. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1698

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz-Güz 97 
 Dünyevileşmenin Farklı Boyutları
 KÖPRÜ / Yaz 2012 
 İnsanlığın Kurtuluş Reçetesi: Kur’ân Medeniyeti


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Demokratlık
Kış 2014   [ 125. Sayı ]


Demokrat İnsan İhtiyacı

The Need for Democrat People

Nimet Demir

Demokrasi, demokratik yönetim, demokrat insan, özgürlük

1876 yılındaki Birinci Meşrutiyet’i başlangıç sayarsak zaman zaman kesintilere uğrasa da yaklaşık yüz elli yıllık bir demokrasi geçmişimiz bulunmaktadır. Demokrasiye, en yalın haliyle, insanların kendi kendini yönetmesi denmektedir. Peki yaklaşık yüz elli yıllık demokrasi geçmişimizde gerçekten hiç kendi kendimizi yönetebildik mi? diye bir soru sorsak, cevabımız her halde pek müspet olmayacaktır. Oysa anılan dönemde demokrasinin şekli unsurlarının yerine getirildiğini biliyoruz. Yani periyodik olarak seçimler yapılmış, parlamento oluşturulmuş, çoğunluğu elde eden partiler hükümet kurmuşlardır. Demokrasinin şekli unsurları bulunmasına rağmen toplumun yönetimi belirleyemiyor olması, ortada başka bir sorun olduğunu bize göstermektedir. Biz bu sorunu, insanların demokrat olmamasına ve toplumda demokrasi kültürünün yerleşmemesine bağlıyoruz. Bu kanaatimize devlet içerisine çöreklenmiş kudretli bir oligarşik yapının varlığından, bu yapının ipleri ellerinde tuttuğundan, bu yüzden halkın seçtiği hükümetin muktedir olamadığından bahisle itiraz edenler olacaktır. Bu itiraza karşı cevabımız şu şekildedir: “Devlet içinde oligarşik bir yapının olduğu ve ipleri ellerinde tuttuğu doğrudur; ancak bu yapının devlete sirayeti ve etkin olması da, ferdin birey haline gelememesi ile toplumda demokrasi kültürünün eksikliğinden ötürüdür. Fert demokrat olabilse, toplumda da demokrasi anlayışı yerleşik bulunsa, ne fert, ne de toplum böyle bir yapının oluşmasına izin vermeyecektir. Keza söz konusu yapı da buna cesaret edemeyecektir.”

Eleştirel yaklaşıma cevap

Batı’da gelişen demokratik yönetim tarzının bugüne kadar insanoğlunun geliştirdiği en iyi rejim olduğu şeklindeki kanaatlere zaman zaman itirazlar ileri sürülmektedir. Bu şekilde itiraz edenlerin bir kısmı, demokrasinin en iyi olduğu sonucuna, demokrasinin alternatifi olan monarşi, aristokrasi veya teokrasi ile yapılan mukayese neticesi ulaşıldığını, bunun ise yanıltıcı olduğunu belirtmektedirler. Onlara göre yapılacak şey; bir kişinin veya bir hanedanın mutlak idaresi olan monarşiler veya halkı hakir gören bir avuç seçkinler sınıfının yönetim tarzı olan aristokrasiler ya da din adamlarından oluşan teokratik yönetimler yerine, demokrasinin kendi içinde ulaşmak istediği idealleri gerçekleştirip, gerçekleştirmediğiyle ilgili bir mukayesedir (geniş bilgi için bk. Ali Bulaç, İslam ve Demokrasi, İz yay. İst. 1995). Yine demokratlıkla ilgili yapılan toplantılarda bir kısım akademisyenler, Churchill’in, “demokrasi en iyi yönetim şekli değildir, ama mahzurları en az olan yönetim şeklidir” ifadesinden hareketle, demokrasiye ve demokratlığa olumlu bir anlam yüklenmemesi gerektiği yönünde görüş sergilediklerini müşahede etmekteyiz. Söz konusu yaklaşımların her ikisi de demokrasi ve demokratlığa yargılayıcı gözle bakmaktadırlar. Bu yaklaşım sahipleri demokrasi ve demokratlığı yargılarken maalesef aklanmış bir başka yönetim şekli ortaya koyamamaktadırlar. Esasen demokrasi semadan indirilmiş lahuti bir yönetim tarzı değil, insanlığın geliştirdiği beşeri bir sistemdir. İlerde demokrat kişinin özelliklerini tespit ederken ele alıp değineceğimiz gibi demokrasinin temelinde kendini önemseyen, şuurlu, sorumlu, özgür ve özerk birey ile toplum vardır ve olmalıdır. Elbette birey ve toplum bu özellikleri taşıdığı nispette gelişmiş bir demokrasiden bahsedilecek, söz konusu özelliklerin eksikliği nispetinde de demokratik yönetim özürlü olacaktır.

Demokrat Özellikler

Demokrasinin en basit ve yalın tarifi; toplumun kendi kendini yönetmesidir. Demokrasinin bu yalın tarifini tekil insana taşıdığımızda demokrat insan tarifine ulaşmak mümkün olacaktır. Söz konusu yalın tariften hareketle diyebiliriz ki demokrat: kendi kendini yönetebilen insandır. Kendi kendini yönetmek başlı başına bir iştir. Pek çok haklarla donatılmayı ve sorumluluklar üstlenmeyi gerektirir. Bu da ferdin birey haline gelmesi demektir.

İsterseniz demokrat kimliğin ayrıntılı bir şekilde özelliklerini belirleyelim. Bu özelliklerin neler olduğunu iki tariften hareketle tespite çalışacağım. Birinci yaklaşım Benjamin Barber’e aittir. Barber, demokrasi için: “diktatörlüklerin büyük önderlere, demokrasilerin ise her şeyden önce kendilerini ciddiye alan, bilinçli, sorumlu, büyük vatandaşlara ihtiyacı vardır.” ifadesini kullanır. İkinci yaklaşım Sami Selçuk’a aittir. Selçuk demokrasiyi: “özgür, özerk, eşit bireylerden oluşan, bilgilendirilmiş özgür halkın, hukukun egemenliği altında, sivil toplumun özgürlükçülüğe, çoğulculuğa ve katılımcılığa yaslanan normlarına göre, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetilmesidir.” şeklinde tarif eder. Her iki tarif bize demokrat kişinin özelliklerini vermektedir. Bunları; kendini ciddiye almak, şuurlu, sorumlu, özgür ve özerk olmak diye sıralayabiliriz. Demokrat kişide bulunması gereken bu özellikleri tek tek ele almadan önce referansımızı da belirtmek isterim. Söz konusu nitelikleri Bediüzzaman Said Nursî’nin görüşlerini referansla ortaya koymaya çalışacağız. Bunun sebebi İslamî bakış açısına sahip olan Bediüzzaman’ın eserleri, gerçek manada demokrat insanın altyapısını tespit açısından zengin bir kaynak oluşturmasıdır. Bilindiği gibi Bediüzzaman Said Nursî ikinci meşrutiyetin ilanını memnuniyetle karşılamış, ancak bu tarz özgürlükçü bir yönetimin devam edemeyeceği konusunda endişeye kapılmıştır. Bediüzzaman, hürriyetçi bir yönetimin ancak hak ve hukukunu bilen, ödev ve sorumluluklarına müdrik, birbirinin haklarına saygılı, özgür fert ve topluluklar ile gerçekleşebileceğini, oysa toplumun bu yapıda olmadığını görmüştür. Endişesi bu yüzdendir. Bediüzzaman alim olmanın verdiği sorumlulukla meşrutiyetin başarısı için kolları sıvamış, topluma çoğulcu ve özgürlükçü bir yönetimin özelliklerini sayarak, bu şekilde bir idarenin alt yapısını oluşturmak üzere halkı irşad faaliyetine koyulmuştur. Münazarat isimli kitabı söz konusu çalışmanın ürünüdür. Eserlerinde demokrat kimlikle ilgili verilerin fazlalığı bu çalışmalarından dolayıdır. Meramımızı bu şekilde ifade ettikten sonra artık demokrat kişinin özelliklerini incelemeye geçebiliriz.

A- Kendini ciddiye almalı

Kendini ciddiye almak varlığımızı önemsemektir. İnsan varlık kategorisi içerisinde mümkünül vücuttur. Mümkün; varlık kazanmaya istidatlı anlamındadır. Yani insan ancak var olmak, kendini var kılmak yönünde tercih kullanmakla fiilen varlık kazanacaktır. İnsanın varlık kazanmasının önünde engeller bulunmaktadır. Bediüzzaman Hazretleri bunların en önemlilerini yeis, gurur, ucb ve su-i zan diye sıralar. Söz konusu hastalıklar insanın içsel potansiyelinin ortaya konulmasına ve kendisine sunulan dış imkanlardan istifadesine mani olmaktadır.

1- Yeis (Ümitsizlik)

Ümitsizlik; insanın kendi hayatı ve içinde yaşadığı toplum için etkili bir şeyler yapma konusunda kendini güçsüz hissetmesidir. Bu his insanın potansiyelini ortaya koymasına en büyük manidir. Kullanıldıklarında vücut ve varlık kazanan akıl, irade ve kesp gibi insan ruhunun en önemli donanımları söz konusu hastalık sebebi ile atıl kalmaktadır. Bu donanımlar kullanılmaya kullanılmaya zaman içinde kadükleşmektedir. Ezcümle, söz konusu donanımlar atıl hale gelince insan temyiz ve tesir edemez, tahsiste bulunamaz olur. Bu durum ise insani açıdan bir sukuttur. Bediüzzaman Hazretleri ümitsizliği 20. yüzyılda Müslümanların en büyük hastalığı olarak görmüş ve göstermiştir. Esasen bu hastalık 20. yüzyılda sadece Müslümanlara münhasır bir hastalık olarak kalmamış, tüm insanlığa şamil olmuştur. Ümitsizliğin yaygın bir hastalık halini alması sebebiyle Leslie Farbes, geçen yüzyılı “bozuk irade çağı” diye nitelendirmiştir.

2- Ucb (Amelini yeterli görmek)

Ucb; insanın yaptığı çalışmayı yeterli görmesi, bu çalışmaya güvenmesidir. Oysa insan sınırları olmayan, emelleri sonsuza uzanan bir varlıktır. Ucb insanı sınırlayan, onu sonsuzluktan alıkoyan nakıs ve hastalıklı bir bakıştır. Bediüzzaman Hazretleri insanın önüne alayı illiyinden, esfeli safiline uzanan sonsuz derece ve mertebeden oluşan bir yolun açıldığını, insanın bu sonsuz yolu katetme liyakatinde bulunduğunu belirtir. Hz. Peygamberin “iki günü birbirine eşit olan zarardadır” hadisi insanın bu sonsuz potansiyelini ortaya koymasını temin ve teşvik sadedindedir.

3- Gurur (Zaafının farkına varmama)

Gurur; insanın zaaflarını görmemesi, keza zaafı kendine yakıştırmaması, yine kendini kendine yeterli zannetmesidir. Bu şekilde bir zan insanı sosyal ilişkilere girmekten, kendisi dışındaki insanların ve varlıkların güç ve tecrübesinden mahrum bırakır. Gurur nefsin büyük bir yanılgısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bediüzzaman Hazretleri “Sözler” isimli insanı tanıtan temel eserine, nefsin bu hastalığına işaretle başlar. Kur’an okumaya nasıl ki istiaze ile başlanıyorsa, insanı tanımanın da ilk adımı da nefsin gurur takıntısının farkına varmakla olur. Gurur insanı ele alan tüm kadim öğretilerin istiaze ettikleri manevi bir hastalıktır. Bilindiği gibi Hristiyanlığın kerih gördüğü yedi ölümcül günahtan biri de gururdur.

4- Su-i zan (Kötü zan)

Su-i zan; insanın kendi dışında başka kimseye güvenmemesidir. Su-i zan ruhsal bir hastalıktır. İnsanı kolektif faaliyetlere girmekten alıkoyar. Oysa insan büyük hedefleri diğer insanlarla oluşturduğu organizasyonlarla gerçekleştirir. Hatta gerçek kişilerin ortak faaliyetindense, gerçek kişilerin dışında kurgusal olarak vücuda getirilen tüzel kişiliklerin çok daha büyük atılım gerçekleştirdiği görülmüştür. Bu yüzden kolektif, komandit, limited ve anonim gibi gerçek kişiliği olmayan tüzel kişiliğe sahip şirketler, ticaret hayatının lokomotifi haline gelmişlerdir. Ticari hayatımızda geçerli olan bu durum, insani değerlerin oluşmasında ve insanlık diye mükemmel bir şahsiyetin vücuda gelmesinde de aynen geçerlidir. Ticari hayatımızda tüzel kişilerin kazançları ortaklara hisseleri oranında dağıtılırken, manevi tüzel kişiliklerin tüm hasılası bölüştürülmeksizin tüm katkı sağlayan insanlara aynen verilmektedir. İşte su-i zan tek başına bir insanın asla ulaşamayacağı böyle büyük hedeflerden, onu mahrum bırakan marazi bir haldir.

B- Şuurlu olmalı

Bütün semavi dinler gibi İslam da, insanın serüveninin yasak meyveyle başladığına vurgu yapar. Yasak meyveyi yiyen, yani başına şuuru takan beşer, çıplaklığının, yani diğerlerinden ayrı bir varlık olduğunun farkına vardı. Esasen bu farkındalık başkasına kıyasla gelişen bir sonuçtur. Başkası olmazsa, o zaman bu şuur oluşmayacaktır. Şuur en yalın haliyle farkında olmak demektir. Bu farkındalık hem kendini, hem de diğerini kapsar. Kendini fark etmek ve vücud kazanmak için başkasına ihtiyaç vardır. Başkasından maksat tüm maddi ve manevi varlıklar ve diğer insanlardır.

1- İnsan dışındaki diğer varlıkları mahal almak

Tasavvufta vücud: bir şeyin kendisini veya başkasını kendisinde veya başkasında bulmasıdır. Bu noktada “başkası” mahal veya mertebe olabilir. Yine mantık ilmine göre de bir varlığı tarif için yakın cins ve yakın ayrım ilkesi kullanılır. Bu kurala göre insanı tarif için insana yakın, ancak insanı ondan ayırabileceğimiz bir cins varlık gereklidir. Bu varlık üzerinden ancak insan tarif edilebilir. İnsana en yakın cins hayvan olduğu için de, insan, hisleri ile temayüz etmiş hayvana nispetle “insan, düşünen bir hayvandır” şeklinde tarif edilmiştir. Bu tarifte insan kendini hayvana göre konumlandırmakta ve yerini tayin etmektedir. Mahal ve mertebe tayininde hayvan esas alınmaktadır. Hayvanla sınırlı bir tarif ve mertebe tayini, Allah’ın insan için tayin ettiği mertebeyi ortaya koymakta oldukça yetersiz kalmaktadır. İnsanın gerçek tarifi ve mertebesini tayin için başka cins, mertebe ve mahal sahibi varlıklara ihtiyaç olduğu açıktır. Bu eksiklik melek ve cinlerle giderilmiştir. İnsan, şuuruyla temayüz etmiş nurani varlık olan meleklerle, iradesiyle ön plana çıkan ateşten yaratılmış cinlerle kendini kıyasladığında çok farklı bir konumda olduğunu derk edecektir.

2-İnsanı mahal almak

Hegel’e göre insan benliği ancak ötekini, yani diğer insanları yaşayarak ve öteki tarafından yaşanarak, onu tanıyıp onun tarafından tanınarak hayat bulur; bir karşılıklı tanıma süreciyledir ki benlik inşa edilir. Hegel, insanın kendi bilincine ancak bir başkası tarafından tanınmakla varacağını ileri sürmektedir. Tanınma arzusu engellendiğinde bir çatışma, bir mücadele doğar. Karşısındakini tanımak ihtiyacı duymaksızın tanınan efendi, muhatabı tarafından tanınmadan onu tanıyan da köle olur (geniş bilgi için bk. Kemal Sayar, Ruhun Labirentleri, Kara Kalem Yay, İst. 2007). Hegel’in insan benliğinin inşası için ortaya koyduğu gerçekler, insan topluluğu için de aynen geçerlidir. Kolektif benlik, ancak bir başka kolektif benliği tanıyarak ve onun tarafından tanınarak, inşa edilebilir. Kolektif benliğin tanınma arzusu engellendiğinde ortaya çatışma ve mücadele çıkar. Bir topluluğun diğer topluluğu tanımaksızın kendini ona tanıtmaya kalkması efendilik taslamaktır. Keza bir topluluğun kendini diğer topluluğa tanıtmadan onu tanıması köleliktir. İnsan olarak takınacağımız tavır, kolektif bilincimizi başkalarına tanıtmak, diğer kolektif bilinçleri de tanımaktır; yani ne köle olmak, ne de efendilik taslamaktır.

C- Sorumlu olmak

Sorumluluk; hakkaniyet ve adaletin birey ve toplum yaşamında hayat bulması için üzerimize düşen davranışı gerçekleştirmektir. Bediüzzaman Hazretleri toplum hayatına katılan bir müminin ihtiyaç ve emellerini gerçekleştirme noktasında imanının gereği sergilemesi gereken davranışları üç noktada toplar. Bunlar; izzetini muhafaza etmek, şefkatli olmak ve hakka hürmette kusur etmemektir. Söz konusu noktaları açtığımızda sorumluluk; kendini gerçekleştirme, başkasının hakkına riayet ve üçüncü kişilerin ilişkilerinde adil hakemlik diyebiliriz. Bediüzzaman Hazretleri insanı değerlendirdiği bir yazısında, “insanlık denilen değerleri bir kapı olarak kabul edersek, o kapıyı açıp içine baktığımızda karşımıza çıkan şey Hakk ismi olacaktır” der. Esasen insani sorumlulukların tamamı, hakkın farklı makamlarda ortaya çıkan, farklı tezahürlerinden başka bir şey değildir.

1- Kendine haksızlık yaptırmamak

İzzetli olmak; başkalarıyla kurulan ilişkilerde kendine haksızlık yapılmasına müsaade etmemeyi gerektirmektedir. Bu insanın kendisine olan sorumluluğunun ve saygısının bir sonucudur. Esasen bu tarz bir karşı duruş güce teslim olmayan bireyin varlık nedenidir. Var oluşun düşünmeye, hissetmeye ve baş kaldırmaya bağlı olduğunu dile getiren Descartes, Andre Gide ve Albert Camus insanın bu hakikatine parmak basmaktadırlar. İnsanın tüm erdemlerinin altında yatan temel ve onlara gerçeklik kazandıran duygu kuvve-i gadabiyenin vasat mertebesi olan cesarettir. Hakkı değil, gücü esas almak ve ona teslim olmak ruhsal bir hastalıktır. Zilleti kabullenmektir. Mazoşist bir tavırdır.

2- Başkasına haksızlık yapmamak

Şefkatli olmak; insanın başkalarıyla münasebetinde, ona haksızlık yapmamasını gerektirir. Bilindiği gibi gücü ele geçirenin, bu gücü er geç kötüye kullanacağı varsayılır. Bu yüzden “Güç insanı bozar, mutlak güç ise insanı mutlaka bozar” denmiştir. İnsanın bu eğilimi sebebiyle gücün kötüye kullanımının engellenmesi bir zaruret olarak belirmiştir. Pozitif hukukun büyük bir bölümü bu zaruretten naşidir. Adalete uygun oluşturulmuş kanunlar medeni bir insanın hem haksızlığa uğramamasının güvencesi, hem de haksızlık yapmasının engelidir. Ancak insan ruhunun şuunatı zatiyesi olan şefkatın düğmesi açılıp, harekete geçirilmişse, bu duygu, kişinin, ne kadar güçlü olursa olsun, yasalar cevaz verse dahi başkasına haksızlık yapmasına engel olacaktır.

3-Üçüncü kişilerin ilişkilerinde hakim veya hakem olmak

Hakka hürmet; başkasına haksızlık yapmama ve kendine yapılacak haksızlığa karşı durmadan maada, üçüncü kişilerin kendi aralarındaki ilişkilerde birinin diğerine haksızlık yapması durumunda, haklının yanında yer almayı gerektirir. Mümin insan, imanının gereği olarak hem kendi, hem de toplumun velayetini üstlenmiştir. Müminin her gün en az kırk defa kendi dışındaki varlıkların, bu arada diğer insanların adına yaratıcıdan yardım talep etmesi söz konusu toplumsal velayetinin gereğidir. Bu velayet sadece kavli olarak ifade edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Dış dünyada fiilen icrayı da içinde barındırmaktadır. Bir kişiden münker sadır olduğunu gördüğünde, mümine, söz konusu münkeri eliyle veya diliyle düzeltmeye çalışması, bunlara gücü yetmezse kalbiyle buğz etmesi yönündeki İslami emir, velayetinden ötürüdür.

D- Özerk olmak

Yasak meyveyi yiyen beşer, çıplaklığının, yani ayrı bir varlık olduğunun farkına vardı. Bu ilk olarak tabiattan kopuştu. Daha sonra anneden, kabileden kopuşlar birbirini izledi. Her bir kopuş oldukça sancılıydı. İnsanın yalnızlığını artırıyor ve onu dayanaksız bırakıyordu. Ancak insanın kendi ayakları üstünde durması, özgünlüğünü ortaya koyması, yani birey olabilmesi için bu kopuşlar gerekli ve zaruriydi.

Özerklik, bu kopuşlara ve dayanak noktalarını kaybetmesine rağmen insanın her alanda bağımsız hareket etmesini, kendi başına ayakta durmasını gerekli kılar. Ancak bağımsızlık büyük bir yüktür, bu yükü taşımak için sağlam bir içsel güce ihtiyaç vardır. Bu güç hak ve adalet duygusudur. Çoğu insan ruhunda bu duyguları geliştirmediği için özerk olmaktan kaçmayı tercih eder. Tüm iplerini dini ve dünyevi otoriteye seve seve teslim eder. Bu teslimiyet sonucu dünyevi hayatın tanziminde despotik yönetimler, uhrevi hayatın kazanılmasında aracı dini otoriteler vücut bulmuştur. Özerklikten kaçış, bir bakıma özgürlükten ve dolayısı ile insanlıktan kaçış demektir.

1- Özerklikten kaçış

Peygamberlerin insanları özerk kılmak için geldiğine, insanların ise özerklikten kaçındığına dair en güzel tasviri Karamazof Kardeşler isimli romanında Dostoyevski yapar. Hikaye 16. yüzyılda Sevilla’da kilise karşıtlarının şehir merkezinde yakılması ile başlar. Hikayeye göre infazın ertesi günü Hz. İsa şehre gelir. Halkla birlikte kilisenin kardinali Büyük Engizötör’de O’nu görüp tanır. Hz. İsa’nın gelişi kilisenin varlığı ve kazanımlarını tehlikeye sokmuştur. Kardinal hemen Hz. İsa’yı yakalatıp hapse attırır. Akabinde kendi de hapishaneye gider. Hz. İsa’ya hitaben: “Niçin bizi engellemeye geldin? Sen insanlara, insanların basitlikleriyle ve doğal asilikleriyle anlamayı bile beceremeyecekleri özerkliği vaat ettin, ama onlar bundan korkar ve kaçarlar, çünkü bir insan için ve insan toplumu için özerklikten daha tahammül edilmez bir şey yoktur... Bu talihsiz yaratığın (insanın) doğuştan getirdiği o özerklik yeteneğini elden geldiğince çabuk ellerine teslim edeceği bir kimse bulmaktan daha önemli bir ihtiyacı olamaz. Kilise ve biz bu ihtiyaca cevabız.” der.

2- Özgürlükten kaçışın sonuçları

İnsanın bireysel ve toplumsal hayatında hakkı değil kuvveti esas alması, özgürlük ve özerklikten bir kaçış ve dolayısı ile insanlıktan bir sapmadır. Ferdin hak yerine kuvveti üstün tutmasının sonucu vahimdir. Güce teslim olanlar, yani izzetini koruyamayanlar Karamazof Kardeşler isimli romanda; özerklikten korkan ve kaçanlar diye tasvir edilen figürlerdir ki, bu insanlara psikiyatri dilinde mazoşist denir. Gücü egemen olmak için istimal edenler, yani şefkatli olmayanlar ise, yine aynı romanda kilisenin kardinali Büyük Engizötör tipiyle okuyucuya sunulmuştur, psikiyatri dilinde bunlara da sadist denmektedir. Güce tapınma çoğu zaman hem sadist, hem de mazoşist eğilimleri aynı insanda bir araya getirmektedir ki, bu tiplere sadomazoşist denir. Tıpkı Bediüzzaman Hazretlerinin “felsefenin halis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat, menfaatı için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir.” ifadesinde tarif ettiği gibi. Özgürlük ve özerklikten kaçış ferdi nasıl hasta bir ruh haline getiriyorsa, aynı durum toplum içinde geçerlidir. Toplumun hak yerine gücü esas alması da bir sapma ve kaçıştır. Bu toplumsal kaçış geçen yüzyılda olduğu gibi Hitler ve Musollino gibi sadomazoşist liderlerin öncülüğünde faşist devletlerin doğumunu netice vermiştir.

E- Özgür olmak

Özgürlük, insanın elde edebileceği en büyük bir haktır. Bütün hakların ve değerlerin de kaynağıdır. Özgürlüğün mahiyeti kendini gürleştirmektir. Ne olacağına insanın kendisinin karar vermesidir. Paul Tillich, “özgürlük: kendini saptamaktır” der. İnsanın bir “tabula rasa” yani boş sayfa olduğu, bu sayfada hikayesini kendisinin yazıp, yine kendisinin oynayacağı kabul edilir. Dini tabirle ifade etmeye kalkarsak, özgürlük: bütün varlığın kendisinden kaçtığı emaneti yüklenmektir. Peygamberlerin gönderilme nedeni; insanları (emanete sahip çıkmaya çağırmak) özgür kılmaktır. Özgürlük her alanda kesintisiz bir şekilde hakka karşı duyarlı olmayı ve hakkın tahakkuku için sorumluluk yüklenmeyi gerekli kılar.

1- Özgürlük aşama aşamadır

Özgürlüğün ilk aşaması adalettir. Bu aşama, insanın hem bireysel, hem de toplumsal yaşantısında hakkı gözetmesini gerektirmektedir. Bediüzzaman Hazretleri bireysel ilişkilerde izzetli ve şefkatli olmanın gereğine değinir. İzzetli olmak; kişinin kendisine yönelen haksızlıklara karşı koymasını, şefkatli olmak ise; kişinin başkasına haksızlık yapmamasını gerektirir. Bu “ne kendine, ne de başkasına zarar vermeme/verdirmeme” şeklindeki özgürlüğün ilk kuralının bireysel yaşantımızda hayat bulmasıdır.

İnsanın içinde yetiştiği toplumun da özgürlük için hava toprak ve su gibi önemli olduğu kabulden varestedir. Dolayısı ile toplum hayatında da adalet çerçevesinde ilişkilerin yürütülmesini sağlayan kurallar oluşturulmalıdır. Bu olguya, Bediüzzaman Hazretlerinin “Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şâhâne serbest olsun” sözleri ile tarif ettiği ilke işaret etmektedir.

Ferdin bireysel ilişkilerinde kuvvete karşı hakkı esas alabilmesi için, insanlığın varlığını muhafazasının hakka bağlı bulunduğu ve hakkın ihtirama layık olduğu anlayışını içselleştirmesi gerek. Bu durum ferdin Hak ile irtibat kurmasına gerekli kılmaktadır. Aynı durum toplumsal ilişkileri düzenleyen kurallar için dahi caridir. Toplumsal ilişkileri düzenleyen kuralların adaletle oluşturulması buna bağlıdır. Zira; bilindiği gibi, adalet: haklıya hakkının verilmesidir. Kimin ne kadar hakkı olduğunu belirleyecek makamın ise müstağni olması, adalet için lazım şarttır. Bu durum aşkın bir varlığı ve bu varlığa dayalı oluşturulacak adil kanunları gündeme getirmektedir. Demek ki hem ferdin bireysel ilişkilerinde hakkı esas alması, hem de toplumsal ilişkileri adil bir şekilde düzenlemekte, aşkın varlıkla irtibatı bir mecburiyettir. Gelinen aşama Bediüzzaman Hazretlerinin “ İmân ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar” ifadesinde dile getirdiği hakikatın tezahürüdür.

2-Özgürlüğün sevgi ile pekiştirilmesi

Özgürlüğün ilk aşaması dürüstlük ve adalet ilkesiydi. Bu ilke “sana nasıl davranılmasını istiyorsan, sende başkasına öyle davran” anlayışının tezahürüdür. Bu anlayış özgürlüğün korunmasını sağlar. Ancak özgürlüğü pekiştirmek için bu ilk kuralın arkasından hemen “sevmek” olan ikinci ilkeyi hakim kılmak gerek. Sevgi üreticidir. Bu özelliği nedeniyledir ki kainat sevgiden neşet etmiştir. Seven, sevdiği için sorumluluk üstlenir. Onu tezyid eder. Erıch Froom sevgi için:“sevgi, her şeyden önce özgün bir nesnenin sebep olduğu bir duygu değil, insanda, yalnızca belli bir nesnenin yaşama geçirdiği kolay kolay ölmeyen bir duygudur.” der. Bu tariften hareketle diyebiliriz ki, kişi, özünü, gayra yönelttiği sevgiyle güçlendirmektedir. Sevgi bir kez faaliyete geçince, karşı taraftaki sevginin de yaşama geçmesini tetikler. Bu süreç sonsuza dek devam eder. Dolayısı ile hem seven, hem de sevilen öz(ü)gürleşir.

Hülasa

Yaklaşık yüz elli yıllık demokrasi geçmişimizde halkın iradesinin iktidar olamamasının altında yatan pek çok etkileyici sebep bulmak ve saymak mümkün; ancak bize göre belirleyici sebep demokrat insan eksikliğidir. Demokrasi diğer beşeri sistemlerin aksine büyük önderlerin değil özgür ve demokrat insanların kurduğu bir yönetim şeklidir. Demokratlık kendini ciddiye almak, şuurlu, sorumlu, özerk ve özgür olmak demektir. Kendini ciddiye almayan; bu yüzden kendi potansiyelini ortaya koyamayan, diğer insanlarla ilişkiye girmeyen ve onlara güvenmeyen fert ve topluluklar demokratik bir yönetim kuramazlar. Farklılıkların zenginlik olduğunun, benliğin oluşturulmasında buna ihtiyaç bulunduğunun şuuruna eremeyenler, çoğulcu demokratik bir yönetimi gerçekleştiremezler. Kendi haklarını bilmeyen ve onu koruyamayanlar, başkasının hakkına riayet etmeyenler, keza toplumdaki haksızlıklara karşı duyarlı olmayanlar istikrarlı bir demokratik yönetim oluşturamazlar. Keza bağımsızlıklarını gerçekleştiremeyen insanlardan katılımcı bir demokrasi beklenemez. Yine özünü güçlü kılmayan insanlardan özgürlükçü bir demokrasi asla sudur etmez. Çoğulcu, katılımcı, istikrarlı ve özgürlükçü bir demokrasi arayışı insanlığın gereğidir. Söz konusu arayış ve özlemi içinde olanlar, her şeyden önce çabalarını demokrat insan yetişmesi konusuna teksif etmelidirler. Unutulmasın ki demokrasi için belirleyici unsur insandır. Gerisi teferruattır vesselam.

Özet

Demokrasiye, en yalın haliyle insanların kendi kendini yönetmesi denmektedir. Yaklaşık yüz elli yıllık demokrasi geçmişimizde gerçekten hiç kendi kendimizi yönetebildik mi? Sorusunun cevabı sanırım müsbet değildir. Demokrasinin şekli unsurları bulunmasına rağmen toplumun yönetimi belirleyemiyor olması, ortada başka bir sorun olduğunu bize göstermektedir. Bu yazıda demokrasinin yerleşmesinin önünde önemli bir engel olarak gördüğümüz demokrat insan tipinin yetişmemesinin nedenleri Bediüzzaman’ın görüşleri ışığında ele alınırken demokrat insan tipine duyulan ihtiyaç dile getirilmektedir.

Anahtar Kelimeler

Demokrasi, demokratik yönetim, demokrat insan, özgürlük

Abstract

Democracy in the simplest terms is used to mean the self-governance of people. Have we ever been able to govern ourselves in our one-and-a half century democratic past? This question probably has a negative answer. Despite the existence of the formal elements of democracy, the lack of self-governance in the society shows the existence of a problem. While the reasons behind the lack of democratic type of people, which we regard as an obstacle to the settlement of democracy, are studied under the light of the views of Bediuzzaman, we also express the need for the people of democratic type.

Key Words

Democrasy, democratic administration, a democrat person, freedom

Yukarı