. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1199

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 96 
 Ordu, Devlet ve Demokratikleşme
 KÖPRÜ / Yaz 2011 
 Sıdk, Muhabbet, Kardeşlik ve Dayanışma Manifestosu: Hutbe-i Şamiye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanî Değerler, Toplumsal Barış, Milliyet ve Milliyetçilik
Güz 2013   [ 124. Sayı ]


Tefrika İlleti

The Disease of Dissention

Cüneyt Gökçe

Yrd. Doç. Dr., Harran Ünv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Toplumu sarsan ve bireyleri birbirine düşman yapan önemli unsurların başında “tefrika” gelir. İhtilaf gerekçelerini incelediğimiz zaman “yapay” bir takım bahanelerin arkasına sığınıldığını müşahede ederiz.

Bu bahaneler şu şekilde sıralanabilir:

1-IRKÇILIK: HASTALIĞIN TEŞHİSİ

“Kişinin mensubu bulunduğu kavmi üstün ve ayrıcalıklı görme” şeklinde özetlenebilecek bu hastalığın doğurduğu sıkıntılar da şöylece özetlenebilir:

a) Bu his, toplumun önemli dinamiklerinden olan “adalet” anlayışını zedeler. Çünkü, bu duyguya sahip insanın başlıca özelliği–haklı/haksız– yandaşını kayırmaktır. Böyle birisinden adalet ve insaf beklemek hayalden öteye gitmez.

b) Bu his, sosyal bağları koparır; çünkü kin, hased ve düşmanlık bu ortamın dikkat çeken virüsleridir.

c) Bu duygunun egemen olduğu ortamda vahşet ve zulüm söz sahibidir. Zira, burada şefkat, merhamet ve mürüvvetten söz edilemez.

d) Bu hissin hükümferma olduğu alanlarda fesat, kibir ve enaniyet vardır; çünkü bu duygunun başlıca özelliği başkasını yutmakla hayat sürdürmektir. Hatta denilebilir ki, pek çok fitne ve fesadın arka planında bu zalimane duygu vardır. Örneğin; İkinci Dünya savaşının patlak vermesine ve milyonlarca insanın vahşice katledilmesine sebebiyet veren unsurların başında Hitler Almanyasının “üstün ırk nazariyesi” geldiği göz önünde bulundurulacak olursa bu hissin felâketi daha rahat anlaşılır. Buna İtalya’da Mussolini’nin binlerce insanı imha etmesi, Avrupa ve Amerika’da siyahilere tarih boyu zulmün ve ayrımcılığın reva görülmesi ilâve edilecek olursa meselenin vahameti daha rahat anlaşılır.

Özetle ifade edilecek olursa insandaki ulvî hisleri zedeleyen bu hastalığın anlayışında tevazu yerine gurur, sevgi yerine kin, yardımlaşma yerine çarpışma ve hak yerine kuvvet hâkimdir. Böylece; hamiyet duyguları köreldiğinden muhayyel efsane ve mitolojilerden medet umma durumuna düşülür.

B-ÇÖZÜM YOLLARI:

1-Irkçılığın ilk temsilcisi:Şeytanî olan bu tefrika düşüncesinin ilk temsilcisinin yine şeytan olması gerçekten dikkat çekici değil midir? Bilindiği gibi yüce Allah Hz. Âdem’i (as) yaratır ve meleklerin ona secde etmelerini ister. Bütün melekler secde ederler. Ama melekler arasında bulunan şeytan secde etmez. Allah'ın: "Emrettiğim halde secde etmene engel nedir?" sorusuna şöyle cevap verir:

"Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise topraktan yarattın."

2-Aslında bütün insanlar kardeştir:

"Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için, sizi milletlere, kabilelere böldük. Şüphesiz Allah katında en şerefliniz, en takva sahibi olanınızdır."

Nitekim Hz. Peygamber, İslâm toplumunda yer alan bütün insanlar arasında barış ve kardeşlik bağlarını sağlamlaştırmaya çalışmıştır. Bu husus âyet-i kerimelere şöyle yansımaktadır:

‘De ki: Ey kitap ehli! Geliniz, sizinle aramızdaki birleşeceğimiz bir kelime üzerinde toplanalım. Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’ndan başka mabud tanımayalım. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı mabud edinmesin.’

De ki: Allah’ ve bize indirilen Kur’ân‘a, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve Yakup oğullarına inzal olunanlara Musa, İsa ve bütün peygamberlere rableri tarafından verilene iman ettik. Onları birbirinden ayırt etmeyiz. Biz yalnız Allah’a boyun eğmiş kullarız.’

Şu halde Hz. Peygamber’in daveti bütün insanların tek bir ümmet olmaları esasına dayanıyordu. Kısacası beşeriyetin kardeşliğini hedefliyor; fırka ve kabileleri, beyaz, siyah, sarı ırkları, galib ile mağlubu ayırt etmeksizin, arazi ve memleket farkı gözetmeksizin bütün insanları kardeşliğe davet ediyordu. Birbirine zulüm ve haksızlık işlemekten menediyordu. Çünkü ‘beşerî kardeşlik’ fikrini bir fener olarak tutuyordu. Müminler, harp karanlıklarında onun ışığında gidiyorlardı. Dolayısıyla İslâmî fetihlerin yağmalama gibi bir amacı yoktu.

Nitekim İslâm memleketlerinde bulunan ecnebiler ehl-i zimmet olup Müslümanlara verilen haklar onlara da verilmiştir. Binaenaleyh Müslümanların zimmilere şefkat ve merhametle muamele etmeleri gerektiği gibi zimmilerin de bu kardeşliğin icaplarına riayet etmeleri gerekir.

3- İslâm kardeşliği:Aynı anne ve babadan doğanlara veya ortak değerlere sahip olan kişilere ‘kardeş’ denir. Arapçada ‘ah’ olarak ifade edilen bu kavramın ‘ihve’ ve ‘ihvan’ şeklinde çoğulu bulunmaktadır.

‘Kardeş’ denildiğinde akla genellikle aynı anneden ve babadan dünyaya gelen kişiler gelmektedir. Bunun dışında, ayrıca aynı dine veya dünya görüşüne mensup olmayı ifade eden ‘akide kardeşliği’ söz konusudur.

İslâm dininde kardeşlik, bütünüyle akide temeline dayanmaktadır. Yukarıda ‘kardeş’ kelimesinin karşılığı olan ‘ah’ kelimesinin ’ihve’ ve ‘ihvan’ şeklinde olduğunu belirtmiştik. İşte ‘ihve’ genelde nesep kardeşliği için; ‘ihvan’ ise görüş ve din kardeşliği ya da yakın arkadaş ve dostlar için kullanılır. Bu arada İslâm kardeşliğinin temelini belirten ve belgeleyen ve ‘inneme’lmu’minune ihvetun’=’müminler ancak kardeştir’ şeklinde başlayan âyet-i kerimede ‘ihve’ kelimesinin tercih edilmesi gerçekten dikkat çekicidir. Öte yandan aynı ifadelerde iman ve kardeşliğin yan yana getirilmesi; maddî hayatın devamını sağlayan diğer bir kelimenin omuz omuza vermesi çok anlamlıdır. Kısacası, müminlerin tümü ebedî hayatı mucip olan bir asla, bir imana mensup bulunmaktadırlar.

Buna göre ancak iman bağıyla bir araya gelenler kardeş olarak kabul edilmektedirler. Şu halde yeryüzünün neresinde bulunursa bulunsunlar, hangi dili konuşuyor olurlarsa olsunlar veya hangi renge sahip bulunuyorlarsa bulunsunlar, hangi kavme mensup olurlarsa olsunlar bütün müminler, kelimenin tam anlamıyla birbirinin kardeşidirler. Başka bir deyimle, mümin gönülleri en sağlam ve esaslı bir biçimde birbirine bağlayan bağ iman ve takva esasından kaynaklanan kardeşlik bağıdır:

‘Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluk bulamazsın ki, onlar Allah’a ve Resulüne karşı başkaldıran kimselerle bir sevgi ve dostluk bağı kurmuş olsunlar: bunlar ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri olsun’ ayeti ile; ‘Ey iman edenler, eğer imana karşı küfrü sevip tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin’ayeti bu bağın önemini çok net bir biçimde ortaya koymaktadırlar.

Şu halde:

Kardeşler, karşılıklı sevgi ve saygı beslemelidirler. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

‘Kişi kardeşini sevince sevdiğini ona bildirsin.’

Kardeşler, anne ve babalarını üzmeyecek şekilde birlik ve beraberlik içinde olmalıdırlar. Maddi çıkarlar yüzünden birbirlerine düşmanlık yapmamalıdırlar.

Şan şöhret, makam ve servet gibi şeyler kıskançlık sebebi olmamalıdır.

Aradaki ihtilâf noktalarını, zora başvurmadan, birbirlerinin fikirlerine saygı duyarak ve konuşup anlaşarak halletmelidirler.

Bir müminin, diğer mümine her halükârda yardımcı olması gerekir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

‘Bir kimse, bir din kardeşinin ihtiyacını yerine getirirse Allah da ona yardım eder, Bir kimse, Müslüman kardeşinin sıkıntısını giderirse Allah da ona mukabil kıyamet gününün kederlerinden birini giderir.’

Bir mümin diğerin ayıbını örter; kusurunu yüzüne çarpmaz çünkü Hz. Peygamber’in deyimiyle:‘Bir kimse, bir din kardeşinin ayıbını örterse, Allah da kıyamette onun ayıbını örter.’

Kişi, kendisi için istediğini kardeşi içinde istemelidir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Sizden biriniz, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe tam anlamıyla iman etmiş sayılmaz.”

“Siz mümin olmadıkça Cennet’e giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de mümin olamazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi: Aranızda selâmı yayın.”

Kardeşlerin karşılıklı kin, haset ve kıskançlıktan uzak durmaları gerekir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:“Birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinizi kıskanmayınız, birbirinize arka çevirip alakanızı kesmeyiniz; ey Allah’ın kulları, hepiniz kardeş olun. Bir Müslüman’ın bir Müslüman kardeşini üç günden ziyade terk ve ihmal edip selâm vermemesi helal olmaz.”

“Cennet kapıları Pazartesi ve Perşembe günleri açılır: Allah’a şirk koşmayan her kul için mağfiret olunur. Yalnız kendisiyle kardeşi arasında buğz ve adalet bulunan kimse müstesnadır. Meleklere hitaben: ‘siz bunları birbirleriyle sulh oluncaya kadar tehir ediniz. Evet bunları, yekdiğeri ile barışıp sevinceye kadar bırakınız’, buyurulur”

Akide ve takva temelinde birbirleriyle selamlaşmaları gerekir:

“Mümin erkek ve kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlar. Allah Aziz ve Hâkimdir.

Hz. Peygamber, "Şeytan, artık Arap Yarımadası'nda, kendisine ibadet edilmesinden ümitsizliğe düştü, ancak aranızda anarşi çıkarmaktan ümidini kesmedi" derken, en veciz ifadeleriyle bu hususa işaret buyurmaktadırlar.

Yukarıdaki hususlar göz önünde bulundurulduğunda şu noktalar vurgulanabilir:

1-Kişi mesleğini hak bildiği vakit ‘ Mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkı var. Fakat ‘yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkı yoktur. Farklılarımızın birer zenginlik olduğu ve yüce Allah’ın azametine delil ettiğini düşünerek karşılıklı saygı tahammül içerisinde olmamız gerekir. Kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket ederken başka mesleklere karşı düşmanlık etmemeli ve başkalarının değerini düşürmeye yönelik söz ve davranışlardan kaçınarak başkalarının fikrine, ilmine müdahale etmemeli ve onlarla meşgul olmamalıyız.

2-Kişinin her söylediğinin hak olması gerekir. Fakat her hakkı söylemenin kendisine ait bir hak olmadığını da bilmesi zorunludur.

3-Düşmanlık yapmak isteniyorsa kişinin kendi kalbindeki düşmanlığa düşmanlık etmesi gerekir.

4-Yapılan tüm amellerde İlâhî rıza esas alınmalı. Çünkü: eğer O razı olursa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.

5-Kardeşlerin birbirleri üzerine üstünlük taslamamaları gerekir. Çünkü yüce Allah buyuruyor ki:

“Ey insanlar biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanışabilmeniz için sizleri asıllara kabilelere ayırdık. Allah’tan en çok korkanınız kim ise, işte Allah katında en büyüğünüz odur.”

6-Unutma ki, sen ve kardeşin, Hâlık’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Mâbud’unuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir… Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.

7-Daima olumlu, yapıcı ve onarıcı hareket edilmelidir. Gösterilen tavır, sevdirici, çekici, kazandırıcı ve hak yoluna ikna edici olmalıdır.

8-İslâm dairesi içinde olan her Müslüman’ın hatasıyla, sevabıyla, hangi tarikat ya da cemaatte olursa olsun görülen kusurlar sebebi ile ona karşı düşman bir vaziyet alınmamalıdır. Yanlış olarak görülen şeyler karşısında güzel bir üslup uyarıcı olunmalı. Fakat bu meselelerin, işin ehli olmayan kimselerin diline düşürülmemesine özen gösterilmelidir.

9-İman, İslâm, hak ve hakikat yolunda olan kimselerle anlaşmanın fikir birliğine varmanın yani ittifak etmenin İslâmiyet’in izzetinden olduğu düşünülmelidir.

2-BÖLGECİLİK-AŞİRETÇİLİK:

Cahiliyeden kalma önemli hastalıklardan bir tanesi de–hatta aynı ırktan olmalarına rağmen -bir kısım insanların kendi bölge ya da aşiretlerini “farklı” ve “ayrıcalıklı” görmeleridir. Bu hastalık beraberinde kan davalarından tutunuz da bölgesel çatışmalara varıncaya kadar, pek çok müessif neticeyi doğurmuştur.

3-MEZHEPÇİLİK:Mezhep, din olmayıp dinimizi rahat yaşamamıza katkı sağlayan önemli bir kurumdur. Çeşitli kesimler tarafından gündeme getirilen konulardan biri de “mezhep” meselesidir. Mezhep meselesi bir taraftan İslâm’da bir ayrılık unsuru gibi gösterilmeye çalışılırken, diğer taraftan bir takım demagojilerle saf zihinler bulandırılmak istenmektedir. Meselenin üzerine biraz eğildiğimiz zaman mezheplerin bir ihtiyaçtan doğduğu, hiç bir zaman ihtilâf unsuru olmadığı anlaşılacaktır.

Birden fazla mezhebin meydana gelmesi, nazari prensiplerin mezhep imamlarınca farklı anlaşılmasından ileri gelmiştir.

Meselâ Hz. Peygamber (asm) Efendimiz namaz kılarken mübarek alınlarına taş batar ve alınları kanar. Hz. Ayşe (r.a.) validemiz, taşı Peygamber Efendimizin alnından alarak yere atarlar. Peygamber Efendimiz yeniden abdest alarak namazlarını kılarlar. Hanefî mezhebi imamı, İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri ile Şafiî mezhebi imamı, İmam Şafiî Hazretleri abdesti bozan meseleleri ele alırken bu meseleyi değerlendirirler. İmam-ı Azam Hazretleri, “Peygamber Efendimizin alnına batan taş kan çıkardığı için efendimiz abdest almıştır” hükmüne varırken; İmam-ı Şafiî abdestin bozulmasını Hz. Ayşe (r.a.) validemizin Peygamber Efendimizin alnına dokunmasına bağlamıştır. Böylece Hanefî mezhebinde az bir kan abdesti bozan sebeplerden biri olurken, Şafiî mezhebinde kadının temasıyla abdestin bozulması kaide olarak benimsenmiştir. Görüldüğü gibi her iki hüküm de doğrudur ve haklı bir gerekçeye dayanmaktadır. Peygamber Efendimize kadar itikadî noktalarda aynı olan şeriatlar teferruat kısımlarında değişerek gelmiş, hatta bir asırda ayrı ayrı kavimlere ayrı şeriatlar gönderilmiştir. Ancak Peygamber Efendimizle birlikte daha başka şeriatlara ihtiyaç kalmamış ve onun dini bütün asırlara kâfi gelmiştir. Fakat teferruat meselelerde bir takım mezheplere ihtiyaç kalmıştır. Hak mezheplerin imamları bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmişler ve insanoğlunun bütün ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir. Peygamber Efendimiz bir mucize olarak bu imamların geleceklerini ve büyük bir vazife yapacaklarını daha bunlar gelmeden haber vermiş ve bu mümtaz şahsiyetler de yapmış oldukları hizmetlerle Resulullah Efendimizi fiilen tasdik etmişlerdir...

ve inkâr etmemişlerdir. Ayrıca bir mezhep tesis etmek niyetiyle ortaya iddialı bir şekilde çıkmamışlar, daha sonra bir araya toplanarak bir mezhep haline getirilen içtihatlarını zaman ve ihtiyaç anında ortaya koymuşlardır.

Ancak, hiçbir gerekçe bir mezhebi diğer bir mezhebe; bir anlayış ve yaklaşımı başka bir anlayış ve yaklaşıma üstün tutmaya makul sebep olamaz. Fakat üzülerek ifade edelim ki, bazen gerek amelî, gerekse itikadî anlamda var olan mezhep mensup ve müntesipleri arasında öyle trajikomik hadiseler meydana gelmiş ve gelmektedir ki, misalleri oldukça fazladır. Bazen de bu zaafı bilen düşmanlar bu farklılığı nazara vererek aynı safta yer alan müminler arasında derin uçurumlar meydana getirebilmişlerdir. Bazen bu Şafiilik-Hanefilik bağlamında; bazen Sünnilik-Alevilik çerçevesinde öyle fitneler ortaya atılmıştır ki, yakın tarihimizdeki pek çok üzücü hadise buna şahittir.

4-KÖYLÜ(CÜ)LÜK-ŞEHİRLİ(Cİ)LİK:

İnsanları farklı vadilere sürükleyen önemli etkenlerden bir tanesi de bir nevi kültür farklılığı olarak ortaya çıkan köylü-şehirli ayırımıdır. Kendisini daha “akıllı” ve “zeki” olarak gören şehirli, her fırsatta köylüsüne tepeden bakmayı bir alışkanlık haline getirmiş; bin bir zahmet elde ürününü “ölü” fiyata almayı ve onu “kandırmayı” marifet saymış ve nice mağduriyetlerin yaşanmasına sebebiyet vermiştir. Diğer taraftan köylü de kendisini daha “civanmert” ve “cesaretli” görerek karşı atak yapmayı denemiştir.

5-GRUPÇULUK:

Müslümanların fıtrat ve yapılarına uygun bir şekilde–tıpkı ordunun farklı kuvvetleri gibi–değişik topluluklar halinde hizmet sürdürmeleri son derece normal bir sosyal realitedir. Hatta bu toplulukların farklı hizmet alanlarında tefevvuk etmeleri kadar tabiî bir şey olamaz. Meselâ, bir topluluğun yurt içi ve yurt dışı eğitim, medya ve organizasyonlar konusunda son derece başarılı olması; bir diğerinin Kur’ân öğreticiliğinde mahir olması; başka birisinin farklı alanlarda maharet kesbetmesi, bir başkasının neşriyat sahasında önde olması ve bunların birbirinin başarısını kıskanmadan–hatta gerektiğinde müşterek bazı projeler yürütebilmeleri--ve birbirlerini takviye etmeleri din hizmeti adına güzel bir kazanımdır. Fakat, maalesef bazen yaralayıcı bir takım fevri hareketlerin bazı kesimlerden zuhuru sağlıklı kalb ve vicdanı rahatsız edebilmektedir.

6-ERKEK-KADIN AYIRIMI:

Cahiliye döneminin “erkek evlâtla övünme” hastalığının bir mirası olarak toplumumuzun günümüzdeki önemli hastalıklardan bir tanesi de erkek-kadın ayırımıdır. Bazen aile içi şiddete, bazen kızların eğitimden mahrum bırakılma talihsizliğine, bazen de çok eşliliğe ve zulme sebebiyet veren bu illet, tedaviyi beklemektedir.

İslâm'da insan olmaları bakımından, erkekle kadın arasında herhangi bir fark yoktur. Yani, temel hak ve sorumluluklar açısından kadının konumu erkekten farklı değildir.

Ayrıca, kadın, yaratılış itibariyle erkeğe göre ikinci derecede bir değere sahip olan bir varlık değildir. Kur’ân-ı Kerim'de, farklı fizyolojik ve psikolojik yapıya sahip olan kadın ve erkekten biri diğerinden daha üstün veya ikisi birbirine eşit tutulmak yerine, birbirinin tamamlayıcısı kabul edilmiştir. Asla, kadın ikinci sınıf varlık değildir.

Kur'ân-ı Kerim’in 'Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.' şeklindeki ifadeleri de erkek ve kadının insan olarak birbirlerine olan ihtiyaçlarına açık bir şekilde dikkat çekmektedir.

Hz. Peygamberin; kadınlardan ayrıca biat alması ve bu hâdisenin Kur'ân-ı Kerim'de açıkça yer alması, İslâm'a göre kadın iradesinin bağımsızlığını göstermektedir.

İslâm'a göre, bir insan olarak erkeğe tanınan temel insan hakları kadına da tanınmıştır. Buna göre hayat hakkı, mülkiyet ve tasarruf hakkı, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, inanç ve düşünce hürriyeti, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur.

İslâm'ın ilk yıllarında kadının her zaman hayatın içinde olduğu bilinmektedir. Kadınlar camiye gelirler, Peygamberimizin huzurunda oturur; belki bugün bile kadınların sormaya cesaret edemeyecekleri kendi özel durumlarıyla ilgili konuları hiç çekinmeden sorarlardı. Camide ibadetlerini yaparlar, Peygamberimizin konuşmalarını dinlerlerdi.

Bu uygulama daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Nitekim Hz. Ömer bir hutbesinde kadınlara verilen mehrin yüksek oranlarda tutulduğunu, bunun miktarının azaltılması gerektiğini söylediğinde, mescitte bulunan kadınlardan birinin ayağa kalkıp; 'Allah'ın bize vermiş olduğu hakkı sen bizden alamazsın. Çünkü bu, Kur'an'da bulunan bir hükümdür' diye itiraz ettiği, Hz. Ömer'in de bu itiraz karşısında 'Allah'a şükürler olsun, benim halkımın arasında yanlışımı düzeltecek böyle kadınlar var' dediği tarihî kaynaklarda kayıtlıdır. Diğer taraftan yine Hz. Ömer döneminde 'Hisbe' denilen görevin, yani pazarlardaki düzen ve ahengi kontrol işlerinin bugünkü anlamda bir nevi 'zabıta' hizmetlerinin kadına verildiği tarihî bir vakıadır.

Kur’ân’da nisa/kadınlar isimli bir surenin varlığı, cennetin bir kadın olarak anaların ayaklarının altına serilmesi; hatta peygamber olması için bile engel görülmemesi İslâm’ın kadına verdiği değeri gösterir.

Günümüzde kadının ikinci sınıf insan olarak değerlendirilmesi, töre, âdet ve göreneklere kurban edilmesi, geleneklerin din gibi algılanması sonucu kadının zulüm ve haksızlığa uğraması cahiliyeye dönüş arzularından başka bir şey değildir.

Sonuç olarak şunu vurgulamak gerekir: İslâm dinine göre insan insana eşittir. Bu anlayışta kadın-erkek ayırımı kesinlikle söz konusu değildir.

Tefrika illetinin söz konusu edildiği bir atmosferi Bediüzzaman’ın bir asırdan fazla bir zaman önceki bir feryadına kulak asmak yerinde olacaktır:

’Şireta Bediüzzeman Mela Seidê Kurdi’’ diye başlayan makale şöyle:

“Ey Gelî Kurdan! Îttîfaqê de quwet, îttihadê de heyat, di biratîyê de seadet, hukûmetê de selamet heye. Kapika îttihadê û şirîta muhebbetê qewî bigrin, da we ji belayê xelas ke. Qenc guhê xwe bidinê, ezê tiştekî ji we re bibêjim:

Hun bizanin ku sê cewherê me hene; hifza xwe ji me dixwazin. Yek İslâmiyet e; ku hezar hezar xûna şehîdan buhayê wê dane. Ê duduyan insaniyete; ku lazime em xwe nezera xelqê de bi xizmeta 'eqlî, ciwanmêranî û insaniyeti xwe nîşanî dunê bidin.

Ê sisîyan millîyeta me ye, ku meziyetê da me; ê berê ku bi qencîya xwe sax in, em bi karê xwe, bi hifza millîyeta xwe, ruhê wan qebra wan de şad bikin. Piştî wê, sê dijminê me hene, me xerab dikin:

Yek feqîrtî ye; Çil hezar hemmalê Îstenbolê delîlê wê ye. Ê duduyan cehalet û bêxwendinî ye; ku hezar ji me da yek "qazete" nikarin bixwînin delîla wê ye. Ê sisîyan dijminî û îxtilaf e; ku ev 'edawet, quweta me wunda dike, me jî musteheqî terbîyê dike û hukûmet jî ji bêînsafîya xwe zulm li me dikir. Ku we ev seh kir, bizanin çara me ev e; ku em sê şûrê elmas bi dest xwe bigrin, ta ku em hersê cewherê xwe ji dest xwe nekin û hersê dijminê xwe ser xwe rakin.

Û şûrê 'ewil: Me’rîfet û xwendine.Ê duduyan: Îttifaq û muhebbeta millî ye.Ê sisîyan: Însanê bi nefsa xwe şuxla xwe bike û mîna sefîlan ji qudreta xelkê hêvî neke û pişta xwe nedetê. Û wesîyeta paşî: Xwendin, xwendin, xwendin... Desthevgirtin, desthevgirtin, desthevgirtin... Mela Seid

Yani:

‘’Ey Kürt halkı! İttifakta kuvvet, ittihatta hayat, kardeşlikte saadet, hükümette selâmet vardır. İttihat bağını ve muhabbet şeridini sağlam tutun. Tâ ki sizi belâdan kurtarsın. İyi kulak verin, size bir şey söyleyeceğim:

Biliniz ki, üç cevherimiz vardır; bizden muhafazalarını isterler. Birincisi İslamiyet’tir ki, binler ve binlerce şehidin kanları ona paha ve bedel olmuştur. İkincisi insaniyettir ki, halkın nazarında akıllıca hizmetlerle yiğitliğimizi ve insanlığımızı dünyaya gösterelim.

Üçüncüsü milliyetimizdir ki, bize üstün meziyetler vermiştir. Bizden öncekiler iyilikleri ile yaşıyorlar. Biz kendi gayretimizle milliyetimizi muhafaza ederek onların ruhunu kabirlerinde şad etmeliyiz. Bunun ardından, bizim üç düşmanımız var; bizi harap ediyorlar.

Biri fakirliktir. İstanbul’daki kırk bin hamal bunun delilidir. İkincisi, cehalet ve okumamışlıktır ki, içimizden binde bir kişinin bile gazete okuyamayışı, bunun bir delilidir. Üçüncüsü, düşmanlık ve ihtilaftır ki, bu dâhili düşmanlık, kuvvetimizi kaybettiriyor, bizi terbiyeye müstahak kılıyor ve hükümet de, insafsızlığından bize zulmediyor. Siz eğer bunları işittiyseniz, biliniz bizim yegâne çaremiz şudur ki:

Biz, üç elmas kılıncı elimize alalım. Tâ ki bu üç cevherimizi elimizden çıkarmış olmayalım; bu üç düşmanı üstümüzden atalım. Birincisi adalet, maarif ve okuma kılıcıdır. İkincisi, ittifak ve millî muhabbettir. Üçüncüsü, herkes kendi işini bizzat kendisi yapsın, sefiller gibi başkasının kudretinden ümit beklemesin ve sırtını hiçbir vasiye dayamasın. Son olarak da: Okumak, okumak, okumak!.. El ele vermek, el ele vermek, el ele vermek!”

Bu çok önemli tavsiyeler, o zamanın kargaşası içinde yerine getirilmedi. Aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçti. Bugün geriye dönüp baktığımızda değişen çok fazla bir şey olmadığını üzülerek müşahede ediyoruz.

O zaman zararın neresinden dönülürse kardır. Kürtler bugün de bu üç güzel meziyete sahip çıkar ve üç elmas kılıncı ellerine alırlarsa, üç tane dehşetli düşmanı bu elmas kılınç ile yok etmeyi becerebilirlerse, problemler bir bir çözülecek ve geleceğe ümitle bakma şansını yeniden elde edebileceklerdir.

KAYNAKÇA:

Abdurrahman Azam, Ebedi Risalet, İstanbul, 1980. .

Ahmed b. Hanbel, el-Musned, Kahire, 1313. .

Bilmen, Ömer Nasuhi, Tefsir, İstanbul, 1982. .

Buhari, Ebu Abdillah, Muhammed b. İsmail, el-Camiu’s-Sahih, İstanbul, 1980. .

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1992. .

Eren, Şadi, “Irkçılık Üzerine Kısa Bir Değerlendirme”, Köprü, Bahar 2007, Sayı 98. .

Ersoy, M. Akif, Kur’an Tefsiri, İstanbul, 1975. .

Ersoy, M. Akif, Safahat, İstanbul, 2000. .

Gazzali, Ebu Hamid, Muhammed b. Muhammed, İhyau ulum’id-din, Kahire, Tarihsiz. .

İbn Kesir, Ebu’l-Fida, İsmail, b. Ömer, Tefsiru’l-Kurani’l-Azim, Beyrut, 1966. .

İbn Mace, Ebu Abdillah, Muhammed b. Yezid, es-Sunen, İstanbul, 1980. .

İbn Manzur, Cemalu’d-din Muhammed b. Mukrim, Lisanü’l- Arab, Beyrut, 1955. .

Firuzbadi, Mecidu’d-din, Muhammed b. Yakub, Kamusu’l- Muhit, Beyrut, 1955. .

Kırkıncı, Mehmed, Irkçı Bölücülüğe Karşı İslam’da Birlik, İstanbul, 2006. .

Ahmed Muhtar Umar ve diğerleri, el- Mucemu’l- Arabi el- Esasi, Tunus, 1989. .

Müslim, Ebu’l-Husayn, Muslim b. El-Haccac, Sahihu Muslim, Kahire, 1375. .

Nevevi, Muhyiddin, Riyadu’s-salihin (Tercüme: Kıvamuddin Burslan, H. Hüsnü Erdem), Ankara, Tarihsiz. .

Nursi, Bediüzzaman, Mektubat, İstanbul, 1993. .

Tirmizi, Ebu İsa Muhammed, Sunenu’t-Tirmizi, Kahire 1385. .

Zebidi, Zeynu’d-din, Ahmed b. Ahmed, Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, (Tercüme: Kamil Miras) Ankara, 1981.

Yukarı