. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1592

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 98 
 Modernleşme Serüveni
 KÖPRÜ / Yaz 2013 
 İnsanlık ve Dünya Barışı İçin Said Nursî’nin Milliyet Anlayışı


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Demokratlık
Kış 2014   [ 125. Sayı ]


Panel

Demokratlık Paneli

KONUŞMACILAR

Prof. Dr. Atilla Yayla

Prof. Dr. Ahmet Battal

Prof. Dr. Bekir Berat Özipek

Yönetici: Kadir Akbaş

Atilla Yayla

(Prof. Dr. İstanbul Ticaret Ün. Öğretim Üyesi)

Bu davet için teşekkür ediyorum. Bu camia benim çok yabancı olmadığım bir camia. Zaman zaman toplantılara katılıp konuşmalar yapıyorum, ama bu toplantı ilginç bir dönemde gerçekleşiyor. O bakımdan da anlamlı ve yararlı. Bu ilginç döneme atıfla ben konuşmamın başlığını “Zor zamanlarda demokrat olmak” diye belirledim. Başlığın anlamı olduğunu düşünüyorum; çünkü her şeyin güllük gülistanlık olduğu zamanlarda demokratım demek gayet kolay. Ama ortalığın karıştığı ve meşhur tabirle “at izinin it izine karıştığı dönemler”de gerçekten demokrat bir pozisyon almak da o kadar zor. Ama mühim olan ve insana itibar, erdem kazandıracak olan zor zamanlarda demokrat olabilmeyi becerebilmek. Önce demokrasi ile ilgili bir takım genel bilgileri aktarıp ondan sonra günümüzde tartışılan meselelerle ilgili birkaç yorum yapmak arzusundayım.

Hepimizin malumu, demokrasiyi tercih etmek sebebimiz onun mükemmel bir siyasî yönetim biçimi olması değil. Yahut da her derde deva olması değil. Demokrasi adı üstünde bir siyasî yönetim biçimi ve siyasî yönetim biçimiyle ilgili sorulara ve sorunlara cevap verebilme yolu, yöntemi. Demokrasiyi tercih ediyoruz; çünkü demokrasi alternatiflerinden daha iyi, daha az problemli, daha az kötülük meydana getiren bir yönetim biçimi. Bu çerçevede öne çıkarmamız gereken Abraham Lincoln’ün “Demokrasi halkın halk için halk tarafından yönetimidir.” sözünden ziyade; Winston Churchill’in “Demokrasi alternatifleri hesaba katılmadığında en kötü yönetim biçimidir. Alternatifleri hesaba katıldığında en iyi yönetim biçimidir.” şeklindeki sözüdür. Bu panel başlığı itibariyle farklı demokrasi türlerine işaret eder gibi bir izlenim veriyor; ama bu yanlış bir kavrayıştır. Farklı demokrat türleri olabilir, ama farklı demokrasi türleri yoktur. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle hepimiz biliyoruz ki, demokrasi dediğim şey, esas itibariyle liberal demokrasidir. Liberal olmayan bir demokrasinin demokrasi olamayacağını teorik olarak ispatlanmış buluyoruz, hem de tecrübelerimizden biliyoruz.

Liberal demokrasinin iki ana unsuru vardır. Birincisi liberal dünya görüşü ve bunun siyasî sisteme enjekte ettiği çerçeve; ikincisi demokrasinin bir teknik olarak kendisi. Liberal düşünce bireysel özgürlüğü, demokrasi ise siyasî eşitliği önemser. Bireysel özgürlüğün olması için bir yerde hukukun hâkimiyetinin olması, kuvvetler ayrılığının bulunması, yargının bağımsız ama özellikle tarafsız olması gerekir. Çünkü tarafsız olmayan bir yargı bağımsız olamaz ve tarafsız olmayan bir yargıyı bağımsızlık yönünden desteklemek demek kuzuyu kurda teslim etmek demektir. Bir yerde piyasa ekonomisi yoksa eğer, orada uzun vadede demokrasinin yaşama şansı da yoktur. Onun için piyasa ekonomisi ve piyasa ekonomisinin alt yapısı olan değerler; yani özel mülkiyet, serbest ticaret gibi şeyler, demokrasi açısından vazgeçilmezdir. Keza bir yerde demokrasinin olabilmesi için devletin mutlaka ve mutlaka küçük olması ve tarafsız olması gerekir.

Liberal demokrasinin ikinci ayağı siyasî eşitliktir. Siyasî eşitlik, siyasî haklara sahiplikteki eşitliği gerektirir. Bu şu demektir: Bütün vatandaşlar seçme seçilme haklarına sahiptirler. Herkes seçmendir. Herkes aynı zamanda seçimle gelinen kamusal makamlara talip olabilir. Bunun bir uzantısı da şüphesiz kamu görevine girişte eşitliktir. Kamu görevine girişte insanlar arasında dillerinden, dinlerinden, cinsiyetlerinden sosyal ve ekonomik statülerinden dolayı pozitif veya negatif ayrımcılık yapılamaz. Her insan kamu görevine talip olma ve genel şartları karşılıyor ise o görevleri üstlenme hakkına sahiptir.

Siyasî eşitliğini ikinci ayağı “yarışmacı siyaset” ile ilgilidir. Demokrasi demek yarışmacı siyaset demektir. Siyaset her ülkede vardır, ama demokratik siyaset sadece demokratik ülkelerde vardır. Yarışmacı siyasetin olması için bir siyasî sistemde birden çok parti olmalıdır. Tek partili bir demokrasi kavramsal bir çelişkidir, bir oksimorondur. Güzel çirkin, uzun kısa gibi… İkincisi periyodik seçimlerdir. Seçimler makul bir süre içinde yenilenmelidir. 4 veya 5 yıl her neyse… Ama mesela 10 yıldan 10 yıla, 20 yıldan 20 yıla yahut da iktidar sahibi istediği zamandan istediği zamana seçim yaparsanız, orda demokrasi olmaz.

Üçüncü olarak, demokrasilerde iktidara seçimle gelinir, iktidardan seçimle gidilir. Karl Raimund Popper, demokrasinin en önemli erdeminin iyileri başa getirmesi değil, kötülerden en düşük maliyetle kurtulmamızı sağlaması olduğunu söyler. Kötülerden kurtulmanın kabaca iki yolu vardır.Birincisi savaştır, ikincisi sandıktır. Aslında iktidara gelişin de iki yolu vardır. Birincisi güçtür, fizikî ve kaba güçtür, ikincisi sandıktır. Demokrasi sandığa dayanır. Son zamanlarda tartışmalarda bu dile getirildi biliyorsunuz. Sandık demokrasisi diye… Sandığın olmadığı yerde asla demokrasi olmaz.

Türkiye’de son günlerde yaşanan olaylar ışığında şu noktaların yorumlanması ve yoruma tabi tutulması gerektiği kanaatindeyim. Demin de işaret ettiğim gibi demokrasilerde iktidar seçimle işbaşına gelir. Ve seçimle gider. Siyasî iktidar seçimle gelen politikacıya aittir. Bürokrata ait değildir. Hangi özelliklere sahip olursa olsun, bürokrat politikacının hizmetindedir. Politikacı aracılığıyla toplumun hizmetindedir. Aksinin düşünülmesi bile mümkün değildir. Aksi türlüsü bürokratlar hangi vasfa sahip olurlarsa olsun bir bürokratik diktatörlük ortaya çıkartır. İkinci olarak siyasetçi bürokratı anayasal düzene uygun olarak ve partisinin programı istikametinde çalıştırır. Devlet dediğimiz aygıt istikametini seçimle iş başına gelen iktidardan alır. Seçimle işbaşına gelen hükümetler parti programları doğrultusunda devlet cihazını sevk ve idare ederler. Hiçbir bürokrat ya da bürokrat grubu devletin çalışma istikametini siyasetçileri çiğneyerek “Ben tayin edeceğim!” diyemez. Siyasetçi aynı zamanda bürokratı denetler. Biz hep siyasetçinin denetiminden bahsediyoruz, ama bu denetim demokraside otomatikman var. En büyüğü seçimdir. Seçimlerin garanti olduğu yerde seçilmişlerin diktatör olma ihtimali son derece zayıftır, sıfıra yakındır. O yüzden seçilmiş kimselerin hak ve hürriyetlerimizi gasp etmesine ve diktatöryal eğilimler içerisine girmesine karşı en büyük garantimiz çok partili yarışmacı adil hür seçimlerdir. Buna karşılık bürokratları denetlemekte vatandaşlar olarak daha aciz durumdayız. Çünkü bürokratlar göz önünde değildir. Çoğu zaman onların kim olduğunu bilmeyiz. Çoğu zaman canımızı yakan icraatların onlardan geldiğini bilmeyiz. Özellikle Türkiye gibi bürokratik tahakküm geleneği olan ülkelerde politikacılar bizim bürokratlara karşı kalkanımızdır. Hepiniz hayatınızda tecrübe etmişsinizdir. Bazen basit bürokratik engelleri aşmak için politik araçlar kullanmak zorunda kalırsınız. Bugünlerde politik araçların yanlış şeyler için kullanıldığı iddia ediliyor. Öyle bir hava oluşturuluyor, ama şurası da bir gerçek ki bürokratik tahakkümü kurmak için demokratik politikaya ve demokratik usullerle işbaşına gelmiş politikacılara ihtiyacımız var. Politikacılar, bürokratları denetleyen başlıca mekanizmadır.

Dördüncü olarak, bürokratlar devlet içinde otonom yapılar oluşturup alternatif bir partiymiş gibi çalışamazlar. Hükümetinkinden ayrı bir siyaset geliştiremezler. Mesela, “hükümetin dış politikasını sevmiyoruz!” diye kendileri devlete bir dış politika istikameti tayin edemezler. Eğer üst seviye bürokratlar hükümetin icraatlarını sevmiyorlarsa, hatt-ı hareketini beğenmiyorlarsa, yapmaları gereken şey üst makamdan ayrılmak köşeye çekilmektir. Bununla kastettiğim memuriyet görevinden ayrılmak değil tabiî ki. Ama pasif bir göreve geçmek ve politikacının istediği istikamette ilerlemesine engel olmamaktır. Aynı şekilde Kürt meselesi de bu açıdan tahlil edilmelidir. Kürt meselesinin savaşarak mı çözüleceğine, yoksa barışarak mı çözüleceğine hükümet karar verir. Yani biz seçmenler karar veririz. Hükümetin alacağı kararın doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılabilir. Zaten akıllı bir hükümet kararının yanlış neticelere yol açtığını gördüğü zaman kendisini düzeltmeye çalışacaktır. Ama “Ben senin Kürt politikanı beğenmiyorum.Kürt politikası şöyle olacaktır!” diye silahlı ya da silahsız bir bürokrat grup hükümete dayatmada bulunamaz. Hükümetin politikasını engelleyemez. Eğer bunu yapmaya kalkarsa yine bir bürokratik tahakkümle karşılaşırız.

Beşinci olarak; millî irade, halk iradesi kavramı modern demokrasinin temeli değildir. Benim bağlı olduğum entelektüel gelenek, düşünce geleneği, yekpare bir bütün olarak millî irade nosyonunu reddeder. Böyle bir şey yoktur. Çünkü millî irade dediğimiz şey parçalıdır. Farklı farklı ve birbirleriyle çelişebilen iradelerden oluşur. Olduğu kadarıyla millî irade sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir bütün olarak temsil edilebilir, ama dediğim gibi onun yekpare bir bütün olduğu söylenemez. Nitekim, günümüzde modern demokrasi millî irade veya halk iradesi nosyonuna dayanmaktan ziyade birey haklarının ve azınlık haklarının korunması nosyonuna dayanmaktadır. Modern demokrasi, modern liberal demokrasi, birey haklarını ve grup haklarını, azınlık haklarını azamî derecede koruyan bir siyasî yönetim biçimidir.

Altıncı olarak, milli irade kavramının böyle bir anlamı olmamakla beraber, eğer milli irade dediğimiz şeye meydan okuyan başka bir irade varsa, mesela bir şahıs “Ben milli iradenin üstündeyim” diyorsa yahut da bir bürokrat grubu “Biz milli iradenin üstündeyiz” diyorsa o zaman milli irade kavramının bir anlamı vardır ve milli irade bu sekteryen irade taleplerine karşı daha üstündür, daha sağlam bir zeminde bulunmaktadır. Yani milli irade kavramı, milli iradeye alternatif bir irade tarafından meydan okumayla karşı karşıya geliyorsa ete kemiğe bürünür, bir anlam kazanır.

Yedinci olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesi üzerinde bir kurumsal irade olamaz. TBMM’nin iradesini başka bir irade, bürokratik veya gayr-i bürokratik bir irade veya başka bir ülkenin iradesi sınırlayamaz ve çiğneyemez. Pozitif hukuk parçalarını; yani kanunları meclis çıkartır. Ve buna politikacılar kadar bürokratlar da uymak zorundadır. Meclisi sınırlayacak bir iradeye şüphesiz ihtiyaç vardır. Aksi takdirde bir çoğunluk diktatörlüğü ortaya çıkabilir. Meclisin iradesini sınırlayacak şey ise, doğal hukuk veya doğal insan hakları kavramlarıdır.

Sekizinci olarak, demokrasilerde esas olan seçimle gelenin seçimle gitmesidir. Darbeyle, sokak şiddetiyle, meşru zemine oturuyormuş süsü verilen polis yargı operasyonlarıyla hükümetler yıkılamaz. Bu bir yöntem olarak kabul edilemez. Bütün bu noktalara bugünlerde özellikle dikkat çekmek vurgu yapmak ve farklı türlerden ve cinslerden olan şeyleri birbirleriyle karıştırmadan makul durarak ve makul düşünerek soğukkanlı bir şekilde demokrasinin temel ilkelerine sahip çıkmak zannediyorum hepimizin görevidir. Bu görev başkalarına karşı olmaktan önce kendimize karşı görevimizdir. Çünkü bu dediğim noktalarda, eğer bir zaafiyetle karşılaşırsak kaçınılmaz olarak özgürlüklerimizi kaybetme, özgürlüklerimizin bir kısmını kaybetme, hatta daha aşırı durumlarda bir çeşit köleye dönüşme tehlikesi vardır. Memnuniyetle ifade etmek isterim ki, buradaki ortam ve buradaki insanların genel olarak takip ettikleri çizgi, bu tür tehlikelerin farkında olmayı ve onlara karşı bir direnme pozisyonu almayı kolaylaştıracak bir pozisyondur. Bundan dolayı hakikaten çok büyük mutluluk duyuyorum. Tekrar teşekkür ediyorum.

Ahmet Battal

(Prof. Dr. Turgut Özal Ün. Öğretim Üyesi)

Bediüzzaman Said Nursî’nin demokrasi konusunda tipik özelliği demokrasinin bir öncü kavramı olan hürriyete ilişkin bakışıdır. Hürriyet ile iman arasında doğrusal bir bağ kurmaktadır ve bu yönden ulema sınıfında istisna sayılabilecek bir kişidir. Diğer alimler Osmanlının son döneminde ve Cumhuriyet yıllarında, hâlâ bu gün de, dinî bakış açısına sahip diğer insanlar demokrasi gelirse din elden gider korkusuyla demokrasiye karşı çıkmış ve çıkmakta iken, Bediüzzaman Said Nursî ve onun takipçileri, demokrasi İslâmiyet’in de doğru ve samimi yaşanmasına katkı yapar, diyerek demokrasiyi desteklemişlerdir. Bediüzzaman dört ilginç dönemde yaşamıştır. Mutlakiyet döneminde, 1890’dan 1910’a kadar yaklaşık 20 yıl gençlik döneminde, kendi tabiriyle demokrasiye aşık bir ferd olarak, demokrasiyi, o günkü adıyla hürriyeti aramıştır. Ama enteresandır, 1890’ların başlarında cumhuriyetçi olduğunu çevresindekilere o meşhur karınca ve arılara ilişkin bakışıyla anlatmıştır. Yani 1890’lı yıllarda bırakınız demokrasiye taraftar olmayı, demokrasinin bir ileri aşaması sayılabilecek olan cumhuriyete dahi taraftar olmuş ve bunu açıkça söylemiş biridir. Üstelik halife, padişah ortada varken. Arkasından İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla 1908’den sonra aktif olarak demokratik faaliyetlerin içeresinde bulunmuş, bir taraftan din adamı olarak talebe yetiştirirken öbür taraftan da siyasette, çok partili siyasî hayatta hürriyetçileri, sonraki adıyla demokratları, o günkü adıyla Ahrarları destekleyen bir cemaat organizasyonunu kurmuştur.

İttihadı Muhammedî Fırkası diye bilinen cemaat aslında tam bir cemiyet değildir, bir fırka hiç değildir. Bediüzzaman’ın tarifiyle bir dini cemaattir ve o cemiyet siyasî tercihi Ahrar Fırkası olmuştur, Hürriyetçiler olmuştur. Maalesef Türkiye 1920-25’ten sonra İnkılaplar vesilesiyle Tek Parti Dönemi’ne geçtiğinde Bediüzzaman zulmün muhatabı ve magduru olmuş; ama bu mağduriyetiyle şahsen ilgilenmeksizin, “Bana ızdırap veren aslında bu milletin fertlerinin ahiretinin tehlikeye girmiş olmasıdır. Doğru yöntem, doğru çözüm insanların yeniden imanını kuvvetlendirecek bir şeyler yapmaktır” demiştir ve Risale-i Nur Külliyatı’nı telif etmiştir. Ve bu dönemde siyasetçilere nasihat vermekten geri kalmamıştır. Mahkeme müdafaaları ve CHP yöneticilerine yazdığı mektuplar bunun delilidir. Onları da milletin hizmetine davet etmiştir. Bir manada demokrasiye davet etmiştir. Bunun da katkısıyladır ki CHP 1945 yılında meşhur bir demokratikleşme kongresi yapmayı başarabilmiştir. 1950-60 arasında çok partili siyasî hayatın fiilen yaşandığı dönemde ise demokratları şahsen ve talebeleriyle desteklemiştir. Ama bu destek konjonktürel bir destek değildir. Aynen 1908 sonrasında İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’yle bugünkü Ahrarları desteklediği gibi, 1950 sonrasında da kendisine tâbi olan ya da kendisiyle beraber olan Nur Talebeleriyle, “Nurcular Ahrarın devamı olan demokratlara destek olmalıdır” diyerek Demokrat Parti’yi desteklemiştir. Bu 4 dönemden sonra 5. Dönem sayılabilecek olan Bediüzzaman’ın vefatından sonra da, onun yolundan giden talebeleri daima hiç tereddütsüz demokrat olan iktidarı arzu etmişler ve iktidara Demokrat Parti’yi getirmeye çalışmışlardır. Ama at iziyle it izinin karıştığı 1960 sonrasında demokratlık konusunda kafalar hep karışmıştır. Zaman zaman şöyle ya da böyle demişlerse de, netice itibariyle tercihlerinde yanılmamak için gayret etmişlerdir. Ama temel prensip yerinde durmaktadır.

Demokrat olan, en demokrat olan ya da en az antidemokrat olan partiyi bulup desteklemek Nur Talebelerinin temel yaklaşımı olmuştur. Bir parti kurarak iktidara gelmeyi, devlet topuzunu elde tutmayı zaten düşünmedikleri için de böyle bir problem onlar açısından olmamıştır. Birileri siyaset yapıyor ve yapacak. O yapanlar içerisinde kim daha demokratsa ya da kim en az antidemokratsa onu destekleyip iktidarda tutmak bir mecburiyet gibi görülmüştür. Çünkü Bediüzzaman siyasetteki dört ana damardan birini, diğer üçüne üçünün zararı nedeniyle tercih etmektedir. Birinci damar CHP, jakoben devletçi damardır. Millete tepeden bakan damardır. Bu damarı reddetmek için demokratları desteklemiştir. İkinci damar milliyetçi, faşizme kadar kayabilen milliyetçi damardır. Bu damara karşı yine demokratları desteklemiştir. Üçüncü damar dini siyasete alet eden damardır. Bugün adına birileri “siyasal İslamcılık” diyorlar, birileri “İslamcılık” diyorlar. İsmin çok önemi yok, ama neticede dini siyaset alet eden veya etmek zorunda olacak olan damara, dindar damara karşıda yine demokratları desteklemiştir. Bu desteği sırasında da demokratlara önemli bir isim yüklemiştir. Bu isim aynı zamanda onlara arzu ettiği bir sıfattır: Dindar demokratlar sıfatı... Ekranda gördüğünüz demokratlık hangisi? Liberal mi, muhafazakar mı, sosyal mı ya da dindar mı? vurgusu Bediüzzaman’a ait bir vurgu olarak bugün aslında yerini daha iyi bulmaktadır. Çünkü bu tartışmayı bundan bir ay önce yapıyor olsaydık muhtemelen çoğunuzun kafasında “Bu adam ne demek istiyor?” diye bazı sorular olacaktı. Ama bir aydır yaşananlar, bir yandan karabulutlar üzerimize çökmüş gibi görünürken aslında benim kanaatime göre, bir çok karabulutun ortadan kalkmasına ve her şeyin ayan beyan ortaya çıkmasına hizmet etmiştir.

Bazı dindarlar diyor ki, “hükümdar âdil olsun, nasıl seçildiği önemli değil. Âdil olduktan sonra İslamiyet’in gereği yerine gelmiş olur.” Hayır. Bediüzzaman diyor ki, hükümdar seçimle işbaşına gelmelidir. O hâlde babadan oğula saltanat, İslamiyet’e uygun bir yönetim biçimi değildir. Bazıları diyorlar ki, “Dindarlar bizi yönetsin, onlar yanlış yapmazlar, biz işimize bakalım!” Hayır. Bediüzzaman diyor ki, “Eğer bir millet cehaletle kendi hukukunu bilmezse, ehli hamiyeti dahi müstebit eder;” yani önce millet cahil bırakılırsa ya da cahil kalırsa; yani millet tenvir ve irşat edilmezse ki maalesef en büyük ihtiyacımız odur, hukukunu hakkını bilmezse, yöneticiler ne kadar hamiyet sahibi, muhafazakar, dindar, iyi, bizden, bizim çocuklardan olurlarsa olsunlar bir gün varacakları yer müstebit olmaktır. İstibdadı yanlış tatbik etmektir. Hamiyet niyetiyle zulmetmektir. O yüzden de iktidar denetlenmelidir. Demokrasi iktidarın denetlendiği rejimin adıdır. Adı Batı’dandır; ama muhtevası iki türlüdür. Bir, Bediüzzaman Hazretleri biliyorsunuz 17. Lema’da Avrupa’yı anlatırken, İki Avrupa/İki Batı var, diyor.

Ve aslında bana kalırsa bir anlamda iki demokrasi var, demiş oluyor. Batı’nın gördüğü ve üzerinde tartıştığı iki demokrasi ana hatlarıyla şudur: Birinci demokrasi, iktidarın meşru muhalefetle denetlendiği, şura ya da meşveret denilen esasa dayanan, çoğunluk esasını doğru biçimde kullanan, halk iktidarı diye söylenen, Atilla Hoca’nın çok güzel, tane tane, veciz bir biçimde sayıp ezberlettiği, hatırlattığı doğru demokrasi biçimidir. Bu demokrasi bize göre aslında 1. Batı’nın/1. Avrupa’nın vahye istinat eden ve vahyin temellerinden, köklerinden beslenerek insanlığa faydalı hizmet eden bilimsel keşiflerinden birisidir. İkinci Avrupa, Batı ise nefsini gemlemeyen, nefsin insana bindiği türden… Yani hürriyeti kötüye kullanan, hürriyeti sefahat manasında anlayan, aslında Batı’nın da yaka silktiği, illallah dediği ve hürriyetin/demokratlığın Rafizileri, şirazeden çıkmış olanlarının kullandığı demokrasidir. Elbette böyle bir demokrasinin insanı hayvaniyet derecesine düşüren, nefsi dizginlemeyen böyle bir demokrasinin hiçbirimiz tarafından, hiçbir akıl ve vicdan tarafından kabul edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla demokrasi kelimesinin lafzına değil, manasına, birinci manasına bakıldığında, demokrasi İslamiyet’in kabul ettiği bir rejimdir. Ama rejimin demokrasi olabilmesi için bir ön şart vardır. O nedir? Hürriyet bu manada bir ön şarttır. Hürriyet; insanda hürriyet, toplum katmanlarında hürriyet, devlet katında demokrasi. Bu yönden bakıldığında imansız hürriyet neyse hakikatsiz, manasız demokrasi de böyle bir şeydir ve çelişkilidir. İmansız hürriyet aslında insanın nefsine esaretidir. Buradan imanı doğrudan dinî bir kavram olarak değil, insanî bir kavram olarak düşünmenizi ve onun üzerinden dinî bir sonuca ulaşmanızı arzu ederim.

İmansız hürriyet nasıl böyle zor bir hürriyetse, demokratlığın da bazı versiyonları, aslında kendi içinde çelişki barındıran kötü versiyonlarıdır. Mesela militan demokratlık. Fevkalade tehlikeli bir kavramsallaştırma biçimidir, çelişkilidir. Bundan daha tehlikelisi, Kemalist demokratlar var, ülkemizde bol miktarda. Bu da çok ciddî bir problemdir. Ama daha ilginç başka bir problem var ülkemizde, hatta adı demokrat olan partilerin yöneticilerinde bile, bazen seçmeni taban olarak gören demokratlar var. Oysa Bediüzzaman’ın tarifiyle demokrasi bir ülkeye, bir devlete, bir topluma, bir cemaate, bir cemiyete geldiğinde kum saatinin ters dönmesi gibi, taban tavan olur. Seçmen artık yukarıdadır. Seçtikleri onun altındadır. Siyasetçi halkı temsil etmektedir. Ve siyasetçi seyis; bürokrat denilen atı yöneten seyis, halka hesap veren dolasıyla halkı kendi başının tacı eden bir aracı durumundadır. Öyle olmalıdır. Ama maalesef hâlâ günlük dilde seçmene taban demeyi bir alışkanlık olarak devam ettiren demokratları görmeye devam ediyoruz.

Bediüzzaman’ın demokratlık kelimesini bilhassa cumhuriyetçilik kelimesiyle karşıladığını eserlerinde görüyoruz. “Ben dindar bir cumhuriyetçiyim” derken aslında dindar demokratların da kökeninin kendisiyle başlayan cumhuriyetçilik geleneğinin ulemada ilk sahibi olduğunu tekrar vurgulamaktadır. Dindar cumhuriyetçi, dindar demokrat bu manaya gelir. Dindar olmayan demokrata karşı mı? Hayır. Bu karşılık ancak şu manadadır: Hakiki dindar, ahiretini düşünen ahireti için ciddî çalışan insandır. “Hepimiz öleceğiz, öldükten sonra yok olacağım!” diyen için zaten başka bir mesele başlamıştır. “Öldükten sonra hesap vereceğim, bir hesap günü gelecek!” diyen insan için aslında cumhuriyetçi olmak, belki bir manada demokrat olmak kendi içinde çok önemli bir mana barınmaktadır. İşte bu nedenle Bediüzzaman, bana kalırsa, önemli bir kavramsallaştırmayı demokrasi konusunda da yapmaktadır. Nedir o? Malumunuz Bediüzzaman eserlerinde devleti bir sonuç olarak görmekte ve devleti ele geçirilmesi gereken bir aygıt, bir araç olarak değil, milletin hizmetkârı olarak tarif ederken “iman, hayat, şeriat” dediği bir basamaklandırmayı yapmaktadır. Şöyle tarif edebiliriz: Kuvvetli imana sahip fertlerden oluşan toplum, ahlaklı bir toplum olur. İman, hayata aksetmiş olur. Ahlaklı fertlerin çoğunlukta olduğu bir toplumda ise devlet kendiliğinden adil bir devlet hâline gelmiş olur. Devlet bir sonuçtur. Adil devlet, demokrat devlet, cumhuriyet devleti; adına ne derseniz deyin, zulmetmeyen devlet bir sonuçtur ve bu sonucu elde etmek için birinci şart kuvvetli imana sahip olmaktır. Başkasının zulmüne boyun eğmediği gibi, başkasına haksızlık yapmayı da kendisine hesap gününde sorulacak büyük bir hesap olarak gören ve bundan korkan kuvvetli imana sahip insanlardan oluşan toplumdan yanlış bir devletin çıkma şansı yoktur.

Bediüzzaman siyasetten vazgeçmiş siyasî iktidarı ele geçirme gayretini reddetmiştir. Bunun yerine imanlı fertler yetiştirme gayretiyle bir tarz kurmuş, bu tarza Nurculuk demiş, alternatif olan tarzı ise topuzculuk olarak isimlendirmiştir. “İki elimle nura sarıldım. Yüz elim de olsa nura kafi gelir, topuz tutmaya elim yok!” demiştir. Elbette siyasî iktidarı önceleyip ele geçirmeyi reddetttiği gibi, bürokratik iktidarı da ele geçirmeye yakın durmamıştır. Talebelerini de bürokratik ve siyasî iktidardan da uzak tutmaya çalışmıştır. O hâlde buradan anlıyoruz ki, yönetim anlamındaki demokratik devlet için bir basamak olarak demokratik bir toplum yapısı, yani toplum katmanlarında demokrasi kültürünün ve meşveret kültürünün gelişmesi şarttır. Ve yine demokratik toplum yapılarının ortaya çıkabilmesi için o yapının öznelerinin demokrat fertler olmaları şarttır. Burada demokratlıktan kasıt, şüphesiz faziletli olmaktır. Zira John Kennedy’nin de Fazilet Mücadelesi kitabında veciz bir şekilde söylediği üzere ki, Bediüzzaman’dan çaldığını tahmin ediyorum. O biraz daha geliştirerek söylemiş. Diyor ki Kennedy, “Erdemli insanların olduğu bir toplumda demokrasi bir erdem rejimi olabilir, ama erdemsiz insanların çoğunlukta olduğu bir toplumda, demokrasi olsa olsa bir rüşvet rejimi olur.” Al gülüm, ver gülüm rejimi olur. Sen bana oy ver, ben sana kadro vereyim. Sen bana oy ver, ben de sana ideolojini besleyecek malzeme vereyim… gibi demokrasiyi rüşvet rejimine dönüştürmeyecek olan şey, insanların çoğunun erdemli hâle gelebilmesidir. Böyle bakıldığında, birinci basamaktaki fert/kişi demokrat olmalıdır, derken kastettiğimiz mana şudur: Kalbiyle nefsi arasındaki ilişkiyi doğru teşhis etmiş olmalıdır. Bediüzzaman Ene Risalesi ismini verdiği meşhur ve çekirdek niteliği taşıyan eserinde insanın enesini yani “ben” duygusunu nasıl kullanması gerektiğini, bu duygunun niçin insana verildiğini tarif ederken şunu da ifade ediyor: Hadis-i şerifte de var olan, hatta ayette de var olan “nefsini tezkiye etmemek, tebrie etmemek” yani “Benim nefsim hep doğruyu yapar, hep doğruyu söyler, artık ben ıslah olmuş bir adamım, bendenyanlış çıkmaz!” düşüncesini kalbinden uzak tutmak. Nefsini sürekli olarak kalbiyle denetlemek. Bu denetimi yapabilen insan, özünde bir manada demokrat insandır. Kendi kendini çek edebilen insan, başkalarının kendisini çek etmesine de hazır olur. Çünkü o insan, herhangi bir sosyal tabakanın içerisinde, ailede, cemiyette, cemaatte, dernekte… nerede olursa olsun başkalarının kendisini eleştirmesine de hazır insandır. Yani, muhalefetli sosyal tabakalaşmaya hazır olan insan, aslında bir sonraki aşamaya, yani devlet aşamasına rahatlıkla geçirebilir demektir. Çünkü o tür insanların çoğunlukta olduğu ya da önde olduğu toplumda devlet demokratik devlet olur. Muhalefetin meşru ve samimi, muvazene-i adalet olduğu bir devlete dönüşmüş olur. Bediüzzaman bu hedefi, bu ideali yakalayabilmek için insan unsurunun önemine dikkat çekmiş ve var gücüyle iyi insan yetiştirmeyi hedeflemiştir. Sizler bu gayretin yolcuları olarak devleti de önemseyip ama her şey devlette başlar, devlette biter demeyip; insanda başlayıp devlette bitecek ve aslında insanda başlayıp Cennet’te bitecek bir yolculuğun yolcuları olarak buradasınız. Ne mutlu sizlere!

Bekir Berat Özipek

(Prof. Dr. İstanbul Ticaret Ün. Öğretim Üyesi)

Bir gün, bir toplantıda “Bürokrat evliya olsa güvenmemek gerekir!” demiştim. İzleyicilerden bir tanesi evliyalara hakaret ettiğimi söyleyerek karşı çıktı. Aslında söylemeye çalıştığım, babamızın oğlu, annemizin kızı bile olsa bürokratlara güvenmemek gerektiği idi. Çünkü özellikle de yüzlerce yıllık bürokratik tahakkümün, bürokratik yönetim geleneğinin olduğu bir ülkede, buna daha fazla dikkat etmek gerekir. Ama dünyanın her tarafında öyledir. En demokratik geleneklerin yerleşik olduğu ülkelerde bile bürokrata karşı gardını almaları gerekir insanların, diye düşünüyorum. Onu hatırlatarak başlayım. Bize ilk okulda demokrasi nasıl öğretilmiştir. Demokrasi halkın kendi kendisini yönetmesi diye öğretilmiştir. Ve esas olarak bu tanım doğrudur. Evet, gerçekten de demokrasi “demos”un yönetimidir. Demos, yani “halk”ın yönetimidir.

Demokrasinin başka bir tanımı siyasî iktidarın barışçı yollarla el değiştirmesini sağlayan kurumlar ve yöntemler bütünü olabilir. Yani bizim her zaman siyasî iktidarların seçiminde iyi tercihler yapmamız mümkün olmayabilir. Ya da en iyiyi iktidara getirmeyi her seferinde başaramayabiliriz. Ama demokrasinin güzel tarafı şudur ki, sevmediğimizi kan dökmeden iktidardan indirebiliriz. “Yani elim kırılsaydı da, o vermeseydim!” dediğiniz durumlar olabilir. Biraz dişimizi sıkarsak, bir sonraki seçime kadar bekleyip indirebiliriz. DSP-MHP hükümetini hatırlayın, yani ne kadar büyük bir çoğunlukla gelmişlerdi %21’den %1’e indirdi Türkiye toplumu onları. MHP de koalisyonun ortağı olarak %18 idi, %8’e inmişti. Hatta bazen demokrasilerde bir sonraki seçim dönemini beklemek bile gerekmeyebilir. Aşağıdan ciddî bir basınç olduğunda hükümetler erken seçime gitmeyi de kabullenmek zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla da Suriye’de ya da başka ülkelerde olduğu gibi kendimizi tankın önüne atmak zorunda kalmadan, siyasî iktidarı belirleyebiliyoruz. Yani bir şekilde oylarımızla biz, bizi yönetecek olanları belirliyoruz.

Demokrasiye daha yakından baktığımız zaman “Onun unsurları nelerdir?” diye biraz daha baktığımızda ya da şöyle söyleyelim; demokrasiyi bir takım çantası olarak düşünecek olursak, onu açtığımız zaman, içinden neler çıkıyor diye baktığımız zaman, biraz daha ayrıntılandırmak gerekebilir. Mesela düzenli aralıklarla yapılan düzenli seçimlerin olması gerekir, bir sistemin demokratik olabilmesi için. Seçme ve seçilme hakkının olması gerekir. Kapalı oy açık sayımın olması gerekir. Bizde bir vakitler tersiydi biliyorsunuz. İfade ve propaganda özgürlüğünün olması gerekir. Herkes kimi seçeceğini bilmelidir. Seçildiğinde karşı taraftaki insanın ne yapacağını bilmelidir. “Gözlerime bakın anlayacaksınız!” türünden bir propagandaya maruz kalmamalıdır siyasetçi. Ve tabiî “bir insan bir oy” ilkesi mutlaka yürürlükte olmalıdır. Ahmet Battal Hoca’nın söylediği gibi, denetim de bunun unsurlarından biridir. Yani seçimlerin hem uluslararası gözlem hem de geniş bir kamuoyu denetiminin hukuk denetiminin içinde olması... Bir de buna özellikle modern demokrasiyi eski demokrasiden ayırt eden en önemli özelliklerden birisi olarak, birey haklarını eklemek gerekir. Hatta şöyle söyleyelim. Günümüz demokrasisinin onu öncekilerden ayıran en temel özelliği budur.

Günümüz demokrasisi bireyi topluma feda etmeyen bir demokrasidir. John Stuart Mill’in çok güzel bir sözü var, diyor ki, “Nasıl ki bir birey kendi iradesini bir topluma dayatma hakkına sahip değilse, bütün bir toplum da kendi iradesini o geri kalan tek bir bireye dayatma hakkına sahip değildir.” Yani günümüz demokrasisi azınlık haklarının, birey haklarının da garanti altına alındığı demokrasidir. Bu anlamda günümüz demokrasisinde birey haklarının oylama konusu yapılması utanç verici bir durumdur. Yani mesela İsviçre’deki minare referandumunu düşünün… “Camilere minare izni verilsin mi, verilmesin mi?” diye referandum yaptılar. Şimdi o referandumda “hayır” çıktı. Ama “evet” çıksaydı bile kötü bir şey yapmış olacaklardı. Çünkü temel bir hakkı vicdan özgürlüğü hakkını oylama konusu yapmışlardı. Yani caminin minaresinin, kilisenin çan kulesinin olması o ibadethanenin doğal, mütemmim cüzüdür. Tamamlayıcı parçasıdır. Dolayısıyla din ve vicdan özgürlüğünün bir parçasıdır. Sizin bunu oylama konusu yapmanızın kendisi kötüdür. Yani oylamadan çıkan sonuç da kötü.

“Benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir olur mu?” demişti Türkiye’de birisi… Evet, bir olur ve olmak zorundadır, bunun hem ahlaki, hem mantıki sebepleri vardır. Herkesin en azından birer oyluk bir belirlecinin olması adildir. Ve Türkiye gibi özellikle eğitimli kesimlerin daha hoşgörüsüz olduğu ülkeleri dikkate alacak olursak, dağdaki çobanın oy kullanması da demokrasinin teminatı olabilmektedir. Yani sadece okumuş yazmışlara sorulacak olsaydı, demokrasili- çok partili hayata bile geçilemeyebilirdi Türkiye’de. Ama bu resmi eğitimin tornasından pek geçmemiş ya da ona fazla maruz kalmamış vatandaşlar bu konularda daha makul olabiliyorlar. Daha hoşgörülü, tahammüllü, kendisi gibi olmayana bir yaşam alanı açmayı kabullenen bir şekilde olabiliyorlar.

Demokrasinin İslam’la, Hristiyanlıkla zorunlu bir bağlantısından söz edemeyiz. Esas olarak inançların tek bir okunuş ya da anlaşılış şekli yoktur. Dolayısıyla Hristiyanlıkla İslam, Musevilikle İslam, Hristiyanlıkla demokrasi, Budizmle demokrasi arasında doğrudan bir ilişki kurmak mümkün değildir. Ama örneğin İslam için söyleyecek olursak, bir Müslümanın demokrat olması, siyasî bir tercih yapacağı zaman demokrat olması için çok sebep vardır. Yani Kur’ân’da belki nasıl bir devlet yönetimi olacağıyla ilgili açık hükümler, tüm zamanlar için geçerli olacak kurallar belirtilmemiştir; ama temel bazı ilkeler verilmiştir. Şura, meşveret, emaneti ehline vermek gibi… Ve aynı zamanda ilk dönem pratiklerine baktığımız zaman halifelerin seçimle gelmesi, o dönemin anlayışı çerçevesinde ya da kadınların da oy kullanması gibi kural ya da pratiklere baktığımız zaman bunun mümkün olduğunu söylemek çok daha mümkün.

Demokrasi ile ilgili bir şeyi daha belirtmek lazım. Mesela, demokrasi özellikle erdemsiz olan insanların olduğu yerde rüşvet rejimidir, demişti Ahmet Bey. Biz toplumun erdemli olmasını bekleyemeyiz. Yani önce insanlar erdemli olsunlar, sonra demokrasiye layık olsunlar, sonra demokrat olsunlar… Erdemli olmaya götüren yolda ya da o türden erdemsizlikleri, erdemsiz olmanın zararlarının daha fazla telafi edilmesini mümkün kılan yol da yine demokrasinin yoludur. Pratik içinde insanlar bunu deneyebilir. Peki Türkiye’de demokrat olmak nedir? Yani demokrat dediğimiz zaman sadece sağcıları, solcuları, liberalleri, İslamcıları, muhafazakârları sosyal demokratları ya da sosyalistleri tarif etmediğimize göre, her kesimden, belki bütün kesimlerden insanları kapsayan bir kavram olarak bunu söylediğimize göre demokrat olmak nedir ya da demokrat kimdir? Şimdi, bu salondakiler hatırlayacaklardır. 12 Eylül öncesinde sokakta yolunuzu çeviren birisi “Sağcı mısın solcu musun?” diye sorardı. Yani seçeneğiniz yoktu. Başka bir şey söyleyemezdiniz. İkisinden birisi, c şıkkı yok. “İstediğimiz sorudan başlayabilir miyiz?” diyemezsiniz… her hâlükarda şiddete maruz kalırdınız. Bu durumda şimdi şöyle bir problem vardı. Sağcıyım ya da solcuyum dediğiniz zaman birbirine benzemeyen bir sürü insanla sizi aynı kutuya koyuyorlardı. Dolayısıyla kendinizi ifade etmek için sağcılık ya da solculuk kavramları yetmiyordu. Yani en antidemokratik sağcı da demokratik sağcıyla birlikte sağcı kutusuna koyuluyordu. En antidemokratik solcu da en demokratik solcuyla birlikte solcu kutusuna koyuluyordu. Ama bu ikisi birbirine benzemiyordu. Demokratik sağcıyla demokratik solcu başka bir kutunun içinde rahat edebilir, daha uyumlu olabilir, diye orada izah edemezdiniz, zaten elinde sopa sizin cevap vermenizi bekleyen kişiye… 12 Eylül karanlığında da zaten bunlar çok fazla konuşulmadı. Ama Özallı yıllarla beraber ilk defa kimliklerin çiçeklendiği, çeşitlendiği bir dönem yaşandı. Sonra 90’lı yıllar geçti üzerimizden… O beyaz Toroslu insanların evlerinden güpegündüz alınıp kaybedildiği Jitemli alacakaranlık kuşağına girdi Türkiye; ama ardından 2000’li yıllara geldik ve 2000’li yıllarda sağcı ve solcu olmak; bizi, siyasî kimliğimizi çok daha az ifade eder hâle geldi. Çünkü bambaşka bir hat üzerinden, aramızdan bir fay hattı geçti ve bütün kesimler içinde ikiye bölündü. Sağcılar, solcular, İslamcılar, liberaller, muhafazakarlar, Türkler, Kürtler, Alevîler, Sünnîler… Demokrasibir fay hattı gibi geçti bütün kesimlerin içinden… Ve her kesimi demokrat olanlar ve olmayanlar olarak ikiye böldü. İlk defa çok sağlıklı bir bölünme yaşadık aslında biz. Sağlıklı ve hayırlı bir bölünmeyi ifade etti bu… Her kesimden “Merkeziyetçi, devletçi, milliyetçi, olmaz arkadaşlar, buna izin vermeyeceğiz!” diyenler bir tarafta toplandı. Yine her kesimden sivil, demokratik duyarlılıkları olanlar, bizi birbirimizle korkutan yaklaşımları reddedenler, temel haklar ve özgürlükler konusunda seçici olmayanlar, mesela darbelere ve muhtıralara karşı kategorik olarak karşı çıkanlar, tümüne birden karşı çıkanlar bir araya gelmeye başladılar. Mesela 2007 yılında muhtıraya karşı biz İstanbul Taksim’de, İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş yaparken, olağanüstü heterojen bir gruptu o yürüyüşteki insanlar. Yani her kesimden ve inanç grubundan insanlar vardı. Ve o yürüyüş beraberce gerçekleştirildi. Askeri vesayetin barikatını beraberce gerilettik.

12 Eylül 2010 Referandumu’nu hatırlayın. O referandumda Türkiye’de rastlamadığımız şekilde bölünmüştü bütün ülke… Yani sağcı partiler ikiye bölünmüştü, solcu partiler, İslamî yönelimli partiler ikiye bölünmüştü. Bir kısmı oraya bir kısmı buraya veriyordu. Mesela MHP ‘hayır’ demişti, BBP ‘evet’ demişti. Hâlâ da o sürecin içindeyiz aslında. Bizi birbirimizle korkutan “İç ve dış düşmanlar tarafından kuşatıldık” diyen bir yaklaşım tarzı var. Bir de “Hayır, içeride düşman yok, dışarda da fazla aramayın. Biz aslında kendimizi düzeltelim!” diyen bir yaklaşım tarzı var. Aslında Etyen Mahçupyan’la Atilla Yayla arasındaki liberallik demokratlık tartışmasında da vardı. Demokratlık bazıları açısından genel bir kimlik olarak da kullanılabiliyor şimdi. Yani ben o 2007’deki muhtıraya karşı yürüyüş yapan insanları düşünüyorum. Ben Liberal Düşünce Topluluğu’ndayım, yanımda Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nden birisi var. Biz aynı yürüyüşün içinde birlikte yürüyoruz. Ortak paydamız ne? Ortak paydamız aslında demokratlığımız, ya da askeri vesayete karşı oluşumuz. Bu özellikle de Türkiye’nin gündemindeki cumhuriyetin ta başından beri var olan sorunların çözümü konusundaki tutumlarda da kendini ciddî anlamda belli etti. Mesela demokratların ve demokrat olmayanların meselelere yaklaşımları bu anlamda farklı oldu. Kürt sorununa barışçı çözüm istiyor muyuz, istemiyor muyuz? Yani bugüne kadar, 80 senedir uygulandığı şekliyle tedib, tenkil, tehcir, katliam, asimilasyon, sallandıracaksın birkaç tanesini bak bakalım bir daha yapıyorlar mı? anlayışı mı uygulanacak yoksa, “Bir dakika, dünyada bu problemler nasıl çözülüyor. Etnik problem yaşayan ülkelerin tecrübelerinden istifade edebilir miyiz? Acaba biz bu meseleleri hakları iade ederek gerekirse kim olursa olsun, hiç kimseyi masanın dışına itmeye çalışmadan oturup beraber konuşabilir miyiz?” anlayışı mı? Bu konuda karar verdik mesela. Hâlâ o konuda kararın içindeyiz. Azınlık hakları mesela, din ve vicdan hürriyeti, başörtülü kadınların kamusal alanda var olabilme hakkı, azınlık haklarının, Hristiyanların, Musevilerin haklarının iade edilmesi… bunları konuştuk ve vesayet rejiminin tasfiyesini konuştuk.

Son kısımda şunu söyleyerek bitirmek istiyorum. Bu gün de demokrat tutum, aslında bu vesayet rejiminin tasfiyesini konuştuk. O kısmıyla bağlayarak söylemek istiyorum. Bu gün de demokrat tutum, yine aynı şekilde vesayete karşı olmayı gerektiriyor.

Yukarı