. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1903

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 96 
 İslam ve Sanat
 KÖPRÜ / Bahar 2011 
 Said Nursi’nin İslam Dünyası Tasavvuru: Hutbe-i Şamiye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanî Değerler, Toplumsal Barış, Milliyet ve Milliyetçilik
Güz 2013   [ 124. Sayı ]


Toplumsal Barış İçin Vicdan Terbiyesi

Training of Conscience for Social Peace

Veysel Kasar

Yrd. Doç. Dr. Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Giriş

Ülkemizde insanların, ekonomik, sosyal ve eğitim seviyeleri bir hayli yükseldi. İletişim araçları insanları hiç yalnız bırakmıyor. Televizyon ve internetin insanları kuşattığı bir ortamdayız.

Ancak, teknolojik gelişmelere paralel olarak, cemiyeti huzursuz eden hadiseler de artmaktadır. İçki tüketimi, uyuşturucu kullanımı, gençler arası meşru olmayan birliktelikler, aile dramları, intiharlar, su-i kastlar ve kan davası kabilinden örfler, vicdanları rahatsız etmektedir.

Bu tablo, Kur’anî ve İslamî ölçüleri bilmeyen hasta ruhlar üstünde telkin ve taklit etkisi gösteriyor. Trafik terörü, insan ilişkilerinde şiddet, boşanmaların artması, ticarî hayattaki hileler vb. sosyal hastalıklar, vicdanların ciddi şekilde yaralı olduğunu gösteriyor.

Bu çalışmada cemiyette huzur ve barış için vicdanın anlamı, insanın ahlakî hayatındaki etkisi ve vicdanın dinî yaşantımızdaki önemi incelenecektir.

Vicdan ve şuur

Vicdan Arapça, v-c-d kök fiiline bağlı, bulmak anlamında bir mastardır. Vicdanla en yakın ilgisi olan bir kavram şuurdur. Şuur, nefiste ortaya çıkan ani ve kesin kavrayış anlamına gelir. Tanımlarına dikkat edilirse, vicdanın, şuurun anlaşılması ile yakından ilgili olduğu görülüyor. Bu yüzden, vicdanın aktif hale getirilmesi için, şuurun da incelenmesinin gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Şuur, “Duyuların dış âlemden aldıklarını, kalbin birleştirmesi sonucu edinilen bilgi” diye tanımlanır.

Şuur kelimesi Arapçadır. İnce anlayış, fetanet ve bilgi inceliğine sahip olmak anlamındadır. Kelime ve kavramlar arası ince ilişkileri tespit edip düzenleyen kişiye bu sebeple şair denmiştir. Şa’r hissetmek, fark etmek demektir. Meşairu’l hacc, haccın insanın beş duyusu ile hissedilen erkânını ifade eder.

Yaşama, yeme-içme ve çeşitli duygular, canlıların ortak özellikleri iken, şuur sadece akıl sahiplerine aittir. Psikolojide şuur, “belirli bir zaman sınırı içerisinde insanın yaşantısından haberdar olması”dır. Bilginin ancak şuur etmekle elde edilmesine işaretle, kelimenin, Latince karşılığı olan “conscientia”, “bilgiyle donatılmış olmak” anlamına gelmektedir. Sağlıklı iletişim için gerekli olan şartların en üst düzeyinde şuur yer almaktadır.

Şuur ve vicdanın işler halde olması için insanın eğitimi devreye girmektedir. Eğitim olmalı ki, şuur ve vicdan vazifesini yapabilsinler.

İnsan tabiatı ve vicdan eğitimi

Eğitimciler, geçmişte, insanın eğitilebilir olup-olmamasını tartışmışlar; bir kesim, insanın doğuştan getirdiği karakterlerin değişmeyeceğini iddia etmiştir. Bazıları da insanın eğitilmesi ile doğuştan getirdiği nitelik ve karakterlerin değişme imkanı olduğunu söylemişlerdir. Eğitimin gücüne inanan bu pedagoglar, “bir cani, cani olarak doğmaz, insan telkine açıktır. Her insanda taklit kabiliyeti vardır,” demişlerdir. Günümüzde herkes, eğitimin gücünü kabul etmektedir. İnsan ruhu, her türlü tohumu yetiştirecek bir tarlaya, çocuğun zihni, her şeklin verilebileceği bir balmumuna, ya da her türlü yazının yazılabileceği boş bir levhaya (tabula rasa) benzetilmektedir.

Çünkü, “Eğitim ruhsal yönden insanı şekillendirir. Ve insanın iç dinamizmine yardımcı olur. İnsanoğlunun mücadelesinde en büyük desteği eğitim sağlar. İnsanın doğuştan getirdiği kabiliyetlerin, özellikle ruhsal gücün, kendi kendine yeterli olması için ortaya koyduğu çabalara rehberlik eder.”

İnsanın ruhsal gücünün önemli bir kısmını vicdan meydana getirir. Eğitimin de asıl hedefi insandaki vicdan hassasının şekillenmesi olmalıdır. Vicdanın nasıl eğitildiği, eğitilmesi gerektiği onun mahiyeti ile ilgilidir.

Vicdan da terbiye edilebilir mi? Buna ihtiyaç var mı? Said Nursi’ye göre dini ilimler aklî bürhanlara (akılla reddi imkânsız delillere) dayanır. Dinimiz ise insanın bedeni, sosyal hayatı ve şehir düzeni ile ilgili hükümler getirmiştir. Vicdan ise insanın ruhî hayatı ile ilgilidir. Kur’an ve sünnette insanın, irade, akıl, ruh ve kalbinin eğitimini hedef alan güzel ahlak esasları, kalbin kemal sıfatlarla bezenmesi vicdan eğitimini oluşturur.

Ona göre, “bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez.”

Vicdan’ın mahiyeti ve hakikat aşkı

Vicdan, Said Nursi’ye göre, acip bir hatiptir. O Allah’ın birliğine şahittir. Gayb ve şehadet âleminin kesişme noktasında bulunur. Ona göre vicdan “fıtrat-ı zîşuurdur. Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuâını (parıltısını) neşrederler.”

Bu ifadelerden şunlar anlaşılabilir: Vicdan, şuur sahibi bir yaratılıştır. O gerçekleri anlamak için akla pencere açar. İnsan şuurla ve vicdanına kulak vererek, kâinatı okursa, Allah’ın şehadet âlemindeki kudretinin izlerini görür. Her yerde ve her şeyde tevhidin parladığını idrak eder. Allah’a iman bu açıdan, insan için tabii ve fıtrî bir hâldir; fıtratın sesine kulak vermektir. Müellifin şu cümleleri de bunu gerçeği açmaktadır:

“Akıl tâtil-i eşgal etse de,…vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir.”

İnsanın heva ve hevesi tesirine girerse, bu hisler aklı etkisiz kılabilir. Ancak günahlar gerçeği bulma yolunda vicdanı tamamen devreden çıkaramaz. Nice katiller, 10-15 yıl sonra kendini ihbar ediyor. Ceza çekmek için devlete teslim oluyorlar. İnsanı adalete teslim eden bu müeyyide, vicdandır.

“Şu fıtrattaki incizap ve cezbe, bir hakikat-i câzibedarın cezbiyledir.” Fıtratı bu arayışa sevk eden, bütün gerçekleri yaratan ve insana da bu aşkı yerleştiren Âlemlerin yaratıcısı olan Allah’tır.(c.c.)

İnsanın vicdanı böyle bir ulviyete sahipken, eğitim, yönlendirme, başka faktörler vicdandaki yönelişin yolunu tıkayabilir. Bu durum, yolu kapatılan su kaynakları ve derelere benzer. Dereler ve çaylar, yolu kesilince başka bir menfez arar; bir hamle ile biriken suya yol açmak ister. Vicdan da böyledir. Gerçeği ararken, yolu kapatılırsa, “hak ve gerçek” zannı ile “batıla” sarılabilir. Müellif bu durumu şu cümleleri ile anlatmıştır:

“İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazen batıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız, bâtıl başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.”

Bediüzzaman ülkemizin belirli bir döneminde, insan fıtratındaki bu arayışın önünü kapatma gayretlerine dikkat çekmiş ve “insanın mükerrem” varlık olarak arayışına cevap verme hizmetine eğilmiştir.

Vicdanın ahlâkî değeri

Ahlak felsefesinin önemli problemlerinden biri vicdandır. Hayvanları içgüdüleri, insan davranışlarını ise vicdan yönlendirir. Ahlakçıların bir kısmı vicdanı ahlâki bir değer; bir kısmı onu sadece bir duygu olarak görür. Değer olarak kabul edenlere göre “Vicdan iyiyi kötüden ayıran bizi iyiye sevk eden ve kötüden uzaklaştıran hakim bir kuvvettir.” İnsan davranışlarını gerçekleştirirken bu güce müracaat eder, onun yargı ve kararı ile eyleme geçer. Bazı ahlâkçılar, bu sebeple vicdanı, mükemmel ayarlanmış, tartısında şaşmayan bir teraziye benzetir. Ahlak alimlerine göre, vicdan vasıtası ile bize doğru ve güzeli emreden Allah’tır. Bu tür alimlerin çoğunluğu, vicdanın ruhun bir kuvveti ve hassesi (latife) olduğunu kabul eder.

Vicdan ruhun kuvveti ve latifesi ise, onu, bir anda çok sayıda işi beceren bir bilgisayara benzetebiliriz. Bu cihazın mükemmel olması yetmez, onu çalıştıracak işletim sistemi ve ofis programlarına ihtiyaç vardır. Aksi halde bu kuvvet, kullanılacağı yer bilinmeden üretilen yüksek voltajlı bir elektrik enerjisine döner. Bu açıdan vicdanı olgunlaştıran en önemli faktör vahiydir. Allah kelamından alınan prensipler ve Hz. Peygamberin sünneti vicdana ışık ve rehber olmalıdır. Aksi halde bizatihi önemli bir değer olan vicdan, yanlış işletim sistemi yüklenmiş bilgisayar gibi sürekli hata verebilir, ya da enerjisini fıtri ve tabii olmayan yerlere sarf edebilir.

Kur’an’dan uzak vicdanların köreldiğini gösteren çok sayıda örnek vardır. Yalan ile doğrunun karışması sık görülen bir vicdan körelmesidir. Mü’minin gıybetini yapmak, hakka duyarsız kalmak, haramları işlemeye cesaretli olup Allah’ın emir ve yasaklarına ilgisiz davranmak bunların bir kısmıdır. Said Nursî vicdanı kötürüm hale getiren ve cemiyeti şaşıya çeviren yalanla ilgili şöyle der:

“Bu zamanda sıdk ve kizbin mabeynleri (arasında mesafe) ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Sıdk ve yalan iman ve küfür kadar birbirinden uzak olmalı. Bunun canlı misali asr-ı saadettir. Çünkü yüksek hasletler, ulvi hisler sıdkla hayat bulur ve insana yerleşir. Sıdk ve yalan, şark ve garb kadar birbirinden uzak olması gerekir.

Müslüman vicdanı dinle aydınlanır

Bediüzzaman asrın başlarında Doğu aşiretlerine meşrutiyeti anlatmış, bu diyaloglarda Müslümanlar ile Avrupalıların temel farkına dikkat çekmiştir. Bunlardan birisi de, doğu ile batı insanı arasındaki farklardır. Doğu insanı fıtraten dine meyillidir. Sıcak kanlıdır. Akraba ve arkadaşlığa düşkündür. Aile bağları kuvvetlidir. Cömertliği, kadirşinaslığı ve hakperestliği, belirgin özellikleridir. Bu hasletler ise İslamî hasletlerdir. Bu hasletler ile yoğrulmuş insanlara faydalı işler yaptırmak, ancak dinin kutsal gücünü hatırlatmakla mümkündür. Bu sebeple şarkta eğitimde dinî esaslar mutlaka yer almalıdır. Çünkü, şark milletlerini, onlara bulaşan bazı yanlışlardan kurtaracak, tekrar, tarihteki yüksek mevkiine çıkaracak olan, sadece dini hissiyattır. Osmanlı topraklarındaki insanların birbirini kardeş görmesi de ancak dinle mümkündür. “Ekser enbiyanın Şarkta, bir çok filozofların da Batı’da gelmesi kader-i ezelinin bir remzidir ki, Şark’ı ayağa kaldıracak olan dindir.”

“Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinden taassup, ikincisinden hile ve şüphe tevellüd eder.” Bu cümleden şu anlaşılabilir:

Dinî ilimler Kur’an’la ilişkisi ölçüsünde tesir gücüne sahip olur. Çünkü Kur’an, vicdanları faydalı, hayırlı ve salih amellere teşvik edecek olan kutsallığın kaynağıdır. Din adına hareket eden şahıslar, dinî hizmet veren kurumlar, Allah Kelâmı Kur’an’la irtibatı nispetinde etkili olmaktadırlar. Aksi halde beklenen tesiri bulmak mümkün olmaz. O, özellikle Şark için, “Şimdi bu kadar düşmanlara karşı birbiriyle yardımlaşma ve dayanışmaya mecburuz,” diyerek bu gerçeği ifade etmiştir.

Dinsiz bir nesilden ise vicdanın sesine kulak vermesini ummak en hafifi ile saflık olur. Din ilimleri, genç nesillere, ciddi, inandırıcı, psikolojik ve sosyolojik gerçeklere uygun şekilde aktarılmalıdır. Milletin ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının telafi edilmesi gerekli olmakla birlikte, vicdanlarda iman cevheri yer etmezse, onun yerini başka unsurlar alacaktır. Bu maksatla, Hz. Peygamberin hayatı ve Kur’an-ı Kerim’in liselere seçmeli ders olarak konması gençlerimiz ve geleceğimiz için çok hayırlı olmuştur.

Mü’min ve Müslüman, hayatını hikmetle yaşayan insandır. Hikmet, sözde, fiilde ve ahlâkta kişinin istikamet üzere hareket etmesidir. Çünkü dinin insan üzerindeki ilk meyvesi, insanın Allah’ın murakabesi altında olduğunu hissettirmesidir.

Hz. Peygamber bir hadisinde, ‘’Hikmetin başı Allah korkusudur’’ buyurmuştur. Mü’minin her an, Allah korkusu ile istikamette kalması mümkün olmayabilir. Yanlışa düşülmesi halinde, Allah’a sığınmak ve güzel amel sarılmak gerekir.

“Nerede olursan ol, Allah’tan sakın, bir kötülük (işlersen) hemen onun peşi sıra bir iyilik yap ki, onu silsin. İnsanlara güzel ahlakla davran” hadisi bu anlamda vicdanları körelmekten kurtaracak bir formüldür.

Vicdanın ruhu takvadır. “İman’dan sonra Kur’an’da en sık dikkat çekilen ve esas tutulan bir esas takvadır. Takva, haramlardan çekinmek, salih amellere yönelmektir.” Kur’an’a göre, takva sürekli bir vazifedir. Takva’ya göre yaşama, ölüme kadar sürer.

“Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.

Sahabiler bu ayeti okuyunca olağanüstü bir gayrete girmiş, gece namazları kılarken alınlarında yaralar oluşmuştur. Bilahare, "Gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun." emrinin indiği rivayet edilmiştir.

Said Nursî vicdanın ancak din ilimleri ile aydınlanacağını ifade ederken, insanın ikinci yönünü oluşturan aklın da müspet ilimlerle tatmin olacağını belirtir. Vicdan ve akıl birlikteliği kamil insanı oraya çıkarır.

Akıllar, medeniyet fenlerini öğrenmekle parıldar ve hayatın gerçekleri ile doğru şekilde ilişki kurar. Dinî ilimler ile çağdaş fenleri birbirinden ayırmak, insanı bölmektir. Çünkü insan ruh ve bedenden oluşan bir bütündür. Ruhun ihtiyacı din ilimleri, beden ve fizik yanının icapları da akılla ve fizik dünyaya yönelmekle giderilir. Bu denklemin bozulması Said Nursî’ye göre, vicdanları tahrip etmiştir. Ortaya çıkan sonuçlardan birisi taassup, diğeri hile ve şüphedir. Taassub ki, din adına yapılan yanlışlar, hurafelerdir; ülkemizde dine ve dindara bakışı ters yüz etmiş; İslamiyet’in güneş gibi gerçekliğini örtmüştür. Dine yönelik yanlış bakışların ardında büyük ölçüde taassubun bıraktığı izleri aramak gerekir. Dinî ilimlerden mahrum vicdanların işi olan hile ve şüphe ise, insanın, insana, Allah’a ve kâinata bakış ve yaklaşımını bozmuştur. Dinî ilimden mahrum yetişen vicdanlar, sahiplerini er geç, tabiat ve çevresiyle savaşan vahşi bir hayvan derekesine düşürmüştür. Bu durum, sosyal hayatta da, bin yıldır kardeşler halinde yaşayan insanlar arasına ırkçılık fitnesini başlatmıştır. Bu hatanın telafisi Said Nursî’nin başka bir eserinde şöyle ifade edilir:

“Terakkimiz, ancak milliyetimiz olan İslâmiyet’in terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellîsiyledir.”

Ona göre bir Müslüman, İslam milletini sevmeli, Ahiret sevabına düşkün olmalı. İçinde yaşadığı insanların ilerlemesi ve İslam’ın yücelmesi için gayret göstermelidir. Vatan ve din sevgisi ile dolu olmalıdır.

Müslümanlar, tarihte değişik ırkların kardeşliğini ancak Kur’an’ın şu emrine uymakla sağlamıştır:

“Hep birlikten Allah'ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.” (Al-i İmran, 103)

“Allah’ın ipi”ne sarılmak, “Müslümanların Allah'ın dinini, tüm ilgilerinin merkezi yapmalarıdır.

Yıllardan beri birbirine düşman olan, kanlı savaşlar yapan ve birbirlerine vahşi saldırılarda bulunan Evs ve Hazrec kabileleri İslâm'ı kabul ettikten sonra birbirleriyle kardeş olmuşlardı. Sadece bununla da kalmamış, tarihte hiç eşine rastlanmayacak bir şekilde Mekke'den gelen muhacirlerin rahat etmesi için emsalsiz fedakârlıklar yapmışlardı.

Bediüzzaman 1940’larda yazdığı bir mektupta, medenileşmek-Avrupalılaşmak adı altında sahneye konan icraatlar ile, “komitecilik mayası taşıyan habis bir ruh” sayesinde, Müslüman âleminin umumi vicdanı ve kalbî hayatının dehşetli bir yıkıma maruz kaldığını görür. Bu afet, halkın, örf ve âdetleri ile ayakta duran imanlarını sarsmaktadır. Vicdanlardan dini ve mukaddes kabul edilen her şeyi söküp atmaya yönelik bu dehşetli belaya karşı, O Risale-i Nurların hedefini şöyle ifade eder:

“Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur'ân'ın i'câzıyla o geniş yaralarını, Kur'ân'ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.”

Bu mektuptan şu önemli sonuçlar çıkarılabilir:

1-Risale-i Nurların hedefi ve izlediği metodu İslâm’ın çok geniş dairesinde oluşan tahribatı tamirle ilgilidir. Müellif bunu, “dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir kale” temsili ile ifade etmiştir. Kalenin kırılan taşları, İslam’ın istikbal nesillerine taşıyan medrese, tekke ve benzeri kurumlar ile İslami şeairdir. Kale aynı zamanda, İslâm alemi ve Müslümanların kalbî, ruhî ve vicdânî hayatlarıdır.

2-Bu kale, asırlardır farklı tehditlere maruz kalmıştır. Kimi oryantalistlerin, bazı felsefecilerin, inkârcı akımların, batıl mezheplerin ileri sürdükleri yanlış düşünceler, Müslüman umumi efkârını ve mü’minlerin kalp ve vicdanlarını etkilemiştir.

Bediüzzzaman Müslümanın bozulmasını bir ehl-i kitabın bozulmasından çok daha dehşetli bir çözülme olarak görür.

“Hem İslâmiyet sair dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman, İslâmiyet’ten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki Cenâb-ı Hakkı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemâlâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki, Hıristiyan’ın bir dinsizi, yine hayat-ı içtimaiyeye nâfi bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakkı bir cihette tasdik edebilir.”

Bilerek İslam’dan çıkanın durumu, cevheri ve elması terk edip, yerdeki çakıl taşlarıyla avunması gibidir. Böyle kimseler zarara rızası ile girdikleri için acınmaya da lâyık değillerdir. Onlara merhametle muamele etmek, keta’liku’ddüreri fi a’naki’l -bakari deyişi ile, bir ineğin boynuna gerdanlık takmak kadar abes bir iştir. Onlar merhamete layık değillerdir.

Mü’minlere karşı vicdan genişliği nasıl olmalıdır?

Vicdanın önemli bir yönü de mü’minler arası ilişkilerdedir. Mü’minin vicdanı, iman, ilim, marifet ve muhabbetle doludur. Onun vicdanı, Yaratan’dan ötürü herkese karşı müsbet ilgi duyar. Mü’minin sinesi bütün kâinatı kucaklayacak bir sevgi taşır. O, madde ve cismaniyeti itibariyle sınırlı, aciz, güçsüzdür. Ancak, Allah’a itimadı, imanı, O’na olan intisabı sebebiyle sonsuz ve sınırsız bir istinad ve istimdat noktasına dayanır. Vicdanı da bu nispette geniş ve huzurludur.

Vicdanı geniş bir mü’min, insanlarla muamelelerinde Peygamberimizin sünnetine uygun bir üslup sergiler; herkesi sever, herkesin iyiliğini ister. Kendisini küçük hatalarından dolayı bile sorgular; ama başkalarının kusurlarını görmezlikten gelir; yakın-uzak çevresindekilerin yanlışlarını sadece normal hallerde değil, öfkelendiği zamanlarda bile bağışlar ve en huysuz ruhlarla dahi iyi geçinmesini bilir.

Müslümanları İslâmî ve insanî sıfatları itibariyle sevmek, İslâm ve imanın en önemli işaretlerinden biridir. Hz. Peygamber bir hadisinde konuyla ilgili şu uyarıda bulunmuştur:

“Nefsim, Kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki; Müslüman olmadıkça Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de Müslüman olamazsınız. Aranızda selamı yayın ki, birbirinizi sevesiniz. (Müslümana) buğzdan sakının. Çünkü bu, traş edicidir. (Silip süpürür) Saçı traş eder demiyorum. İnsanların dinlerini traş eder. (ortadan kaldırır)”

Yüce dinimiz, kendi müntesiplerine, elden geldiğince affetmeyi, kine, nefrete yenik düşmemeyi ve öç alma duygusuna kapılmamayı tavsiye eder. Uhuvvet Risalesi kardeşlikle ilgili ilgili vicdani ölçüleri çok mükemmel şekilde toplamıştır. Buna göre, mü’min Rabbani bir hanedir ve o ilahi bir gemiye benzer. Bu gemi ve hanede, bir cani 10 masum sıfat olsa hiç bir insaf ölçüsü ile batırılamaz, yıkılamaz. Hatta, 10 cani bir masum sıfat olsa bile, yine batırılamaz. Çünkü bir masumun hakkı, dokuz cani yüzünden, hiç bir zaman yok sayılamaz. Mü’minde iman ve İslam gibi sıfatlar adeta Kabe azametinde ve Uhud dağı yüceliği ve kıymetindedir. İman ve İslam’a göre sair günahlar ve kusurlar ise, çakıl taşları gibi değersiz ve geçici şeylerdir. Çakıl taşları, Kabeye tercih edilemez. Mü’min bir kaç hata ve kusuru ile mahkum edilemez. Bir kişi hakkında değerlendirme yapılırken beşeri kusurları yanında İslami sıfatları mutlaka dikkate alınmalıdır.

Hakiki mü’min hep başkaları için hayır yolları araştırır, hayır dileklerinde bulunur, ruhundaki sevgiyi hep canlı tutmaya çalışır, hatta bütün muamelelerinde sevginin de ötesinde şefkati esas alır. Ğayz, nefret ve kine ise uzak kalır. O, kendi gönlünden işe başlayarak, her bucakta iyilik ve güzellik fidanlarının gelişmesine zemin hazırlar; üzerine kinle, nefretle gelenleri bile tebessümle karşılar ve en mütecaviz kimseleri dahi sevginin gücüyle savma çarelerini araştırır. Bu yaklaşımlar, mü’minin vicdanını yüceltir; Kur’an ve Sünnet’in istediği mükemmel insan haline getirir.

Ahlak ve vicdan’ın yücelmesi

Vicdanı inkişaf ettiren vesilelerin başında güzel ahlak gelir.

Mesela, başkalarını affetmek güzel ahlakın bir şubesidir; kusurları bağışlama ve dostça muameleyi sürdürme vicdanı geniş bir mü’minin özelliğidir.

Yüce Allah, kardeşlerini affedenleri Kur’an-ı Azimu’şşan’da övmüştür.

“Onlar, öfkelerini yutar, insanları affederler. Allah ihsan sahiplerini sever.”

Esasen mü’min, başkalarından gördüğü kötü muamele karşısında, sabırlı, temkinli, mürakabe ve muhasebede dikkatli olur. Bu konuda vicdanların terbiyesi, İyiliği Allah’tan bilmek, kötülükleri kendi nefsine nispet etmekle mümkündür. Çünkü, “Nefsin muktezası daima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Oysa nefis, kusurun ve aczin merkezidir. Bütün iyilikler ve kemaller, Fâtır-ı Zülcelâl’in nimetidir. Arif insanlar, “iyiliği Allah’tan kötülüğü kendinden bil” diye bunu veciz hale getirmişlerdir. Şu Kur’an ayeti bu hususu anlatır:

“Sana her ne iyilik erişirse, Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse o da nefsindendir.”

Kötü ahlak, insanda darlık hasıl eder. Ahlakî güzellikler vicdanı arındırır. Allah’ın istediği kıvama getirir. Vicdan; cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle daralır ve bu duygular sahibini bir hodgâmlık heykeline çevirir. Mesela; bir insanda çekememezlik ve kıskançlık da diyebileceğimiz “haset” marazı mevcutsa, o kimse, kendisinden başkasının başarısını, zenginliğini, güzelliğini, ilmini, mutluluğunu... çekemez; kendisinde olmasını istediği değişik vasıf veya güzelliklerin başkasında bulunması karşısında rahatsızlık duyar. Hakk’ın takdirine rıza göstereceğine, kaderî planların kendi heva ve hevesi istikametinde cereyan etmesini ister; hadiseler arzu ettiği gibi gitmeyince de kaderi tenkit eder ve sürekli yanlışa yaşar. Haset kişinin dünya hayatını karartır. İnsanlara bakışını etkiler; Müslüman tabiatından beklenmeyen bir hale düşürür. Bu his sadece dünya değil, uhrevi hayat için de tehlikelidir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadisinde şöyle buyurur:

Haset ateşin odunu yakması gibi, güzel amelleri yok eder. Sadaka da suyun ateşi söndürmesi gibi hatalarını siler, ortadan kaldırır. Namaz Mü’minin nurudur. Oruç, ateşe karşı kalkandır.”

Hatta bazen hâsid kimse, kıskandığı insanlar Müslüman olmasına rağmen, her fırsatta onlara hakaretler savurur; sırf kıskançlığından ötürü ehl-i küfürle bir olup haset ettiği müminlere saldırır. Kendi nefsine ait bir darlığın mahkumu olan böyle biri, ahsen-i takvimde yaratılmış olan mükemmel insana ait genişliği kat’iyen duyamaz ve iman atmosferinin gerçek rengini göremez.

Kibirli bir insa, kendini büyük kabul ettiğinden dolayı hakiki büyüklerin büyüklüğüne tahammül edemez. Hatta, bir üstadı, bir hocası, bir mürşidi varsa, onu bile hazmedemez. Zâhiren mürşidini takdir eder ve onun ardı sıra yürüyor görünür, ama haddizatında görünüşteki o takdir ve takibinden de içten içe rahatsızlık duyar. Biraz mürekkep de yalamışsa, “Ben de bir kısım şeyleri biliyorum” der. Bazı insanların, Allah’ın te’yidine mazhar olduklarına ve ilahî inayetle desteklendiklerine hiç inanmaz; benliğini aşıp kendine rehberlik yapan bir başkasını kabule yanaşmaz. O hal üzere devam ettiği sürece de, hep bir darlığın pençesinde kıvranır durur.

Bu konuda, Bediüzzaman’ın 16. Mektuptaki ifadeleri oldukça yüksek bir ahlak ve vicdan terbiyesi taşır. O kendine, zulmeden, tarassut altında tutan, âmirlerinin ilgisini çekmek için kendini tazyik altına alanlar için Allah’a iltica ediyor ve diyor ki:

“Bu dostlarım içinde çok münafıklar var. Münafık kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus'un bana çektirmediğini çektiriyorlar.”

“Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum? İmanınızın kurtulmasına ve saadet-i ebediyenize hizmet ediyorum. Demek hizmetim hâlis, lillâh için olmamış ki, aksülâmel oluyor; siz, ona mukabil her fırsatta beni incitiyorsunuz. Elbette mahkeme-i kübrâda sizinle görüşeceğiz.”

Bir başka yerde, kendini tenkit edenlere nasıl bir vicdanla mukabele ettiğini şöyle okumaktayız: “Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımcı olur. (...) Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ona darılmak değil, belki memnun olmak lazım gelir.”

Şüphesiz bunlar, vicdanı yücelmiş bir mürşidin sözleri… Vicdanı inkişaf etmemiş bir insan, başkalarından gördüğü iyilik ve ihsanları, bir de kendi hata ve günahlarını hemen unutuverir. Kötülük ve kusur adına kendi maruz kaldıklarını ve başkalarına yaptığı en ufak bir hayrı ise aradan seneler geçse de kat’iyen aklından çıkarmaz. En küçük iyiliğini bile on-yirmi sene sonra da olsa hatırlatır ve muhatabını minnet altında bırakır. Yirmi yıl önce duyduğu bir incitici sözü, aradan onca zaman geçmiş olmasına rağmen yine hiç unutmaz; bazı dönemlerde sessiz kalsa bile, fırsatını bulunca ve tedayi ettirici bir durum hasıl olunca hemen eski defterleri yeniden açar, yıllanmış hataları sayıp dökmekten haz alır.

“Falan senin hakkında şunları söyledi” denince hemen öfkelenir, etrafı kırıp döker, bazılarını defterden siler ve yeniden kine, nefrete kapılır. Vicdanındaki darlık onun geniş ve tutarlı düşünmesine mani olur. Fakat, böyle durumlarda bir insanın şunu da düşünmesi mümkündür: Hıristiyanlar Allah’a çocuk isnadında bulunmuştu. Böyle bir durumda bile, Kur’an’ın ifadesiyle, "Allah, çocuk edindi," dediler. Hâşâ, O, yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.”

“Ben her halimle müzekka bir insan mıyım ki, eleştirilecek yanım olmasın? Rahman’a çocuk isnad etmelerinden ötürü neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecekti; evlat edinmek Rahman’ın şanına yakışmazdı ama bu âşikâr hakikate rağmen, bazıları Cenâb-ı Hakk’a iftira etmekten bile çekinmediler. Zât-ı uluhiyete bu denli iftiraların atıldığı bir dünyada bana bir şey denmiş çok mu?” demek suretiyle meseleyi kendi nefsine bakan yönüyle hafifletme yoluna gitmek mümkündür.

Bu bakış açısı tebe-i tâbiin dönemi alimlerinden birinden olan Yahya b. Kattan tarafından aynen uygulanmıştır. Bir gün komşusu ona çok ağır sözler söyler. Hak dostu, hakaretler savuran insana hiç karşılık vermez; sadece bir fısıltı halinde dudaklarından şu ifadeler dökülür: “Belki de doğru söylüyor, bana kimliğimi ve nasıl biri olduğumu hatırlatıyor. Evet, ben kimim ki ya da neyim ki bunlara istihkâkım olmasın!” demiştir.

Mü’minde sosyal vicdan

“Tevhid-i imani, tevhid-i kulubü” gerektirir. Ayni şeylere iman, sosyal hayatın da birliğini ister. Çünkü toplumları yücelten, ben yerine biz şuurunun yerleşmesidir. Bir topluluğu oluşturan fertler, benlik yerine bizlik şuuru ile hareket ettikleri nispette, her fert şahs-ı manevinin bir ferdi haline gelir; sosyal ruhun bir temsilcisi hüviyetini kazanır. Fertler duyguları itibarıyla dar, düşünceleri açısından da benlik çıkmazında ise ve enaniyetini bir türlü aşamıyorsa, öyle fertlerden sağlam bir heyetin oluşması asla düşünülemez.

Belki de bu hikmete binâendir ki, her gün namazlarımızda defalarca okuduğumuz Fâtiha suresinde, Cenâb-ı Hak biz mü’minlerden söz alırken, “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn - Biz, yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz!” dememizi ve böylece namazımızı ikâme ederken tek başımıza da olsak, bir cemaat arasındaymışız ve herkes adına Rabbimize sesleniyormuşuz gibi, “biz” demek suretiyle bütün kardeşlerimizi de hesaba katmamızı emir buyurmuştur. Vicdanlarımızda bu içtimaî ruhu kuvvetlendirmek için her birimizin ikrarını umumun tasdiki saymış; her mü’minin sözünü, derin bir kardeşlik duygusunun ve geniş bir vicdanın teşkil ettiği büyük bir şahs-ı manevînin va’di olarak kabul etmiştir.

Bazı emirler, sadece beden değil, ruhlara da bütünlük hissi yaşatan bir özelliğe sahiptir. Hac bunlardan birisidir. Şu halde önce kalplerin birleşmesi, ikinci olarak fiillerin birleşmesi, hak dinin en büyük esasıdır. Çünkü « ??? ??????????? ??? ?????? ». "Allah'ın kudreti toplumla beraberdir." Ve dinin dünyada en büyük feyzi de bu toplumun /cemaatin kuruluşundadır. Bunun içindir ki, toplumlarını yitiren veya perişan edenler muhakkak perişan olurlar. Birlik hususunda çalışmak Allah’ın emridir. Hz. İsa bile, "Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?" dedi.

Sosyal ilişkilerde Kur’an ve Sünnetin kardeşlik prensiplerini yok saymak vicdanları işlemez hale getirmektedir. Kur’an’a göre günah şahsidir. Kişi başkasının günahından dolayı ayıplanamaz. Said Nursî bu gerçeği, “Herkesin kazandığı yalnız kendisine âittir. Kendi (günâh) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günâh) yükünü taşımaz.” (Al-i İmrân, 6/164) Bu ayetin nüzul sebebi ile ilgili tefsirlerde şu bilgiye yer verilir: Müşrikler Müslümanlara, “Siz bize uyun, biz onları üstleniriz” derdi. Açıkcası, “İşlediğiniz günahlar bize yazılsın, ya da ahirette onların cezası bize ait olsun” diyorlardı. Kur’an, bu düşünceyi kökünden reddetmiştir. Said Nursî bu ayete, önceki alimlerden farklı şekilde, “Bir insanın cani bir sıfatı yüzünden diğer masum sıfatları mahkum edilemez” tefsirini yapmıştır. Bu tefsirin cemiyete yansıması, “Bir mü’minin fena sıfatından darılıp, o mü’minin akrabasına da adaveti teşmil etmemektir.” İnsanlar arası ilişkilerde vicdanları yaralayan bu durum kan davaları ve değişik ihtilaflarda görülmektedir. Said Nursi bu ayetin tefsirinde, ilgi çekici şu teşbihe yer verir: “Şer ve fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in’ikâs etmemek gerektir.”

Husumet duygusu vicdanın sesini keser. Kur’an bize, kötülükler ve çirkin ahlak eseri fiillerle karşı karşıya geldiğimizde, kötü söze karşı husumetle karşılık vermek yerine, oradan, vakarla uzaklaşmayı emreder. “Onlar yalan ve boş sözün yanında bulunmazlar. Boş sözlerle çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek, oradan geçip giderler.” (Furkan, 25/72) Ayetle, mü’minlerin yanında bulunmadıkları (zûr) çirkinlikler, şirk, putlara tapma, fısk, içki sofraları, batıl ve boş işler olarak ifade edilmiş; bazıları da şehadetü’zzürü, bir başka mü’mine karşı kasten yalan söylemektir, demiştir.

Bu vicdanî tavır, gayr-i İslamî unsurlara olduğu kadar, mü’minler için de geçerlidir. Nitekim, hicret sırasında Hz. Peygamberin yanına gelmeyi isteyip de hanımları ve çocukları yüzünden hicrete geç katılanlar vardı. Bazı sahabiler bunları cezalandırmak istedi. Bu sırada inen ayetler, gönülleri imanla dolu bu kimselere afv ve müsamaha ile davranmayı hatırlattı: “Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve affedicidir.” ayeti bu hususa işaret eder.

İnsan cemiyette yaşamakta, cemiyetteki suçlar ve bunlara takdir edilen cezalar da yer yer vicdanları etkilemektedir. Suç ve ceza dengesi üzerine Bediüzzaman’ın bir tespitine vererek meseleyi bitirelim.

Suç, vicdan ve ceza

Haksız yere adam öldürme, hırsızlık, trafik kazaları, terör, aile cinayetleri, kadına şiddet, çocuk istismarı, kamu haklarını hiçe saymak gibi birçok suçlara verilen cezaların yetersiz olduğu sıklıkla görülen gerçeklerdir. Bu tür suçlarda, suçluların Allah’a hesap verme endişesi ve cehennem korkusu taşımadığı bir vakıadır. Said Nursî toplumdaki bu hak tanımaz ve hukuk bilmez serkeşliği, “dini hamiyetin” eksikliği ile açıklar. O, suçlara karşı vicdanların terbiyesini, hırsızlığa İslam’da verilen had cezası örneği ile anlatır.

Hadler, İslâm’da, Allah Hakkı olarak uygulanması gereken, miktarı belirli cezalardır. (Bilindiği gibi, İslam ceza hukukunda ilk defa hırsızlık edenin cezası sağ elin bileğinin kesilmesi, ikinci defa hırsızlık edenin sol ayağının topuktan kesilmesi, gene hırsızlık ederse, tevbe edinceye kadar hapis olunmasıdır.) İffetli insana, iffetsizlik iftirasının cezası 80 sopa; yol kesip adam öldürenin cezası suçlunun öldürülmesidir.

İslam’da cezanın hedefi intikam değil, insanları doğru yola sevk etmektir. Bu yöneliş de cezanın caydırıcılığı ile temin edilir. Bu iş için tercihan şer’i mahkeme olmasıdır. Dini müeyyide her zaman tesirli olamadığı için, din, suçlara dünyevi cezalar da takdir etmiştir.

Said Nursî’ye göre bu türden suçlara karşı, ilk tedbir, İlahî emre karşı hassas bir iman hali ile kalpte ulvi hislerin uyandırılmasıdır. Böyle bir iman ve duyarlılık sahibi insan, hırsızlık yapmak isterse, başkasının malına elini uzattığı anda, vicdanın derinliklerinde Allah’ın emrini çiğnediğini hisseder; bu his, nefis ve hevesin hırsızlığa olan meylini kırar.

Durum böyle olmakla birlikte bu tür cezalarda, Bediüzzaman, medeni hukukla işleyen mevcut mahkemelere alternatif olarak, şer’i mahkemeleri önerir. Çünkü, “Allah haklarının çiğnenmesi halinde” verilecek cezalar, Allah’ın emri olmadığından, o cezalar ile adalet de gerçekleşmiş olmaz. Adeta abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, dünyevî ceza da, “battal olur.” Ona göre adalet, ceza Allah'ın emri namıyla olursa tesir gösterir. Yoksa tesiri yüzden bire iner. O, bu meselede şu uyarıyı yapar:

"Adalet ise, doğrudan doğruya Kur'ân'ın gösterdiği yol ile olabilir."

“Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye'cüc ve Me'cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.”

Sonuç

Gerçekleri fıtrî bir şekilde görme ve bulma, insanın kendini, tabiatı ve Allah’ı hissetmesi denebilecek vicdan, ulvi bir melekedir. Vicdan günahla, nefsaniyetle kirlenir, paslanır; hakkı göremez olur. Vicdanlar vahyin getirdiği ilkeler doğrultusunda terbiye edilerek doğruyu bulur. Ferdi ve toplumsal barış vicdanların işlemesi ve dinle hayat bulmasına bağlıdır.

Yukarı