. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2044

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2003 
 Medeniyet
 KÖPRÜ / Kış 99 
 Devlet-i Aliyye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Demokratlık
Kış 2014   [ 125. Sayı ]


İki ölçütlü demokrasi: İslâm demokrasisi

Islamic Democracy: A Democracy with Two-Parameters

Ali Bakkal

Prof. Dr. Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi

1. Demokrasinin Tanımı ve İlkeleri

Demokrasi Yunanca bir kavram olup demos ve kratia kelimelerinden oluşur. Demos, halk; kratia ise idare ve iktidar anlamına gelir. Buna göre demokrasi “halk iktidarına dayanan hükümet şekli” demektir. Demokraside egemenlik kayıtsız şartsız milletin sayılır. Yönetime topluca katılması mümkün olmadığı için halk egemenlik hakkını milletvekilleri aracılığıyla kullanır.

Vatandaşların yönetime katılması, yöneticiyi seçmesi ve yöneticinin kendi adına iş görmesi haklarını içermesi bakımından demokrasinin şu ilkeleri öne çıkar:

a. Millî Egemenlik:Yönetme yetkisi halka aittir. Dolayısıyla demokraside egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Halkın iradesi ve egemenliği, belirledikleri temsilciler aracılığıyla gerçekleşir. Halk temsilcilerini seçer; temsilciler de halk adına yasalar yapar. Ülke bu yasalara göre yönetilir.

b. Seçme ve Seçilme Hakkı:Halkı teşkil eden fertlerden her birinin yönetime fiilen katılması mümkün değildir. Halk bu hakkını seçim aracılığıyla kullanır. Seçimde seçme hakkı olduğu gibi seçilme hakkı da vardır. Halk seçimle yönetime getirdiği idarecilere belirli bir süre için kendi adına yönetme yetkisini devretmiş olur.

c. Katılım:Demokraside vatandaşlar yönetime katılım haklarını iki şekilde kullanırlar: Birinci olarak seçme ve seçilme haklarını kullanmak suretiyle yönetime iradesini yansıtırlar. İkinci olarak da sivil toplum kuruluşlarındaki etkinlikleriyle bu hakların takipçisi olurlar.

d. Özgürlük ve İnsan Hakları: Bireyin yönetime katılım hakkının bulunması aynı zamanda onun özgür bir varlık olmasını gerektirir. Başkalarının haklarına zarar vermeden birey istediğini yapabilme hakkına sahip olmalıdır. Özgürlüğün bulunması da bir özgürlük alanının bulunmasını, yani insan haklarının olması gerektirir. Netice itibariyle demokrasi, insan hakları temeline dayanan bir yönetim biçimi olmaktadır.

e. Eşitlik: Demokraside her vatandaşın yönetime eşit seviyede katılma hakkı olduğu için, sonuç itibariyle bütün vatandaşlar haklarını kullanmada ve yasalar önünde eşit konumdadır. Yasalar herkese aynı biçimde uygulanır; herhangi bir kişiye, aileye, zümreye ayrıcalık tanınmaz.

f. Farklı Görüşlere Saygı: Demokraside her vatandaşın eşit konumda olması, her görüşe, her anlayışa ve her inanışa saygı gösterilmesi gereğini doğurur. Görüş, anlayış ve inanç farklılıkları da ayrı siyasî partiler yoluyla kendilerinin temsil edilme hakkını tevlid eder. Dolayısıyla seçimlere birden fazla siyasî partinin katılma hakkı olur. Böylece farklı görüş ve düşünceler yönetimde kendilerini ifade imkânını bulmuş olurlar.

g. Çoğunluğun Yönetimi: Demokraside herkesin fiilen yönetime katılması mümkün olmadığı gibi siyasî partilerin de katılması mümkün olmayabilir. Bu durumda demokraside çoğunluk ilkesi öne çıkarılmıştır. Buna göre seçimlerde çoğunluğu elde eden parti iktidar olur; diğer partiler de muhalefeti oluşturur. Yönetimi iktidar partisi veya partileri elinde bulundurmakla birlikte muhalefetin de taleplerini yeterince ortaya koyma hakkına sahiptir.

h. Hoşgörü: Demokrasi çoğunlukta olanlara düşüncelerini uygulama, azınlıkta olanlara da eşit haklar ve düşüncelerini özgürce ifade etme hakkı tanıdığı için, her iki tarafın anlaşamadıkları konularda birbirlerine karşı hoşgörülü olmalarını gerekli kılmaktadır. Demokrasi ancak bu hoşgörü sayesinde problemsiz yürüyebilir. Bu yüzden demokrasi bir hoşgörü ve bir fazilet rejimi olarak kabul edilmiştir. Demokraside farklılıklar vasıtasıyla insanlar birbirlerine tahammül etmeyi ve birbirleriyle uzlaşmayı öğrenirler. Farklılıklar bir zenginlik unsuru kabul edilir.

ı. Hukukun Üstünlüğü: Yönetim çoğunluğun elinde olmakla birlikte devlet idaresi hukukun üstünlüğü prensibine uygun şekilde gerçekleştirilir. Yöneticiler işlerini hukuk çerçevesinde yürütürler ve vatandaşlar için de hukuk güvenliğini sağlarlar. Demokrasi ile yönetilen bir ülke hukuk devleti olmak zorundadır. Devletin yaptığı bütün işler yargı denetimine açıktır. Hukuk devletinde güç hükümette değil, kanundadır, hukuktadır. Kanunlar insan haklarına; uygulama da hukukun üstünlüğü prensibine uygun olmalıdır. İktidar hiçbir kimse ya da grubun tekelinde olmamalıdır.

i. Kuvvetler Ayrılığı: Montesquieu’den beri demokrasilerde kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanması önem kazanmıştır. Yasama, yürütme ve yargının tek elde toplanması iktidar tekeli oluşturacağı için, bu kuvvetlerin ayrılıp birbirinden ayrı organlar tarafından temsil edilmesi demokratik yönetimin en önemli ilkelerinden biri olarak kabul edilmiştir.

Demokrasilerde bu ilkelerin uygulanması için bazı kurumlara ihtiyaç duyulur. Ana hatlarıyla bu kurumlar parlamento, siyasi partiler, anayasa, sivil toplum örgütleri ve kolluk kuvvetleridir. Demokrasinin ilkeleri bu kurumlar aracılığıyla uygulama alanına taşınır. Bir ülkede kurumlar arasındaki ilişkiler ne kadar iyi olursa, demokrasi kalitesi de o kadar yüksek olur.

2. Eski Yunan Demokrasisi

Doğuşundan itibaren demokrasi yukarıda niteliklerini saydığımız özellikleriyle ortaya çıkan ve uygulanan bir sistem değildi. Demokrasinin nasıl bir gelişme kaydettiğini anlamak için ilk örneklerine bakmamız lazımdır.

En eski demokrasi uygulaması Yunan şehir-devletlerine dayanır. En iyi uygulayıcısı, o dönemde en güçlü şehir olan Atina idi. Bu sebeple Atina demokrasisi olarak da adlandırılmıştır. Belli başlı tüm kararlar, bütün vatandaşların üye olduğu meclis veya Eklesya tarafından alınıyordu. Bu meclis senede en az kırk defa toplanıyordu. Tam zamanlı çalışacak kamu görevlilerine ihtiyaç duyulduğunda, bütün vatandaşları temsil eden küçük bir örnek olmaları için kura usulü ile veya dönüşümlü olarak seçiliyorlardı ve mümkün olan en geniş katılımın sağlanması için görev süreleri kısa tutuluyorlardı. Meclisin yürütme komitesi olarak faaliyet gösteren ve beş yüz vatandaştan oluşan bir konseyi vardı, elli kişilik bir komite de bu konseye teklifler hazırlardı. Komite başkanlığı görevi sadece bir günlüktü. Neredeyse bütün vatandaşların katılımını sağlayan bu uygulamaya bakarak “bu ne mükemmel demokrasi” diye düşünebilirsiniz. Fakat gerçekte bu bir demokrasi değil, bir oligarşi idi. Yani belirli bir grubun ülkeyi yönettiği bir yönetim biçimi idi.

Zira, o günün koşullarına göre kadınlar, köleler ve o şehir-devletinde doğmamış olanlar (metikler, yerleşik yabancılar) bu haklara sahip değillerdi. Bu sistemin en güçlü uygulayıcısı olarak Atina’yı ele alırsak: M.Ö. 4. yüzyılda nüfusun 250.000-300.000 arasında olduğu tahmin edilir. Bu nüfusun 100.000’i Atina vatandaşı ve Atina vatandaşları arasında da sadece 30.000’i oy verme hakkına sahip yetişkin erkek nüfusu bulunduğu tahmin edilmektedir. Atina demokrasisinde vatandaşlar büyük bir iştiha ile yönetime katılmak istiyorlardı. Çünkü onlarda yönetime katılmak demek, kadınlara, şehirli olmayanlara ve kölelere yeni görevler yüklemekten ibaretti. Atina demokrasisi tam tamına sorumsuz insanların başkalarına sorumluluk yüklemesinden ve belirli bir grubun hâkimiyetinden ibaretti. Bir oligarşi idi. Bu yüzden Aristo ve Eflatun gibi eski Yunan filozofları demokrasiyi eleştirmişler ve bu uygulamayı “ayak takımının yönetimi” olarak görmüşlerdir. Fakat daha sonra bu vahşî demokrasi ehlîleştirilerek günümüzde “ideal bir yönetim biçimi!” haline getirilmiştir.

3. Cumhuriyet - Demokrasi İlişkisi

Demokrasi halkın iktidarına dayanan bir yönetim biçimi olarak ifade edilmekle birlikte hiçbir devletin yönetim şekli doğrudan “demokrasi” olarak nitelendirilmez, en iyi ihtimalle “demokratik cumhuriyet” olarak nitelendirilir. Yani demokrasi, cumhuriyetin bir sıfatı olarak gösterilir. Bu nedenle biraz da cumhuriyet-demokrasi ilişkisi üzerinde durmamız gerekmektedir.

Cumhuriyet, Arapçada “cemiyet, toplum, kamu” anlamına gelen cumhûr kelimesinden türetilmiştir. 18. yüzyıl Avrupa’sında monarşi ile yönetilmeyen Hollanda, İsviçre (ve 1789 Devrimi sonrasında Fransa) gibi ülkeleri tanımlayan Latince respublica ile Fransızca république sözcüğünün Türkçe çevirisi olarak benimsenmiştir. Latince res publica klasik kullanımda “kamusal olan” anlamındadır. Bir topluluğa onları birleştirmek suretiyle halk olma özelliğini kazandıran, kamusal nesne anlamına gelir.

Bir yönetim şekli olarak cumhuriyet, “milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi” olarak tanımlanır. Bu tanım yaklaşık olarak demokrasinin de tanımıdır. Ancak hemen bütün ülkelerde cumhuriyeti tanıtan en önemli ve tek ortak özellik, “devlet başkanlığı makamının babadan oğula veya aile yakınlarına miras kalmaması” şeklindedir. Yani genellikle cumhuriyet “ne olduğu” ile değil “ne olmadığı” ile tarif edilmeye çalışılmıştır.

Türkiye’de “devlet kuran parti” olarak nitelenen Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ideolojisini oluşturan “cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, devrimcilik ve laiklik” şeklinde ifade edilen “altı ok”unda demokrasi yoktur. Halkçılık dışındaki ilkeler totalitarizmi simgeler. Esasen “halkçılık” da “Kendi ideolojimiz istikametinde halkı yönlendirmek” anlamında olduğundan bu ilke de totalitarizm kokmaktadır. Cumhuriyet, demokrasi ile beslenmediği zaman sadece iktidar savaşında “siyasal” bir manevra olarak kalır. Cumhuriyetçilik bazen demokrasiden o kadar uzak olur ki M. Şükrü Hanioğlu gibi bazı akademisyenlerin cumhuriyetçiliği “demokratikleşmenin önünde engel” olarak tanımlamasına sebebiyet verir.

Aristo, cumhuriyeti; “umumun menfaatini gözeten halk idaresi” diye tarif etmiştir. Montesquieu ise, cumhuriyet rejiminde üç ana kuvvet (yasama, yürütme, yargı) bulunduğunu; bunların birbirine karşı bağımsız ve denetleme esasına göre işleyen, başında seçimle gelmiş yöneticilerin olduğu siyasi rejim olarak ifade etmiştir. 1789 yılında Fransa’da vuku bulan ihtilalle Avrupa’daki zalim krallık rejimlerine tepki olarak doğmuş bulunan cumhuriyet rejimi, zamanla cumhuriyete tamamen zıt rejimler tarafından, gerçek yüzlerini örtmek için kullanılmıştır Sosyalist ülkeler isim olarak cumhuriyet kelimesini benimsemişler, fakat “halka rağmen halk için” düsturunu uygulamışlardır. Cumhuriyet ilk olarak ABD’de 4 Temmuz 1776’da, Fransa’da ise 1789’da ilan edilmiştir.

Şüphesiz bir dilde iki ayrı kavram hiçbir zaman aynı anlama gelmez. İki kavram % 90 aynı anlama gelse bile, % 10 farklı anlamda kullanılır. Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki ilişkide de aynı durum söz konusudur. Nitekim cumhuriyetin niteliklerine bakıldığında yaklaşık olarak demokrasinin nitelikleriyle örtüşen şeyler zikredilir. Ama her ikisi tam tamına aynı şey değildir. Cumhuriyet daha çok bir rejim, demokrasi ise cumhuriyetin uygulanış şekillerinden biri olarak algılanmıştır.

Bu uygulanış biçimlerinden yola çıkarak sloganik bir biçimde cumhuriyet- demokrasi farkını şu şekilde ortaya koyabiliriz:

Cumhuriyet devlettir, demokrasi halktır.

Cumhuriyet rejimdir, demokrasi yönetim ilkeleridir.

Cumhuriyet bedendir, demokrasi ruhtur.

Cumhuriyet toplumdur, demokrasi bireydir.

Cumhuriyet kurumdur, demokrasi insandır.

Cumhuriyet iktidardır, demokrasi hukuktur.

Cumhuriyet kanundur, demokrasi hakkaniyettir.

Cumhuriyet çoğunluktur, demokrasi azınlıktır.

Cumhuriyet güçtür, demokrasi haktır.

Cumhuriyet seçimdir, demokrasi adalet ve eşitliktir.

Cumhuriyet laikliktir, demokrasi din ve vicdan hürriyetidir.

Cumhuriyet üstten bakıştır, demokrasi hoşgörüdür.

Cumhuriyet otoritedir, demokrasi özgürlüktür.

Netice itibariyle cumhuriyet, sırf bu ismi taşıdığı için iyi veya değerli olamaz. Onun iyi veya kötü, değerli veya değersiz oluşu, dayandığı değerlere, benimsediği ilkelere, peşinden koştuğu amaçlara, kullandığı yöntem ve araçlara bağlıdır. Bir şeyde aslolan o şeyin mahiyetidir; o şeyin mahiyeti ise onun hakikatidir. İsimlerin değişmesiyle hakikat tebeddül etmez. Zülme adalet külahını giydirmekle zulüm adalete dönüşmez. Bu bağlamda Bediüzzaman’ın “adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir” diyerek tarif ettiği cumhuriyet; istibdad-ı mutlak olarak uygulanan birinci kısımdaki cumhuriyet değil, demokratik bir cumhuriyettir.

4. İslâm ve Demokrasi

Öncelikle İslâm’ın, insanların dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen ilahî kaynaklı bir din; demokrasinin ise, insanların kendi bilgi birikimlerine dayalı olarak ortaya koydukları bir yönetim biçimi olduğunu vurgulamak gerekir. Bu vurguyu yapmanın maksadı, bu iki kavramın, birbirinin zıddı veya birbirinin alternatifi ya da birbiriyle tamamen uyuşan unsurlar gibi takdim etme gayretlerinin doğru olmadığını belirtmektir. Bu yüzden, İslâm’ı, bir din olarak kendi kulvarında, demokrasiyi de bir yönetim şekli olarak kendi kulvarında değerlendirmek gerekir. Bunu yaparken, sadece kavramlara takılıp kalmadan, bu kavramların muhtevasını, objektif bir bakış açısıyla karşılaştırmak zarureti vardır.

İslâm, çerçevesi belli bir yönetim biçimi öngörmemekle birlikte, Kur’an, Sünnet ve Hz. Peygamber’in (sav) uygulamalarından yönetimle ilgili bazı evrensel prensipler çıkarmak mümkündür. Bu prensiplerden hareketle dünyanın herhangi bir bölgesinde, dönemin ihtiyaçlarına, insanlarının kültürel yapısına, oluşan siyasî şartlara, zamanın ve coğrafyanın getirdiği imkân ve zorunluluklara göre, yeni bir yönetim modeli geliştirilebilir.

Sözlük anlamı itibariyle halîfe, “öncekinin yerine geçen” anlamına gelir. Hz. Peygamber (sav) savaş maksadıyla (gazve) şehir dışına çıktığında Medîne’de yerine vekil olarak bıraktığı kişilere halîfe denildiği gibi, vefatından sonra devlet başkanı hüviyetiyle onun yerine geçen Hz. Ebû Bekir’e de halîfe denilmiştir. Hz. Ömer, halife olunca da ona “Halîfetü halîfeti Resûlüllah (=Resûlüllah’ın halifesinin halifesi)” denmiştir. Fakat bu söyleniş biraz garip ve uzun olduğu için sonradan Hz. Ömer’e “Emîrü’l-Mü’minîn (=Mü’minlerin Emîri)” denilmeye başlanmıştır. Halîfelik İslâmî yönetimin mutlak adı olmadığı gibi, ilke ve sınırları belirlenmiş bir yönetim şekli de değildir. Genel yönetim prensiplerinden taviz vermemek şartıyla İslâmî yönetiminin adı ve şeklinde zamanın şartlarına göre değişiklik olabilir. Esasen yönetim şekillerinde isim ve kavramlara pek takılmamak gerekir. Günümüzde pek çok krallık (monarşi) vardır, fakat yönetim şekli demokratiktir. Adı cumhuriyet olan pek çok devlet vardır, fakat gerçekte yönetim şekli monarşi, oligarşi, totalitarizm veya despotluktur. Çok partili döneme geçinceye kadar Türkiye’de de rejimin adı cumhuriyetti, fakat mahiyeti monarşi veya oligarşi idi. Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra Padişah’ın yerine tek adam (monarşi), daha sonra da ideolojik bir kadro (oligarşi) gelmiştir.

5. Demokrasi İlkelerinin İslâm Açısından Değerlendirilmesi

a. Millî Egemenlik Açısından: Demokraside egemenlik kayıtsız şartsız millete ait iken, İslâm’da hâkimiyet Allah’a aittir. İslâm ile demokrasi arasında en temel fark bu husus görünmektedir. Fakat bu husus zannedildiği kadar önemli bir fark doğurmamaktadır. Zira Allah bir hüküm vazederken bunu kendisi için değil, kulları için koyar. Allah kullarını, kulların kendilerini bilmesinden daha iyi bildiği için bu hüküm insan fıtratına daha uygun olur. Allah’ın insanlar için hüküm koyması, büyüklerin kreş çocukları için düzen koymasına benzer bir durumdur.

Kur’an’da hukuk için esas alınacak 300 kadar âyet vardır. Bunların da büyük bir kısmı kaide niteliğinde hüküm içerir. Kaynak olarak kullanılan hadislerin sayısı da 800 civarındadır. Bunların dışındaki kitaplar dolusu hükümler tamamen genel kurallardan çıkarılmıştır. Buna göre İslâm hukukunun büyük bir kısmının beşerî ağırlıklı olduğunu söyleyebiliriz.

b. Seçme ve Seçilme Hakkı Açısından: Demokraside olduğu gibi İslâm’da da seçme ve seçilme hakkı vardır. Ancak İslâm’da bir kişinin devlet başkanlığına doğrudan aday olması hoş karşılanmamıştır. Devlet başkanı olacak şahsın, ehl-i hal ve akd denilen kurul tarafından aday gösterilmesi uygun görülmüştür.

Diğer taraftan geçmişte seçilen devlet başkanları ölünceye kadar başkan seçilirdi. Günümüzde bir kişinin ömür boyu devlet başkanlığı koltuğunda oturması, bir hayli problemli görünmektedir. Ayrıca seçilen devlet başkanının bu görevi ömür boyu sürdürmesi gerektiğini ifade eden herhangi bir âyet, hadîs ve Sünnet yoktur. Bu görüş tamamen Hz. Peygamber’den sonraki uygulamalara dayanmaktadır. Günümüz İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu devlet başkanının belli bir süreyle seçilebilmesinde bir mahzur görmemektedirler

c. Katılım Açısından: Demokraside olduğu gibi İslâm’da da vatandaşlar yönetime katılım haklarını, hem seçme ve seçilme haklarını kullanmak, hem de sivil toplum kuruluşlarındaki etkinlikleriyle bu hakların takipçisi olmak suretiyle kullanırlar. İslâm tarihinde Müslümanlar, sivil toplum kuruluşları etkinlikleri vasıtasıyla yönetime katılımın en yüksek örneklerini vermişlerdir. İslâm tarihinde vakıfların, ahîlik teşkilatlarının, medreselerin, tekkelerin, imârethânelerin, kütüphanelerin, hatta mescidlerin yaygınlığı bu durumun en açık göstergesidir. Öyle ki vakıflar söz konusu olduğunda hemen herkes “İslâm bir vakıf medeniyetidir” sözünü dile getirmeden edemez. Günümüzde bu katılım daha da çeşitlendirilebilir ve yaygınlaştırılabilir.

d. Özgürlük ve İnsan Hakları Açısından: Demokraside halkın yönetime katılımı ve bu hususta eşit haklara sahip olmasından çok, hangi hak ve özgürlüklere sahip oldukları daha önemlidir. İdeal anlamda hiçbir düşünceve rejim İslâm’la yarışamaz. Demokrasinin en önemli ayağı hak ve özgürlükler olduğu için bu konuyu aşağıda “İki Ölçütlü Hak ve Özgürlük Teorisi” başlığı altında inceleyeceğiz.

e. Eşitlik Açısından: Demokraside olduğu gibi İslâm’da da, her vatandaş, haklarını kullanmada ve yasalar önünde eşittir. Yasalar herkese aynı biçimde uygulanır. Ancak İslâm, dinî inançları varoluşsal bir gerçeklik olarak kabul ettiği için, dinler kendi mensuplarına farklı hükümlerin uygulanmasını öngörürse, İslâm bu farklılığı kabul eder. Bu hususta İslâm belli bir oranda çok hukuklu bir sistem öngörür. İslâm insanlara inandıkları gibi muamele edilmesini teklif eder. Ne Müslüman olmayanlara İslâm inançlarının, ne de Müslüman olmayanların inançlarının Müslümanlara dayatılmasını kabul etmez. İnançlar karşısında eşitlik ilkesini öne çıkarır.

f. Farklı Görüşlere Saygı Açısından: Demokrasilerde olduğu gibi İslâm’da da her görüşe, her anlayışa ve her inanışa saygı gösterilmesi gerekir. Demokrasilerde insanlar görüş ve inanışlarını siyasî partiler yoluyla ortaya koyarlar. İslâm’da siyasî partilerin varlığını bütünüyle reddetmek mümkün olmamakla birlikte, bu durum İslâm’ın geniş anlamdaki tevhid ve uhuvvet anlayışıyla pek uyumlu olmadığı için, bu görüşlerin partiler yoluyla değil, günün şartlarına uygun başka araçlarla ortaya konması gerekir. Hz. Ömer, Hıristiyanları ilgilendiren bazı konularda onlarla danışırdı. Müslümanların yaşadığı ülkede başka inançtan olanlar varsa, -ki her zaman olmuştur- şura meclisinde onlara da yer verilmesi gerekir. Ayrıca hangi inançtan olursa olsun bütün vatandaşlar sivil kuruluşlar vasıtasıyla kendi taleplerini yönetime bildirme hakkına sahiptirler.

g. Çoğunluğun Yönetimi Açısından: Demokrasi çoğunluğun yönetimidir. Çoğunluk, yönetimi, azınlığın haklarını koruyacak biçimde gerçekleştirmek zorundadır. Ancak hem yasama hem yürütme çoğunluğun elinde olduğu zaman, azınlık aleyhinde bazı uygulamalar olabilir. İslâm’da yürütme, çoğunluğun elinde de olsa, Kur’an, Sünnet ve İcmâ ile ortaya çıkan kesin hükümlerin dışına çıkılamaz. Yani İslâm’da azınlık hakları daha ziyade koruma altındadır.

h. Hoşgörü Açısından: Ahlâkî alanda “hoşgörü” kavramını kullanmak “hoş” karşılanabilir, fakat hukuk alanında bu kavramı kullanmanın pek de “hoş olmayacağını” söyleyebiliriz. Hoşgörünün anlamı sözlüklerde müsamaha ve tolerans kelimeleriyle ifade edilir. Yani hoşgörü, bir şey hoş olmasa da onu hoş karşılama anlamına gelir. İyi ve güzel olan şeyin hoş karşılanması söz konusu olamaz. Onlar kendiliğinden iyi ve güzeldir. Onların hoş karşılanmaya ihtiyacı yoktur. Fakat demokraside hak ve özgürlüklerle ilgili hususlar “görece doğru” sayıldığı için, kişi “Ben kendime göre haklıyım, karşı taraf haksızdır; fakat o da kendisini kendine göre haklı saydığı için, onun haksızlığını hoş görüyorum” demeli ve karşıt görüşler karşısında hoşgörülü olmalıdır.

İslâm’ın konuya bakışı çok daha farklıdır: Bir konuda âyet, hadis ve icmâ ile sabit kesin bir hüküm varsa, bu hüküm bütün Müslümanlar tarafından ittifakla “doğru” kabul edilmelidir. İctihadî konularda ise her müctehidin hem isabet, hem hata etmesi söz konusudur. Bu konularda kişi şöyle demek mecburiyetindedir: “İctihadıma göre ben haklıyım, fakat hata etmiş olabilirim. Karşı taraf haksızdır, fakat isabet de etmiş olabilir. Dolayısıyla ben karşıtaraf için mutlak anlamda ‘Sen haksızsın’ diyemem.” Durum böyle olunca, kendi ictihadının haklılığı ve karşısındakinin de haksızlığı konusunda sahip olduğu delilleri ortaya koyar, fakat karşı tarafı mutlak haksızlıkla suçlayamaz, daima onun da haklı olabileceğini ve kendisinin haksız olabileceğini düşünmelidir. Müslüman olmayanlara gelince, bir Müslüman onların doğru yolda olmadıklarını kabul eder, ancak onların bu şekilde inanmalarına Allah müsaade ettiği ve sosyal hayatta onlara bu hakkı Allah verdiği için, kendisinde, onlara “karışma hakkı” görmez. Onların haksızlığını “hoşgörmek” yerine, bunun onlar için “kendilerine Allah tarafından verilmiş bir hak” olduğuna inanır. Dolayısıyla Müslüman olmayanı kabahatinden dolayı “hoş görülecek bir kişi” olarak değil, bizzat “haklı” bir kişi olarak görür. Bir kişiyi “hoş görmek” gerçekte “haksız görmek” demektir. Haksızlıklar nereye kadar hoş görülebilir ki! Fakat bir kişiyi haklı görürseniz, ona karışamazsınız. İşte İslâm’ın bakış açısı budur. İslâm’ın zuhurundan günümüze kadar İslâm memleketlerinin her tarafında cami, kilise ve havraların yan yana bulunuşu bunun en açık göstergesidir. Hiçbir Doğu ve Batı ülkesinde bu “haklı” görüş olmadığı için, en kısa zamanda istilâ edilen ülkelerden İslâm’ın ve Müslümanların izi silinmeye çalışılmıştır. Günümüzde de aynı zihniyet devam etmektedir. Avrupa’nın ortasında Sırpların Bosna’da yaptıkları en kahredici şey, masum insanları öldürmenin yanı sıra özellikle camileri yıkmak olmuştur. Doğu’da Arakan Müslümanlarına yapılan zulüm de Sırp vahşetinden geri kalan bir şey değildir. Hatta bu yüzyılda Müslümanlar Batı zihniyetiyle yetiştikleri için birbirlerine karşı da aynı vahşeti gösterebilmektedirler.

Demokraside farklılıklar hoşgörü şartıyla bir zenginlik kabul edilirken, İslâm’da “hak” ve “zorunluluk” olarak görülür.

ı. Hukukun Üstünlüğü Açısından: Demokraside çoğunluğu elinde bulunduran iktidar, yönetimi hukukun üstünlüğü prensibine uygun şekilde gerçekleştirmek mecburiyetindedir. Ancak kanunları da koyma yetkisinin kendisine ait olması, bir nevi hukuku belirleme yetkisinin de kendisine ait olması neticesini doğurmaktadır. İslâm’da temel haklar, Allah ve Peygamber (sav) tarafından belirlenir. “Hak yücedir, onun üstüne çıkamaz.” ifadesi hadis olarak rivayet edilmiştir.

Demokraside hukukun üstünlüğü sadece bu dünyadaki müeyyidelerle desteklenirken, İslâm’da ahiret inancıyla en kuvvetli desteğini bulur. Demokraside haksızlık yapan kişiyi yakalayıp cezalandırılmaz, ya da haksızlığı kanuna karşı hile yaparak gerçekleştirirse, zâlim zalimliğiyle, mazlum mazlumluğuyla kalacaktır. Fakat İslâm’a göre bırakın bir insana haksızlık yapılmasını bir hayvana dahi eziyet edilse, kişi mutlaka onun hesabını verecektir. Dolayısıyla İslâm’da “hukukun üstünlüğü” prensibi, inanç esaslarıyla desteklenen ve vicdanlarda yerini alan bir husustur. Günümüzde Müslümanların böyle olmadıklarını biliyoruz. Bu durumda yapılması gereken şey, herkesin kendisini “ne kadar Müslüman olduğu” hususunda sorgulamasıdır.

i. Kuvvetler Ayrılığı Açısından: Demokraside kuvvetler ayrılığı prensibi Montesquieu’den beri var olan bur husus olmakla birlikte, zihniyet itibariyle İslâm’da daha başından beri var olan bir ilke olmuştur. Hz. Peygamber (sav) döneminden itibaren kadılar serbest hüküm verme yetkisine sahiptiler. Yasamanın esasını teşkil eden ictihadlar da genellikle hür bir ortamda ortaya konmuştur. Müctehid imamlara yapılan zulümler daha çok itikadî ve siyasî sebeplerden kaynaklanmıştır. Bu baskılar sebebiyle hatalı ictihadlarda bulunduklarını ve bu ictihadların da fıkıh kitaplarımızda yer aldığını söyleyemeyiz.

6. İki Ölçütlü Hak ve Özgürlük Teorisi

İnsanın demokratik haklarını sınırlı bir şekilde saymak mümkün değildir. Zira insan hakları sınırlı sayıda değildir. Demokratik haklar içerisinde insan için en önemli olanları temel hak ve özgürlüklerdir. Günümüzde bunların neye göre tespit edileceği önemli bir problemdir. Her ne kadar ilkesel olarak bu haklarda bir görüş farklılığı yokmuş gibi görünüyorsa da tikel olaylara inildiğinde görüş farklılıkları hemen ortaya çıkar.

Meselâ insanlar arasındaki cinsiyet farklılığı ister istemez bir düzenlemeyi gerektirir. İnsanlar yaratılıştan kadın ve erkek cinslerine ayrılırlar ve her ikisinin en azından biyolojik özellikleri farklı olduğundan, haklarında farklı hükümler koymak gerekecektir. Sosyologlar “doğru düzen” için, toplumu referans alırlar. Yani onlara göre bu konuda sabit bir kriter yoktur; toplumun genel temâyülü hangi yönde ise düzenleme de o şekilde yapılmalıdır. Toplumlar arasında temâyül farklılıklara varsa, bu konudaki düzenlemeler de farklı olacaktır. Buna göre “doğru düzen” göreceli bir kavramdır ve toplumdan topluma değişir; birinin “ahlâklı” dediği düzen, diğerine göre “ahlâksızlık” olabilir.

Her toplumda yöneticiler kendi “düzen”lerinin doğru olduğunu söyler; birçok insan hakları savunucusu teşkilatı da bunun “ideolojik bir belirleme” olduğu iddia eder. Esasen her iki taraf da “kendi ideolojisine veya düşüncesine göre doğru olanı” dayatmaktadır. Bu farklılıklara rağmen insan hakları konusunda hedonizme, bedensel hazza doğru bir kayış vardır. Bireysel hak ve özgürlüklerin “başkalarının hak ve özgürlüğü” ile sınırlandırılmış olması önemli bir prensip olarak kabul edilmekle birlikte, toplumda bazı değer hükümleri “değer” olarak kabul edilmiyorsa veya “düşük değer” olarak değerlendiriliyorsa, bunları “yüksek değer”, “temel değer” olarak kabul edenler zarar görüyor demektir. Günümüzde “hukuk”un ve “yüksek değer”lerin hedonizm karşısında gittikçe eridiğini ve hedonistlerin bir “insan hakları emperyalizmi” doğurduğunu söyleyebiliriz. Bu hedonizm hâkimiyeti, gittikçe o “insan” denen yüksek değeri yok edip tüketmektedir. Demokrasi, hedonizme yenik düşmektedir.

İslâm bu noktada şunları söylüyor: “Kendisinin dışında âlem-i gayb ve âlem-i şehadette ne varsa her şeyin yaratıcısı Allah’tır. İnsanı yaratıp bu dünyaya imtihan için O göndermiştir. Yaratıcı, insan için neyin iyi neyin kötü olduğunu daha iyi bilir. Dolayısıyla emrettiği her şey sizin için iyi, yasakladığı her şey de sizin için kötüdür. İyiliğin ve kötülüğün, doğruluğun ve yanlışlığın ölçüsü O’nun emir ve yasaklarıdır.”

İslâm’ın, hayatın her alanıyla ilgili teklifleri vardır. Bunlar bazı konularda özel, ama çoğunlukla geneldir. Bu konularda Allah hiç kimseye insanlar için hüküm verme yetkisi vermemiştir. İş başına çoğunluğun iradesiyle de gelse, hiçbir yasama organının Allah’ın hükümlerinin var olduğu bir konuda yeni hüküm koyma hakkı yoktur. Bu konuda devlet başkanı ile çoban eşittir. Ancak bu hükümler herkes için geçerli değildir.

İşte burada iki türlü muhatap ortaya çıkıyor: İnananlar ve inanmayanlar. Allah hükümlerini işte bu iki gruba göre koyuyor: İnananlar için bütün hükümler geçerli; inanmayanlar için fıtrat kanunları geçerli. Yani İslâm insanlara iki ölçütlü bir sistem sunuyor: Mümin isen, Kur’an ve Sünnet’in hükümlerine uyacaksın; mümin değilsen Allah’ın fert ve topluma koyduğu yaratılış kanunlarına uyacaksın. Dolayısıyla inanmayanların İslâmî hükümlerin kendilerine tatbik edileceği endişesine kapılmaları boşunadır. Ama onlar da tamamen serbest bırakılmamışlardır, fıtrat kanunlarına uymakla mükelleftirler.

İnsanın biri ferdî, diğeri toplumsal olmak üzere iki özelliği vardır. Meselâ cinsiyet açısından insanlar kadın ve erkek olmak üzere iki cins olarak yaratılmıştır; bir üçüncü cins yoktur. Ancak bazı insanlar biyolojik olarak tek bir cinsin özelliklerini taşıdığı halde psikolojik bir yatkınlık sebebiyle kendi cinsine yönelme hissine sahip olabilirler. Bu his sebebiyle aynı cins arasında evliliklere cevaz verilemez. Bu kişilerin tedavisi mümkün ise tedavi edilmelidirler; [1] tedavileri mümkün değilse kendilerini karşı cinse ilgi duymaması itibariyle özürlü gibi kabul edip gerekirse evlenmeden yaşamlarını sürdürmeye devam ettirmelidirler. İslâm’a göre inanmayanlar için de homo-seksüel ilişkiler yasaktır ve bunlar insan hakkı çerçevesinde mütalaa edilemez. Çünkü bu tür ilişkiler fıtrat kanunlarına [2] aykırıdır. Yine Müslüman olmamakla birlikte bir kişi kız kardeşiyle ve kayınvalidesiyle evlenemez. Bu da toplumsal fıtrata aykırıdır. İş, yeme içme meselesine gelince insanın bedenine ağır derecede zarar vermeyen her şey serbesttir. Bu açıdan bakıldığında içki ferdî açıdan yasaklanamaz. Ancak trafik kazası neticesinde başkasına zarar verme ihtimalinin yüksek olduğu durumlarda içkili araba sürme yasağı gibi bazı yasaklar getirilebilir.

Buna göre İslâm, hak ve özgürlükler konusunda iki ölçüt sunmaktadır. Müslümanlar için Kur’an ve Sünnet; Müslüman olmayanlar için ferdî ve sosyal fıtrat. İslâm’a göre cinsiyet değiştirme, homoseksüelik ve sübyancılar için eylem özgürlüğü gibi hususlar insan hak ve özgürlüklerinden sayılamaz.

İslâm’a göre insan eşref-i mahlûkattır, Allah’ın güzel isimlerini tecellîgâhıdır, yeryüzünün halifesidir, yer ve gök ona musahhar kılınmıştır, her şey elinde bir emanettir, Yaratıcı’nın koyduğu kanunlar dairesinde emanetten istediği şekilde istifade edebilir. Ancak emanete ve fıtrata hıyanet etme hakkı yoktur.

Demokrasi konusunda sıkıntı Müslümanların tutumlarındadır. Aynı problem diğer din mensuplarında da bulunmaktadır. İnananların bir kısmı lafızcı ve tutucudur. Mezhepleri ve ictihatları din yerine koymakta; diğer ictihad ve mezhepleri kabul etmemektedirler. Bir kısmı da mümin olmakla birlikte amelen Müslüman değildir. [3] Bu grubun sıklıkla sorudukları sorulardan biri “Bir Müslüman, hem Müslüman hem laik olamaz mı?” şeklindedir.

Genel olarak laiklik “devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmaması ve devletin, dinler karşısında tarafsız olması” şeklinde tanımlanır. “Devletin, dinler karşısında tarafsız olması” şeklindeki kaydı esas alınırsa İslâm’ı da, Müslüman’ı da “laik” olarak tanımlamak mümkün olabilir. Çünkü İslâm, kendisi de dahil olmak üzere bütün dinler karşısında tarafsızdır, sözgelimi ne Hıristiyanlara, ne de Hıristiyanlığa karşı bir müdahalesi olamaz. Burada ana duruş “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” şeklindedir. Bediüzzaman’ın “bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlar ve takvacılara da ilişmez bir hükümet telakki ederim” yaklaşımında sergilediği laiklik anlayışa da bunu ifade etmektedir.

Laiklik tanımındaki “devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmaması” şeklindeki kayıt ise birçok yönden problemlidir. Öncelikle bu kaydın mutlak geçerliliği yoktur. Dinler karşısında kendini tarafsız gören bir devletin, dinlerle ilgili herhangi bir düzenleme yapmaması düşünülemez. En azından devlet, dinî günleri ve haftalık tatilleri dinî esaslara göre ayarlar, dinin hak olarak gördüğü hususlarda geri çekilir ve dine ya özel bir hukuk alanı bırakır, ya da Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nda olduğu gibi bazı dini müesseseleri bizzat içine alıp düzenler. Bu uygulamalar karşısında devletin dini referans almaması gibi bir husustan söz edilemez. İkinci olarak, diğer dinlere aynı özgürlük tanınmak şartıyla, sözgelimi çoğunluğu Hıristiyan olan bir ülkede hukukun bu din esaslarına göre düzenlenmesinde ne mahzur olabilir. Meselâ Hıristiyanlığa göre nikah akdinin kilisede yapılması gerekiyorsa ve zina yasaksa, Hıristiyanlar için geçerli olmak üzere genel kanunun bu şekilde hazırlanmasında ne mahzur olabilir? Tabii ki bu durum, inananların dinlerinde samimi oldukları haller için geçerlidir. Eğer bir Hıristiyanın bundan şikayeti varsa, bu kişi samimi bir Hıristiyan değil demektir.

Problem laiklik meselesi değil, herhangi bir dine mensup olan insanların o dinin gereklerini yapmak istememelerindedir. İslâm’ın da gerçek anlamda laiklikle bir problemi yoktur; ama Müslümanların vardır.

İman, ahlak, ibadet, muâmelat, ukubât, ekonomi ve devlet konuları itibariyle İslâm bir bütündür, parçalanamaz, bölünme kabul edilemez. Eğer bir Müslüman’ın uygulamada herhangi bir şikayeti varsa – ki benim dağlar kadar şikayetim vardır-, İslâm’ın ana kaynaklarını esas alarak çare üretmek mecburiyetindedir. Tarihte hiçbir zaman Müslümanların sıkıntıları bu kadar uzun süreli ve çok yönlü olmadı. Bu sıkıntılardan kurtulmak için herkese düşen bir görev vardır.

Ameli noksan Müslümanların laiklik konusunda sarıldıkları önemli bir delil “Dinde zorlama yoktur” ayetidir. Bu ayet, Müslüman olmayanı zorla Müslüman yapmakla ilgili olup, Müslüman olanın üzerine düşen vecibelerini yapmakla ilgili değildir. Bir öğrencinin bir okula kaydolduktan sonra, “ben bu okulun şu derslerini kabul ediyorum, şu derslerini ise kabul etmiyorum” deme hakkı olmaz. Belli bir tahsil seviyesinden sonra özellikle bir fakülteye veya yüksek okula kaydolup kaydolmamak konusunda öğrenciler serbesttir. Kimse onları belli bir okula gitme hakkında zorlayamaz. Fakat okula kaydolduktan sonra da, o okulun yönetmeliğine uymak mecburiyetindedirler. Kendi rızasıyla Müslüman olan kişi de İslâm’ın zorunlu hükümlerine uymak zorundadır. Hemen yukarıda ifade ettiğimiz gibi, İslâm bir bütündür, parçalanamaz.

Bununla birlikte günümüzde “amelsiz Müslümanlık” revaç bulduğu için, kanun zoruyla insanları ibadetlere zorlamanın doğru olmayacağı kanaatindeyiz. Çünkü böyle bir düzenleme insanları mümin seviyesinden münafık veya kâfir derekesine düşürebilir. Bu da büyük bir vebaldir.

7. Said Nursî ve Demokrasi

Devlete karşı hiçbir şey yapmadığı halde, devlet, kanun, cumhuriyet, rejim, laiklik adına Bediüzzaman Said Nursî kadar sıkıntı çeken bir başkası olmamıştır. O devlete karşı gelenleri uyarmış ve sonra bir dağda inzivaya çekilmiş, devlet onu oradan alıp uzak diyarlarda başka bir dağ başına sürmüş, orada da insanlar gelip kendisini ziyaret edince ceza dahi veremeden yıllarca kendisini hapishanelerde çürütmüşlerdir. Bununla birlikte o, milletine hizmet etmekten geri durmamış, en zor şartlarda Risâle-i Nurları telif etme ve Nur talebelerini yetiştirme başarısını göstermiştir.

O çok da kaliteli bir demokrasi hayali kurmamıştı. Onun tek istediği cumhuriyet, demokrasi ve laiklik adına dinin “zehir” olarak görülmemesi ve din hürriyetinin tanınmasıydı. Cumhuriyet fikir ve vicdan hürriyetinin en geniş anlamda tatbik edildiği bir rejimdir. Durum böyle ise dini inançları sebebiyle insanların mahkûm ve muhakeme edilmeleri demokrasi ilkeleriyle asla bağdaşmazdı. Demokratlar dine taraftar olmak ve halka şefkat ve adaletle muamele etmek mecburiyetindedir.

Bediüzzaman “dine taraftarlık” anlamında da demokratlardan dine ve dindarlara yapılan zulüm ve istibdadın kaldırılmasını, ezanın tekrar Arapçaya çevrilmesini, Risâle-i Nurların neşrine izin verilmesini, dinî değerlere sahip çıkarak komünist ve masonluk cereyanına karşı vaziyet almalarını istemiştir.

Netice itibariyle İslâm, insan hakları ve yönetim konularında Müslümanlar için Kur’an ve Sünnet’i, Müslüman olmayanlar için ise fıtrat kanunlarını esas alan iki ölçütlü bir demokrasi modeli sunmaktadır. İslâm nur ve fazilet, fıtrat da insanlıktır.

Özet

Demokrasinin en önemli özelliklerinden birisi, insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir yönetim biçimi olmasıdır. Günümüz dünyasında insanlık giderek sekülerleşmekte, insan hakları da hedonizm temeline oturtulmaya çalışılmaktadır. İslâm insan hak ve özgürlükleri konusunda iki ölçütlü bir sistem sunmaktadır: Müslümanlar için Kur’an ve Sünnet; Müslüman olmayanlar için yaratılış ve fıtrat. Bu sebeple İslâm yönetim biçimini “iki ölçütlü demokrasi” olarak nitelemek mümkündür. İslâm fazilet; fırtat insanlıktır.

Anahtar Kelimeler

Demokrasi, İslam demokrasisi, cumhuriyet, hak ve özgürlükler, demokrat, fıtrat

Abstract

A feature of democracy is its being an administrative system respectful to human rights and freedoms. In our time humanity gets more and more secular and there are attempts to base human rights on hedonism. Islam presents a double measure system concerning human rights and freedoms: they are Quran and sunnah for Muslims and creation and nature for non-Muslims. Therefore it is possible to consider the Islamic administration system as “a two-parameter democracy. Islam is virtue and nature is humanity.

Key words

Democracy, Islamic democracy, republic, rights and freedoms, democrat, nature

Dipnotlar:

[1] Psikolojik hastalığı olanlar genellikle kendilerini hasta kabul etmezler. Bu husus en çok homoseksüellerde görülür.

[2] Homoseksüellerin neden kendi cinslerine ilgi duydukları bilimsel olarak kanıtlanamamıştır. Ancak bu temâyüllerin oluşmasında, partnerler arasındaki cinsel olmayan sevgi hareketlerinin ve tatmin edici birliktelik kurma arzularının tesiri olduğu da genel olarak kabul edilen bir husustur. Bu durumu psikolojik bir sapkınlık olarak değerlendirebiliriz.

[3] Bediüzzaman Said Nursî Dokuzuncu Mektupta bu problemi şöyle tartışıyor: Ulema-i İslâm ortasında “İslâm” ve “iman”ın farkları çok medar-ı bahis olmuş. Bir kısmı “İkisi birdir,” diğer kısmı “İkisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet iltizamdır; İmân iz’andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; İmân ise, hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar…

Yukarı