. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1573

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2001 
 Ölüm Gerçeği
 KÖPRÜ / Yaz-Güz 97 
 Dünyevileşmenin Farklı Boyutları


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanî Değerler, Toplumsal Barış, Milliyet ve Milliyetçilik
Güz 2013   [ 124. Sayı ]


Kürt Sorunu, Eğitim ve Ulema

Kurdish Problem, Education and Scholars

İbrahim Kaygusuz

Giriş

Yakın tarihimizin önemli olaylarına şahitlik yapan Bediüzzaman Said Nursî, Osmanlı’nın çalkantılı dönemlerine ait olaylar zincirini zengin bir materyale dönüştüren ve bundan hareketle çok yönlü ve her döneme uyarlanabilecek Kur’anî düsturlar ortaya koyan önemli bir şahsiyettir.

İttihad ve Terakki döneminde başlayan baskıcı siyasi tutumlar Kemalist rejimle mutlaklaştırılmıştır. Yakın tarihimizin ırkçı, militarist ve jakoben süreçleri en çok din ve dil özelinde yoğunlaşmıştır. Din özelinde Müslümanlar, dil özelinde de Kürtler hedef alınmıştır.

Problemi aşmanın pek çok alternatifi mevcuttur. Bunlardan birisi “ulema” realitesidir. Kürt probleminin çözümünde “ulema” önemli bir misyon yüklenebilir.

Müslüman toplumlarda ve Osmanlı toplumunda merkezî bir konuma sahip olan ulema, İslam tarihinde önemli roller oynamış ve Peygambere (asm) varis olma vasfından dolayı saygın konumunu her zaman muhafaza etmiştir. Hazreti Ömer döneminden beri Müslüman olan Kürt toplumunda da ulema önemli roller üstlenmiş ve toplumun istikrarına önemli katkılar sağlamıştır.

Said Nursî, ulema kültürünün temsilcisi olup bu kültürün halk kültürü ile bağ kurmasına önemli katkılar sağlamıştır. Mevlana Halid-i Bağdadi ve Molla Ahmed-i Ceziri gibi değerlerden beslenen Kürt halkının irfanı bugün Said Nursî ismi ile somutlaşmıştır. Dolayısıyla Kürt probleminin çözümünde Said Nursi’nin önerileri çözüm arz etmektedir.

Bu bağlamda Bediüzzaman’ın Kürt reçetesi olan “Münazarat adlı eserinde “ulema’ya yüklenen misyon, analiz edilmesi gereken önemli bir noktadır.

1-MÜSLÜMAN TOPLUMLARDA VE KÜRTLERDE ULEMANIN ROLÜ

Âlim kavramının çoğulu olan ulema, saadet asrından bugüne bütün Müslüman coğrafyalarda saygın bir konuma sahip olmuştur. İslam dininin prensiplerine uygun olarak toplumun değerlerini muhafaza etmeye çalışan ulema, gücünü Kur’an ve Hadis’ten almaktadır.

Müslüman toplumlarda merkezi bir konuma sahip olan ulema ilk çağlardan beri toplumun bütün problemleri ile ilgilenmiş ve Müslüman halkı gözetlemiştir. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı döneminde ulema ayrıcalıklı ve güçlü bir birim olarak varlığını sürdürmüştür.

Devlet adamları halkın din ve maneviyatından sorumlu olan ulemanın fikrine her zaman başvurmuş (Özkul, 2009:1) ve onlarla istişare etmiştir. Ulema İslam tarihi sürecinde her zaman yönetimden bağımsız bir statüye sahip olmuş ve peygambere (asm) varis olma vasfından dolayı saygın konumlarını muhafaza etmişlerdir.

Hazreti Ömer döneminden itibaren İslamiyet’i kabul eden ve bugün yüzde 99’u Müslüman olan Kürt toplumunda da ulemanın rolü son derece önemli olmuştur. Bu rolün derecesini anlamak için Kürt toplumunu yakından tanımak gerekmektedir.

Her toplumda olduğu gibi Kürt toplumunda da sosyal yapı belli katmanlardan oluşur: mirler (beyler), ağalar, eşraf, şeyhler, melalar (mollalar) ve halk tabakaları (Tan, 2009:49-56). Modernite ve küreselleştirme süreçleri bütün dünyada olduğu gibi Kürt toplumu üzerinde de yıkıcı bir etki gerçekleştirdi. Bölge halkı ciddi bir transformasyon yaşadı. Buna rağmen şeyh ve mela sınıfının etkinliği öteden beri mevcut olmaya devam etti. Şeyhlerin dini otorite ile birlikte siyasi etkinlikleri söz konusu iken “mela” doğrudan “aydın” tanımlamasına tekabül eder.

“Özellikle 1800’lü yılların sonlarında “şeyhler aşiret organizasyonun dışında oldukları için aşiret kavgalarının çözümünde uzlaştırıcı bir rol üstlenebilmekteydiler. Bu nazik zamanda, onlar için yeni bir nüfuz sahası açıldı. Artık bundan sonra şeyhler, siyasi liderler olarak da gittikçe artan bir şekilde, sık sık boy göstermeye başladılar” (Mardin, 1993:185).

Müslüman Kürt halkının dinî, toplumsal ve kültürel kodlarının şekillenişinde Mele’ Ahmed-i Hani, İdris-i Bitlisî vb. binlerce Müslüman Kürt ulemanın izleri mevcuttur. Müslüman Kürt halkının bin yıllık irfanı Mevlana Halid-i Bağdadi, Molla Ahmed-i Ceziri gibi değerlerden beslenmektedir. Bu değerler bugün Said Nursî etrafında dolaşmaktadır.

İbn’ül Esir, İbn-i Teymiye, İbnü’l Halikan, Ebu’l Feda, Bitlisli Şerefhan, Şair Nefi ve Urfalı Nabi gibi birçok Kürt asıllı yazar, şair ve bilim adamı eserlerini Arapça, Türkçe ve Farsça yazmış (Tan, 2009:45) ve İslam’ın şuurunu Kürt halkının duygularına yerleştirmişlerdir. Bu rolü bugün güncel ve yetkin konumu ile Said Nursî oynamaktadır.

2-KALICI BARIŞ, EĞİTİM VE ULEMA

Kâinattaki fıtrat kanunlarına muvafık hareket etmeyen sosyal cereyanların neticeye ulaşması mümkün değildir (Nursî, 2007b:286-287). Fıtratın toplumdaki dili tearüf, teavün ve barıştır. Kalıcı barışlar tedrici süreçlerle gerçekleşir. Ani ve sarsıcı yollar istikrarlı barışı sağlayamaz. Kâinattaki ilahi kanunlar gibi sosyal ve ferdi hayatımız da bu tedricilik üzerine işler. Tedrici sosyal tekâmülümüzün temel parametresi hiç şüphesiz eğitimdir. Eğitimli bireyler ve bu bireylerden müteşekkil toplumlar terör yerine ilim ve sanat konuşurlar.

Ulema, böyle bir medeniyet toplumunu inşa etmede önemli roller oynayabilir. Din dışı bir ulus devlet inşa etmeye çalışan Cumhuriyet eliti hem Türk, hem de Kürt toplumunda fıtratın dilini sarsıntıya uğratmışlardır. Akamete uğrayan bu dil ulemaca tekrar inşa edilmelidir.

Ulema bu rolleri ile toplumda yeniden görücüye çıkarılmalıdır. Eğitim bunun yolu olmalıdır. Eğitimin kendisi de bu anlamda mecrasından saptırılmış ve topluma yabancı bir pozisyona itilmiştir. Anadolu toplumunun değerleri ile eğitimi karşı karşıya gelmiştir.

1920’de bu durumu keşfeden Bediüzzaman Kürtlerin medeniyetin ana damarı olan ilim (fünun) ve eğitimden (maarif-i cedide) nefret ettirildiklerini dile getirir. Bediüzzaman bu nefretin sebeplerini dört ana başlık altında toplar: 1-Görünüşte yabancılardan gelmesi 2-Kendi içinde çatışmacı ve uzlaşmaz bir üslup taşıması 3- Medrese modeline aykırı olması 4- Mektep ehlinin İslamiyet’i zahiri ve taklidi olarak bilmesi ve itikadî anlamda şüpheci bir çıkmaza saplanması. (Nursî, 2009: 27)

Bediüzzaman’ın bu duruma karşı çözüm önerisi ise şöyledir: “Aşiret, alaylılık ve askerlik bab-ı alisi ile mekatip ve maarifi içlerine idhal ve maden-i saadetleri olan medaris-i münderiseyi (izi kalmamış medreseler) ihya ile ulum-i diniye ile beraber fünun-u lazıme-i medeniyeyi Kürt uleması tedris etmektir. (Nursî, 2009: 27)

Bediüzzaman “Aşiret, alaylılık ve askerlik bab-ı alisi” gibi siyasi nüfuz ve maddi güç unsurlarının politik uygulamalarda rol alması gerektiğini ifade eder. Aşiretten kasıt bölgenin toplumsal tabanıdır. “Alaylık ve askerlik bab-ı âlisi” ile de Bediüzzaman bürokrasiyi kastediyor olmalıdır. Kısaca devlet ve halk politik seferberliği beraber yürütecek. Yani Bediüzzaman tabandan gücünü alan bir eğitim modeli önerir ve bu modelin en önemli öncüsü olarak da “ulema”yı görür. Bu ulema medrese, tekke ve mektebi barıştıran modern dönemlerin Müslüman ulemasıdır.

Yoksa sadece aşiret, alaylık veya askerlik bab-ı âlisi’ni önceleyen bir çözüm stratejisi akamete uğrayabilir. Örneğin alaylık ve askerlik bab-ı âlisi’nin bugün tekabül ettiği düzey dünkünden çok farklıdır. Osmanlı’dan bugüne doğu ve güneydoğu bölgesinin hem bürokratik tabanı, hem de sosyolojik tabanı dönüşüm ve kaymalar yaşamıştır.

Bugün varlığı devam eden “aşiret” olgusu da değişim rüzgârından çok etkilenmiştir. Özellikle pazar ekonomisi ve pazar güçleri karşısında aşiretin varlığı tehlikeye düşmüştür. Varlığı Doğu ve Güneydoğu’da tek parçalı bir olgudan ziyade karmaşık olgular sistemine tekabül eden aşiret kavramının bugünü ile ilgili Doğu Ergil’in yorumu şöyledir:

“Aşiret bir güç kaynağıdır. Bireye fiziksel güvenlik yanında arazi ve mera gibi alansal güvenlik sunar. Ancak aşiret dayanışmacı olduğu kadar bölüşümcü değildir. Eşitlikçi ve kaynak dağıtıcı, yani bir sosyal adalet aracı değildir. Eldekini (sürüler ve diğer hayvanlar ile sahip olunan araziyi) korur. Üretim için işbirliğini ve işbölümünü düzenlemez. Kısaca aşiret koruyucu bir şemsiyedir, mensuplarını dışarıdan gelecek tehlike ve tehditlere karşı korur. Tabii bu tehditler, aynı düzenin benzer birimlerinden gelmelidir. Ya pazar ekonomisinin gözle görülmeyen tehdidi? İşte aşiret yapısının bu konuda yapacağı bir şey yoktur. Aşiret pazar güçleri karşısında işlevini ve gücünü yitirir. Birçok yerde olan da budur” (Ergil, 2009:143-144)

Varlığı kalıp değiştirse bile tesir alanı bugün şiddetle devam eden ulemaya ait değerlendirmeler ise öteki üç olgudan farklı olmalıdır. Dün cami, medrese ve tekke etrafında dolaşan fonksiyonel ulema rolü bugün cemaatler, vakıflar, dernekler, sivil toplum kuruluşları ve gönüllü organizasyonlar özelinde dünden daha tesirli şekilde devam etmektedir.

31 Mart Vak’ası sonrası kurulan sıkıyönetim mahkemesine çıkarılan Bediüzzaman burada yaptığı müdafaasında Doğu ve Güneydoğu coğrafyasının eğitimi ile ilgili şu dikkat çekici yorumu yapar: “Ben vilayat-ı şarkiyede aşiretlerin hal-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak. O fünunun da gayr-ı müteaffin (bozulmamış) bir mecraı ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lazımdır; ta ulema-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin. Zira o vilayatta nimbedevi vatandaşların zimam-ı ihtiyarı (tercih hakkı) ulema elindedir” (Nursî, 2000:29).

3-MEDRESETܒZ-ZEHRA (ÜNİVERSİTE/AKADEMYA ZİNCİRİ)

“Ulema” merkezli çözüm önerilerinin en somut örneği Bediüzzaman’ın elli beş yıllık hedefi olan Üniversite/Akademya zinciridir.

Akademyalar zincirinin misyonuna dair sembolik cümle şudur: “Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir, aklın nuru fünün-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüt eder” (Nursî, 1999:80).

Din ilimleri ve medeniyet fenlerinin beraber okutulması hedefi bugün İmam-Hatip düzeyinde kısmi olarak gerçekleştirilmektedir. Bu uygulamadaki müsbet sonuçlar Bediüzzaman’ın isabetine dair ipuçlarını ele vermektedir. İmam-Hatip okulları siyasî kampların içine çekilmediği sürece beklenen verimi beraberinde getirmiş ve artık kendi neslini üreterek resmi ideolojinin çatışmacı yansımalarını elimine etmiştir.

Bu aşamadan sonra hedef bu olgunun ortaöğretimden yüksek öğretime doğru geçişini sağlamak olmalıdır. Hükümetler 4+4+4 gibi projelerle İmam-Hatip realitesinin orta kısımlarına verdiği ehemmiyet paralelinde bu sistemin yüksek öğretim ayağına da üst düzeyde önem vermelidir. Zira İlahiyat fakülteleri Bediüzzaman’ın hedeflediği anlamın tam karşılığı değildir.

Medresetüzzehra projesi İmam-Hatip okullarının açılışından yarım asır önce Bediüzzaman tarafından Sultan Abdülhamid’e teklif edilmiştir. Eğer teklif kabul görse idi bu Akademyalar zinciri hem kendi neslini hem de kendi sisteminde “ulema”sını üretecekti.

Bu ulema toplumun değerleri ile eğitim arasındaki yabancılığı ortadan kaldıracak ve Batı’nın hegamonik bilimsel baskısı bu kadar ağır olmayacaktı. Konumuz özelinde doğu ve güneydoğu problemi bu kadar büyümeyecek, kurulacak bu yüksek öğretim merkezlerinin yetiştirdiği nesil ve ürettiği ulema, ideolojik ve etnik çatışmalara meydan vermeyecekti.

Resmî düzeyde karşılığını bulmayan bu proje Bediüzzaman’ın çabaları ile gayr-ı resmî olarak karşılığını bulmuştur. Büyüyen Doğu ve Güneydoğu sorununun tamir edilebilir noktada kalması bu gayr-ı resmi çabaların başarısı sonucudur.

Bediüzzaman Hazretlerinin bu üniversite projesi, genelde Osmanlı coğrafyasının doğu ve güney bölgelerini ıslaha yönelik bir hedef olarak takdim edilir. Bu yaygın kanaat doğru olmakla beraber yetersizdir. Çünkü Said Nursî’nin konu ile alakalı son yıllarına ait metinlerine baktığımızda projenin bütün insanlığa yönelik bir “Kur’an medeniyeti” projesi olduğu anlaşılır.

Din ilimleri ile medeniyet fenlerinin (bilim, sanat, teknoloji, vb.) buluşma zemini olan bu proje, önceliğinde Asya kıtasını hedef alan bir projedir. Bu medeniyet projesinin bir sonraki hedefi ise, bu kıtayı basamak yaparak bütün insanlığın problemlerine çözümler üretmektir. Bu anlamda proje, modern dünyanın dinamiklerini anlamaya ve kucaklamaya matuf bir reçetedir.

Medresetü’z-Zehra İran, Arabistan, Mısır ve Afganistan; öte yandan Pakistan, Türkistan ve Anadolu’nun merkezinde bir kalp olma hedefindedir. Medresetüzzehra bir yönü ile Câmiül Ezher paraleli bir projedir. Çünkü Câmiül Ezher, uzun yıllar İslam dünyasının Afrika ayağında ilim merkezi olma rolünü üstlenmiştir.

Projenin aslı, “Câmiül Ezher”in (kız) kardeşi olan “Medresetü’z- Zehra”dır. Fakat Medresetü’z-Zehra, Câmiül Ezher’in muadili değildir. Fikir, muhteva ve sayı itibarı ile kısırlıktan öte doğurganlığı hedefleyen cihanşümul bir projedir. Bu doğurgan projenin ürünü olan nesiller ve ulema hem bütün İslam coğrafyasına, hem de Anadolu coğrafyasına özelde de Türkiye’nin doğu ve güneydoğu coğrafyasına hayat verecektir. Devlet yetkilileri bu projeye sahip çıkmalı ve YÖK bu büyük projenin resmî sorumluluğunu üstlenmelidir.

4-KÜRT HALKI VE SECİYE-İ İSLÂMİYE

Hucurat Sûresi on üçüncü ayet, farklı milletlerin ve kabilelerin varlığını haber verir. Milleti var kılan İlahi kudret, onu sadece fizikî bir nesne olarak var etmemiş, seciyeleri ile birlikte yaratmıştır.

Bediüzzaman Yirmi Altıncı Mektup’ta bu gerçeğe şu örneği verir: “Her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa, tarzı ayrı ayrı olmak gerekiyor”(Nursî, 2007a:544). Aynı kumaş farklı cinsiyet, boy ve kilodaki insanlarda farklı kalıplara bürünebildiği gibi insanlar da yaşadıkları coğrafyaların etkisi ile farklı karakterlere bürünebilmektedirler.

Bediüzzaman’ın “Muhitin insan ahlakı üzerinde tesiri vardır” keşfine paralel olarak, İbn-i Haldun da hava ve iklim şartlarının insan ahlakı, seciyesi, ruh yapısı ve buna bağlı hal ve davranışları üzerinde tesir ettiğini söyler. İnsan, içinde yaşadığı muhite göre şekil alır. İklim insan bedenine tesir ettiği gibi ruhuna da tesir eder ve ona değişik huy ve karakterler kazandırır.

Bediüzzaman Yirmi Dokuzuncu Mektup’ta “Milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakiki bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtlerin” (Nursî, 2007a:730) varlığına dikkat çeker.

Herkes dünyaya kendi penceresinden bakar. İçinde yaşanılmayan ve ruhuyla temas kurulmayan bir muhitin şekillendirdiği milliyet ve ona mensup kişilik hakkında uzaktan yorum yapılması doğru olmamaktadır. İnsanların sevgisini ruhunda hissettiği, acılarını paylaştığı yer dünyaya gözlerini açtığı yerdir. Lisan-ı maderzade bu kaynaklardan beslenir. Bediüzzaman Münazarat’ında Kürtçe düşündüğünü, Türkçe ve Arapça yazdığını söylerken tercümeyi yapan hayalin dahi kalbin sözünü iyi anlamadığını söylemektedir. Tatmayan bilemez. Mahiyeti bilinmeyen bir şey hakkında fikir yürütmek abesle iştigaldir. Anlamak ve anlam vermek temas etmekten geçer. Dolayısıyla bir şeyin aslına ve ruhuna nüfuz etmeden çözüm teklifleri sunmak fıtrat kanunlarına aykırıdır.

Bediüzzaman Hazretleri Kürtlerin seciyelerinin “İslamiyet” ile şekillendiğini açıkça söylemektedir. Kürtlere yönelik bu anlamdaki cümlesi şöyledir: “Sizler bedevî olduğunuzdan ve fıtrat-ı asliyeniz, oldukça bozulmamış olduğundan, İslâmiyet’in kudsî milliyetine daha yakınsınız” (Nursî, 1999:66-67). Bunu hesaba katmayan Kemalizm, İslamiyet yerine Türkçülük perdesi altında dinsizlik empoze etmiştir. Kemalizm Kürtlerin İslamî seciyelerini tanımak yerine keyfi hareket etmiş, “inkâr” modelini seçmiş ve bugünkü tabloya sebebiyet vermiştir. Çözüm yukarıda zikredilen Hucurat Suresi on üçüncü ayetin sonundadır: “Sizi birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere böldük” Bediüzzaman’ın bu son kısımla ilgili yorumu şöyledir: “Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız husumet ve adavet edesiniz değildir” (Nursî, 2007a:538).

5- OSMANLI’DAN TÜRKİYE’YE VE DİNDEN ETNİSİTEYE EVRİLEN TOPLUM

Dünya tarihinin modernite ve uluslaşma süreçleri bir taraftan Osmanlı toplumunu transforme ederken diğer taraftan günümüze dek sürecek olan sosyal çalkantılara kaynaklık etti. Yüz yıldır can yakmaya devam eden Kürt problemi, Osmanlı’dan bugüne katlanarak devam eden bu çalkantıların başında gelir. Yeni anayasa ile birlikte aklıselimin devreye girmesi ve bu problemin tarihe mal edilmesi gerekmektedir.

Milliyetçi akımların dünyayı sarstığı dönemler, Türkiye’nin otoriter yapı üzerine inşa edildiği dönemlerdir. Otoriterliğin dayattığı ideolojilerin başında katı laisizm ve milliyetçilik gelir. Yerleşik inanç ve değerlerle çatışan bu iki resmî ideoloji, halk ile devlet çatışmasını beraberinde getirdi.

“Bu çatışmanın yansıdığı en önemli alanlardan biri, Türkiye’deki ulus inşa pratiğinin bir sonucu olarak karşımızda duran ve kendisini Türk etnik/ ulusal kimliği içinde algılamayan, yalnızca seçkinlerle sınırlı olmayıp kitlesel bir hareket niteliği de taşıyan, Kürt kimliğine dayalı kültürel ve siyasî taleplerin karşılanma biçimidir” (Yıldız, 2010:9).

Kürtlerin de içinde bulunduğu Osmanlı toplumu, 1856’dan sonraki süreçte çok dil ve sair heterojen karakterlerinden uzaklaştırılmıştır. Eşit vatandaşlık yolu ile Osmanlı halkı din, dil farkı tanınmadan ortak vatandaşlık bağı ile tek bir millet haline dönüştürülmek istenmiştir. Sonuçta çok din ve dile sahip olan Müslüman toplum İslam’dan uzaklaştırılmış ve etnik algı üzerine kurulu modern ulus haline dönüştürülmüştür. Böylece etnik kimlik din kimliğinden daha güçlü hale gelmiştir (Karpat, 2011:12).

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine gelindiğinde ise, modern millet anlayışına paralel bir “Türk” milleti olgusu üretilmeye çalışılmıştır. Tarih kongreleri, halk evleri ve benzeri girişimlerle maddi yanları ağır basan yeni bir Türk milleti oluşturulmak istenmiştir. Bu süreçte Türk milletinin dışındaki halklar zorla “Türkleştirilmek” (Karpat, 2010:11) istenmiş, Türklerin kendisi de dinden ve maneviyattan uzaklaştırılarak “yabancılaşma” sürecine mahkum edilmiştir.

Osmanlıdan cumhuriyete uzanan ve günümüze dek süren bu vetire karşıt oluşumları doğurmuştur. 1913-14 Bitlis ayaklanması ile başlayıp günümüze dek süren uzun ve çalkantılı Kürt sorununun temelinde böyle bir toplumsal dönüşüm projesi yatmaktadır.

Dinden uzak modern ve etnik millet hedefi çatışmaları tetiklemiştir. Sıkıntı bugüne kadar artarak devam etmiştir. Çözümü krizin başladığı noktada aramak gerekmektedir. Bunun için çok dil, çok din ve çok renkli heterojen karakter, topluma yeniden kazandırılmalı ve ırkçı yaklaşımlar terk edilmelidir.

Düğümü çözecek olan grup ise “ulema”dır. Fakat bu ulema yasalcı, mütereddit ve kuru nitelikteki Ortodoks ulema profili (Mardin, 1994:38-39) değildir. Türkiye’nin böyle bir ulema profilinden ziyade “ulu kişi” imajını çizebilen, tüm toplumsal katmanlarda saygın pozisyon alabilen, ezberleri bozabilen dolayısıyla çözüm üreten etkin ulema profiline ihtiyacı vardır.

Said Nursî bu ulema profiline göndermede bulunarak doğu bölgesinin ve halkının tercih hakkının (zimam-ı ihtiyarı) bu ulemanın elinde olduğunu söylemektedir.

Bu çözümde rol oynayacak olan ulema ya Kürt halkından olmalı veya Kürt halkının dinî ve millî seciyelerini anlayacak ferasette olmalı. Bu anlamdaki ulema doğu ve batı ikilemi yaşamamalı, şartların ve ideolojilerin empoze ettiği zihniyet çelişkilerine esir olmamalı, yerel ve küresel değerler arasında uzlaşı kurabilmeli ve özellikle de diyalog kültürünü hazmetmiş olmalıdır. Böyle olmayan ulemaya Kürt halkının kendi tercih hakkını vermeyeceği bir gerçektir.

Sonuç

Modernite ve uluslaşma süreçleri Osmanlıdan cumhuriyete uzanan çatışmaların çoğuna kaynaklık etmiştir. 1913-14 Bitlis ayaklanması ile başlayıp günümüze dek süren uzun ve çalkantılı Kürt sorununun temelinde büyük bir dönüşüm projesi olan uluslaştırma süreci yatmaktadır. Yerleşik inanç ve değerlerle çatışan modernleşme ve uluslaştırma projeleri yapıcı değil yıkıcı sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

Dinden uzak modern ve etnik millet hedefi dâhili çatışmaları tetiklemiş ve sıkıntı bugüne kadar artarak devam etmiştir. Çözümü krizin başladığı noktada aramak gerekmektedir. Bunun için çok dil, çok din ve çok renkli heterojen karakter, topluma yeniden kazandırılmalıdır.

Çözüme ait perspektif, Kürt halkının dini ve milli seciyelerini içerecek mahiyette olmalıdır. Bediüzzaman’ın metinleri Kürt halkının bu seciyelerini doğru tanımlayıcı bir referanstır. Yeni anayasa sürecinde bu referanstan sonuna kadar faydalanılmalıdır. Doğu ve Batı ikilemi yaşayan, şartların ve ideolojilerin empoze ettiği zihniyet çelişkilerine esir olan, yerel ve küresel değerler arasında uzlaşı kuramayan ve diyalog kültürünü hazmetmemiş bir perspektif çözümde yetersiz kalacaktır.

Doğu ve Güneydoğu için tabandan gücünü alan bir eğitim modeli öneren Bediüzzaman bu modelin öncüsü olarak “ulema”yı görür. Bediüzzaman’ın ifade ettiği bu ulema medrese, tekke ve mektebi barıştıran modern dönemlerin Müslüman ulemasıdır.

Dün cami, medrese ve tekke etrafında dolaşan fonksiyonel ulema rolü bugün cemaatler, vakıflar, dernekler, sivil toplum kuruluşları ve gönüllü organizasyonlar özelinde dünden daha tesirli şekilde devam etmektedir.

Kürt problemini çözecek olan ulema, resmi ideolojiye yaslanan yasalcı ve mütereddit değil ezberleri bozabilen nitelikte olmalıdır.

Bediüzzaman’ın Kürt problemine yönelik ulema merkezli çözüm önerisi elli beş yıllık Üniversite/Akademya projesidir. Devlet yetkilileri Bediüzzaman’ın bu projesine sahip çıkmalı, YÖK bu büyük projenin resmi sorumluluğunu üstlenmelidir.

Yukarı