. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1542

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2011 
 Kadın
 KÖPRÜ / Güz 2006 
 İnsan Hakları


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanî Değerler, Toplumsal Barış, Milliyet ve Milliyetçilik
Güz 2013   [ 124. Sayı ]


İslâmiyet Milliyeti ve Hamiyet-i Milliye

Islamic Nationality and National Ardour

M. Ali Kaya

İslâmiyet milliyeti ve Hamiyet-i Milliye

Giriş

Millet, aynı devlet çatısı altında din birliği sağlayarak kader birliği yapmış insanlar topluluğudur. Kelime olarak millet ile din aynı manayı ifade etmektedir. Zaman içinde aynı soydan gelenlere “millet” aynı inanca sahip olanlara da “ümmet” veya “cemaat” adı verilmiştir.

Sosyologlar her ne kadar millet kavramının oluşması için din, dil, vatan, kültür, tarih ve ülkü birliğinin olması gerektiğini savunsalar da genel olarak din ve dil birliğinin bir topluluğu millet haline getirmek için yeterli olduğu noktasında fikir birliği oluşmuştur. Bu nedenle “Din dil bir ise millet birdir” denilmiştir. Zira dünyadaki devletlere ve milletlere baktığımız zaman her ülkede farklı dil ve kültürlerin varlığına rağmen ülke bütünlüğünün korunduğunu görmekteyiz. Osmanlı çok dinli, çok dilli ve çok kültürlü toplumları barış içinde asırlarca yaşatmasını bilmiştir. Günümüzde İsviçre’de dört ayrı dil konuşulduğu halde kendilerini bir millet olarak görmektedirler. Aynı şekilde Amerika Birleşik Devletleri’ni de bu kategoride değerlendirmek mümkündür.

Gerçekte Bediüzzaman’ın dediği gibi “Din dil bir ise millet birdir.” Özellikle Anadolu eskiden beri pek çok milletlerin hicreti ile milletler birbirine karışmış. Levh-i mahfuz açılsa ancak hakiki unsurlar ayrılabilir. Bu nedenle unsuriyete bina edilen bir millet fikri özellikle Anadolu halkı için anlamsız kalır. Bu yüzden millet kavramının “Millet-i İslamiye” yani İslam milleti olarak anlaşılması ve yorumlanması gerekir. [1]

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de millet kelimesini aynı inancı paylaşanlar olarak belirlemiştir. Bu nedenle “Millet-i İbrahim” (Bakara, 2:130, 135; Âl-i İmran, 3:95; Nisa, 4:125) kelimesi “Hanif ve Müslüman” kelimesi ile birlikte zikredilerek tevhit inancı etrafında bir araya gelen topluluğa işaret etmiştir. Bu sebeple “Kimin milletindensin?” şeklindeki soruya “İbrahim milletindenim” şeklinde cevap verilmiştir. Bediüzzaman “Ben milliyetimizi İslamiyet biliyorum” demektedir. Bediüzzaman’ın “müsbet milliyet” dediği husus da budur.

Bu nedenle Bediüzzaman “Milliyetimiz bir vücuttur; ruhu İslamiyet, aklı Kur’an ve imandır[2]demiştir. Ayrıca, “İslamiyet milliyeti her şeye kâfidir. Din, dil bir ise millet birdir.” [3] “Bizim milletimiz de yalnız İslamiyet’tir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez, Laz en kuvvetli hakikatli revâtıb ve milliyetleri İslamiyet’ten başka bir şey değildir." [4] demektedir.

Peygamberimiz (asm) “Hepimiz Âdem’in çocuklarıyız, Âdem de topraktan yaratılmıştır.” (Ebu Davud, Edep, 111) buyurmaktadır. Dil, din ve etnik grup olarak insanların ayrılması ve aralarında haksız farklılıkların gözetilmesi sonuçta düşmanlık, kin ve intikam duygularını tahrik eder. Bu da toplumda sosyal barışı bozar.

Kişinin akrabalarını sevmesi Allah’ın emridir. Akrabalık ise imanla sübut bulur. Nitekim Hz. Nuh’un (as) oğullarından biri iman etmez. Nuh (as) oğlunun gemiye binmediğini görünce “Ya Rab! Şüphesiz bu oğlum benim ehlimdendir, senin va’din haktır.” dedi. Yüce Allah buyurdu: “Ey Nuh! O senin ehlin değildir. O salih olmayan amelin sahibidir. Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi benden isteme!” (Hud, 11:42–47)

Yüce Allah “ahirette insanların soylarına bakmaz; Allah katında en üstün olan kötülüklerden ve günahlardan en çok sakınandır” (Müslim, Birr, 33) “Allah insanların suretlerine ve mallarına da bakmaz; fakat kalplerine ve amellerine bakarak” (ibn-i Mace, Zühd, 9) onlar hakkında kararını verir.

Bütün bunlardan dolayı Bediüzzaman düşman kavramının suretini değiştirerek “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahı ile cihat edeceğiz” demektedir.

1. Müsbet ve menfi milliyet:

1. Müsbet ve menfi milliyet: Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de “Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkek ve kadından yarattık. Sonra bir birlerinizi tanıyasınız ve aranızdaki münasebeti kurasınız diye sizi kabilelere ve milletlere ayırdık.” (Hucurat Suresi, 49:13) buyurmaktadır. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu ayetin tefsirini “Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir.” [5] ifadeleri ile yapmıştır.

Teavün ve yardımlaşmayı da “Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münasebâtı ve o münasebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin-tâ, o ordunun efradları, düstur-u teâvün altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri a’dânın hücumundan masun kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.

Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir ordudur; kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat bin bir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var: Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir-bir, bir, bir, binler kadar bir, bir... İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tehâsum için değildir.” [6] demektedir.

1.1 Menfi Milliyet

Milliyet fikri bu zamanda çok ileri gitmiş. Herkes ailesini, akrabasını, kabilesini, köyünü, şehrini ve memleketini sever. Bu sevgi ya müsbet veya menfi tarzda olur. Avrupa zalimleri Müslümanların birlik ve dirliğini bozmak ve parçalamak için bu fikri menfi bir surette uyandırmışlardır. Çünkü bu fikir özellikle gençlerde bir nefsani zevki ve gafletten kaynaklanan bir lezzeti uyandırır. Bu nedenle sosyal hayattaki gençlere “milliyet fikrini bırakınız” denilmez. Ancak fikr-i milliyet ikiye ayrılır.

Birincisi zararlı, yıkıcı ve başkasına adavet ve düşmanlık duygularını tahrik eden milliyet düşüncesidir. Bu da kargaşaya, düşmanlığa, çarpışmaya ve anarşiye sebeptir. Bu nedenle peygamberimiz (asm) bu nevi milliyetçiliği yasaklamıştır. “İslâm dini kendinden önceki bâtıl olan fiil, hareket, âdet ve inanışları keser, kaldırır.” [7] Bir başka hadiste “Müslüman olduktan sonra Kureyşli bir efendiyle Habeşli bir köle arasında bir fark yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, 2:488) “Üstünlük ancak takva iledir.” (Hucurat, 49:13) denilmektedir.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de “Kâfirler, kalplerine cahiliyet taassubundan ibaret olan o gayreti yerleştirdiklerinde, Allah, Resulünün ve mü’minlerin üzerine sükûnet ve emniyetini indirdi ve onlara takvâda ve sözlerine bağlılıkta sebat verdi. Zaten onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi. Allah ise her şeyi hakkıyla bilir.” (Fetih Sûresi, 48:26) Bu ayet ve hadis “Menfi milliyet” fikrini yasaklıyor.

“Menfi milliyet” kabilecilik anlamına da işaret etmektedir. Bu tür milliyetçilik İslam dünyasında ilk olarak Emeviler döneminde görülmüştür. Emeviler milliyet fikrini siyasete karıştırdıkları için İslam dünyasını küstürdüler, kendileri de çok felaketler çektiler. Bu fikrin dünyadaki yansımaları I. Dünya Savaşını netice vermiştir. Osmanlı’nın “Hürriyetin ilanı” döneminde de milliyetçilik fikrinin yayılması ile Rum ve Ermeni kulüpleri kurularak Osmanlı’nın bölünmesine sebep oldu.

Milliyetçilik olarak da adlandırılan menfi milliyet fikri, milletini sevme iddiası ile onların yanlışlarına sahip çıkarak, zulmüne ve haksızlıklarına taraftar olması ve onlarla övünmesidir. Nitekim sahabelerden birisi peygamberimize (asm) “Yâ Resulallah, kişinin kavmini, milletini sevmesi ırkçılık sayılır mı?” diye sordu. Peygamberimiz (asm) “Hayır, sayılmaz. Lâkin ırkçılık, kişinin kendi kavmine zulüm ve haksızlıkta yardımcı olmasıdır” (İbn-ü Mâce, Fiten, 7) buyurarak gerçek sevgi ile haksızlık ve zulmü alkışlamayı birbirinden ayırmıştır. Daha sonra “Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık davası üzere ölen bizden değildir” (Müslim, İmare, 57) buyurarak Kur’an-ı Kerim’in “Hamiyet-i Cahiliye” olarak isimlendirdiği ırkçılığı, milliyetçiliği ve kabileciliği yasaklamıştır.

1.2. Müsbet Milliyet

Menfi ve zararlı milliyet yerine ikame edilen müsbet milliyet, kişinin dini ve inancı ile manevi değerlerle övünmesi ve bunların hayata geçmesi için çalışmasıdır. Bu “müsbet milliyet”dir. Müsbet, mukaddes “İslamiyet milliyeti” başka şeylere ihtiyaç bırakmaz. “İman kardeşliği” etrafında Müslümanların aynı inanç ve manevi değerlerle, ahlâkî meziyetlerle övünmesi faydalıdır, iyidir, barışa, huzura, yardımlaşmaya ve kalkınmaya sebeptir.

Müsbet milliyet düşüncesi sosyal hayatın ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Yardımlaşmaya, birlik ve beraberliğe sebeptir. Faydalı bir kuvvet temin eder ve İslam kardeşliğini ve birliğini sağlar. Bu milliyet duygusunu en güzel şekilde gösteren Türkler olmuştur. Türkler Abbasilerden itibaren milliyetlerini İslamiyet’e kal’a yaparak Kur’ân-ı Hâkimin bayraktarı olarak bütün cihana meydan okumuşlardır.

Müspet milliyette milletini değil, dinî değerleri öne çıkararak milliyeti ona hizmetkâr etmek demektir. Nasıl ki Türkler Osmanlı zamanında “İla-yı Kelimetullahı” esas maksat yaparak cihat etmişlerdir. Böylece Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de övdüğü “Allah öyle bir topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler ve Allah yolunda cihad ederler.” (Mâide Sûresi, 5:54.) ayetine uygun hareket etmişlerdir. Bu nedenle biz Müslümanların Türkleri örnek alarak Avrupa’nın ve dinsiz münafıkların milliyetçilik duygusunu bölünme, parçalanma ve düşmanlık duygularını geliştirmek için değil, dini, ahlâki, manevi ve imani değerlere hizmet etme şekline çevirmek gerekir.

İslam akrabayı sevmeyi ve öncelik tanımayı, hürmet etmeyi ve yardımlaşmayı emrettiği için milliyetlerini ve milli değerlerini de korumuştur. Bu nedenle Bediüzzaman “Müslüman olan Türkler Türklüklerini muhafaza ederken Müslüman olmayanların (Macarlar ve Bulgarlar gibi) Türklüklerini de kaybederek” asimile olduklarına dikkat çeker. [8] Hal böyle olunca Türklerin bütün mefahiri İslamiyet’le ve İslam’a hizmetle olduğu için İslamiyet’i bir tarafa bıraktığı zaman övünülecek hiçbir değeri kalmaz. Bu nedenle Türkler İslamiyet’le, imanî ve İslamî değerlerle övünerek kendilerine bir kimlik ve saygınlık kazandırabilirler.

Bir insanın akrabasını, vatanını ve milletini sevmesi ve onlara hizmet etmesi yasaklanmamış teşvik edilmiştir. Peygamberimiz (asm) “Vatan sevgisi imandandır” (Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1:138) buyurmuştur. Mekke’den ayrılırken “Ey Mekke! Ben seni çok seviyorum ama senin insanların beni rahat bırakmadılar onun için senden ayrılıyorum” buyurarak mahzun bir şekilde Mekke’den ayrıldı. Yüce Allah “Sana Kur’ân-ı Kerim’i inzal buyurup tebliğ ve tilavetini farz kılan Allah şüphesiz seni Mekke’ye döndürecektir” (Kasas, 28:85) müjdesini vererek peygamberimizin (asm) gönlünü aldı.

Bediüzzaman sürgünlere ve zindanlara mahkûm edildiği ve her nevi vatandaşlık haklarından mahrum bırakıldığı ve zulmedildiği halde “Madem ben bu vatanın evladıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır” [9] buyurarak vatan sevgisinin ve milliyet duygusunun en güzel örneğini vermiştir.

2. İslamiyet’in İnsana Kazandırdığı Yüksek Değerler

İslamiyet vahiy ile Allah’ın insanlara öğretisidir. Hak ve hidayeti gösterir ve ebedî bir hayatın saadetini netice verir. Amacı uhrevî olmakla beraber dünyevî ciheti de vardır ve ahireti iyi olanın dünyası da iyi olur. Dünyaya bakan cihetle de amacı nefsin gayr-i meşru arzularına gem vurarak, heva ve hevesi gemleyerek ruhu maaliyata ve yüce gayelere sevk etmektir. Hamiyet-i İslamiye ve İslam milliyeti açısından insana kazandırdığı meziyetleri ise şöyle sıralamak mümkündür:

Birincisi:“Ölürsem şehidim, öldürürsem gaziyim” inancından gelen cesaret ve hamiyettir. Bu inançla ölümün yüzüne gülmüş, hayatını ve bütün dünyasını severek feda etmiş ve koca Avrupa’yı asırlarca titretmiştir. Bu duyguyu hangi şey verebilir?

İkincisi:Avrupa ne zaman bu milletin yüzüne bir tokat vurmuşsa üç yüz elli milyon Müslümanı ağlatmış ve yardımına koşturmuştur. En azından dua ile manen destek olmuştur. Bu birlik (hilafetle değil, hilafetin ruhu olan) iman ile sağlanabilir. İman kardeşliği ve İslami ve insani değerler tüm inananları ve insanları bir araya getirerek mutlu ve müreffeh edebilir. Zira “İslamiyet insaniyet-i kübrâdır." [10] Gerçek insanlıktır. Kur’an da o insanlığın ışığı ve suyudur.

Üçüncüsü:Din milliyeti tüm insanları ve ömrün tüm dakikalarını kapsar ve onlara teselli verir ve dertlerine deva olur. Sosyal hayatta insanlar; çocuklar, gençler, ihtiyarlar, musibetzedeler, hastalar, zayıflar ve muttakiler olmak üzere altı sınıftır. Bunlardan dünyaya ve milliyetçi fikirlere kapılanlar genellikle gençlerdir. Diğerleri dertlerine çare ve sıkıntılarına teselli ve nur isterler. Milletini sevmek ve onların maddî ve manevî teselli etmek ancak imanla ve dinle, Allah inancı ve ahiret duygusu vermekle mümkündür. Millete şefkat ve millet yolunda fedakarlık ancak manen onları teselli etmekledir. Millet sadece gençlerden ibaret değildir.

Bu nedenle millet-i İslamiye milliyetten çok daha ileridir, gereklidir ve değerlidir.

3. Hamiyet-i İslamiye

İslam’ın yüce ahlakından birisi de “Hamiyet-i İslamiye”dir. Hamiyet, gayret ve ideal anlamına gelmektedir. İslam’ı öğrenmek, imanda terakki ve tekâmül etmek, salih amellerde yarışmak ve zamanını boş yere, oyun ve eğlencelerle geçirmeden “dine, imana, Kur’ân’a ve insanların ahiret hayatına hizmet” için gereken gayreti göstermek hamiyet-i İslamiye gereği olduğu gibi Müslümanların dertleri ile ilgilenmek ve yardımcı olmak da hamiyet-i İslamiye gereğidir. Peygamberimiz (asm) “Müslümanların derdini dert edinmeyen onlardan değildir” (Taberani, Mecmau’l-Evsat, 1:151; 7:270) buyurur. Müslümanların derdini dert edinmek kişinin hamiyet ve gayret sahibi olduğunu gösterir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de Müslümanların “İyilik ve takvada yardımlaşmalarını” (Maide, 5:2) bir başka ayette ise “Hayırda yarışmalarını” (Bakara, 2:148) ister. Hayırda, iyilikte ve takvada yarışmak öncelikli olarak insanların imanına ve ahiretine hizmet etmektir. Sonrasında ise eğitimine, ahlakına ve ülkenin kalkınmasına hizmet etmektir. İşte hamiyet-i İslamiye budur.

Hamiyet ve gayret fedakârlık duygusunun inkişafı ile ortaya çıkar. Müslümanların geri kalmalarının ve perişan olmalarının sebebi himmet ve gayretlerini kişisel menfaatleri elde etmeye odaklanmalarıdır. Şahsi menfaatlerini ikinci plana atarak Müslümanların dertlerini dert edinmek ve hayırda yarışmakla kişi himmet ve hamiyet sahibi olur. Hamiyet, himmetin ileri ve kemal mertebesidir. Himmet ise gayretli olma halidir. “Ehl-i himmet” “Uluvv-ü himmet” gibi kavramlarla kişinin yüksek ideal ve amaçlar peşinde koştuğu ifade edilir.

Kur’ân-ı Kerim’de “hamiyet”, “hamiyet-i cahiliye” (Fetih, 48:26) tamlaması olarak geçmektedir. Hamiyet-i cahiliye ise övülmek, kahramanlıklarını göstermek ve şöhret için kavim ve kabilesini müdafaa etmek için gösterilen üstün gayreti ve taassubu anlatmaktadır. Buna “Asabiyet-i cahiliye” de denilmektedir. Asabiyet-i cahiliye “ırkçılık” anlamında olup kavim ve kabilesini, milletini mutaassıbane müdafaa etmek anlamına gelmektedir. Cahiliye adeti olarak kabul edilen bu durumu Peygamberimiz (asm) yasaklamıştır. Çünkü “Asabiyet-i cahiliye birbirine tesanüt edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir mâcundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslamiye ise, nur-u imandan in’ikâs edip dalgalanan bir ziyadır.” [11]

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ırkçılığın gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macun olduğunu ve onu istimal edeni sarhoş ettiğini ifade ederken, hamiyet-i İslâmiyeyi imandan kaynaklanan bir ışık olarak tarif etmektedir. Hamiyet imandan kaynaklanırsa nur ve ziya olurken, ırkçılıktan kaynaklanırsa zulmet şekline bürünmektedir.

Dinsiz felsefeden kaynaklanan ve fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet riyaya şan ve şeref namını vermiş, insanları riyaya sevk etmektedir. Hakikaten insanlar riyaya o derece alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi, milletlere ve unsurlara riyayı teşmil ederek gazeteleri dellal, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden ferdî ve şahsî hayatlar “hamiyet-i cahiliye” unvanı altında milliyetçiliğe feda edilmektedir.” [12] Böylece “millet için ferdin hukuku nazara alınmaz” diyerek ferdi ve şahsi hayatlar feda edilmekte ve pek çok haksızlık ve zulme sebep olunmaktadır.

Bediüzzaman imandan kaynaklanan hamiyeti “muhabbet, hürmet, merhametin netice-i zaruriyesi” olarak tarif eder ve “nefret hamiyetin zıddıdır” der. Hamiyetin en güzel ifadesi kişinin dini ve manevi değerleri için kendi şahsi hayatını feda ederek “şehitlik” mertebesine ulaşmasıdır. [13] Kişi dini inançlara, manevi değerlere karşı muhabbet duyup hürmet ettiği ve milletine karşı şefkat hissi taşıdığı zaman “hamiyetli” bir insan olur.

Hamiyetli bir Müslüman merhamet gereği “Sen çalış ben yiyeyim” demeyeceği gibi, “Başkası acından ölürse ölsün bana ne” diyemez. Böylece faizcilik ve tefecilik gibi iktisadi yanlışlar içinde olmayacaktır. Hürmet ve muhabbet gereği de “küçüklerini sevecek ve büyüklerine hürmet” edip yardım edecektir. Bu nedenle peygamberimiz (asm) “Küçüklerine şefkat göstermeyen, büyüklerine hürmet etmeyen bizden değildir” (Ebu Davud, Edeb, 145) ferman etmişlerdir.

Sevgi ve muhabbetin olmadığı yerde himmetten ve hamiyetten bahsetmek mümkün olmaz. Nitekim peygamberimiz (asm) “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de olgun mümin olamazsınız” buyurur. (Müslim İman, 93) “Birbirini sevmede, birbirine acımada ve birbirine şefkat göstermede müminler bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olunca diğer uzuvları da ona ortak olur” (Riyazu’s- Salihin, 1:277) buyurmuşlardır.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir. Kimin himmeti yalnız nefsi ise o insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenidir. Ebna-yı cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir” [14] buyurarak himmet ve gayret sahibi insanın şahsi menfaatinden fedakârlık ederek toplum için çalışan kişi olduğunu belirtir.

Kişi şahsi menfaatini terk etmedikçe ne züht ve ne de himmet ve hamiyet sahibi olamaz. Bediüzzaman “Zühdün manası terk-i menâfi-i şahsiyedir” [15] “Menfaat-i şahsiyesine hasr-ı nazar eden insanlıktan çıkar, masum olmayan cani bir hayvan olur” [16] demektedir.

Namusunu, şerefini, mukaddesatını koruyamamaktan dolayı utanmak ve sıkılmak da hamiyetten kaynaklanmaktadır. Mukaddesatı, Kur’an ve sünneti müdafaa ve muhafaza gayretine de hamiyet denir. İslam dini “hamiyet-i cahiliye”yi yasaklamış, “hamiyet-i diniye”yi tavsiye etmiştir. Hamiyetin dine ve millete bakan iki yönü vardır. Dine bakan yönü insanı ahrete ve Allah rızasına yönlendirirken, millete bakan yönü ile de bireyi “vatan ve millet için” fedakârlığa ve gayrete sevk etmektedir. İslamiyet’in her ikisine de sahip çıkarak teşvik ettiğini belirten Bediüzzaman “İslamiyet katında din ve milliyet bizzat müttehittir. İtibarî, zahirî ve ârızî bir ayrılık var. Belki, din milliyetin hayatı ve ruhudur. Hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı, hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kalası olmalı. [17] demektedir.

Dine dayanmayan ve Allah rızasını gözetmeyen bir hamiyet insanı ırkçılığa götürürken, sadece ahrete yönelen ve dünyayı, milleti ve vatanı önemsemeyen bir yaklaşım da taassuba, ülke için fedakârlıktan kaçınmaya, “neme lazım” düşüncesi ile vurdumduymazlığa ve İslam milletinin zillet ve sefaletine sebep olmaktadır.

Bediüzzaman hamiyet ve gayret için “ümit ve emel” sahibi olmak gerektiğini ifade etmektedir. Onun zıddı yeistir ve “yeis aczden gelir. Yeis mani-i her kemâldir. Hamiyet ise şiddet-i mevâniye karşı şiddetle mukavemet etmektir. Çabuk ye’se ınkılab eden hamiyet hamiyet değildir” [18] der.

İnsanı dini bakımdan gayrete getiren cennet ve saadet-i ebediye ümididir. Dünyada da gelişmeyi, terakki ve tekâmülü sağlayacak olan ve izzet ve şerefle yaşamayı netice veren, İslam’ın ve Müslümanların diğer milletler ve dinler karşısında izzetini artıran ve zillet ve sefaletten kurtaracak olan “ümit ve emeldir.” Geleceğe ümitle bakmak ve gelecekten ümitli olmaktır. İstibdadın eseri olan ümitsizlik, insandaki istidat ve kabiliyetleri söndürür ve insanlık cevherini öldürür. Ümitsizlik insanı bencil ve tembel yapar. Her türlü ahlaksızlığın temelinde ümitsizlik vardır. Bu ise Bediüzzaman’ın ifadesi ile acizlikten ileri gelir. Ümitsizlik her gelişmeye manidir. Hamiyet ve gayret ümitten nemalanır ve her nevi sıkıntıya göğüs germeyi, dini ve milleti için her türlü fedakârlığı göze almayı netice verir. Himmet ve gayretin büyümesi ile ahlak da o nisbette yücelir. İnsanı da şahsi menfaatini takip eden şahıs olmaktan çıkarır ve ülkesi için çalışan vatandaşlar haline getirir. Bunun için Bediüzzaman “Kimin himmeti milleti ise o kimse tek başına bir millettir.” demektedir.

4. İnsanî ve İslamî Değerlerin Odak Noktası: İslam Milliyeti:

İslam Milliyeti: Millet kelimesi, Kur'anî anlamlandırmayla "din" ve "şeriat" kelimeleriyle aynı anlamı dile getirir. Kelime ancak mecazi olarak belli bir toplumu dile getirmek üzere kullanılabilir. Ama bu durumda da, doğal olarak bir kabileyi, ırk ya da ulusu değil, gerçek anlamının belirlediği din ve şeriata inanan, bağlanan insanların tümünü belirtir: Buna göre kelimenin türevi olan milliyet, insanların kendisine bağlandığı din ve şeriatı ifade eder. Milliyet ise, aynı din ve şeriata bağlılığın adıdır. İslam dinine inanan insanlar İslam milletidir.

Oysa günümüzdeki yaygın kullanımında kelimeye, asli anlamı görmezden gelinerek, "ulus" anlamı yüklenmekte ve büyük bir karışıklığa neden olunmaktadır. Çünkü "ulus" belli bir inancı, din ve şeriatı değil; bir soydan gelen insanları belirtir. Bu nedenle, bir ulusa bağlığı temel alan anlayış ve yaklaşımlar milliyet kelimesiyle değil, anlamına uygun biçimde ulusçuluk ya da kavmiyetçilik kelimeleriyle isimlendirilebilir.

İslamiyet fıtrat dinidir. Fıtrat ise Allah nasıl yaratmış ve ne amaçla yaratmış ise yaratılanı ve var olanı bu amaca yönlendirmek, Allah’ın insanlığa bahşettiği akıl, irade ve diğer duyguları ile geliştirilmesi istediği ruhunu ve kabiliyetlerini inkişaf ettirmek, cennete ve ebediyete layık olacak şekilde terakki ve teâli ettirmektir.

İnsanı fıtratı değiştirmeden, kabiliyetleri bozmadan ve amacı dışına çıkarmadan fıtrî halini koruyarak geliştirmek esastır. Bu nedenle hak din “fıtrat dini” ve “fıtrî kabiliyetlerin gelişimini sağlayan” “hanif ” ve “tevhid dini” olan İslam’dır. (Al-i İmran, 3:19) “Müslüman ve Hanif olmak” (Al-i İmran, 3:67; En’am, 6:162) “Millet-i İbrahimiyeden” olmak İslam’ı saf haliyle kabul edip hayatına uygulamak demektir. Bu nedenle yüce Allah inananlara “yüzünü hanif dinine çevir” (Nahl, 16:123; Rum, 30:30) buyurur.

Her insanın ve her milletin fıtri kabiliyetleri vardır. Fıtratı değiştiren ve hürriyetleri kısıtlayan kültürler ve medeniyetlerdir. Allah peygamberini ve dinini fıtratını olduğu gibi koruyan ve iman, ilim ve hakikatlerle müsbet duygularını geliştirme imkânı bulamadığı için de menfi duygularını fıtrî olarak geliştirmiş ve hayra yönlendirmemiş olan milletlere göndermiş, onları din ile terbiye etmiş ve diğer milletlere de numune-i imtisal yapmıştır.

Yüce Allah Hz. İsa’yı (as) geleneklerini tam olarak oluşturmuş olan Yahudi milletine gönderdi onları riyadan ve şirkten tevhide davet etti. Ancak onlar dinlerini bozduğu gerekçesi ile Hz. Yahya (as) ve Zekeriya’yı (as) şehit ettiler, Hz. İsa’yı (as) da öldürmeye teşebbüs ettiler. Yüce Allah Hz. İsa’yı (as) onlara vermedi ve katına yükseltti. Yahudiler bununla kalmadılar, Hz. İsa’nın (as) dinini tevhidden teslise çevirdiler. Havarileri de Roma putperest kültürünün etkisinde kalarak Hristiyanlığın imanını sevgiye, ibadetini de simgesel basit şeylere ve ikonalara irca ederek tahrif ettiler.

Yüce Allah ahir zaman peygamberini (asm) Çin, Hint, İran, Yunan ve Mısır gibi medeni milletlerin içinden göndermemiştir. Hürriyetlerine sınır konulmamış, fıtratlarını bozmamış, ancak yanlışa kanalize ederek fıtrî olarak Allah’ın kendilerine verdiği cesaret, şecaat, cömertlik ve mertlik gibi duygularını doğruluk yolunda değil, cehaletlerinden yanlışa yönlendirerek mecralarını değiştirmiş olan ama riyakârlıkla bozmayan millete göndermiştir. Devletin hukuk kuralları ile hürriyetlerini sınırlamayan, medeniyetin fantezileri ile değiştirmeyen Arap milletine göndererek onların fıtratlarını İslamiyet ile eğiterek “medeni milletlere muallim ve üstad” yapmıştır. Fıtratları bozulmadığı için doğruya yönlendirilince içlerinden her sahada önderler ve kahramanlar çıkmış ve “Asr-ı Saadet toplumu” meydana gelmiştir.

Emeviler ve Abbasiler zamanında diğer medeniyet ve kültürlerle tanışan Araplar gerek İsrailiyat, gerekse Hint, İran ve Yunan felsefesinden ve medeniyetlerinden etkilenmişlerdir. Daha sonra “devletin bekası ve toplumun çıkarları namına (gerçekte idarecilerin çıkarlarını koruyan) yaptıkları yasalarla hürriyetleri sınırlayarak İslam’ın fıtrî gelişmesini sekteye uğrattıkları için hem fırak-ı dallenin ortaya çıkmasına hem de İslâmi gelişmenin durmasına sebep olmuşlardır. Bunun üzerine yüce Allah İslamiyet’in imdadına hiçbir medeniyetten etkilenmeyen ve medeni bir millet olmayan, göçebe olarak bozkırlarda ve çadırlarda yaşayan fıtrî cesaret ve hürriyete sahip olan Türkleri gönderdi. Türkler hiçbir medeniyetten etkilenmedikleri için medeniyetlerini doğrudan Kur’an üzerine kurdular, Kur’ân’ı ve Sünnet’i esas alarak “Ehl-i Sünnet” çizgisini geliştirdiler ve “Fırak-ı Dallenin” İslamiyet’i bozmasına ve İslam’ın yanlış anlaşılmasına mani oldular. Bu nedenle İslamiyet’e hizmet ettiler ve Allah da onların devletini üç kıtaya hâkim ve hükümran kıldı.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin talebelerini âlimlerden değil de fıtratını riya, şöhret ve yanlış bilgilerle bozmamış olan ve safî bir kalb ve zihne, akıl ve fıtrata sahip olanlardan seçmesi ve “iman hizmetini” onlar üzerine bina etmesinin hikmeti de budur.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Münazarat’taki “hürriyet ve demokrasi” “eğitim ve kalkınma” konularında fikirlerini İstanbul gibi o günkü medeniyetin ve kültürlerin yoğrulduğu yerde matbuat imkânlarıyla ifade etmiş, ancak zihni bulanan ve fıtratları bozulan, farklı mecralara yönelen asker, ulema, umera dikkatlerini çekememiş ve kabul ettirememiştir. Bunun üzerine doğuya yönelerek “rihlete’ş-şitai ve’s-sayf ” yaptığı bir seyahatle fıtratını bozmamış olan Kürtlere ders vermiştir ve onların fıtratlarını esas alarak Münazarat’taki hakikatleri bize anlatmıştır.

Bediüzzaman Münazarat’ı “Azametli Bahtsız Bir Kıt’anın, Şanlı Tali’siz Bir Devletin, Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi” olarak niteler. Bediüzzaman Münazarat’taki hedeflerin ilk uygulamasını Kürtler üzerinde yapmıştır. Bu nedenle eserine “Ekrad Reçetesi” adını vermiştir. Yoksa ırkçıların anladığı gibi salt Kürtlere yönelik bir reçete değildir. Bediüzzaman bu nedenle “Şu eserlerden her birisi Kürt olduğu gibi, aynı halde Türk, aynı vakitte Arap’tır. Güya her bir eser Arap abasını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürt’tür” diyerek Asya’nın ve İslamiyet’in bahtını ve taliini açacağını ifade ettiği fikirlerini öncelikli olarak Kürtlerle paylaşmıştır.

Günümüzde Kürtlerin uyanması ve hürriyet istemeleri elbette diğer unsurların da dikkatini çekmektedir. Ancak bunun “demokrasi talebinden” ötesinin doğru olmadığını da Bediüzzaman ders vermektedir. Anarşi ve terör her zaman baskıyı ve istibdadı netice verir. Şiddete dayalı hak talepleri de sonuçta haklardan mahrumiyete sebep olur. Bunun en güzel, fıtrî ve mutedil yolu Bediüzzaman’ın Münazarat’ta dile getirdiği “eğitim, kalkınma, demokrasi, hak ve özgürlüklerdir.” Bunlar da ancak demokratik ve diplomatik yollarla kazanılır. Bunun usul ve metodu da Bediüzzaman’ın Münazarat’ta belirlediği esaslar çerçevesinde olmalıdır.

Sonuç

Şu halde, Bediüzzaman’ın “Münazarat”ı, hem hamiyet-i diniye hem de hamiyet-i milliye ürünüdür. İslamiyet milliyeti ile hamiyet ilişkisi yukarıda izah edildiği şekilde kurulabilir. Günümüzde Kürt kimliği, Kürtlerin vatanperverlik ve gayret duygularını geliştirirken Türk kimliği de Türklerin, Arap kimliği de Arapların hamiyet duygularını geliştirir. “İslamiyet milliyeti” içinde Kürt, Türk ve Arap kimlikleri yerleştirilebilirse “İslamiyet” öne çıkar. Böylece Bediüzzaman’ın dediği şekilde “Milliyetimiz bir vücuttur, ruhu İslamiyet aklı ve Kur’an ve iman” olur.

Bunu sağlamanın yolu da “Önce meşrutiyet/demokrasi idaresi ve hürriyet prensipleri” çerçevesinde bir araya gelebilmek ve şiddeti bir kenara bırakmaktır. Devlet ve hükümet bu konuda ortak hareket etmediği ve Türkler ve Kürtler yani her iki taraf ırkçılığı ve şiddeti bırakmadıkça ne hamiyetten ne İslamiyet milliyetinden ve ne de demokratikleşme ve hürriyetten söz edilemez.

Dipnotlar:

[1] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neş. İst. 2000, s. 314

[2] Nursî, Said Münazarat, Yeni Asya Neş. İst. 2000, s. 99

[3] Nursî, Said, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neş. İst. 2000, s. 422

[4] Nursî, Said, Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neş., İst. 2000, s. 97

[5] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neş. 2000, s. 309-312

[6] age, s. 309

[7] Buharî, Ahkâm: 4, İmâra: 36, 37; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Tirmizî, Cihâd: 28, İlim: 16, Nesâî, Bey’a: 26; İbni Mâce, Cihad: 39; Müsned, 4: 69, 70, 199, 204, 205, 5:381, 6:402, 403.

[8] Nursi Said, Mektubat, Yeni Asya Neş. İst. 2000, s. 312

[9] Nursî, Said, Emirdağ Lahikası,Yeni Asya Neş. İst. 2000 , s. 93

[10] Nursî, Said, Divan-ı Harb-i Örfi, Yeni Asya Neş. İst. 2000 , s 40

[11] Nursî, Said, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neş. İst. 2000 , s. 205

[12] Age. s. 318

[13] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neş. İst. 2000, s. 313

[14] Nursî, Said, Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neş. İst. 2000, s. 151-152

[15] Nursî, Said, Eski Said Dönemi Eserleri, Münazarat, Yeni Asya Neş. 2012 s. 277

[16] Nursî, Said, Eski Said Dönemi Eserleri, Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neş. 2012 s. 152

[17] age. s. 357

[18] Nursî, Said, Eski Said Dönemi Eserleri, Münazarat, Yeni Asya Neş. 2012 s. 214

Yukarı