, titiz çalışmalar beklemektedir. Karakoç’a göre, Dante’nin İlahî Komedya’sındaki Hz. Muhammed ve Hz. Ali hakkındaki pasajların da İslâma saygılı olan Dante’nin genel havasına aykırıdır ve bu kısımların, birtakım bağnaz rahiplerce metne eklenmiş olması muhtemeldir. Bediüzzaman, Mektubat’ta 756’da İspanya’da kurulan Endülüs’ü, önemli bir ipucu olarak “Avrupa’nın en büyük üstadı” diye işaretlemektedir.

Yukarıda romanvâri nazarla ilgili değindiğimiz ayrıntılar tek tek ele alınacak olsa Risale-i Nur’un şerhinin yapılmasının ne kadar zor ve güzel olduğu tebarüz eder.

Özet

Risale-i Nurların şerhinde en güvenli ve faydalı metot, Risale-i Nurlardan herhangi bir bahsi yine Risale-i Nurlardan başka yerlerdeki bahislerle anlamaya ve şerh etmeye çalışmaktır. Çünkü Risale-i Nurlar gibi çok yüksek ve derin hakikatleri şerh etmek de çok ciddi bir alt yapıyı ve Risale-i Nurlar üzerinde çok yoğun okumaları gerektirir. Bu çalışmada Risale-i Nur’da geçen “romanvari nazar” kavramı üzerine yine Risale-i Nur’daki bahislerden yola çıkılarak bir şerh denemesi yapılmaya çalışılmıştır.

Anahtar Kelimeler

Risale-i Nur, şerh, romanvari nazar, edebi türler

Abstract

The most secure and useful method in interpreting a subject from Risale-i Nur is understanding and explaining it by means of quotations from other places of Risale-i Nur, because interpreting a work containing very high and deep truths requires a serious background and an intense reading of Risale-i Nur. In this study we will attempt to make an interpretation of “a novel-like look,” a concept mentioned in Risale-i Nur, through quotations from Risale-i Nur.

Key Words

Risale-i Nur, interpretation, a novel-like look, literary genres

Dipnotlar:

[1] 1. Daha geniş bilgi için bkz. Alâaddin Başar, Nurdan Kelimeler, Zafer Yay, İst. 2004

[2] Said Nursi, Yeni Asya Neşriyat, Sözler, s. 676, Kastamonu Lahikası,s. 133 vd.

[3] Said Nursi, Yeni Asya Neşriyat, Kastamonu Lahikası, İst. 1994, s. 133

[4] Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1994, s. 563

[5] Nurullah Çetin, Roman Çözümleme Yöntemi, Öncü Kitap, Ankara, 2009

[7] Age.

[2] Said Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1994. s. 375

[8] Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1994. s. 409

[9] Said Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1994. s. 577

[10] Age. S. 579

[11] Said Nursî, Lemalar, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1994. s. 119

[12] Age. S. 120

Yukarı