. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2150

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 95 
 Laiklik ve Sekülerizm
 KÖPRÜ / Bahar 2010 
 Çağımızın Sorunlarına Çözüm Arayışları ve Said Nursi Modeli


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Demokratlık
Kış 2014   [ 125. Sayı ]


Demokrasiyi Tılsımından Arındırmak

Purging Democracy from its Charm

Ensar Nişancı

Prof. Dr. Namık Kemal Üniversitesi, İBBF., Dekanı

Bu yazının çerçeveleyeceği tefekkür menzilinin ufkunda iki mühim nokta görünüyor. Bunlardan ilki neredeyse bir mucizevi tiryak gibi insanlığın çoğu derdine deva diye algılanan demokrasiyi doğru yerine konumlandırarak onu bu tılsımından arındırmak, böylelikle onun; yani demokrasinin hakiki değerini mümkün olabildiğince tespit etmektir. İkincisi ise demokrasinin çözeceğini varsaydığımız sorunlara ve sorun merkezlerine odaklanırken, insanoğlunu yeniden ve farklı şekillerde kuşatan, onu tahakküm altına alan yeni dinamik ve gelişmelere işaret ederek bunların ıskalanma tehlikesine dikkat çekmektir.

Belirtmeliyim ki bu yazıda yönetim biçimleri arasında demokrasinin yüksek mevkii hak edip etmediğine ilişkin bir sorgulamayı başlatmak gibi bir niyetimiz yoktur. Siyasal alanın tanzimi noktasında demokrasinin imkân ve erdemlerini takdir etmemek en azından kadir-bilmezlikle malûl olmaktır. Kaldı ki ilgili literatür ve konuya ilişkin kamusal müzakereler demokrasinin erdemlerini ortaya çıkaracak yetkinlik ve genişlikte. Bu kısa yazının sorgulama konusu yapmak istediği husus, bir maymuncuk anahtarı gibi hayatın her alanında ve her yerinde demokrasilerin kullanılabileceği inanç ve düşüncesidir. Bu ameliyenin demokratik yönetim biçimine yönelen beklentileri makulleştiren bir yanının olacağı inkâr edilemez. Daha da önemlisi, küreselleşme diye tabir edilen ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal çoklu süreçlerin biçimlendirdiği günümüz dünyasında bir taraftan demokrasiye olan talep artarken ve ondan beklentiler yükselirken, diğer taraftan onun halk/demos, vatandaşlık gibi kurucu parametreleri ve devlet, şehir gibi geleneksel mekanları artan şekilde aşınıyor. Yeni konjonktürde demokrasilerin karşılaştığı bir diğer meydan okuma daha var: insan hayatını kontrol eden güçlerin demokratik kontrolün etki alanının dışına çıkma istekleri.

Demokrasinin varoluşsal krizlerini bir anlık bir yana bırakarak ifade etmeliyim ki bir mütevazı demokrasi, toplumların hayatında ne kadar elzem ise; kadir-i mutlak, hak ve hürriyetleri temin noktasında tılsımlı meziyetler atfedilen demokrasi (anlayışı) de bir o kadar aldatıcı olabilir. Modern sistemler ve kavramlar dünyasında kendilerine atfedilen fevkalade maharetleriyle insanları efsunlayan sadece demokrasi değildir elbet; benzeri ve daha açık bir harikuladeliğin ekonominin yönetilmesi söz konusu olduğunda gündeme geldiğini biliyoruz. Liberalizm diye adlandırılan pek maruf ideolojiye göre, ekonomi çarkını en verimli şekilde işletebilme marifetinin arkasındaki tılsımlı güç; ‘görünmez el’i şapkasından çıkaran serbest piyasa mekanizmasından başkası değildir. Biçimsel rasyonellikle sınırlı olmakla eleştirilse bile bu prensibin nasıl sihrinden arındırılarak zihnin ihata sınırları içine çekildiğini ilgili literatür bize anlatıyor.

Diğer yandan serbest piyasanın marifetlerine ilişkin vaaz, başta eğitim ve basın olmak üzere hemen her düzey ve alanda o kadar yaygınlaştı ki bu vaaza karşı-argüman geliştirmek şöyle dursun, onu sorgulamak bile aklımızdan geçmiyor. Bir kere serbest piyasa miti oluşunca, artık ekonomilerin her veçhesiyle piyasalaşmasının önündeki engeller kalkarak nihayetinde insan ve toplum hayatının neredeyse her yönüyle piyasalaştırdığını ancak geç fark edebiliyoruz.

Neyse ki demokrasi söz konusu olduğunda eş düzeyli bir ‘gizli el’ sihriyle muhatap değiliz: Demokrasiler insan ve toplum hayatını araçsallaştırarak kolonileştirmek gibi bir kötülüğü meyyal değiller. Tam aksine demokrasilerin aşınmak ve daha kötüsü beklentileri karşılayamamaktan kaynaklanan bir itibar-kaybı riski var. Malum, demokrasi bireysel hak ve özgürlükler, ekonomik kalkınma, toplumsal refah ve siyasal istikrar gibi bir takım yüksek iyilere fevkalade ev sahipliği ve kaynaklık kapasitesiyle tanımlanıyor. Soğuk savaş dönemi ve öncesinde demokrasi epiphenomenal bir olgu olarak; yani bir alt yapıya muhtaciyeti olan sebep değil sonuç kategorisinde değerlendirilirken, şimdilerde bu formül tersine çevrilmiş görünüyor: demokrasi sebep; ekonomik refah, siyasal istikrar gibi kategoriler ise sonuç hanesine kaydediliyor. Vaadin bu kadarı sonuçta demokrasiyi şöhreti kendinden çok daha büyük olmak riskine maruz hale getiriyor. Baladaki/yukarıdaki bağlamda ifade edildiğinde ‘görünmez el’ demokrasinin de içine girerek onu hürriyetleri tesis etmek ve korumak konusunda bir dizi esrarengiz meziyetlerle teçhiz edebiliyor. Türkiye siyasetinin önemli aktörlerinden birinin şu beylik sözü bu noktada hatırlanabilir: ‘Demokrasilerde çare tükenmez’! Eğer demokrasi her derde çare ise bu durumda demokrasi, yönetime ilişkin ve yönetimle sınırlı bir rasyonel ilke veya araç olmaktan çıkmış, bir efsunlayan sihirli fötre dönüşüvermiştir.

Demokrasiyi bu efsunlayan tılsımından arındırmak için atılması gere- ken ilk adım elbette ki bu kavramı doğru tanımlamaktır. Bu tanım marifetiyle demokrasilerin sorun çözme, çare olabilme potansiyel ve kapasitelerine ilişkin bir doğru haritayı elde edebiliriz. Öte yandan demokrasilerin çare olabilme kapasiteleri de öze ilişkin behemehâl mevcut özellikleri değildir. İçinde bulundukları dünyanın parametreleri değişim sürecine girdiğinde demokrasilerin bundan etkilenmemeleri düşünülemez. Demokrasilerin tanımlarına uygun işlevleri üstlenebilmeleri için kurucu bileşenlerine ev sahipliği yapabilecek iklimin bulunması elzemdir. Şehir devletlerindeki demokrasiyle ulus devletin ev sahipliğindeki demokrasi birbirinin aynısı olmadığı gibi bugünün bir yönüyle bütünleşen diğer yönüyle parçalanan küresel dünyasındaki demokrasilerin kapasite ve imkanlarının aynı olabilmesi beklenmemelidir. Nitekim, halihazırda demokrasinin kurucu bileşenlerinden iktidar/krasi ve halk /demos radikal şekilde çözülüp yeniden tanımlanıyor; hatta halk/demos parametresinde olduğu gibi kimi zaman buharlaşıyor.

Günümüz dünyasında özellikle Batı dünyasında demokrasilerin yüksek değerle tavsif edilmeleri sadece onların bizatihi bir değer olmalarıyla değil, aynı zamanda neo-liberal dalgayla ilişkilendirilebilir. Demokrasinin yüksek kredisini kullanarak neo-liberal harita makinesinin liberalizmi merkeze yerleştirerek dünyayı yeniden haritalaştırdığına müşahitleriz. Burada tam bir ayartıcı durumun muhatabıyız. Genelde Batı-dışı dünyada ve özelde ise Türkiye’de demokrasinin tılsımlı bir araca dönüşmesinin daha başka nedenleri var: bu siyasal coğrafyalarda demokrasi ayartıcı bir aygıt konumunda değil, aksine bir kurtarıcı mevkiindedir: Tam da kolonyal dönemi idrak eden toplumlarda bağımsızlık ve milli iradeye atfedilen kurtarıcılıkta olduğu gibi. Bu itibarla, demokrasiye atfedilen tılsımın ardında sadece tanımlama zaaflarıyla sınırlandırılamayacak bir durum söz konusudur. “Halk iradesi neden bu denli önem kazandı?” sorunsalını çözümlerken bir empati gayreti elzem görünüyor. Böylesi bir ameliyenin bize demokrasiyi tılsımından arındırırken daha ilham verici bir pencere açabileceğini umabiliriz.

Henüz çocukluk çağlarımızdayken akranlarımız arasında en çok birbirimize sorduğumuz şu soru önceki nesillerden bize mirastı: “Ekmek mi büyük yoksa sen mi?” Kimilerimizin pek haklı olarak tuhaf bulabileceği bu soru esasen bir devrin can alıcı hikâyesini aydınlatabilecek ölçüde değerli ve bu yazıda bir analoji aracı olacak kadar işlevseldir. Bizden önceki nesillerin açlığın girdabına düştüklerinin bir göstereni olan bu soru aynı zamanda değerlerin ne ölçüde algı ve ihtiyaçla yönetilip yönlendirildiğinin bir şahididir.

Demokrasi mi Büyük Yoksa Sen mi?

Demokrasilerin tarihi bin yılı aşkın bir geçmişe uzanıyor. Bu pek uzun mazilerinde demokrasiler günümüzde eriştikleri itibar ve önemin ancak çok azına mazhar olabildiler. Günümüzde demokrasiler hegemonik bir konumdadır: minimal demokrasilerin biçimlendirici ilke statüsünde olmadığı ülkelerin sayısı yok denecek kadar az. Oysaki geçmişlerinde demokrasiler en iyi ihtimalle yönetim biçimlerinden biri unvanına sahipti; bir rakipsiz konumda olmadılar hiç. Sözgelimi, siyaset biliminin babası kabul edilen Aristo yönetim biçimlerini tasnif şeklinde değerlendirirken demokrasiyi şu değer ölçütleriyle sıradanlaştırıyordu; bir yönetim biçiminin erdemi iktidarın kim tarafından değil, kim için kullanıldığına nazaran tezahür eder. İktidarın kimlerin elinde olduğu meselesi ona göre hayati değil, tali önemdeydi. Buna göre, demokrasi kendisine behemehâl üstünlük atfedilebilecek bir özle tanımlanamaz.

Modernliğin değerlendirici haritasında demokrasinin mevkiinde çok büyük değişiklik oldu; özellikle liberal demokrasiler soğuk savaş sonrası dönemin en makbulü statüsüne yerleştiler. Bu eşsiz konuma demokrasileri terfi ettiren nedenler arasında biri özellikle ön plana çıkıyordu: Modernleşme.

Diğer yandan modernleşmenin Batılı toplumlardaki tarihselliği ve tezahürüyle Doğu toplumlarındakiler biri diğerinden köklü şekilde farklıdır: o kadar ki bunlar bir kutupsal eksende yerleştirilmelidir. Bu hikâyelerin en azından ana hatlarıyla tahkiyesi buralardaki demokrasilerin tarihselliklerinin tespiti açısından elzemdir. Demokrasiyi ilgilendiren veçhesine bakıldığında ve çok kabaca resmedildiğinde modernleşme süreci Batılı toplumlarda şöyle bir tablo ortaya çıkardı: yatay ve dikey eksende büyüyen bir devlet tablosu. Bu tabloda yatay eksende genişleyen devlet teşkilatlarıyla ve alt yapı hizmetleriyle demos’un potansiyel veya gerçek üyelerinin imkanlarını artırıp onların aynı zamanda bütünleşmelerini kolaylaştırırken; dikey eksendeki hareketliliğiyle derinleşerek demosun haklarını çeşitlendirip artırıyordu. Devletteki bu ikiz ve iki yönlü hareketin biri diğeriyle bağlantılı önemli sonuçları oldu: imkânlarla donanımlı bir vatandaşlık kurumunun gelişmesi; bu kurum ve imkanlar aracılığıyla halkın artan şekilde bütünleşmesi, siyasal iktidarın halk rızasına sabitlenmesi ve böylelikle halkın kendi kendisinin efendisi olması. Dikey eksendeki hareketlilik ise hakların çeşitlenmesi ve özgürlüklerin artması anlamına geliyordu. Yatay ve dikey istikametli dinamizmin doğurduğu büyük kapasiteli devlet otoriterlik istikametinde değil, haklar ve özgürlükler rejimine ev-sahipliği yönünde bir yol izledi. Böylesi bir ortamda demokrasi bir tahakkümden kurtuluşun değil, halkın ortak iradesini tezahür ettiren bir araç işlevi görmüştür.

Demokrasi açısından değerlendirdiğimizde modernleşmenin Doğulu toplumlardaki tezahürü Batılı toplumlarınkinin tam karşı kutbunda konumlandı. Türkiye özelinde/örneğinde değerlendirdiğimizde Doğulu toplumlarda modernleşme aktörlüğünü üstlenen devletin her iki yönlü hareketi de özyönetim ilkesi olan demokrasi açısından tam bir hayal kırıklığını ifade eder. Yatay eksendeki dinamizmi ve genişlemesi devletin totaliter eğilimlerinin bir tezahürüyken, dikey eksende derinleşmesi onun daha baskıcı, daha mütehakkim olması demekti. Şekil açısından bu devlet Batılı muadillerini andırıyordu; ama içeriği, topluma yansıyan sonuçları açısından onlarla karşıtlık içindeydi. Yeni kimlik ihdasını öngören ve bunu milli irade adı altında meşrulaştıran modernleştirici devletin yatay eksendeki hareketliliği halk açısından daha fazla imkan değil daha fazla tahakküm demekti: çünkü devlet toplumsal ve tarihsel kimlikleri ötekileştirerek dışlayıp onların yerine yeni bir kimliği “modern kimliği” bir toplumsal mühendislikle topluma empoze etmeyi hedefliyordu: Bunun diğer adı asimilasyondur veya mankurtlaştırmaktır. Kemalizm bu iki projeyi de gerçekleştirmeyi yüksek siyaset olarak kodlamış ideolojinin adıdır. Böylesi bir ortamda demokrasinin devleti yönetmek iradesi, ortak iyiyi tespit etme ameliyesi olmaktan çok devlet müdahalesinden kurtulmayı hedeflediğini görebiliriz. Batılı toplumlarda demokrasi halk iradesinin tecelli aracıyken neden Türkiye toplumu gibi Doğulu toplumlarda bir sığınak, bir Nuh gemisi gibi kurtarıcı olarak algılandığını bu noktada daha iyi idrak edebiliriz. Demokrasi talebinin arkasında baskıcı, yasakçı, otoriter ve totoliter eğilimli bir devlet yapılanmasına itiraz var burada. Tam da bu noktada Türkiye’de demokratikleşme süreçlerinin modernleştirici devletin ehlileştirilmesini ve devletin ulusçu kodundan arındırılmasını gerektirirken Batılı toplumlarda devlet yapılanmasının aşınması, demokrasilerin mekansızlaşması şeklinde anlamlandırılması oldukça anlamlıdır. Gene tek parti öncesi Türkiye toplumundaki demokrasi talebinin bu dönemdekiyle kıyaslanamaz şekilde yükselişi sadece toplumun tufeyli oluşuyla izah edilemez. Bu devrin baskıcı karakteri demokrasiyi bir Nuh’un Gemisi mesabesine taşımıştır. Demokrat Parti’ye ve demokratlığa yüklenen yüksek değer, devleti yönetme arzusundan çok otoriterliğe duyulan bir tepkinin ve bir direnişin ifadesidir.

İşte demokrasinin efsunlayan tarafı bu kurtarıcılığıyla ilişkilendirilebilir; kurtarıcıya duyulan şiddetli ihtiyaç onu, yani demokrasiyi insan özgürlüklerin baş tedarikçisi ve kaynağı mevkiine yükseltmekle kalmadı, her alanda ve yerde aranması, tesis edilmesi gereken bizatihi değer, bir mucizevi tiryaka dönüştürdü. Ancak burada önemli bir sorunla karşılaşıyoruz: O da demokrasiyi anlamak yerine ona yüksek anlamlar atfetmek. Oysa ki, insan özgürlükleri meselesi artık demokrasinin mecrasıyla ve ihata alanıyla sınırlı değil. Bu noktayı açıklığa kavuşturabilmek için demokrasiyi yeniden tanımlamak gerekiyor.

Demokrasinin tanımını yeniden hatırlamak

Etimolojik çözümlemesi açısından demokrasinin iki bilişeni var: 1- Bunlar halk anlamında demos ve 2- yönetim, iktidar anlamında krasidir. Halk ve yönetim/iktidarın bulunmadığı bir yerde demokrasi bir anlamsız kategoriye döner. Bu yönüyle demokrasi ortaklaşarak yaşayan, ortak kaderi paylaşan insanların öz yönetim ilkesi diye görülebilir. Mücerret hayat yaşayan, itikâfa çekilenler için bile demokrasiyi bir elzem veya işe yarar ilke diye değerlendirmek esasen onu muğlaklaştırır. Bu durumda eğer iktidar diye tarif edebileceğimiz toplum hayatını etkileyen, şekillendiren güçlerin kontrolü demokrasinin araçlarıyla kontrol edilebilir olmaktan gittikçe uzaklaşıyorsa, bu durumda demokrasi mücadelesi halkı özneleştirme, kendi kaderine hükmedebilme mücadelesi olmaktan çıkıyor demektir. Diğer yandan halk fantazmagorik bir kategoriye dönüşüyor ise, yani bir cihette var diğer cihette varlığı şüpheli bir varlığa dönüşüyor ise, bu durumda da olsa olsa liberalleşmeden söz edebiliriz; ama demokrasiden değil.

Bu değerlendirme çerçevesinde günümüz dünyasına baktığımızda iki hakim sürecin işbaşında olduğunu görürüz: 1-İktidar belirli merkezlerin, özellikle devletin, tekelinden çıkıyor: iktidar daha çok adem-i merkezileşmekle kalmıyor, aynı zamanda bir cebir kuvveti olmaktan uzaklaşarak cezbedici bir kılıfa bürünüyor. Daha açık ifadeyle artık iktidar; hükümet, ordu, polis, baba gibi müşahhas merkezlerin elinde toplanmış görünen bir güç değil, medya ağları, sanal akışlar, piyasa gibi daha mücerret süreçlerde kendini gizliyor.

Diğer yandan piyasanın ve kâr prensibinin yönetip yönlendirdiği günümüz küreselleşen dünyasında devletle birey arasına sivil toplum kuruluşlarından çok bu iş dünyasını yönlendiren işveren grupları, şirketler, holdingler vakıf üniversiteleri vs giriyor. Bu tür organlar insan hayatının gittikçe daha fazla alanına nüfuz ediyorlar. Bu kariyer merkezleri, kişi hayatını demokratik kontrole açık olmayan bir şekilde yönetip yönlendiriyor.

Cebrî, aşikar olan iktidara karşı mücadele eden gruplar, cemaatler, sınıflar cazibesiyle efsunlayan yumuşak iktidarın kucağına birer birer düşüyor.

Bitirirken

Demokrasi mücadelesi, iktidar müşahhas ve temerküz etmiş bir vaziyette iken, halkın ortak iradesini hakim kılan bir yüksek sistem, hak ve özgürlükleri temin konusunda yüksek kapasitesi ve potansiyeliyle ön-plana çıkarken, günümüzde büyük bir meydan okumayla karşı karşıyadır. Eğer bugün özgürleşeceksek; bu öncelikle günümüzde nasıl bir iktidarla muhatap olduğumuzu bize gösterecek işleklikte zihne, ona karşı kendimizi koruyacak imana ve varlığımızı devam ettireceğimiz sefine olarak “biz”e, yani halkın yeni versiyonu cemaate ihtiyacımız var. Bu yazının tavafının tamamlanabilmesi ve içinin doldurulması için önemli muhtaciyeti var; ama umuyoruz ki sözünü ettiği meselenin okurlarınca üzerinde yeniden düşünülmesi ve müzakeresinde küçük de olsa bir katkısı olur.

Özet

Bu yazı iki mühim noktaya işaret etmektedir: Bunlardan ilki mucizevi bir ilaç gibi insanlığın çoğu derdine deva diye algılanan demokrasiyi doğru yerine konumlandırarak onu bu tılsımından arındırmaktır. İkincisi ise demokrasinin çözeceğini varsaydığımız sorunlara ve sorun merkezlerine odaklanırken, insanoğlunu yeniden ve farklı şekillerde kuşatan, onu tahakküm altına alan yeni dinamik ve gelişmelere işaret ederek bunların ıskalanma tehlikesine dikkat çekmektir.

Anahtar Kelimeler

Demokrasi, modernleşme, liberalizm, iktidar, özgürlükler

Abstract

This essay has two important remarks: One is to purge democracy, which has been presented so far as a medicine healing all diseases, of its charm by putting it to the right position. The Other remark is to draw attention to the danger of missing new dynamics and developments that encircle human beings once again in new forms which dominate them tyrannically when we concentrate on the problem centers and the problems that we assume to be solved by democracy.

Key Words

Democracy, modernization, liberalism, power, freedoms

Yukarı