. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1977

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2007 
 Kamusal Alanda Din- Siyaset- Toplum İlişkileri
 KÖPRÜ / Bahar 2003 
 Evrensel Barışa Çağrı


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanî Değerler, Toplumsal Barış, Milliyet ve Milliyetçilik
Güz 2013   [ 124. Sayı ]


Yahudilik ve Milliyetçilik :Yahudi Cemaati’nden Yahudi Milliyetçiliği’ne

Judaism and Nationalism: “From Jewish Community” to “ Jewish Nationalism”

İsmail Taşpınar

Doç.Dr. M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Aanabilim Dalı Öğretim Üyesi

Giriş

Hz. İbrahim’i kendi atası kabul eden dinlerin en eskisi olan Yahudilikten; tarihi, mukaddes kitabı ve inançları itibariyle kendisinden sonra gelen Hıristiyanlık ve İslâm kaynaklarında da sıkça bahsedilmektedir. Her ne kadar hem Hıristiyanlık, hem de İslâm ırka ve etnik kimliğe dayalı bir din anlayışını kesinlikle reddetmekte ise de, Yahudilik tarihî şartlar, bazı uygulamaları ve bu uygulamaların neticesinde oluşan inançları sebebiyle ‘Yahudi cemaatini’ yücelten ve onun ‘seçilmişliği’ni önemseyen bir özelliğe sahip olmuştur. Bu durum, kutsal kitapları olan Eski Ahid’den olduğu gibi, sonraki dönemlerde Yahudi din adamları tarafından kaleme alınan eserlerden de anlaşılmaktadır. Ancak, bir ‘ırkın’ veya biyolojik anlamda bir ‘etnik’ aidiyetin yüceltilmesi durumu ne kutsal kitapları, ne de Ortaçağ’da kaleme alınan dinî metinlerde dile getirilmiştir. Bu düşüncenin, özellikle son dönemlerde bazı ideolojik gerekçelerle ortaya atılan ve desteklenen bir fikir olduğu görülmektedir.

Gerçekten, Yahudiliğin ‘ırka dayalı bir din olduğu’ düşüncesinin, özellikle 19.yy.’ın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başlarından itibaren, Avrupa’daki milliyetçi hareketlerin ve onunla bağlantılı ‘ulus devlet’ fikrinin ortaya çıkmasıyla gündeme geldiği bilinmektedir. Günümüzde özellikle bir ‘Yahudi ırkından’ veya bir ‘Yahudi milliyeti’nden ve buna dayalı olarak ‘Yahudi halkından’ bahsedilmesinin bu kadar yaygın olması, genellikle hiç sorgulanmadan kabul edilen bir görüş halini almıştır. Oysa, tarihî veriler ve olaylar ele alındığında, gerçeğin böyle olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu araştırmada, öncelikle ‘din’ ve ‘milliyet’ fikrinin birbiriyle bağlantısı üzerinde durulacaktır. Siyasî bir olgu olan ‘milliyet’ ve ‘ırk’ düşüncesi ile ‘dinî aidiyet’in nasıl birlikte ele alınmaya başladığı konusu Birinci Kısım’ın konusunu teşkil edecektir. Araştırmada ‘millet’ kavramıyla kültürel aidiyet; ‘milliyet’ kavramıyla ise ırkı ve etnisiteyi esas alan ideoloji kastedilmektedir. Bu yönüyle ‘millet’ geleneksel, ‘milliyet’ modern bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. İkinci kısımda, doğrudan araştırma konusunu teşkil eden ‘Yahudilik’ ve ‘milliyet’ ya da ‘ırk’ düşüncesinin nasıl ortaya çıktığı ve ‘millet’ veya ‘cemaat’ fikrinden nasıl bir ‘etnik aidiyet’ yani ‘milliyet’ fikrine dönüştüğü ve bunun bileşenleri üzerinde durulacaktır. Sonuç kısmında ise, genel bir değerlendirme yapılacaktır.

I. Tarihte Bir Siyasî Proje Olarak ‘Din ve Milliyet’ İlişkisi

Modern lineer tarih anlayışına göre milliyetçilik, Sanayi Devrimi ile birlikte önceki döneme ait olan ‘din’i tamamen ortadan kaldıracak ve onun yerine geçecek bir sosyal olgu olarak anlatılmaktadır. Böylece, 19. yy.’da gelişen milliyetçilik, geleneği temsil eden ‘din’ ile siyasi alanı temsil eden ‘modernite’ arasında tam bir ayrımın varlığından söz eder. Bunu yapmakla, din ile ‘milliyet’ arasında var olan ilişkiler yumağını görmezden gelmeyi hedeflemektedir. Oysa, milletlerin tarihine bakıldığında, din ile milliyet arasındaki ilişkilerin, çok ilginç bir şekilde, milliyetlere ve dinlere göre fark ettiği gibi, söz konusu millet ve dinin bulunduğu coğrafyaya göre de farklılıklar arz etmektedir. Bununla beraber, kesin olan şu ki, milliyet olgusu ile din olgusu, siyasî iktidarlar tarafından gerekli görüldüğü şekilde ve konjonktüre uygun olarak iktidar alanlarını genişletmek için çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Alain Dieckhoff ’un da isabetle belirttiği üzere, din ve milliyet bazen birbirlerine karşıt ve çatışmalı bir durum arz etmişlerdir. Kimi zaman ise, birbirini tamamlayan ve uyum içerisinde bulunmuşlardır. Bazı ülkelerde din ve milliyet, farklı iki iktidar namzedi olarak ortaya çıkarken, diğer bazılarında müttefik olarak hareket ettiği görülmektedir. Din ve milliyet arasındaki bu kombinasyonlara, başta Avrupa olmak üzere, hemen hemen tüm ülkelerin tarihinde rastlamak mümkündür.

Burada, tarihi bir olgu olarak ‘millet’ ile modern dönemde ortaya çıkan ve ‘ırka veya etnisiteye’ dayalı bir ideoloji olan ‘milliyetçilik’ arasındaki farkı özellikle ortaya koymak gerekir. Buna göre milliyetçilik, ‘milleti’ harekete geçirerek siyasi hedefini gerçekleştirmeye dayalı bir ideolojidir. Modern anlamda ayrı bir kolektif yapı olarak bir ‘milliyete’ mensup olma fikri, 14.-15. yüzyıllarda Fransa’da, İspanya’da ve İngiltere’de ortaya çıkmaya başlayan modern devletlerin oluşumuyla yakından ilgilidir. Bu dönemde krallar, Kilise’ye karşı toprak sahipleri olan senyörler üzerindeki etkisini güçlendirmekte, askeri, hukuki ve vergilerin toplanması konularındaki otoritesini belirginleştirmektedir. Buna göre krallıklar, Kilise teşkilatı karşısında kendi ‘bürokrasi teşkilatını’ oluşturur. Politik gücün kendi yerini sağlamlaştırması girişimi, kültürel boyutla da desteklenir. Yani, siyasi birlik, kültürel entegrasyonla tamamlanacaktır. Bu noktada ‘dil’ ve ‘din’ önemli bir rol oynar. Modern anlamda siyasi birliğe dayalı bir ‘milliyet’ fikrinin ortaya çıkışının en önemli iki dayanağını din ve dil oluşturacaktır. Alain Dieckhoff ’a göre bu süreç İspanya’da Reconquista olarak isimlendirilen ve Müslümanların elinden toprakların yeniden alınması tarihi olan 1492’de başlamıştır. Bu tarihte, Reconquista tamamlanmış ve Müslümanların elindeki son toprak olan Gırnata yeniden ele geçirilmiş ve ‘toprak birliği’ sağlanmıştır. Aynı tarihlerde önce Yahudiler sonra da Müslümanlar yeniden ele geçirilen topraklardan kovulmuşlardır. Aynı toprak üzerinde yaşayan ‘yabancı’ dinler sürgün edildiği 1492 tarihi, aynı zamanda ilk Kastilya dili gramer kitabının Antonio de Nabrija tarafından yayınlandığı tarihtir. İspanya’daki Katolik krallara göre, siyasi birlik ile kültürel birlik bir madalyonun iki yüzü gibidir.

Fransa ve İngiltere’de süreç İspanya’dakinden farklı gelişmiştir. Mesela; Fransa’da dil birliği I. François’nın da etkisiyle krallığın birliğini sağlamada önemli bir rol oynayacak iken, din unsuru bölünmeye sebep olacaktır. Bu sebeple, Reform hareketi sonucunda Fransa’da ortaya çıkan Protestan hareket Katolikler tarafından şiddetle reddedilmiş ve ülke iç savaşa sürüklenmiştir. Her ne kadar IV. Henri, bir asır sürecek olan çoğulcu bir yapıyla karşılıklı saygıya dayalı bir sistem kurmuş ise de, XIV. Louis’nin yayınladığı ve ‘inanç birliği’ni esas alan Nantes Fermanı’yla ülke yeniden bir kaosa sürüklenmiştir. Böylece, Fransa’da din, Fransızlar arasındaki birlik ve kraliyet ile tebeası arasındaki uyum yerine, zorla kabul ettirilmek istenen Katoliklik şahsında toplumu bölen bir müesseseyi temsil etmiştir.

İngiltere’de ise, siyasî otorite olan kraliyetin din konusundaki tavrı çok daha farklı hatta aksi yönde bir mecrada gelişecektir. İngiltere kralının mevcut toprak zenginleri ya da baronlarla anlaşması oldukça güçtü. Ancak, 14. yüzyıldan itibaren İngilizce dili, hem İngiltere toprağında yaşayanları hem de civar adalarda yaşayanları birlik haline getirecek önemli bir kültürel alt yapı sağlama görevini yerine getirecektir. Meşhur İngilizce klasiklerden olan Canterbury Masalları bu dönemde kaleme alınacaktır. Özellikle Kitab-ı Mukaddes’in İngilizceye çevrilmesiyle birlikte, İngilizcenin hem üst, hem alt, hem de kilise hizmetçileri sınıfları arasında yayılmasını sağlamış ve bu sınıfların kutsal metne doğrudan müracaat etme imkânlarını da doğurmuştur. Tabiî, bu durum Katolik Kilisesi’nin resmî dili ve din dili olarak kabul ettiği Latinceye ve dolayısıyla Katolik Kilisesi’ne mesafeli davranılmasına yol açmıştır. Nihayet, Katolik Kilisesi ile İngiliz Krallığı arasında ortaya çıkacak olan gerilimle, İngiliz halkı ile Kilise arasındaki ilişkinin tamamen kopmasını beraberinde getirmiştir. Böylece, dil ile başlayan siyasî birlik, dinî birliğin oluşmasına da önemli katkıda bulunmuştur. Sonuçta, İngiltere’de VIII. Henri zamanında devletin resmî dini ve inancı ‘İngilizcilik’ yani Anglikanizm olacaktır. Martin Luther’in teşvikiyle başlayan ve halkın yerel diline önem veren Protestanlık, böylece İngiliz millî bilincinin temel esaslarından biri olur. Gerçekten, bütün Hıristiyanları sadece iman etmeleri sebebiyle ‘eşit’ gören bir anlayışa sahip olan Protestanlık, yerel dillerde tercüme edilen metinler vasıtasıyla kutsal kitabı okumayı teşvik etmesi dolayısıyla, farklı millî kimliklerin oluşması ve belirginleşmesinde önemli etkisi olmuştur. Bu çerçevede; millî hissiyatın tebellür etmesinde Kalvinizm’in Hollanda’daki etkisi ile Kuzey İskandinav ülkelerindeki Lüteryanizm’in etkisi göz ardı edilemez. Bugün dahi, Devlet teşkilatıyla işbirliği içerisinde kurulan kiliselerin Protestanlardan oluşmasında şaşılacak bir durum yoktur.

Belli bir ‘milliyet’e mensup olmak bilinci ve düşüncesi 15.yy.-18.yy. arasında henüz tüm toplumu içine alacak şekilde yaygınlık kazanmamıştır. Bu yüzyıllar arasında, söz konusu bilinç genellikle devletin elit kesimini oluşturan siyasî şahsiyetler, Kilise teşkilâtının üst rütbelerinde görev yapanlarla seçkin kimseler arasında yaygındı. Bir anlamda, belli bir ‘millete ve milliyete mensup olma’ bilincine sahip olanlar sadece bunlardı denebilir. Bu mensubiyet bilincinin geniş halk kitleleri arasında yaygınlaşması, tam da 19.yy.’da Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa’da ortaya çıkacak olan ‘demokratik halk hareketleri’ ile birlikte olacaktır.

Gerçekten, Dieckhoff ’un da belirttiği üzere, modern anlamda belli bir toprak parçasında doğuştan ya da kader icabı mensup olunan belli bir sınıfla sınırlı olmaksızın belli bir siyasî amaç etrafında birleşen ve vatandaşlık ortak paydası ile bağlı olunan bir milliyete mensup olma fikri, bu yönüyle ‘yatay’ bir temele dayanmaktadır. Bu milliyet tanımı, her türlü sosyal, kültürel ve dini farklılıkların üstünde ve onları kucaklayan bir tanımdır. Bu yönüyle ‘demokrat milliyet’ olarak da tanımlanmaktadır. İngiltere’de, 1801’deki düzenlemelerle Katolikler ve Yahudilere uygulanan dışlayıcı kanunlar lağvedilmiş ve onların da ‘İngiliz milliyeti’nin eşit bir vatandaşı olduğu kabul edilmiştir. Demokratik vatandaşlık, yapısı gereği her türlü dini mensubiyetin oluşturduğu cemaat fikrinin üstünde bir yapılanmayı gerektirmektedir. Böylece, modern seküler devlet olmanın bir gereği olan ‘tarafsızlık’ ilkesi de gerçekleşmiş olmaktadır. Zira, modern devlet anlayışında her türlü dinî referans bir ‘ayırıcı’ unsur olarak kabul edilmektedir. Bu ilkenin istisnası, tamamının veya tamamına yakınının aynı dine mensup olduğu homojen vatandaşa sahip olan ülkelerdir denebilir.

Kimilerine göre, dinî temel referansları arasından çıkaran ve ‘milliyeti’ esas alan seküler devletin yeni ‘dini’nin ‘milliyetçilik’ olduğu belirtilmektedir. Bu modern ‘yeni dinin’ ritüellerinin ‘millî bayramlar’, sembollerinin ‘bayraklar ve marşlar’, mabedlerinin ‘kamu binaları, anıt mezarlar’, din adamlarının ‘siyaset adamları’ olduğu belirtilmektedir. Hatta, öyle ki, bazı ‘ortak inançlara’ da sahiptirler: ortak kader, bölünmez birlik, ebedilik gibi.

19. yüzyılda, yukarıda işaret edilen ortak ‘milliyet bağları’ üzerinde o kadar fazla durulmuştur ki, sonunda, kendilerine ait devletleri olmayan ‘topluluklar’ın ve ‘cemaatlerin’ ‘millî taleplerde bulunma’larının önünü açmıştır. Bu durum, özellikle araştırma konusunu teşkil eden Avrupa’daki ‘yahudi cemaati’nin bir ‘milliyetçi hareket’ olarak ortaya çıkan ‘siyonizm’ örgütlenmesi ile ayrı bir ‘milli devlet’ talep etme faaliyetleri aynı döneme rastlamaktadır.

II. Bir Siyonist Proje Olarak ‘Yahudi Milleti’nden ‘Yahudi Milliyetçiliği’ne

Yahudilik, yaşayan ilâhî kaynaklı dinlerin en eskisi, fakat mensubu en az olanıdır. Bugün yeryüzünde Yahudiliği din olarak benimseyenlerin sayısı 18-20 milyon civarındadır. Bunların 4,4 milyonu İsrail'de, 6 milyonu A.B.D.'de, geri kalanı Avrupa'da ve dünyanın diğer ülkelerinde yaşamaktadır. Geçmişi birkaç bin yıl geriye giden bu dinin en önemli özelliklerinden biri, İsrailoğulları ile Tanrı arasındaki ‘ahd’e kutsal kitaplarında geniş yer ayrılmasıdır. Bundan dolayı bu din, bir "ahit" dini olarak da bilinmektedir. İsrailoğulları’nın başına gelen bütün sıkıntıların onların bu ahde uymamalarından, verdikleri sözü yerine getirmemelerinden kaynaklandığı, hem kendi kutsal kitaplarında, hem de Kur'ân-ı Kerîm'de belirtilmektedir. Bu dinin mensupları, dünya literatüründe Yahudi, İbranî, İsrailoğulları gibi terimlerle adlandırılmaktadır.

Kutsal kitaplarında yer alan ifadelere göre Yahudiler, kendilerini dünya milletleri arasından seçilmiş kavim olarak görmektedir. Onlara göre, Tanrı, Sina'da bu kavmi kendine muhatap kılmış, onlarla ahitleşmiş, onlardan emirlerine uyacaklarına dair söz almış ve Hz. Musa'nın şahsında Tora'yı (Tevrat'ı) onlara göndermiştir. Ancak, Kutsal Kitap’ta yer alan bu ifadeler, etnik bir birlikten değil, belli bir imanı benimsemiş bir ‘dinî cemaatten’ söz etmektedir. Aksi takdirde, Yahudiliğin asırlardır farklı milletler, ırklar ve kültürler arasında yayılmış olması; dini yaymak için farklı ülkelere tebliğ faaliyetlerinin yapılması açıklanamamaktadır.

Daha önce de işaret edildiği üzere Yahudilik, kökeni itibariyle ırka dayalı bir milliyet anlayışını benimsememiş olsa da, tarih içerisinde gelişen birtakım olayların etkisiyle mevcut din mensuplarını diğerlerinden ayıran yeni formülasyonlar gelişmiştir. Özellikle, Yahudi kutsal kitabındaki İsrailoğulları’nın diğer milletlerden farklılığı yönündeki vurgular, önceleri bu dinin farklı milletlere yayılmasında herhangi bir etkisi olmazken, sonraki dönemlerde yaşanan sosyal ve politik olaylar mensuplarının dışa kapalı bir topluluk olması yönünde bir veri olarak değerlendirilmiştir. Tarih içerisindeki bu içe kapanış, Yahudiliğin diğer İbrahimî dinlerden Hıristiyanlık ve İslâm gibi çoğalmasının en önemli engellerinden biri olacaktır. Ancak, yaşanan bu olumsuz tecrübelerde bile, Yahudiliğin bir ‘ırka’ veya bir ‘etnisiteye tahsis edilmiş’ bir din olduğu algısı oluşmamıştır. Bunun aksini iddia edenler, bizzat Yahudilik tarihi ve farklı milletlere ve coğrafyalara mensup Yahudilerin varlığını izah edememektedirler.

Modern ‘ulus devlet’ fikrine dayalı Yahudi milliyetçiliği fikri, bir siyasî araç olarak ‘siyonist ideoloji’de ifadesini bulacak ve Yahudi tarihî ve dinî metinleri kendi ideolojisine uygun bir şekilde yeniden formüle edecektir. Buna göre Siyonizm, ‘Yahudi halkının tarihî yurtlarına dönüşü’ mânâsında Filistin’de Yahudi devleti kurmayı hedefleyen siyasî hareketi belirtir. Bu görev, geleneksel dinin temsilcisi olan rabbiler ve hahamlara rağmen ve onların dışında modern dönemin seküler ‘din adamları’ olan Yahudi entelijentsia tarafından gerçekleştirilecektir. Bu durum, şüphesiz geleneksel dinî değerleri temsil eden hahamların tepkisini çekecektir. Bu yeni seküler Siyonizm ideolojisine göre Yahudilik, ‘Yahudi milliyetini oluşturan kültür unsurlarından sadece biridir’, başka da bir şey değildir. Kutsal bilgiyi ve bunu elinde bulunduran hiyerarşik yapıyı reddeden bu ideoloji, buna alternatif olarak seküler bilgiyi temsil eden ve herkesin ‘kolayca’ ulaşabileceği ‘popüler ya da halk kültürü’nü üstün görmektedir. Asıl itibariyle, bu strateji ile Siyonist temsilciler kendilerini destekleyen büyük bir kitlenin desteğini kolayca elde etmeyi amaçlamışlardır. Kendi geleneksel dinî otoritelerinin zayıflatıldığı ve hatta yok edildiğini gören hahamlar, Siyonizm’in bu girişimini şiddetle eleştirmiştir. Bu yüzden, günümüzde dahi Siyonist milliyetçi ideolojiyi ve onun ürünü olan İsrail’in varlığını geleneksel din temsilcileri olan rabbiler ve hahamlar, dinî öğretilerin birtakım dünyevî ideolojiler uğruna tahrif edildiğini öne sürerek reddetmektedirler.

19. yüzyıl sonlarında Doğu Avrupa Yahudileri içinde ortaya çıkan, ardından bütün dünya Yahudileri arasında yayılan siyonizmin siyasî, sosyalist, kültürel, revizyonist ve dinî-mesihî omak üzere çeşitli açılımları ortaya çıkmıştır. Ancak, tamamının ortak yönü, ‘Yahudi milliyetçiliği’nin esas kabul edilmesidir. Siyonizm’in sistemli bir siyasî hareket olarak kurucusu Theodor Herzl kabul edilmektedir. Herzl, ayrı bir ırk ve milliyet olarak ayrı bir devlete sahip olmaları gerektiği fikrini 1896’da Almanca yayınladığı Judenstaat adlı eserde kaleme almıştır. Bu eserinde özellikle ‘diaspora’dan ‘kutsal topraklar’a dönüşü (aliyah) ve Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulması fikrini işleyecektir. Bunun için birçok kongre düzenlenir ve bu kongrelerde Yahudi ulusal duygularının oluşturulması ve kuvvetlendirilmesi yönünde kararlar alınır. Bu hedefini gerçekleştirmede, öncelikle bazı ‘mit’lerin ve ‘kurguların’ oluşturulması gerekmekte idi. İşte, ‘Yahudilerin sürgün hayatı yaşadığı’ ve ‘vaadedilmiş toprak’ mitleri bu konuda önemli bir işlev görecektir. Bu fikirler, belli bir ‘Yahudi ırkının ve milliyetinin’ varlığı konusunda ikna edici bir fonksiyon icra edecektir. Bu fikirler bütün dünya medyaları ve basın-yayın imkânları, konferanslar ve araştırmalarla desteklenecektir.

Dinî değerlerin üstünlüğünü kabul etmeyen Siyonist düşüncenin temsilcileri, bununla beraber, kendi milliyetçi ve ırkçı ideolojilerini ‘Yahudi cemaati’ne kabul ettirebilmek için dini değerleri kullanmaktan çekinmemiştir. Ancak, bu milliyetçi Yahudilere göre ‘din’, ‘ortak etnik bilinci ve kültürel birliği’ sağlamaya hizmet ettiği için değerlidir ve önemlidir. İlginçtir, 19. yüzyıldaki bütün milliyetçi akımlar aynı yöntemi kullanmışlardır. Bunlar içerisinde Polonyalılar, Ermeniler, Sırplar, Hırvatlar, İrlandalılar ve Yunanlılar hep aynı yönteme başvurmuşlardır. Böylece dini aidiyet; cemaat ruhunun ve sosyal bağın temellendirilmesinde, korunmasında ve devam ettirilmesinde hizmet etmiştir. Bu yüzden milliyetçi liderler, dinin cemaatin belli bir etnik birlik içinde bulunmasını sağlaması işlevini daima desteklemişlerdir.

Fakat, geleneksel dini temsil eden hahamlar ve rabbiler, milliyetçi liderlerin ‘dine’ bu önemi vermelerinin gerçekte, dinî değerler ve kavramların içini boşaltmayı da beraberinde getirdiğinin fakındadırlar. Gerçekten, milliyetçi ideolojinin temsilcisi olan aydınlar, Yahudi dinine mensup olanların kimliklerini siyasî ve kültürel boyutunu ön planda tutan bir formülasyonla yeniden formüle edecekler. Yahudi dininin bu formülasyondaki yeri, geniş bir tanımı yapılan folklorun, edebiyatın, tarihin ve dilin de bir unsurunu teşkil ettiği ‘milli kültürün’ içinde belli bir fonksiyonu icra eden basit ve sıradan bir unsuru olmaktan ibarettir. Oysa, Yahudi cemaatinin geleneksel dinî temsilcisi olan hahamlar ve rabbilere göre, milliyetçi Siyonist ideoloji Yahudiliği cemaatin referansı değil, cemaatin kendisi Yahudilik için referans oluşturmaktadır ve bu bir ‘sapkınlık’tır. Bu yönüyle milliyetçi ideolojiler, dinin ilahî boyutunu ihmal ederek dünyevî yönünü kendilerine göre dikkate almaktadırlar. Bu ise, dinin başlı başına dünyevî bir algısıdır ve geleneksel din anlayışından ayrı bir dünya kurgusuna dayanmaktadır. Buna göre, yukarıda da işaret edildiği üzere, milliyetçi Siyonist ideoloji bir sapkınlık olarak telakki edilmiştir.

Siyonist milliyetçi ideolojinin radikal savunucuları kabul edilen ‘Nietzcheci siyonistler’den Yosef Haim Brenner ve Mikha Berdichevski’ye göre dinî değerlerin tamamından vazgeçilmelidir. Onlara göre, bu geleneksel Yahudi anlayışı, yüzyıllarca Yahudileri insanca yaşayamamalarının ve kendi içine kapanmalarının sorumlusudur. Bu radikal Siyonistlere göre Yahudiler, din ile bağlarını bütünüyle koparmalıdırlar. Siyonist politikacılardan Ben Gurion’a göre, ‘siyonist milliyetçilik’ Yahudileri ‘dinî tarihin bir nesnesi’ olmaktan çıkarıp, onları ‘seküler tarihin bir öznesi’ haline getiren bir devrimdir.

Buna göre, Siyonist milliyetçilik ‘tanrı merkezli bir din’ olan Yahudiliği, ‘insan merkezli bir ideoloji’ haline getirmiştir denebilir. Bu anlayışa göre, Kutsal Sözü vasıtasıyla göçebelerden oluşan insanlarla ahid yapan ve onları bir ‘millet/cemaat’ haline getiren bir Tanrı’dan bahsedilemez. Yahudi milliyetçilerine göre, doğrudan doğruya kendi tarihine kendisi anlam veren bir halktan bahsedilebilir.

Shlomo Sand’ın da ifade ettiği üzere, genellikle alışılanın aksine, Siyonist ideoloji ortaya çıkana kadar Yahudiler hiçbir zaman bir ‘ırkı’ veya ‘milliyeti’ temsil etmemişlerdir. Dünyanın birçok yerinde ve farklı coğrafyalarında var olan Yahudiler, aktarıldığının aksine, Romalıların Kudüs’ü işgali sonrası yaşanan sürgünle oluşmamıştır. Bugün, yapılan araştırmaların da gösterdiği üzere, dünyadaki mevcut Yahudilerin tamamı, Kuzey Afrika’daki, Güney Avrupa’daki ve Ortadoğu’daki insanların ‘ihtida etmesi’ ile meydana gelmiştir. Yahudiler, söz konusu coğrafyaların tamamında kendi dinlerini yaymışlar ve tebliğ faaliyetlerinde bulunmuşlardır.

Bu tarihî ve coğrafî veriler, kimilerinin iddia ettiği gibi Yahudilerin tamamının Davud’un kurduğu krallığın yok olmasıyla dağılan bir halkın çocukları olmadığını da göstermektedir. Öyle ki, Yahudilik dinine farklı milletlerin geçişlerinin en açık örneklerinden biri de, şüphesiz 8.yy.’da Hazar Türkleri’nin toplu halde ihtida etmeleri olayıdır. Burada, 1958’te UNESCO tarafından yayınlanan Prof. Juan Comas’ın Modern Bilimin Irk Sorunu adlı çalışmasında da belirttiği gibi, ‘isteyerek ya da zorlanarak durmadan göç etmiş, pek çok sayıda ulusla ilişki kurmuş Yahudiler, ırk bakımından karışık olup; dünyanın her halkıyla ortak özellikler göstermektedir.’ Buna göre, her ülkenin Yahudisinin vücut yapısı, o ülkenin halkının boyuyla ve yapısıyla orantılı olarak değişmektedir. Nitekim, Tevrat’ta da İbraniler’in çeşitli ırklardan oluşan Amoriler, Hittiler ile evlendikleri ve yukarıda da işaret edildiği gibi, Etyopya’lı Falaşalar, Çin’li Kai-Feng’ler, İtalyan aileleri Antakyalı Yunanlılar ve birçok değişik ırk grupları Yahudiliği kabul etmişlerdir. Öyle ki, 1921 ile 1925 yılları arasında Almanya’daki Yahudi dinine mensup olanların evliliklerinin % 42 ‘si yabancılarla olmuştur.

Yahudiliğin Babil Sürgünü'nden sonra millî bir din haline getirildiği; bu dinin tek Tanrı'ya, vahye dayanan kutsal kitaba ve peygamberlere yer vermesiyle millî dinlerden, millîleştirilip bir ırka tahsis edilmesiyle de ilâhî dinlerden farklı bir durum gösterdiği kanaati yaygındır. Oysa bugün, Yahudiliğin bir din mi, ırk mı, millet mi olduğu tartışmaları oldukça modern bir tartışmadır. Tarihçiler, Yahudilerin ne Babil sürgününden, ne de ikinci büyük sürgünden sonra İsrailoğulları’nın nereye gittiklerine dair hiçbir bilgi, belge ve kaydın olmadığını belirtmektedirler. Buna göre, asıl itibariyle bütünüyle yeryüzüne dağılmış bir ‘ırk’tan, etnik varlıktan ve ‘milliyet’ten söz etmek mümkün değildir. Bu konudaki araştırmaları ile meşhur olan ve kendisi de Yahudi olan Shlomo Sand’a göre, tarihte meydana gelen olayın aslı, Akdeniz çevresinde oturanlar, Türk-Hazar boyları ve Slavlar’dan oluşan bazı halkların Yahudiliği bir din olarak kabul etmelerinden ibarettir. Bugün, Doğu Avrupa’da yaşayan ve Aşkenazlar olarak adlandırılan Yahudiler, Türk-Hazar Yahudilerinin uzantılarından başkası değildir. Bu durum tarihî olarak bilindiği halde, Siyonist milliyetçilerin uydurduğu ‘sürgün’ mitolojisine uygun düşmediği için görmezden gelinmektedir. Sand’a göre, bugün Avrupa ve Akdeniz çevresinde yaşayan Yahudilerin hiçbirisinin ataları itibariyle kökeni Filistin toprakları değildir. Ona göre, genellikle anlatıldığı üzere, Yahuda toprağından hiç kimse ve özellikle de Yahudi vatandaşlar toplu halde bir sürgüne götürülmemiştir. Bu iddia, tarihen incelendiğinde, sonradan erken dönem Hıristiyanlar tarafından üretilmiş bir efsaneden ibarettir. Sand, bu konudaki iddiasını bir adım daha ileri götürmekte ve tarihte var olduğu söylenen Yahuda devletinin vatandaşlarının gerçek varislerinin bugünkü Filistinliler olduğunu belirtmektedir. Shlomo Sand’a göre, bugünkü Filistinliler aslında İslam’a ihtida etmiş Yahudiler’dir. Filistin topraklarında yaşayan ve Yahudi dinine mensup olan bu eski Filistinli halk, İslam’ın bu toprakları fethetmesiyle bu dine geçmişlerdir. Böylece Sand, Yahudiliğin ırkla bir bağlantısı olacaksa, bunun gerçek temsilcisinin Filistinliler olabileceğini, Avrupa ve diğer ülkelerdeki Yahudilerin Filistin’den gönderilen tebliğciler tarafından sonradan ihtida edenler olduğunu belirtir.

Shlomo Sand’a göre, ‘Yahudi milliyeti’ fikri, asıl itibariyle bir asır önce ‘uydurulmuş’ İsrail Devleti’nin kuruluşunun önemli mitoslarından yani efsanelerinden biridir. Tel-Aviv Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Sand, bu görüşlerini hem tarihî, hem de arkeolojik araştırmalara dayandırmaktadır. Arkeolojik ve tarihî veriler, Yahudilerin hiçbir zaman ‘Kutsal Toprak’lardan sürülmediğini göstermektedir. Bu yüzden, bugün kendini Yahudi olarak tanımlayanların birçoğunun bu topraklarla hiçbir tarihi bağı yoktur. Bu nedenle, gerçekte İsrail devleti diye bir devletin kurulmasının ve varlığını sürdürmeye çalışmasının hiçbir tarihi somut temeli yoktur.

Sand’a göre, bir asır öncesine bakıldığında bu algının ne kadar farklı olduğu görülebilir. Ona göre, 19.yy.’a kadar Yahudiler için bugünkü Filistin toprakları, gidip yerleşilecek bir yer olarak görülmemekte idi. İnançları gereği, orası sadece gidip ziyaret edilecek bir yer olarak kabul edilmekte idi. Kaldı ki, tarih boyunca, Yahudiler hiçbir zaman orayı ziyaret etmekten men edilmemişlerdir. Hac ibadetini yerine getirmek isteyenler söz konusu ‘Kutsal Toprağa’ gider ziyaret eder ve tekrar kendi ülkesine dönerdi. Nitekim, Yahudi inancına göre ‘Kutsal Topraklar’a yerleşme ancak ahir zamanda Mesih’in gelmesiyle gerçekleşeceğine inanılmakta idi. Bu inanç gereği de kimse oraya gidip bir ülke kurmayı düşünmemekte idi. Oysa, bu inanç 19.yy.’ın ikinci yarısından itibaren milliyetçi akımların ve özellikle Siyonistler’in bu topraklarda bir ‘Yahudi devleti’ kurma arzuları ve politik hedefleriyle değişime uğratılmıştır. Buna göre, ‘Kutsal Topraklar’ kavramı ‘İsrail Toprağı’ ile yer değiştirdi ve buna uygun hiçbir tarihî gerçekliğe dayanmayan efsaneler üretilmiştir. Sand’a göre hem ‘Yahudi milliyeti’, hem de ‘İsrail toprağı’ kavramı tamamen birer efsaneden ibarettir. Böylece, yaşadıkları ülkede ayrı bir dine inanmaktan başka diğer vatandaşlarıyla hiçbir farkı olmayan ‘yahudi cemaat’ler, geçtiğimiz yüzyılda ayrı bir milliyete ve ırka sahip topluluk oldukları efsanesine inandırılmaya başlanmıştır. Siyonist milliyetçi akımlar tarafından din farkı; milliyet ve ırk farkı olarak işlenmeye başlanmıştır.

Sonuç

19. yüzyılda ortaya çıkan milliyetçi akımlar, içinde bulundukları toplumun dinî değerleri ile kendi politik çıkarlarına göre çeşitli ilişki formları geliştirmişlerdir. Buna göre, bazen din millî birliği tehdit eden bir unsur, bazen çoğulculuğu sağlayan bir yardımcı değer, bazen de millî birliği sağlayan önemli bir ‘kültürel unsur’ olmuştur. Geleneksel din algısından vazgeçildiği modern dönemde din, diğer kültürel unsurlar olan dil ve folklor gibi bir unsurdan ibaret görülmüştür. Dinin müteal ve aşkın özelliği tamamen reddedilmiş ve seküler dünya görüşünü destekleyecek ve kolaylaştıracak ölçüde politikada ve yönetimde yer verilmiştir.

Bu durum, modern bir milliyetçi akım olan Siyonizm için de söz konusudur. Yukarıda verilen bilgilerden de anlaşıldığı üzere, Yahudiliğin yakın tarihini araştıranlar, ‘Yahudi milliyeti’nden ve ‘ırkından’ ya da ‘etnisite’sinden bahsedilmesinin modern bir tanımlama olduğunda hem fikirdirler. Çağlar boyunca Akdeniz çevresi, Slav, Türk-Hazar toplulukları ve Uzak Doğu’daki Yahudiler, bu toplumlara mensup insanların Yahudi dinine ihtida etmeleri sonucunda oluşmuştur. Siyonist milliyetçilerin ayrı bir ‘etnik’ birlik ve ‘ırk’ olarak takdim ettikleri ‘Yahudi milliyeti’, 19. yüzyılda ortaya çıkan milliyetçi akımların sonucunda formüle edilmiş bir kavramdır. Söz konusu milliyetçiler, Filistin topraklarında ‘İsrail devleti’ diye bir devlet kurabilmek için, hiçbir tarihî gerçekliği olmayan bazı efsaneler üretmeyi de ihmal etmemişlerdir. Bir Yahudi profesörü olan Shlomo Sand’a göre bu efsanelerin en önemlileri, ‘Yahudi milliyeti’, ‘Yahudi sürgünü’ ve ‘İsrail devleti’dir.

Bibliyografya

1. Alain Dieckhoff, ‘Nationalisme’, Dictionnaire des Faits Religieux, Paris 2010, s. 787-793.

2. M. Lutfullah Karaman, ‘Siyonizm’, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2009, c.37 , s. 329-335.

2. Shlomo Sand, Comment le Peuple Juif fut Inventé: De la Bible au Sionisme, Paris 2088.

3. Shlomo Sand, Comment la Terre d’Israel fut inventée, çev.: Michel Bilis, Paris 2012.

4. George Foot Moore, History of Religions, New York 1949, c.2, s. 99-106.

5. Pierre Stamboul, ‘Note de lecture: ‘Comment la Terre d’Israel fut inventée’, http://leuwen.perso. neuf.fr/Stambul-Sand.pdf.

6. Jean-Marc Lévy-Leblond, ‘Shlomo Sand, Comment la Terre d’Israel fut inventée’, http:// culture.univ-lille1.fr/fileadmin/lna/lna64/lna64p32.pdf.

7. Yusuf Besalel, ‘Irksal Açıdan Yahudilik’, Yahudilik Ansiklopedisi, İstanbul 2001, c. 1, s. 227.

8. Shlomo Sand : ‘Comment le peuple juif fut inventé : De la Bible au sionisme’, Jonathan Cook ile röportaj, The National, 2008, http://contreinfo.info/article.php3?id_article=2258.

Yukarı