. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1833

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2013 
 Risale-i Nur’dan Örneklerle Şerh ve İzah
 KÖPRÜ / Bahar 2008 
 Bir Medeniyet Dili Olarak Risale-i Nur


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Demokratlık
Kış 2014   [ 125. Sayı ]


Demokrat, Temel Hak ve Özgürlükleri İçselleştirmiş İnsandır

Mehmet Altan

Prof. Dr. İstanbul Ün. İİBF. Öğretim Üyesi

Demokrat, temel hak ve özgürlükleri içselleştirmiş insandır

Konuşan: Ahmet Dursun

Demokratlık kavramının sizin fikir dünyanızdaki tanımı nedir?

Demokratlık, insanlığın ve insanın kesişme noktasında sürekli özgürlüklerin gelişmesini sağlayan ve bu gelişmenin öncülüğünü yapan sosyal yapıya adapte olma kabiliyeti yüksek bir yaklaşımdır. Bu sabit bir şey değildir. Demokrasi ve demokratlığın özünde insan var. İnsanın bulunduğu ortam değiştikçe insanın yaşam biçimi, hakları ve özgürlükleri değişiyor. İnsan haklarının 65. yılını konuşuyoruz. Bu haklar giderek genişliyor. Şimdi Baltık ülkelerinde temel haklara internet de dahil oldu. Devlet üç gün içinde internet altyapısını yerleşim yerine getirmezse bir hakkı ihlal etmiş oluyor. İnsanın varlığının ve mevcudiyetinin özgürlük ve var oluş sınırlarını sürekli değiştiren ve zamanın ruhu ve tarihin temposuna uyumunu sağlayan düşünce ve eylem sistematiğidir demokratlık ve insan odaklı bir yaklaşımdır.

Yönetim biçimi haline geldiği vakit; yönetenlerin çıkarcılığı ve bencilliği statükoya dönüştüğü vakit, bir saray -teba ayrımına uğramaya başlıyor. Burada yönetenlerle yönetilenler arasında ayırım var oldukça bu ortaya çıkıyor. Yönetenlerin yönetilenlerden farklı bir sınıf ve konum içinde olmaları ve bunun uygulanması, toplumların gelişmişlik düzeyine göre nisbî bir faz farkı oluşturuyor.

Siyaset-devlet- toplum ve insan ilişkilerinin demokratik şemasını nasıl çizebiliriz?

Bunların hepsini somuta indirgersek, bütün söylediklerimizin hepsini şekillendiren hukuktur. Çünkü toplum ve insan ilişkili olarak, topluminsan- vatandaş ve devlet ilişkileri geliştikçe haklar da genişliyor. Mesela Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sürekli olarak ictihat kararları ile dünyadaki insan haklarını yeni yorumlarla genişletiyor; gelişen şartlara göre insanın kazanımlarını bir ictihat olarak belirliyor ve genişletiyor. Hukuksal gelişmeleri de takip etmek lazım. Çünkü tanımsız bir hak ve anlatım olamaz. Biz demokratlığı neye göre şekillendireceğiz dediğiniz vakit, bu temel hak ve hürriyetlerin ve sosyolojik yapının geldiği en son noktadaki tanımı itibari ile bunu şekillendirebiliriz, diyebiliriz. Onun için de hukuk olmadan demokrasi ve demokratlık konuşulamaz. Burada hukuk, demokratlığın en önemli tanımlayıcısıdır. Mesela fikir özgürlüğü… Avrupa’da “fikir özgürlüğü nedir?” diye baktığımız vakit şiddet ve hakareti dışlayan; ama topluma en aykırı gelecek fikirleri, toplumu en hoplatacak fikirleri hukuksal olarak devletin güvencesi altına alabilmesidir. Yani hoşa giden değil, en rahatsız edici fikirlerin de güvence altına alınabilmesidir.

Bazen yönetenlerin hukuk gücünü kullanarak bunu engellediğini görüyoruz. Hukuk güçlünün yanında yer alan bir araç haline gelirse…

Güçlünün yanında derken, hukuk da değişiyor. Gerçekten hukuk bir güç dengesini belirler ama toplumdaki güç dengesi de insan lehine değişiyor. Neden? Çünkü insan beyninin bulduğu bir buluş dünyanın en büyük zenginlik kaynağıdır. İnsan beyni üretim aracı haline geliyor.

Her alanda hızlı değişimler yaşanıyor. Bugün artık başkasını sömürmenin kârlı olmaktan çıktığı bir döneme giriyoruz. Ulus devlet dönemlerindeki anlayışlar artık geçerliliğini yitirdi. Yeni buluşlar yapmak artık daha kârlı. Büyük ülkeler bu yolu tercih ediyor. Maliyet ve üretim açısından sanayi dönemi mantığıyla hayata bakmanın artık zenginlik meydana getirmediği bir çağdayız. Bu çağda kâr etme başkasını sömürmekten değil, icat yapmaktan geçiyor.

Artık yeni bir döneme giriyoruz. Toplumun yapısıyla insanın yapısının özdeş olduğu bir döneme, insan odaklı bir çağa giriyoruz. İnsan yeniden yüceliyor ve bütün sistemlerin önüne geçiyor. Bunun sebebi eski ekonominin üretim faktörlerinin yerini inovasyonun alması.

Buluşlar, yani insan beyninin bulduğu yeni yaratımlar yeryüzüne yayılıyor. Artık sermaye sahibi olmanın önemi kalmadı. Bunun yerini yaratıcı bir fikir ve buluş sahibi olmak aldı. Artık insanoğlunun en önemli vasfı olan beyin, yeni bir üretim faktörü olarak karşımıza çıkıyor.

Zenginlik üretebilen, bütün hayatı beyinsel bir yaratıcılıkla, inovasyonla ve buluşlarla şekillendiren insan her şeyin önüne geçiyor. İnsan kutsalların kutsalı olarak her şeyin önüne geçiyor. Dünya, insanı her şeyden sakınır, gözetir hale geliyor. Artık insanı toplumun ve yaşamın en güzide yerine koyuyoruz.

Beyinsel faaliyetleri ile öne çıkan insan sosyal yapıyı da yeniden kuruyor. İnsanın ortak değerleri, temel hak ve özgürlükler ve bireysellik öne çıkıyor. Oysa ulus devlet döneminde insan sermaye sınıfı kadar önemli değildi. Bugünse sosyo-ekonomik sistemin özünü insan oluşturuyor. Bu yüzden de insanın özelliklerini içeren, önemseyen küresel bir yapılanmaya doğru gidiyoruz. Bu yeni oluşumlara da “insan odaklılık” diyoruz.

Bu yeni çağa uyamayan, eksik ritimle dans eden, değişimi algılayamayıp bu gelişmelere düşman olanların yeni döneme ayak uydurması mümkün değil.

Söylediğimiz güç dengesi de değişiyor, Bil Gates dünyanın en zengin insanı, bilimsel buluş sayesinde, onun için güç dengesi de insan lehine gitmek mecburiyetindedir. Bu bir trend tabii. İnsan lehine değişecek.

Bizde yüz elli yıllık bir anayasal gelenek olmasına rağmen bu değişim neden uzuyor?

Çünkü burada bunu taşıyan bir yapı yok. İnsanın kendisini değerli kılması ile mümkün olabilir bu. İnsanın kendini değerli kılması için değer üretmesi gerekir. İnsan olmanın dışında bir değer ürettiği vakit kendisine dokundurtmaz, haksızlık yaptırmaz, hukukuna sahip çıkar; ama bizde yirmi beş yaş yukarısındaki nüfusun ortalama okula gitme yılı altı buçuk yıl, yani orta ikiden terk. Bu şu demektir: bizim nüfusumuzun yani yarısından fazlasının mesleği yok demektir. Mesleğiniz yoksa, bir değer üretemiyorsanız hayattan korkarsınız. Hayattan korktuğunuz vakit, bir şekilde hak ve hukuk ikinci derecede kalır. Birincil derecedeki barınma, beslenme gibi ihtiyaçlarınızı karşılayamıyorsanız hak ve hukuk arama peşinden gitmezsiniz. Sadece var oluş üzerinden günlük yaşamınızı idame ettirme üzerinden hayata bakarsınız. Bu sizin temel olarak toplumun hukuksal güvencelerini sağlayabilecek, toplumun devletle ilişkilerini sizin lehinize tanımlayacak bir yaptırımı getirmez. Türkiye’nin Osmanlıdan padişahlığı devraldığı cumhuriyet, içi değiştirilmemiş bir cumhuriyettir. Burası hala vatandaşsız bir cumhuriyettir. Vatandaşsız cumhuriyet olmasının nedeni de, insanların büyük bir kısmının meslekleri olmadığı için, yaşam kalitesi açısından güçsüz oldukları için, hayat karşısında ezildikleri için, kendilerinin hak ve hukukunu aramak, vicdansızlıklara demokratik bir isyan sergilemek; eşitsizliklere, hukuksuzluklara karşı çıkmak durumunda değiller. Var olma savaşı veriyorlar. Onun için de anayasa, buranın toplumunun yeniden şekillenmesine, devletin çatısının yeniden tanımlamasına, yönetim ve yönetilenler arasındaki ilişkiyi yeniden sağlayacak bir anayasayı oluşturmuyor. Çünkü birinci derece ihtiyaç olarak görülmüyor.

Demokrasinin öznesi olarak ‘demokrat insan’ tipi kabul ediliyor. Demokrat insanın özellikleri nelerdir?

Demokrat insanı; insanın insan olarak var oluşunun farkında olup insan olma kabiliyeti üzerinden empati yapan, temel hak ve özgürlükleri içselleştirmiş insan olarak algılıyorum.

Yine buradan hareketle; Liberal, Muhafazakâr ve Sosyal Demokrat türlerinin ortak noktası demokratlık olarak karşımıza çıkıyor. İdeolojilerin demokratlığa rengini verdiğini görüyoruz. Bunlardan hangisi gerçek demokratlık?

Demokratlık çoğulculuğu gerektirir. Bir şekilde temel hak ve özgürlükler… başkasını garipseyen adam kentli olamaz. Garipseyen adam demokrat olamaz. Buradaki özü, başkasının temel hak ve özgürlüklerine saygıdır, senin gibi olmayanı garipsememektir. Eğer birisinin temel hak ve özgürlüklerini ihlal ediyorsan, senin gibi olmamasını garipsiyorsan, hatta benzemezlik üzerinden hayatı kuramıyorsan, başına ne koyarsan koy, demokrat olmaz. Muhafazakar, liberal demokrasi vs. bunun içindeki öz aynıdır; ama kullanım sistemli farklıdır.

Siz İkinci Cumhuriyet fikrini üretenlerden birisiniz? ABD’de Demokratlar Cumhuriyetçiler şeklinde belirgin bir ayrım var. Demokratlık ve Cumhuriyetçilik çatışan kavramlar mıdır?

Cumhuriyet iktidarı hanedanın elinden alır. Cumhuriyet ilan edildiği zaman artık iktidar babadan oğla geçmeyecek demektir. Bunun bir anlam taşıması için aileden alınan iktidarın halka devredilmesi lazım. Halka devredilmesi için her türlü farklı fikrin rahatça propagandasının yapılıp örgütlenebileceği, yaşam biçiminin çoğaldığı bir yapı gerekir. Halkın çoğulculuğunu ve farklılığını güvence altına alan bir rejimdir. Cumhuriyet bizde neden bir işe yaramadı. Çünkü Osmanlı hanedanı gitti tek parti iktidarı geldi.

Bunun en sağlıklısı demokratik bir cumhuriyettir. Yani hem bir hanedan yürütmesin hem de halk egemenliği, hukuksal bir çoğulculuk kavramı içinde şekillensin. Bizde hala tek parti rejiminin bütün yasaları var, onu vernikleyen 12 Eylül’ün bütün yasaları duruyor. Mesela ‘İller Yasası’ faşizan bir yasadır, 1949’dan kalma bir yasadır. YÖK 12 Eylül’ün en faşizan kurumudur, hala devam ediyor.

Demokrasi cami ile kışla kavgası değildir. Demokrasi, bütün toplumun farklılığını, çoğulculuğunu güvence altına alması, insanın kutsallığının kabulü, kimsenin kimseye karışmaması ve hukukun egemen olmasıdır. Geldiğimiz noktada, bugün hükümet her şeye karışıyor, Kemalizm de karışıyordu. Biz laikçi bir Kemalizm’den dindar bir Kemalizm’e geçtik.

Türkiye dünyalı bir anlayışın parçası olabilseydi, bir çok şey farklı olabilirdi. Türkiye, şimdi, cami kışla kavgasında caminin kışlaya rövanşını izliyor, 28 Şubat’tan 15-16 yıl öncesinden kalmış bir savaş veriliyor.

Ergenekon sürecinin demokrasiyi güçlendirdiğini düşünüyor musunuz?

Demokrasiyi güçlendirebilmesi için rejimin demokratikleştirilmesi lazımdı. Ergenekon süreci Başbakan’ın vesayeti ele geçirmesi için bir tehdit olarak kullanılıp bir noktada durduruldu, rejimin demokratikleştirilmesi aşamasına taşınmadı. Uludere’de katliamdan sonra Başbakan Genel Kurmay Başkanı’na teşekkür etti. 27 Nisan müthiş bir darbedir. “Başörtülü bir cumhurbaşkanı istemiyorum” diyen Genelkurmay Başkanı yargılanmadı. Sayıştay, Avrupa birliğinin bize önerdiği bir uyum yasasıdır, askerlerin yerindelik denetimini AKP by-pas etmiştir. 11 yıldır iktidardalar, askerlerin maaşı açıklanmıyor. Bunları gizliyorlar. Askerî yargı hala devam ediyor. Uludere Genel Kurmay mahkemesinde. Vesayetin devam ettirilmesi için biriyle anlaşması lazımdı, orduyla anlaştı. Bu, bir şekilde gücünü dikte ettirecek noktaya kadar demokratikleşme sürecini kullandı, ‘vesayet benim elime geçti’ dediği noktada orduyla anlaştılar.

Buradaki asıl problem nedir? Demokrat bir zihin yokluğundan mı söz ediyorsunuz? Türkiye böyle bir zihne sahip olsaydı…

Bu anlayışın kendine zarar verdiğini bilirdi. Bundan en büyük zararın kendisinin alacağını bilirdi. En sağlıklı yapı sistemi değiştirmektir. Sistemi değiştirmeden bilek güreşine girmenin bu topraklarda kimseye yaramadığını bilirdi. Buranın otuz altı padişahı var, on dördü yıkılıyor, ikisinin kellesi gidiyor. Eğer devlet bir bireyin eline geçebiliyorsa, o devlet değildir; çünkü o zaman o başkasının da eline geçer. Başbakan’ın yaptığı en büyük tehlikelerden biri, Türkiye’nin sağlıklı gelişiminin sürekli kendini geliştirebilecek bir hukuksal sistemi hayata geçirememesi, demokratik bir denetim mekanizması kurmak yerine yetmiş altı milyonu tek başına yöneteceği bir sistemin rüyasına kapılmasıdır. Bu şekilde vesayet rejimi, ister istemez, 28 Şubat’tan rövanş almaya kalktığınız için çok kanlı bir geri dönüşü de içinde barındırıyor. Nasıl olsa el değiştirebilen bir yapı var. Oysa devlet, hiç kimsenin eline geçmeyecek, toplumun gelişmesine ayak uydurabilecek sosyal bir organizmadır. Siz bunu ‘emniyeti, polisi ele geçirdim, yetmiş altı milyona ben ayar vereceğim’ yanılgısına düştüğünüz an, sizin altınızdan birileri onu çeker, size de çok ağır maliyet ödetir. Çünkü bu bir kızıldereli- kovboy kavgasının ötesine geçemez.

Bu noktada biraz da Bediüzzaman çizgisinden söz edebilir miyiz? Bediüzzaman Said Nursî, Cumhuriyet öncesi Ahrarları, Cumhuriyet sonrasında da Demokrat Parti çizgisini destekliyor. Bediüzzaman’ın din adına ortaya çıkan partileri desteklemediğini görüyoruz. Bu çizgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dindarlık siyasetle çelişen bir şey. Dindarım diyorsunuz, beş vakit namaz kılıyorsun, dua ediyorsun, ama Uludere’deki katliamın üstünü kapatıyorsun. Yolsuzluk, rüşvet vb. olaylara girmiyorum bile. Şikede kanun değiştiriyorsun, ceza indirimi uyguluyorsun; dindar bir adam siyaset yapamaz aslında.

Kamu ihalesine hile karıştırmanın cezasını indirdiler. Bir Müslüman bunu nasıl yapabilir? Ancak dindar olarak kendine oy getirebilecek facialara üzülüp diğerlerine hiç aldırmayarak nasıl bir bütün vicdan olunabilir, nasıl böyle bir Müslümanlık olabilir? Benim bunları hafızam almıyor. Siyaset yapmaya başladığın vakit zaten dinden istifa ediyorsun. Cemaati fişleyerek ya da onun altına imza atarak dindar olunabilir mi? “Ben Müslüman’ım ama dindarları fişleyecek bir belgenin altına imza atarım” diyerek nasıl dindarlık olabilir? Bunu nasıl açıklayabiliriz?

Dersane üzerinden başlayan ve Cemaat AKP kavgası olarak büyüyen gelişmeleri demokrasinin geleceği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu kavga, aslıyla yaratmak istediği efsane arasındaki uçurumu gösterdi.Türkiye’de akıl dışı işler oluyor. MGK tutanaklarında gördüğümüz gibi çifte standart anlayışlar hakim. Muhafazakarların, dindarların benim açımdan anlamı şudur: ‘Ben dindarım’ dediğin vakit, ‘ben vicdanlı birisiyim’ demek. Olup bitene vurduğunuz vakit, vicdanlı mı değil diye, Türkiye’nin olup biteninde inançlı vicdan görmüyorum.

Bediüzzaman’ın dindar demokrat vurgusu var eserlerinde. Bu kavram sizde neyi çağrıştırıyor?

Said Nursî’nin bu cenahtan, siyaset yapanlardan çok büyük bir farkı var. Said Nursî’nin bir beklentisi yok. Bunların hepsinin bir beklentisi var. İkbal beklentisi, devlette ömür boyu tantana, şatafat, devlet imkanları…Bunlar toplumun içinde var olamıyorlar. Bunların devlette, siyaseten iktidardan gitmeyeyim dediğiniz vakit, her türlü çifte standart olur. Bu geçenlerde gittim, Van’da Nursî’nin çilehanesini gördüm. Bunların hiçbir şekilde param olsun, pulum olsu, burayı ben yöneteyim, iktidar gitmesin gibi bir düşünceleri ve beklentileri yok. Para-pul, pozisyon beklentilerine girip, kaybetmemek için her türlü iki yüzlülüğe tevessül ettiğiniz vakit çarpılırsınız.

Said Nursî bir siyasetçi değil, felsefeci ve düşünce adamı. Neden insan çarpılıyor? Hak etmediği noktalarda kalabilmek için çaba sarf etmeye başladıkları vakit… Türkiye’yi yönetenler kendi mesleklerinde kalsalardı nereye gelebilirlerdi? İktidarı çok seviyorlar. Muhafazakâr kesim bu dönemde iyi bir sınav vermedi. Para ve güç karşısında kendi vicdanını dinlemeyen bir adama ben inançlı, dindar demem. Said Nursî’nin böyle beklentileri yok. Said Nursî bu işlere, din felsefesine kafa yoran, orada yoğunlaşan, çok çalışan ve bunun için muazzam bir emek sarf eden birisi. Dini kullanarak siyaset yapma peşinde olan birisi değil. Mevcut kadro dini sömürerek iktidarda kalma noktasına geldi. Türkiye’nin nereden başlayıp nereye geldiğini görüyorsun. Demokrasiden başlayıp bir din rövanşına geldi. Onu da kendi istedikleri tarzda yapıyorlar, kent dindarlığı şeklinde değil. Kasabanın şehre dayatmasını din üzerinden formüle etmek isteyen yabanlıkla bu işin siyaseten rantını yemeye kalkan insanlarla, düşünce dünyasında ömrünü var eden birisi arasında muazzam farklar var.

Biz demokrasi konusunda bugüne kadar yönümüzü Batı’ya bakarak belirledik; ama Batı, Mısır meselesinde olduğu gibi, demokrasi dersinde iyi bir sınav veremedi. Demokrasi konusunda yeni bir pusula mı gerekiyor, ne dersiniz?

Batı dış politikada bir şekilde çifte standart uyguluyor; ama kendi içinde böyle bir çifte standartlık yok. Bir kere bunu ayırmak gerekir. Biz de öncelikle kendi içimize bakalım. Mesela hükümet Mursi darbesine şiddetle karşı durdu, peki aynı duruşu içerde niye göstermiyorlar, niye 27 Nisan’ı yargılamıyorlar? Darbelere karşılarsa bunu niye yapmıyorlar? Bu darbelere karşı olmak siyasi bir laftan öteye geçmiyor. Darbelere karşı iseniz, içerde 27 Nisan’ı yargılamanız, 12 Eylül’ün bütün yasalarını değiştirmeniz gerekir. Hem 12 Eylül’ün getirdiği kurumsal yapıdan- YÖK, MGK gibi- yararlanacaksın hem de darbelere karşıyım diye, Müslüman Kardeşler ayağımın altından kayıyor diye Mısır’da ayağa kalkacaksın; ama bir taraftan da 27 Nisan darbesini hiç olmamış gibi kabul edeceksin. AKP’nin ne yazık ki, bugün demokratlıkla ilgisi kalmamıştır.

Bahsettiğiniz siyasi ikiyüzlülükten Türkiye nasıl sıyrılır?

Bence gerçek inançlıların, gerçek vicdanlıların, gerçek Müslümanların kent Müslümanlığı algısı ile buradan çıkabiliriz. Yani, Müslümanlığın bir şekilde iç yolculuk, hakikati arama, başkalarına ayar verme değil, kendi içindeki bir varlık sürecini sorgulayan bir seyahat olduğunun ortaya çıkmasıyla bundan kurtulabiliriz. Şimdi olup biten, din üzerinden sarayı ele geçirme harekatıdır.

Yukarı