. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1698

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2008 
 Sevgi
 KÖPRÜ / Güz 2003 
 Tesettür


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanî Değerler, Toplumsal Barış, Milliyet ve Milliyetçilik
Güz 2013   [ 124. Sayı ]


Yaratılış, Din ve Milliyet

Creation, Religion and Nationality

Ali Ferşadoğlu

Yaratılış, din ve milliyet

Kur’ân ile onun ilk ve orijinal tefsiri hadislerde, “Hz. Âdem (as) ilk insan, insanlığın babası ve kendi nefsinden yaratılan Hz. Havva (ra) da insanlığın ilk annesidir” hükmü, yoruma meydan vermeyecek şekilde, apaçık nazara verilir. Halık-ı kâinat, Hz. Âdem’i (as) de topraktan, anasız-babasız halk ettiğini beyan eder Kur’ân-ı azimüşşanda: “Şüphesiz Allah katında yaratılışları bakımından İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘ol’ dedi. O da hemen oluverdi.” (Al-i İmran Sûresi, 59.) buyrulmaktadır. Hz. Havva’yı (ra) da, (Allah-u a’lem) Hz. Adem’in (as) genetik yapısından klonlayıp/kopyalayarak yarattığına meallerini nakledeceğimiz şu âyetler delil olabilir: “Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan Allah’ı tanıyın!” (Nisâ Suresi, 1.) “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık…” (Tahrim Suresi, 6.) “Sizi topraktan yaratması, O’nun delillerindendir. Sonra bir de gördünüz ki siz beşer olmuş, çoğalıp yayılıyorsunuz. (Rûm Sûresi, 20.) Peygamberimiz (asm) Veda Hutbesi’nde de tek bir insandan türetildiğimizi net bir şekilde insanlığa ilan eder: “Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır.”

İnsanlar ileriye doğru çoğaldığına göre, geriye doğru gidildiğinde bir kişiden ürediği aklın ve mantığın kabul ettiği hususlardandır. İnsan zürriyeti, yani bütün kavimler, milletler bu ikisinden türemiş ve çoğalmıştır. Aklî, mantıkî ve ilmî deliller de bunu göstermektedir. İnsanların tek bir nefisten (kişiden) türemesine rağmen, farklı renk ve dillerde olmasının hikmeti de şöyle açıklanır son İlâhî mesajda: “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun varlığı, birliği, kudretinin de delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır. (Rûm Sûresi, 22.) Bu hakikat bir hadiste de, “Rabbiniz bir olduğu gibi, babalarınız, dininiz ve Peygamberiniz de birdir. Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının siyaha, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” şeklinde nazara verilir. Bu ve benzeri onlarca naklî, aklî, mantıkî delil, Hz. Âdem’in (as) topraktan yaratılmış, insanların da ondan çoğaltılmış kardeşler olduğunu gösterir.

Milliyet de imtihan sebebidir

Milliyet meselesini din zaviyesinden ele aldığımıza göre, her şeyde olduğu gibi milliyeti değerlendirirken de şu sorunun cevabından başlamak uygun olacaktır: “Biz bu dünyaya niye gönderildik? Bizi kim gönderdi, niçin gönderdi? Övünmek için mi, başkalarına üstünlük taslamak, yabani bakmak, ötekileştirmek için mi? Yoksa imtihan olmak, biribirini tanımak, kabul etmek, kaynaşmak, yardımlaşmak için mi?”

Kur’ân’da, bu dünyaya imtihan olmak için gönderildiğimiz onlarca âyette beyan edilir. Dolayısıyla Müslümanlar, milliyetle de imtihan edilmektedir: “Ey insanlar! Sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınıza imtihan vesilesi kıldık; bakalım sabredecek misiniz?” (Furkan Suresi, 20.) âyeti buna işaret etmektedir. Buna göre, “Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhî bir tecrübedir. Tâ ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile müsâbaka meydanında birbirinden ayrılsın.” 1 [1]

Hucurat Suresi’nin 13. âyetinde farklı yaratılışın sebepleri şöyle nazara verilir: “Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir.” Mealini verdiğimiz bu ayette, farklı millet, dil ve renklerde yaratılmamızla ilgili şu çıkarımlar da yapılabilir:

? Birbirimizi tanımak, kabul etmek,

? Sosyal, toplum hayatına ait münasebet ve ilişkileri bilip düzenlemek,

? Yardımlaşmak ve dayanışmak.

Yani, farklılıklarımızla birlikte yardımlaşmaya mı birbirimizi tanımaya, kabul etmeye mi çalışacağız; yoksa birbirimize yabani bakmaya, düşmanlık etmeye mi? Netice olarak, milletimizi Allah adına mı, O’nun hesabına mı seveceğiz, yoksa nefsimiz hesabına mı sevip-sevmeyeceğimiz konusunda imtihan ediliyoruz.

Ayette geçen yardımlaşmaya, bir boyutuyla şöyle bir açılım getirilebilir: Her bir millet için, o milletin millî cesâretini teşkil eden ve nâmus-u milliyesini muhafaza eden ve kuvveti onda toplayan mânevî bir havuz vardır. Her milletin öne çıkan bir cephesi, bir özelliği olduğu sosyolojik bir vakıadır. Keza, her toplumun kendisine has bir karakteri, bir yapısı vardır. “Bir milletin mizacı, o milletin hissiyatının çıkış kaynağıdır.” Her milletin, taifenin istidat ve kabiliyetleri de farklıdır. “Millî âdetler, bir milletin varlığını devam ettiren şeylerdir. ’’

Batılılar teknik, teknoloji üretir. Bediüzzaman’a göre Allah onları dünyayı imar etmek için yaratmıştır. Müslümanlar iman, ibadet, ahlak, nezaket, nezahet üretir. Batı’nın tanınmış simâlarından, Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı sosyalist Mitterand’ın yakınında bulunan, solcu düşünür Bernard Kouchner Müslüman Türk toplumundan şunu bekler: “Biz komünizme karşı bir zafer kazandık. Ama biz de yenildik. Çünkü, biri birimize söyleyecek bir şeyimiz kalmadı. Ama İslâm ülkeleri ve halkları öyle değil. İslâm ülkelerindeki halklar, Batı’nın yalnızlığını hissetmiyorsa, Allah’ın varlığını hâlâ hissettikleri içindir. Ona yakarabilirler, ona yalvarabilirler. Batıda kayboldu bu.Onun için sizden öğreneceklerimiz var, diyorum. Dayanışmayı, âile bağlarını, yeniden insan olmayı öğrenebiliriz sizden. Irkçılığa karşı bir panzehir olacaksınız bizim için. Avrupa’yı kendi içine dönük bir kale olmaktan kurtaracaksınız. Irkçılığın 2. Dünya Savaşı öncesine benzer bir dönüş yapmasından çok korkuyorum.”2[2]

Asabiyet, ırk üstünlüğü iddiasının kökeni

Enaniyetten (ego, benlik) kaynaklanan, başkasını yutmakla beslenen “ırkçılık, etnik köken üstünlüğü, milliyetçilik”, cahiliye dönemi değerler sistemine, “kabile örfü” ve “asabiyete” dayanır. O değerler sisteminde üstünlük; sanat, üretim ve insanî değerlerde değil; soy, sop, kabile, zenginlik, ırk, renk ve kuvvette aranırdı. Kabile örfünün üç ana maddesi vardır: Kabilede düzen kurmak ve yaşatmak, kabile düzenine, örfüne kayıtsız-şartsız bağlılık ve diğer kabilelerle yapılan anlaşmalara itaat.

Peygamberimizi (asm) çok seven, koruyan, kollayan Ebu Talib’in makbul bir iman getirmemesinin sebebi; kavmine, atalarına, kabilesine, adet, örf ve geleneklerine aşırı derecede bağlılığıydı. Peygamberimizi öven sözleri üzerine, müşriklerin “Abdülmuttalib’in milletinden, dininden yüz mü çevireceksin!” baskısına karşılık, “O (kendisi için), Abdülmuttalib’in dini üzeredir” demişti. 3[3]

Asabiyet, ırkı üstünlük; soy-sop övgüsünün kaynağı milliyetçilik, “ene” ağacının acı meyvesidir ve şeytani bir vasıftır. Şeytan, Allah’ın kendisini ateşten, Adem’i (as) ise topraktan yarattığını, dolayısıyla kendisinin daha hayırlı ve üstün olduğunu iddia ederek ona secde ile saygı göstermedi. (Tâhâ Suresi, 116., Bakara Suresi, 34.) Bu durumda ırkçılıkta, şeytânî, menhus bir lezzet olduğu açıktır. Bu hastalığa yakalanan kendini yüceltir, diğer etnik kökenden gelenleri ötekileştirir, onları yutarak beslenir, haksızlık ve zulüme sebep olur.

Irkçılık ve menfî milliyetin acı meyveleri de enaniyet, üstünlük kompleksi, müthiş kavga, gürültü, huzursuzluk ve gerginliktir. Birinci ve ikinci dünya savaşları başlangıç ve sonuç itibariyle ırkçılığın acı meyveleridir.

Peygamber Efendimiz bir çok hadisinde yaratılışın gayesinin iman ile ubudiyet olduğunu ifade etmiş ve iki temel mesele ile sürekli mücadele etmiştir: Bunlar şirk ve asabiyet-i cahiliye, yani arkçılıktır. O, şirki, putperestliği ortadan kaldırdığı gibi, ırk üstünlüğü taslama, etnik köken, asabiyet damarı dahil, cahiliye döneminin tüm çirkin, kötü, batıl anlayış ve davranış biçimlerini kaldırdı, yerlerine en güzel ahlâkî değerleri ve “uhuvveti” yerleştirdi.

Yahudilik ve ırkçılık

Hz. Adem’in (as) yaratılışıyla ortaya çıkan “asabiyet, kabilecilik, aşiretçilik, soy-sop, ırk üstünlüğü, etnik köken milliyetçiliği” 19 ve 20. yüzyıllarda pozitivist ve materyalist ideolojilerin etkisiyle insanlık tarih boyunca yaşanmayan bir vahşetin sergilenmesinin müsebbibi oldu. Yahudiliğin kaynağı muharref Tevrat’a göre; “Siz, Allah’ınız Rabbin oğullarısınız. Çünkü sen, Allah’ın Rabbe mukaddes bir kavimsin ve Rab yeryüzünde olan bütün kavimlerden üstün olarak kendisine has bir kavim olmak üzere seni seçti.” (Tesniye, 14/12.) denir. Bu inanışa göre: Diğer insanlar horlanır ve dışlanır. Mülk edinmek, devlet kurmak, hürriyet sahibi olmak yalnız Yahudilerin hakkıdır. Doğuştan “günahkâr “ olan diğer milletlerin, Yehova’nın oğulları tarafından “Sion”da (Kudüs yakınlarındaki bir dağın adı olan Sion, ‘Tanrı Yehova’nın’ yeryüzü krallığını ifade eder) kurulacak Dünya Krallığı’na yerlerini terk etmeleri, yeryüzünün Yahudilerin eline geçmesi ve Yahudilerin bu gizli savaşın sonunda” Yeryüzü İlâhı “ ilân edilmeleri “din” anlayışlarının temelini oluşturur. Bu anlayış, öyle bir derekeye indi ki, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “mabud ittihaz” edildi.4 [4] Bugün, İslâm, bilhassa Arap âlemini ve Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren de bu çarpık milliyetçilik, ırkçılık anlayışıdır. .

Asabiyet damarı ve gurur

Bir Müslüman, iradesinin bile söz konusu olduğu malı-mülkü, kazancı, güzelliği, yakışıklılığı ile gururlanamaz ve kibirlenemez. Özellikle “iradesinin” olmadığı verilen herhangi bir değeri kendine mal ederek hiç gururlanamaz. Zira bundan nehyedilmiştir:

“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.” (Lokman Suresi, 18.) Bir hadis-i şerifte, “Allah cahiliyet övünmelerini sizden kaldırdı. Hepiniz Âdem’in (as) evlatlarısınız. Âdem ise topraktan yaratılmıştır.” (Tirmizi) denirken, bir diğerinde, “Rabbiniz bir olduğu gibi, babalarınız, dininiz ve Peygamberiniz de birdir. Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının siyaha, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” şeklinde nazara verilir. (İbni Neccar)

Üstünlüğün, soy-sop, etnik köken, zenginlik vs. unsurlarda değil, yalnız takvada olduğu mealen şöyle beyan edilir Kur’ân’da: “Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurat Suresi, 13)

Takva; Allah’ın rızasını gözeterek, Allah hakkı ile kul haklarına, yani başta insan hakları olmak üzere yaratılan bütün varlıkların haklarına saygı göstermek ve riayet etmek, şeklinde özetlenebilir. Dolayısıyla bir insan etnik kökeniyle, milliyetiyle de gururlanamaz. Çünkü, hiç kimse etnik kökenini, yani, Arap, Türk, Kürt, Alman, İngiliz olmayı seçemez.

Irkçılık, milliyetçilik damarı adaletten saptırır

Milliyetçilik, asabiyet damarı, etnik köken üstünlüğü anlayışı barış ve adalete de manidir. Zira, bu damar haksız da olsa insanı nefsine, anne-babasına, akrabasına, ırkdaşına tarafgir yapar. Oysa, Kur’an, “Ey imân edenler! Adalet üzere olun ve Allah için şahitlik edin. Kendi aleyhinize veya anne ve babanızla akrabalarınızın aleyhine olsa bile. Hakkında şahitlik ettiğiniz kişi, zengin de olsa, fakir de olsa doğruluktan ayrılmayın. Çünkü ikisini de Allah sizden daha iyi gözetir.” (Nisâ Suresi, 135.) ayetiyle kesin olarak adaleti emreder. Asabiyet, milliyetçilik damarı; birisinin hata, kusur ve yanlışını, mensup olduğu grup, aşiret, şirket, aile, parti veya millete mal ederek hepsini mesul ve sorumlu tutar. Bu, kutuplaşmayı getirir. Birinin haklı olarak ak dediğine diğeri kara, birinin iyi dediğine diğeri kötü, der. Bu cedelleşmeyi, boğuşmayı netice verir. Birbirine muarız olarak boğuşanlar müspet hareket edemez, olumlu davranmaz, pozitif yaklaşmaz.

Kur’ân bu fasit anlayışı, “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.) şeklindeki hukukun temel ve cihanşumül kanunuyla tedavi eder.

“Milletin selâmeti için her şey fedâ edilir” şeklindeki zâlimce prensip ırkçılığın yadigârıdır. “Devletin bekàsı için de her şey, hatta halkın hakları da fedâ edilir” prensibi de böyledir. Halbuki, ırkçılık damarıyla, bir adamın cinayetiyle mâsum bir kardeşini, belki de akrabasını, belki de aşiretinin efradını öldürmekte kendini haklı zanneder. O vakit hakikî adalet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm de yol bulur. Çünkü ‘Bir mâsumun hakkı, yüz câniye feda edilmez’ diye İslâmiyetin bir kanun-u esasîsidir. Bu ise çok ehemmiyetli bir mesele-i vataniyedir. Ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir tehlikedir.” 5[5]

Irkçılık, asabiyet, ittihad-ı İslam’a da engeldir

Asabiyet, etnik köken üstünlüğü taslamanın birleştirici değil ayrıştırıcı, kaynaştırıcı değil, ötekileştirici olduğuna dikkat çeken Bediüzzaman, Müslümanların birlik ve beraberliğini bozan, İttihad-ı İslam’a engelleyen, parçalamaya götüren en önemli unsurlardan birisinin de yine ırkçılık olduğunu şu sözlerle belirtir: “Frenk illeti tâbir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, âlem-i İslâm’ı parçalamak için içimize bu frenk illetini aşılamış. Fakat bu hastalık ve fikir, gayet zevkli ve câzibedar bir hâlet-i ruhiye verdiği için, pek çok zararları ve tehlikeleri” vardır.” 6[6]

Osmanlı devletinin parçalanıp tarih sahnesinden silinmesi, Müslümanların tefrikaya düşmeleri, İslam âleminin parçalanmışlığı, ülkemizdeki anarşi ve PKK terörü, vs. bunun en tipik örneklerindendir.

Irkçılık, etnik köken üstünlüğü iddiası, mikro âlemde, şahıs bazında, “Ben farklıyım, sen de farklısın, öyle ise bir araya gelemeyiz!” düşüncesini beraberinde getirir. Makro âlemde ise, “Biz daha hayırlıyız, biz üstünüz, biz farklıyız, öyle ise bir araya gelemeyiz.” fasit anlayışını doğurur.

Günümüzde İslâm dünyasındaki bölünmelerin ve cemiyetteki ayrılıkların artarak devam etmesinin, birlik ve dirlik için elle tutulur bir çalışma ve gayret görülmemesinin sebeplerinden birisi budur. Oysa ferman-ı ezeli olan Kur’an’da, “Hepiniz Allah’ın ipine sarılın, bölünüp parçalanmayın”

(Âl-i İmran, 3:103), “İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider.” (Enfâl Sûresi, 8:46.) ayetleri mütecaviz düşmanlara, cehalet ve fakirliğe, karşı birlik olmamızı, birlikte mücadele etmemiz emredilir. Âl-i İmran Sûresi’nde zikredilen “Allah’ın ipi”nden maksadın “Allah’ın dini”, “Kitabullah”, “İslâm cemaati”, “Allah’ın emri ve dâveti” olduğu Hâzin, Râzî ve sair müfessirlerce de vurgulanır. İnanç ve ideal birliğinden kaynaklanan birliğin ve beraberliğin temelleri “Kitabullah” ve “Sünnet-i Resulullah” olduğu konusunda ittifak vardır. Birlik ve beraberlik şahıslarda ve gruplarda değil, inançta, prensiplerde ve ideallerdedir.

Zira, Peygamberimiz (asm) bir hadis-i şeriflerinde “Haberiniz olsun ki size iki şey bırakıyorum. Biri Allah’ın kitabıdır. O hablullahtır [Allah’ın ipi]. Kim ona uyarsa doğru yolu bulur, kim onu terk ederse sapıklığa düşer. Diğeri ise benim sünnetimdir” (Müslim, Fedail, 37) buyurmuşlardır. Keza, yüce Allah mü’minlerin inanç ve ahlâkî değerlere sahip olmaktan kaynaklanan inanç birliğinden dolayı “Mü’minler kardeştir” (Hucurat, 49:9) buyurarak, kardeşlik hukukunun gereğini yapmamızı ister.

Sevgi ve milliyet

Sevgi ile milliyet, milliyetçilik, asabiyet, ırk üstünlüğü taslama arasındaki bağlantılar nelerdir? Muhabbet niçin verilmiştir, biz nerelerde kullanıyoruz? Irkdaşını sevmek gayr-i meşru mudur, milletimizi hangi ölçüler çerçevesinde sevmeliyiz?

Muhabbet, aslında Allah’ı sevmek için verilmiştir ve kalbimiz de Allah’ı sevmeye göre dizayn edilmiştir. Esma-i Hüsna’dan birisi Habib, diğeri Vedud’dur. Sevgiyi, sevgi mahalli kalbimizi, sevgilileri ve sevgi sebeplerini yaratan O’dur. Bu sıfatlarla da ahlaklanmamız gerektiğine göre, bu özellikleri kendimizde nasıl yansıtmalıyız?

Sevgi esaslı bir duygumuzdur. İnsan, evvelâ nefsini, sonra akraba ve milletini sever. Ancak, sevginin bazen yanlış kullanılması insanı dalalete atar, sapıttırır. Hıristiyanların Hz. İsa’yı (as), Rafizilerin Hz. Ali’yi (ra) sevmeleri, onları ebedî şekavete atması gibi. Sevgi var, insanı alay-ı illiyine çıkarır. Hz. Ebubekir ve sair Sahabelerin Rasulullah’ı (asm) Allah hesabına sevmeleri gibi. Irkçılık manasındaki bir sevgi ise üstünlük taslamaya, ötekileştirmeye, adaletsizliğe, zulme sebebiyet verdiği için esfel-i safiline düşürür.

İslâmiyet; milliyeti, milleti, etnik kökeni inkârı getirmiyor. Bilakis, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “millet namına tefahur” ile iftihar etmeyi ve sevmeyi getiriyor. Ancak İslâm, bu şekildeki sevgiyi; milletini üstün görme, baskı, zulüm, sömürü vasıtası olarak kullanma yapılmasını engeller.

Millet, vatan sevgisi ve milliyet

Nefsimizi, anne-babamızı, eşimizi, çoluk-çocuğumuzu, akrabalarımızı, leziz taamları, güzel meyveleri, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ve o Rahmân-ı Rahîmin in’âmı cihetinde sevmek, Rahmân ve Mün’im isimlerini sevmektir. Hem mânevî bir şükürdür.7 8 [7] Bu noktadan hareketle, milliyetimizi de tayineden Halık-ı kâinattır. Dolayısıyla milletimizi de bu çerçevede sevmek, mânâ-yı harfiyle olan meşru bir sevgidir. Herkes, kendi milletiyle iftihar edebilir. Bu meşrûdur. Ancak bu, nefis adına değil, onu yaratan adına, millet adına olmalıdır. .

Müslüman; milletini, millî değerlerini, vatanını sevip, sahip çıkan kişidir aynı zamanda. Bediüzzaman milli duygularla bezenmek gerektiğini söyler: “Evet, hem şan ü şeref-i millet-i İslamiye, hem sevab-ı ahiret, hem cemiyet-i milliye, hem hamiyet-i İslamiye, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız. Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkîmiz, yükselmemiz ancak milliyetimiz olan İslamiyetin terakkîsiyle ve Şeriat hakikatinin tecellîsiyledir.” 8 [8] Buradan hareketle şu sonuçları çıkartabiliriz. .

? İnsan milletine karşı aklen, dinen, hissen, hikmeten şefkat hissi ve hürmet meyli ile mükelleftir. .

? Milletin selâmeti cana baksa, vermekten çekinilmez. .

? Bir ferd, öyle bir fedâkârlıkla yetiştirilmeli ki, isteği ile kendisini millete fedâ edebilmeli ve “Ben ölürsem milletim sağ olsun!” diyebilmelidir. .

? Büyük; milleti kendine fedâ eden değil, millet için fedâkârlıkta bulunandır. .

Mecazi, gayr-i meşru millet ve vatan sevgisi

Mecazî sevgi, Allah hesabına olması gereken sevginin yerine geçen sevgidir. Bu tür sevgi bizzat nefis için, madde hesabına ve onların fani, geçici, solan, yok olan yönlerine olan sevgidir. Meselâ, bir elmayı, Allah’ı anmadan, O’nun Habib isminin yansımalarını düşünmeden şuursuzca sevmek ve yemek gibi… .

Bu bağlamda başkasına düşmanlık besleyerek telkinedilen,9 [9] yalnız maddeye, nefse, hasis çıkarlara hizmet eden, sevgiyi verene ve sevgilileri yaratana yönelmeyen haksız, yersiz muhabbet de gayr-i meşru bir sevgidir. Mesela, milletini, ırkını O’nun hesabına, O’nun farklı yaratığını ve bunun bir mucize olduğunu düşünmeden gösterilen sevgi gibi… Bunun dışında mesela, milletinin Kur’ân’a, Sünet-i Seniye’ye ters düşen hareket, fiil, örf ve geleneğini kabul etmek ve onlarla iftihar etmek de gayr-i meşru bir sevgidir. Böyle bir sevgi netice itibariyle huzursuzluğu beraberinde getirir. Bediüzzaman da gayr-i meşru sevginin tabiî olmadığından dolayı sonucunun merhametsizce azap çekmek olduğunu vurgular.10 [11] Gayr-i meşru dairesindeki sevgi, yerinde ve ölçüsünde sarf edilmediğinden incitir, yaralar, soldurur ve acı verir. Karşılıksız kalacağından istenmeyen taşkınlıklara sebep olur. Peygamberler bile Allah hesabına sevilmezse, sevgi batıl olur. İnsan, muhabbeti suiistimal ederse, ondan düşmanlık dahi çıkabilir.

İslamda birlik, yardım ve dayanışma noktaları

İslâm medeniyeti, toplum fertlerini birbirlerine bağlamak için Batı medeniyetinin esas aldığı ırkçılık yerine “din, sınıf ve vatan birliği”ni tesis eder. Müslümanlar, insanlara hiçbir zaman sistematik olarak “ırk ve menfî milliyet” anlayışı ile yaklaşmamışlar, sadece kendi dindaşlarını koruyup-gözetmemişler, kim olursa olsun hak sahibine hakkını vermeye çalışmışlardır. Hangi din, mezhep, ırk, millet ve renkten olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun müsamahayla bakmışlar, âdil davranmışlar; asla ırkî ve dinî taassuba gitmemişlerdir. Çünkü, İslâmiyet, buna müsaade etmez ve kesinlikle ırkçılığı reddeder.

Irkçılık, boş ve kuru bir övgüden ibarettir. Ayrıca, başkalarını hakir görme, aldatmaktır. Zamanla öyle bir hale dönüşür ki, sadece kendi ırkdaşına yardım eder, başkalarını yutmaya başlar. Allah’ın Resûlü (asm), “Irkçılığa çağıranlar bizden değildir, ırkçılık için savaşanlar bizden değildir, ırkçılık için ölenler de bizden değildir” (Ebû Dâvûd, Edep: 113.) buyurur. Başka bir hadis-i şerîfte de ırkçılığı, zulüm ve haksızlıkta milletine yardım etme diye tarif eder. Böyle bir anlayışa dayalı olan milliyetçilik yardımlaşma ve tanışmayı değil, başkasını inkarı, ötekileştirmeyi, çatışmayı, başkasını yutmakla beslenmeyi gerektirir.

Milliyetin çeşitleri : Müsbet ve menfi

Bu durumda Âyet-i Kerimece de sabit olan farklı ırkların yaradılışı hususunda nasıl bir yol belirlemek gerekir, milliyet ile İslamiyet arasındaki bağı nasıl kurmak gerekir?

İslamiyet milliyeti reddetmez. Milletini sevmeyi de İslâm ahlâkından sayar. Bediüzzaman Said Nursî bu konuda toptancı bir tavır sergilemez. Bu girift meselede Bediüzzaman milliyeti “müsbet ve menfi” olmak üzere ikiye ayırır.

Menfi milliyetin (milliyetçik, ırkçılık) tefrikaya, hasede, çatışmaya, ihtilâfa, ötekileştirmeye, adaletsizliğe yol açtığını belirten Nursî, müsbet milliyetin de kaynaşmaya, dayanışma ve yardımlaşmaya, uhuvvete yol açtığını ifade eder. Bu ümmet kardeşliğidir ve ayrıca, “dinî, vatanî ve sınıfî” olmak üzere bütün insanlığı kucaklayan bir milliyet anlayışıdır. Bediüzzaman’ın tabiriyle, “İslâm milliyeti”dir.

Menfi milliyet

Menfî milliyet, diğer adıyla ırkçılık, felsefenin gayr-ı meşrû çocuğudur. Bir Frenk illetidir. Fert ve toplumları ırkla bağlamaya çalışan bu anlayış, çarpışmalara, bölünmelere neden olur. Birbirlerini yutmakla beslenen ırkçı parazitler sonunda başkaları tarafından yutulmaktan da kurtulamazlar. İkinci Dünya Savaşı, ırkçılık yüzünden çıkmış ve 40 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiştir.

Irkçılığın zararlarını hayatın her alanında görmek mümkündür. Irkçılık adalete mânidir, şevki kırar. Irkçılık, boş yere övünmek, haksızlık etmek veya haksız ırkdaşlarına taraf olup zulmetmektir. Menfi milliyette, sadece gençliğe yönelik, hissî, büyüleyici ve geçici bir güç bulunur. Oysa, insanlık, sadece gençlerden ibâret değildir. Toplumun büyük bir bölümünü teşkil eden çocuklar, ihtiyarlar, hastalar, sırf âhiretini düşünen dindarlar için ne yapılacak? Irkçılık; bu beş sınıfa ıztırap, sıkıntı ve zaman israfından başka hiçbir şey kazandırmaz. Irkçılık sosyal ve siyasi alanlarda büyük zulümlerin de müsebbibidir. “Milletin selâmeti için her şey fedâ edilir” şeklindeki zâlimce prensip ırkçılığın yadigârıdır. “Devletin bekàsı için de her şey, hatta halkın hakları da fedâ edilir” prensibi de böyledir. Daha genel bir ifade ile ırkçılık “ene” ağacının acı meyvesidir.

Müsbet milliyet

Sosyal hayatın ihtiyacından doğan müsbet milliyete gelince, onun ruhunu İslâm, aklını ise Kur’ân ve îman teşkil eder. Din, milliyetin hayatı ve ruhudur.

Müsbet milliyet yardımlaşma ve dayanışmaya, adâlet ve insanlığa sebeptir. Bu milliyet, Resûlullah’ın (asm) lisanında, “Sizin en hayırlınız, sınırı aşıp günaha girmemek şartıyla milletini, aşiretini müdafaa edenlerinizdir” şeklinde ifadesini bulmuştur. Bu milliyet İslâmiyet’e hizmetkâr ve kale olur. Onun yerine geçmez. Yani milliyet, millete ait örf, gelenek ve inançlar dinin yerine geçmemeli. Yani, hayatımızın her katmanında, Kur’ân ve iman hakikatleri esas alınmalı, hayat buna göre tanzim edilmeli; yoksa örf ve gelenekler göre değil. Bediüzzaman bu milliyet anlayışı için şöyle der:

“Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hâdim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor.” 11 [11]

Etnik köken müzelerde, vitrinlerde sergilenen içi boş zırh gibidir. İçi İslamiyet’le dolarsa esas anlamını ve değerini kazanır. Milliyet bir kale gibidir. İçinde kimse yoksa, ziyaret edilen tarihi bir kültür yapısı olmaktan başka bir kıymet ifade etmez. Milliyet, İslamiyet’e, Müslümanlığa kale olursa bir mana kazanır. Milliyet bir hizmetliliktir. Hizmetçilik, yapılan kişi ve makama göre değer kazanır. Milliyetin İslam’a hizmeti olmalı, yoksa İslam’ı kendisine hizmet ettirmemeli.

Sosyal barış milliyetçilikle değil, imanla sağlanır

Fert ailenin, aile toplumun çekirdeğidir. Dünya barışı birey, aile ve toplum çizgisinde dikey bir trend izler. Bediüzzaman öncelikle Müslüman toplum katmanları arasında barış ve huzurun sağlanmasının iman esaslarının zihin ve gönüllerde tesis edilmesiyle mümkün olabileceğini söyler. Milliyeti de, din psikolojisi ve din sosyolojisi perspektifinde ele alır. Toplumun; sosyolojik olarak altı tabakadan teşekkül ettiğini, altı sınıftan oluştuğunu esas alarak tahlilini yapar. Bunlar da: Ehl-i salâhat ve takvâ, musibetzedeve hastalar, ihtiyarlar, çocuklar, fakirler ve zayıflardır. Altıncı kısmı ise gençlerdir.

Her kesimin, her taifenin dünyaya bakışı, algılayışı ve yaşayışı farklıdır. Huzur ve mutluluk kaynağı ve sebepleri de (genelde din olmakla beraber) hayat katmanlarında farklı etkiler meydana getirir. Bu katmanların milliyeti de algılaması ve değerlendirmesi farklıdır. Milliyet, asabiyet, kabile örfü, etnik üstünlük taslama duygusu bu toplum katmanlarına ne verebilir, onların temel ihtiyaçlarını nasıl karşılayabilir?

? Ehl-i salâhat, takvâ; yani, hayatı din bazlı yaşayanların huzur ve mutlulukları, iman hakikatlerinin nurlarıyla sonsuz hayatı düşünüp, arzuladıkları ve adeta aşık oldukları hak yolda gitmekle mümkündür. Onlar ancak böyle bir yolda gerçek teselli bulabilirler.

Millî, hamasî duygular, bu taifenin maneviyatını sarsıp, nurlarını söndürmez mi? Ölüm gerçeği karşısında onlara ne teselli verebilir?

? Toplumun ikinci grubunu teşkil eden musibetzede, hastalar ve hayatından meyus olanların menfaati, frenkmeşrebâne, dinsizcesine medeniyet terbiyesinde de olamaz.

? Üçüncü taife olan ihtiyarlar bir sülüs teşkil ediyor. Bunlar kabre yakınlaşıyorlar, ölüme yaklaşıyorlar, dünyadan uzaklaşıyorlar, âhirete yanaşıyorlar. Böylelerin menfaati ve nuru ve tesellisi, Hülâgû ve Cengiz gibi zalimlerin gaddarâne sergüzeştlerini dinlemesinde midir?

? Dördüncü taife ki, çocuklardır. Bunlar “hamiyet-i milliyeden” merhamet isterler, şefkat beklerler. Bunlar da, zaaf ve acz ve iktidarsızlık noktasında, merhametkâr, kudretli bir Halık’ı bilmekle ruhları inbisat edebilir, istidatları mesudâne inkişaf edebilir.

? Beşinci taife fakirler ve zayıflar taifesidir. “Acaba, hayatın ağır tekâlifini fakirlik vasıtasıyla elîm bir tarzda çeken fakirlerin ve hayatın müthiş dağdağalarına karşı çok müteessir olar zayıfların hamiyet-i milliyeden hisseleri yok mudur? Bu biçare fukaraların fakirlik yarasına merhem ise, unsuriyet fikrinden değil, belki İslâmiyet’in eczahane-i kudsiyesinden çıkabilir. Zayıfların kuvveti ve mukavemeti, karanlık ve tesadüfe bağlı, şuursuz, tabiî felsefeden alınmaz; belki hamiyet-i İslâmiye ve kudsî İslâmiyet milliyetinden alınır.

? Altıncı taife olan gençlerin gençlikleri eğer daimî olsaydı, menfi milliyetle onlara içirdiğiniz şarabın muvakkat bir menfaati, bir faydası olurdu. Fakat o gençliğin lezzetli sarhoşluğu, ihtiyarlıkla elemle ayılması ve o tatlı uykunun ihtiyarlık sabahında esefle uyanmasıyla, o şarabın humarı ve sıkıntısı onu çok ağlattıracak ve o lezzetli rüyanın zevâlindeki elem ona çok hazin teessüf ettirecek. “Eyvah! Hem gençlik gitti, hem ömür gitti. Hem müflis olarak kabre gidiyorum. Keşke aklımı başıma alsaydım!” dedirecek. Acaba bu taifenin hamiyet-i milliyeden hissesi, az bir zamanda muvakkat bir keyif görmek için, pek uzun bir zamanda teessüfle ağlattırmak mıdır? Yoksa onların saadet-i dünyeviyeleri ve lezzet-i hayatiyeleri, o güzel, şirin gençlik nimetinin şükrünü vermek suretinde, o nimeti sefahet yolunda değil, belki istikamet yolunda sarf etmekle, o fâni gençliği ibadetle mânen ibka etmek ve o gençliğin istikametiyle dâr-i saadette ebedî bir gençlik kazanmakta mıdır? Zerre miktar şuurun varsa söyle!”12 [12]

Bediüzzaman’dan dünya barışını sağlayacak milliyet modeli

Felsefe; gruplar/cemaatlerarası bağı, menfi/olumsuz milliyet (ırkî, soy, sop vs) kabul eder. Bu ise, sosyal hayatı tar ü mar eder. Yani, kibirlenmeyi, böbürlenmeyi, çatışmayı, didişmeyi, ötekileştirmeyi, düşmanlığı, cedelleşmeyi, boğuşmayı, nefreti, öfkeyi körükler. Ve birbirini yutmakla beslenmeyi getirir.

Kur’an medeniyetinin milliyet anlayışı, ötekileştirmez, ayırıcı değil, birleştiricidir ve insanlığı kucaklar. İslâm’ın kelime anlamı, barıştır, emniyettir, selamette olmaktır, her türlü olumsuzluktan emin olmaktır. Dolayısıyla dahili ve milletlerarası ilişkilerde de aslolan barıştır.

İslam toplumun farklı din, inanç ve kültürlere sahip olanların dahi hak ve hürriyetlerini “ Medine Anayasası” ile güvence altına almıştır. 52 maddeden oluşan bu anayasa, orada yaşayan Müslüman, Yahudi, Hıristiyan ve az sayıda da olsa “müşrik”i de kapsıyordu. Bu anayasanın en önemli noktası; aralarındaki sosyal ilişkilerde kabilecilik, ırkçılık, statü, inanç farkları yerine (ki bunlar garaz, kin, düşmanlığı körükler) “iman kardeşliği ve adalete” vurgu yapmasıydı.

Başta Yahudiler olmak üzere her kesim, savaş veya barışta söz verdiği ve imzaladığı anlaşma maddelerine uyduğu müddetçe Medine toplumunun “eşit” fertleriydi. Hatta, Yahudi ve Hıristiyanlar, kendi dinlerinin hükümleriyle yargılanma haklarına bile sahiptiler. Müslümanların hem kendi aralarındaki münâsebet, hem de gayrimüslimler veya diğer insanlarla olan ilişkileri, “din, vatandaşlık ve sınıf kardeşliği” çerçevesinde cereyan eder.

Bediüzzaman, milliyetin cihanşumül boyutlarını ortaya koyarak bütün insanları, hatta bütün varlıkları “yaratılışta kardeşler” olarak tanımlar. Kitleler ve insanlararası bağı, “milliyet” yerine “dinî, vatanî ve sınıfî” bağları kabul eder.

? Aynı dinde olanlar kardeştir. Din kardeşliği muhabbet ve münasebeti tesis eder.

? Aynı dinde olmayıp aynı “vatan”da yaşıyorlarsa “vatandaşlık” bağı kurulur. Aynı dinde değillerse, aynı vatanda yaşamaları dolayısıyla, vatandaşlık bağları onları birbirine bağlar. Bu, yardımlaşmayı ve dayanışmayı gerektirir.

? Aynı topraklarda yaşamıyorlarsa; “ilim, sanat, ticaret” gibi sınıf bağıyla bağlanırlar. Bu, sevgiyi, adaleti, yardımlaşmayı, dayanışmayı, kaynaşmayı, dostluğu ve hoşgörüyü getirir.13 [13] Bu şöyle özetlenebilir: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir.14 [14]

Eğer, eğitim sistemimiz, hayat görüşümüz bu düşünceler istikametinde teşekkül ettirilebilseydi, şüphesiz ki, bugün ne PKK problemi, ne terör, ne başka bir sıkıntı yaşardık. Eğer yıllardır, Hulagu ve Cengiz’e sahip çıkılmasa, yerine müsbet milliyet, din kardeşliği yerleştirilebilseydi, bugün ırkçılık problemiyle mücadele etme zorunda kalmazdık. Çünkü din kardeşliği, ırkçılığa manidir.

Müsbet Milliyete Dayanan Şaheser Asr-ı Saadet Örnekleri

Doğrudan doğruya Peygamber Efendimizin (asm) sohbetine iştirak eden, nuruyla boyanma şerefine nâil olan ve ondan din kardeşliği dersleri alan Sahâbîlerin milliyet anlayışı, şaheser örneklerle doludur.

Irk ve asabiyeti damarlarına işlemiş, bunun yüzünden yüzyıllarca birbiriyle savaşan, kan akıtan, birini boğazlayan, öldüren insanlar Nebevi boya ile boyandıktan sonra, milliyet anlayışında da bütün zamanların en muhteşem hayat tablolarını sergilemişlerdir.

Hz. Ebû Zer anlatıyor: “Bir gün Bilâl-i Habeşî ile tartıştık. Ona, ‘Senin aklın buna ermez, ey siyah kadının oğlu’ dedim. Çok üzülmüştü. Resulüllah’a şikâyet etmiş.

“Resûlullah (asm), ‘Renginin siyahlığından dolayı, Bilâl’i ayıplayarak böyle böyle demişsin, doğru mu?’ dedi.

“Ben cevap veremiyordum, utancımdan hep yere bakıyordum. Resulüllah devamla buyurdu ki:

“Demek sende, İslâmiyet’ten evvelki cehâlet günlerinden kalma değer ölçüleri ve âdetleri var. Halbuki İslâm, insanları renkleri, şöhretleri ve servetleri ile değerlendiren o bâtıl itikad ve âdetleri kaldırıp parçaladıktan sonra yerine, ‘en şerefli insan, en büyük ve en muhterem insan, Allah’tan çok korkan insandır’ hükmünü koydu. Riyasız, ihlâslı bir Müslüman olduktan sonra renginin siyahlığından dolayı bir mü’min ayıplanabilir mi?” Ebû Zer Hazretleri ne yaptı dersiniz? Sadece bu utancıyla mı baş başa kaldı? Hayır. İsterseniz yine kendi ifâdelerinden takip edelim:

Başını Bilâl-i Habeşî’nin evinin eşiğine koyarak, “Bilâl’in mübarek ayakları bu kaba ve anlayışsız Ebû Zer’in yüzüne basarak buradan geçmedikçe, bu eşikten başımı kaldırmam,” dedi. Ve, “Bu yüzler basılmaya değil, öpülmeye lâyık” deyip hakkını helâl ettikten sonra, başını eşikten kaldırıp Bilâl Hazretleri Ebû Zer Hazretlerini kucaklayarak helalleşiyorlar.

İşte, İslâmiyet böyle bir ruhu aşılamaktadır. Aynı dinde olanlarla bir muhabbet ve münasebet tesis ederek ebedi bir kardeşliği oluşturur.

Siyahi bir köle orduları kumandanı oldu

Zeyd bin Harise, Peygamberimizin azadlı (hür bıraktığı) siyahi bir köle idi. Bir savaşa kumandan tayin edildi. Üsame b. Zeyd, onun oğludur. Annesi Ümmü Eymen babası Abdullah’ın cariyesi idi, vefat edince, Rasûlüllah onu da azad etti.

Rasul-i Ekrem (asm) 11. Hicri yılda hazırladığı ve içinde Ebu Bekir, Hz. Ömer, Ebu Ubeyde, Sa’d b. Ebî Vakkas, Saîd b. Zeyd, Katâde b. En- Nu’mân ve Seleme b. Eslem’enin (r.a.) bulunduğu büyük bir ordunun başına Üsame’yi kumandan tayin etti.

Bunun üzerine bazıları, “Peygamber, ilk muhacirlerin başına bir çocuğu kumandan tayin etti” diyerek ileri-geri konuşur. Bu dedikoduları duyan Peygamberimiz (asm) çok kızar ve minbere çıkarak, “Üsame hakkındaki sözleriniz bana ulaştı. Siz onun komutanlığını tenkit ettiğiniz gibi daha önce babası Zeyd’in kumandanlığını da tenkit etmiştiniz. Gerçek şu ki, o komutanlığa layıktır, nitekim babası da komutanlığa layıktı.” (Ibn Sa’d a.g.e., II, 189,’ 190; el-Askalânî, a.g.e., I, 29).

Hz. Ömer (ra) halife seçilip Divan Teşkilatı’nı kurunca, Rasulullah’a yakınlık dereceleri ve savaşa katılanların başarılarına göre Müslümanlara ulûfe dağıtmaya başlar. Üsame b.Zeyd’e dört bin veya beşbin dirhem; kendi oğlu Abdullah’a ise iki bin dirhem verince Abdullah babasına “Neden Üsame’ye bana verdiğinden daha fazla verdin? Halbuki onun katılmadığı savaşlara ben katıldım” diye itiraz eder.

Hz. Ömer (ra) “Allah Rasûlü Üsame’yi senden daha çok severdi. Üsame’nin babasını da senin babandan daha fazla seviyordu” diyerek onu susturur. (Ibn Abdi’l-Berr, a.g.e.; Ibn Sa’d, a.g.e., III; 296, 297; el-Askalânî, a.g.e., I, 29; Ibnü’l-Esîr, Üsdü’l Gâbe, I, 80).

Dipnotlar:

1. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 241-242.

2. Nilgün Cerrahoğlu, Milliyet, 2 Nisan 1995

3. M. Oğuz Reha Umurca, Peygamberimizin Hayatı, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2012, s. 614.

4. Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 96.

5. Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikâsı, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 387.

6. Age.s. 746.

7. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 582

8. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbât, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 65

9. Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 118

10. Bediüzzaman Said Nursî, Sünuhat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 74.

11. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbât, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 310.

12. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 407- 412.

13. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 499, 122.

14. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbât, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 258

Yukarı