. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1606

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2002 
 Demokrasi Kültürüne Katkı...
 KÖPRÜ / Güz 98 
 Hürriyet, Meşruiyet ve Cumhuriyet


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanî Değerler, Toplumsal Barış, Milliyet ve Milliyetçilik
Güz 2013   [ 124. Sayı ]


Irkçılığın Reçetesi ve Panzehiri: Tevhid Eksenli Bilim Eğitimi ve Din

The Solution of and Antidote For Racialism: Religion and Science Education Based on unity

Atilla Yargıcı

Doç. Dr.

Giriş: Irkçılığın Sebepleri ve Sonuçları

19 ve 20. yüzyıllar ırkçı anlayışların yayıldığı ve kabul gördüğü yüzyıllardır. Özellikle Avrupa ülkelerinde beyaz ırkın üstünlüğü düşüncesi, beyaz adamın diğer kıta ve medeniyetlere emperyalist, sömürgeci bir anlayışla yayıldığı bir dönemde, “geri kalmış” ülkeleri sömürüp, insanlarını köle gibi kullanmanın en temel dayanağını oluşturmuştur.Tabiri caiz ise minareyi çalan kılıfını hazırlamıştır. İnsanlığın ortak çabasının ürünü olan ve büyük ölçüde İslam dininin bilime bakış açısının ve Müslüman ülkelerdeki bilimsel tekamülün çok önemli katkısı olan bilimsel gelişmeleri, beyaz adam kendine mal edince, bu üstünlüğü “öteki”ni, yani başka ırktan ve dinden olanları sömürgeleştirmeye veya tarih sahnesinden silme gayretine gerekçe yapmıştır. Sözde bilimsel bazı teoriler de bu sömürgeciliği, ayrımcılığı, çatışmaları körüklemiştir. Belki de böyle bir maksat için uydurulmuştur bu teoriler. Teorinin Darwinizm olduğunda şüphe yok.

Darwin’in ‘evrim teorisi’nin en temel iki mekanizması, mutasyon ve doğal seçilimdir. Buna göre bütün canlılar, geçmişte yaşamış, tek bir ortak atanın, tesadüfi değişim süreci geçirmiş nesilleridir. Evrim teorisine göre, canlılığın devamlılığı ve türlerdeki çeşitlilik; doğal seçilim ve mutasyonlarla sağlanır. Doğal seçilim; canlının doğadaki şartlara uyumunu ve hayatta kalmasını sağlayan, en uygun genetik karakterlerin ayıklanmasıdır. Darwin teorisine göre doğal seçilim, canlıların varlığını ve çeşitliliğini açıklayan yegâne teoridir. Doğal seleksiyon (seçilim) denen bu mekanizmayı, düşüncesiz ve tamamen tesadüfi, doğal güçler yönetir. Kontrol yoktur. Hiç bir amacı yoktur. Bu yüzden, canlılardaki değişim ve gelişim, anlık yararlara göre gerçekleşir. Doğal seçilim sayesinde canlılar, kendiliğinden ve çevresel faktörlerin etkisiyle, avantajlı değişimler geçirirler. Böylece, çevreye uyum sağlayan, başarılı fertler ayakta kalır. Çevreye uyum sağlayamayanlar ise, elenir. Değişimi sağlayan ana mekanizma ise, mutasyonlardır.

Bir bakıma Darwin, bu mekanizmaya, ilahi bir anlam yüklemiştir. Darwin'in düşüncelerinde, asla bir Yaratıcıya yer yoktur. Bu sebeple evrim teorisi, Allah’ı reddetmek zorundadır. Darwin, doğal seçilimden, kusurları ayıklayan ve sürekli mükemmelliği sağlayan bir mekanizma olarak bahseder. Bugünkü Darwinciler ise, daha fazlasına inanırlar.

Tüm canlıların tesadüflerin ürünü olduğunu, insanın da maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia eden Darwin'in evrim teorisi, sömürgeci anlayışa büyük destek vermiştir. Çünkü bu teoriyle birlikte, sömürülen yerlilerin "bir tür hayvan" oldukları düşüncesine "bilimsel" bir dayanak göstermek mümkün hale gelmiş oluyordu. Teorinin bilimsel bir dayanağının olması önemli değildi. Önemli olan, emperyalist düşünceye hizmet etmesiydi. Bu teori, üzerine düşen görevi fazlasıyla yaptı.

Darwin, insanların yarı-maymun atalardan evrimleşerek bugünkü durumlarına geldiklerini ileri sürüyordu. Türlerin Kökeni isimli kitabının alt başlıklarından birisi, The Preservation of Favored Races in the Struggle for Life idi; yani, “hayat mücadelesinde kayrılmış ırkların korunması”. Onun teorisine göre ekonomik ve teknolojik olarak kuvvetli olan ırklar, kayrılmış ırklardır. Bu ırklar diğer aşağı ırkları yok edecektir. Ya da onları köle olarak kullanmayı hak etmektedir.

Amerikalı biyolog Edwin G. Conklin, diğer ırkçı Darwinistler gibi temelsiz fikirlerini şöyle dile getirir:

Herhangi bir modern ırkın Neandertal ya da Heidelberg tipleri ile karşılaştırılması şunu gösterir: Zenci ırklar, beyaz ve sarı ırklardan çok orijinal ırka (maymunsu atalara) benzemektedir. Her faktör, beyaz ırkın üstünlüğüne inananları, ırkın saflığını korumak, diğerlerinden ayrımını pekiştirmek ve sürdürmek için çaba harcamaya yöneltmelidir.1

Oxford Ünversitesi'nden paleontoloji ve jeoloji profesörü William Sollas da 1911 yılında yayınlanan Ancient Hunters (Eski Avcılar) adlı kitabında ırkçı görüşlerini şu şekilde açıklamıştı:

Adalet güçlünün elindedir ve her ırka gücü oranında paylaştırılmıştır. Bir toprağı işgal için öncelik anlamı taşımamasına rağmen, orada hak talep etmeyi sağlayacak olan güç kullanımıdır. Bu nedenle, mümkün olan her yolu deneyerek güç artırımına gitmek, her ırkın olduğu kadar insan soyunun da kendine karşı bir görevidir. İster bilim, ister eğitim, ister savunma örgütlenmesi alanlarında olsun, organik dünyanın güçlü fakat lütufkar hükümdarı olan doğal seleksiyonun, bunu hızla ve sonuna kadar gerçekleştirmemesi bir ceza, doğrudan doğruya bu görevin yerine getirilmemesi olacaktır. 2

Örneğin Darwin, İnsanın Türeyişi adlı kitabında zenciler ve Aborijinler gibi bazı ırkların sözde aşağı ırklar olduklarını ve hayatta kalma mücadelesi içinde, gelecekte elenerek ortadan kalkacaklarını iddia etmiştir:

Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride olan babun türü maymunlar kalacaktır.3

İşte sömürgeci anlayışın kendisine bulduğu “kutsal bilimsel” dayanak Darwin ve taraftarları tarafından ortaya atılan bu temelsiz düşüncelerdir. Ama dinin dışlandığı, bilimin kutsandığı bir süreçte, bilimsel olarak lanse edilen bir düşüncenin bilimi kutsayanlar tarafından ne kadar büyük bir istekle kabul edildiği de tarihî bir realite. Dünya Savaşları, kutsanan sosyal Darwinizmin vahşi ürünü. Avrupayı feth edip ilmin yayılmasına sebep olan Müslüman Türkleri “ aşağı ırk ve barbarlıkla itham eden” Darwin’in ortaya attığı bu teori, sebep olduğu büyük savaşlarla gerçek barbarların kimler olduğunun ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Nursi’ye göre ırkçılığın reçetesi ve panzehiri

Said Nursî, eserlerinde ırkçılık konusunu tahlil edip bu hastalığa çözümler üretirken, ırkçılığın tarihsel arka planına ve bunun sonuçlarına temas etmiştir. 12. Söz’deki “Hikmet-i Felsefe ile Hikmet-i Kur’aniye’nin” insanın sosyal hayatına verdiği terbiyeleri mukayese ederken kullandığı ifadeler, bu sosyal Darwinizm’in ortaya attığı dayanaksız ama etkili teorinin kısa analizini oluşturmaktadır. Ona göre, felsefe’nin (ki bu dinsiz felsefedir, inancı dışlayan, bilimi kutsallaştıran felsefedir) sosyal hayatta dayanak noktası “kuvvet”tir. Hedefi menfaattir. Hayat prensibi mücadeledir. Toplulukların bağını “unsuriyet, menfi milliyet” olarak kabul eder. Semereleri, meyveleri ise, “nefsani hevesleri tatmin insanlığın ihtiyaçlarını artırmaktır.” Buna göre, kuvveti esas almak, tecavüz etmeyi; menfaat, boğuşmayı; cidal çarpışmayı; ırkçılık, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzü netice verir. Bu yüzden, insanlığın mutluluğu yok edilmiştir. 4

Bediüzzaman, bir taraftan Avrupa emperyalizminin kendisine bulduğu dinsiz Darwinist temeli analiz ederken, diğer taraftan bu ırkçılık anlayışının “Dessas Avrupa zalimleri” tarafından Müslümanların içinde menfi bir şekilde uyandırıldığına, bunun amacının da “parçalayıp yutmak” olduğuna dikkat çekmektedir. 5 Hatta ırkçılığı, “frenk illeti” olarak da tarif etmektedir. Bir soruya verdiği cevapta şöyle demektedir:

“Eğer derseniz, “Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyetperverlik fikri var, o işimize gelmiyor”, ben de derim: “Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydanda. Şahit gösteriyorum ki, ben ilk resim! ferman-ı kat’îsiyle, eski zamandan beri menfi milliyet ve unsuriyetperverliğe, Avrupa’nın bir nevi frenk illeti olduğundan, bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o frenk illetini İslâm içine atmış, tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar.” 6 6

Görüldüğü gibi Nursî, ırkçılık anlayışını bir frenk illeti ve öldürücü bir zehir olarak nitelendirmekte, bu hastalığı tedavi etmeye çalıştığını bildirmektedir. 12. Söz’deki tahlil, ırkçılık hastalığının sebebinin teşhis edilmesi ve tedavisinin gösterilmesidir. Çünkü önce, hastalığın teşhis edilmesi gerekir. Sonra bu hastalığın insanlığın sosyal bedeninde nasıl bir tahribat yaptığını da tespit etmiştir.

Onun şu ifadeleri hastalığın dehşetli neticelerini gözler önüne sermektedir: “Evet, menfi milliyetin tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ezcümle, Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler.

Hem Avrupa milletleri şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Almanın çok şeâmetli ebedî adâvetlerinden başka, Harb-i Umumîdeki hâdisât-ı müthişe dahi, menfi milliyetin nev-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi.

Hem bizde, iptida-yı Hürriyette, Babil Kalesinin harabiyeti zamanında “tebelbül-ü akvam” tabir edilen teşâub-u akvam ve o teşâub sebebiyle dağılmaları gibi, menfi milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pek çok kulüpler namında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhtelif mülteciler cemiyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar ecnebîlerin boğazına gidenlerin ve perişan olanların halleri, menfi milliyetin zararını gösterdi.” 7

Bu teşhislerden anlaşılmaktadır ki, ırkçılığın temelinde bir teori olmaktan öteye gidemeyen ve inançsızlığı esas alan pozitivizm ve onun önemli bir destekçisi olan Darwinizm vardır. Bu bilimsellik adı altında sunulan safsataya göre, eğer insan ve bütün canlılar tesadüfen dünyaya gelmişse, insan da maymundan türemişse, hayvanların ve insanların güçlenip mücadele etmesi, karşıdakini mağlup ederek hak ve adaletin kuvvetlinin elinde olması kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Böyle bir anlayışın temelinde inançsızlık olunca, Rabbimize karşı sorumluluk duygusu ortadan kalkmakta, bu da ister istemez başka insanlara karşı sorumsuzca davranmaya, güçsüz olanları ezmeye, ortadan kaldırmaya, köleleştirmeye yol açmaktadır. İşte tam da Avrupa’nın ve ırkçılığı benimseyen devletlerin yaptığı ve yapmakta olduğu şey de budur. Başkasının emeğini, zenginliklerini, kültürünü yutmakla beslenen böyle bir canavar, yavrusunu ceylana benzeterek yiyen aslana benzemektedir. Canavar hayvanlar bir canlıya zarar verirken, insan ırkçılık vasıtasıyla öyle bir canavara dönüşmektedir ki, milyonlarca insanı öldürmekten çekinmemektedir. Sadece kendine menfaat sağlamak, gayr-i zaruri ihtiyaçlarını ihtiyaç olarak görüp onları tatmin etmek için haklı haksız demeden daha fazla kazanmaya, daha fazla sömürmeye çalışmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluşundan itibaren Osmanlının bütün ırkları kucaklayıcı İslam’ın engin hoşgörüsü temeline dayanan Osmanlılık üst kimliğini reddetmiş, onun yerine “Türk vatandaşlığı” ilkesini 1924 Anayasasına koymuştur. Ve bununla birlikte “Ne mutlu Türküm diyene” sloganı böyle bir ayrımcı anlayışın kışkırtıcı bir görüntüsü olarak ortaya çıkmıştır. Kürtlerin ve Arapların yaşadığı dağlarda “Ne mutlu Türküm diyene” yazısını okuyan Türk olmayan her vatandaş yıllar boyunca bundan rahatsızlık duymuş, hâlâ da duymaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında “ Türk’ten başka ırk yok, bilimden ve Kemalizmden başka din yoktur” düşüncesi, kökenini diğer ırkçı anlayışlar gibi pozitivisit Darwinist anlayışlardan almıştır. İslam dünyasının param parça olması bu ırkçı düşüncelerin etkisiyle gerçekleşmiştir. Hatta aynı ırka sahip olan Araplar bile tek bir büyük devlet olarak bırakılmamış, onlarca parçaya bölünmüştür. “parçala yönet” politikası tatbikat sahasına konulmuştur. Bu anlayışlar, bir taraftan komşu ülkeleri birbirine düşman haline getirirken, diğer taraftan bizim gibi ülkelerde çok talihsiz olayların yaşanmasına sebep olmuştur. Kürt olana Türk’sün demek, Kürtleri Türk yapmaz ve yapmamıştır. Bu yaratılıştan gelen hakka karşı takınılan olumsuz tavırlar, devlete karşı olumsuz düşüncelerin ve fiillerin filizlenmesine sebep olmuştur. Irkçılık birleştirici değil, ayrıştırıcı ve çatışmaları, kavgaları körükleyici bir fonksiyon üstlenmiştir. Özellikle ihtilal dönemlerinde dindarlarla birlikte Kürt kardeşlerimize karşı da kasıtlı olarak yapılan kötü muameleler, Kürt ırkçılığı fikrini doğurmuştur. Sanki bir görünmez el, uyguladığı baskı ve zulümlerle Kürt vatandaşlarımızın gençlerinin dağlara çıkmasını teşvik etmiş gibidir.

Terörün beslenmesinde bu ayrıştırıcı davranışların etkisini görmemek mümkün değildir. Batı’nın içimize attığı bu hastalık, ırkçı politikalarla yayılmış, bazı karanlık mihraklar tarafından Ergenekon, gladio vb. yapılanmalar devleti ele geçirmek ve menfaat temin etmek için kaos ve anarşi çıkarmada planlı olarak kullanılmıştır. Askeri darbeye giden yolda şartlarının olgunlaşması için anarşik olaylara müdahale etmeyen zihniyetin foyası artık ortaya çıkmıştır.

O halde, sorunun temelinde inançsızlık, bilimin kutsallaştırılması ve pozitivist Darwinist anlayışlar olduğuna göre, çözüm de tekrar inancın sağlamlaştırılması ve bilimin inançsızlık cenderesinden kurtulmasıyla, Darwinist anlayışların zihinlerden, kitaplardan ve politikalardan kaldırılmasıyla gerçekleşecektir. Bunun için Said Nursî, bilimlere tehvid açısından yaklaşan bir yorumu kendi coğrafyamızda yaygınlaştırma çabası içinde olmuştur. Bilim ve dinin birlikte okutulması için teklif ettiği Medresetüzzehra projesinin de, kaleme aldığı Risale-i Nur eserlerinin de gayeleri aynıdır.

Varlıkların tesadüfen oluşmadığına, insanın bir Yaratıcısının oluğuna inanan nesiller, ırkların bir üstünlük aracı olmadığını, tam aksine Kur’an’da ifade edildiği gibi bir tanışma ve yardımlaşma vesilesi olduğunu anlayacaktır. Bu inanç insana sorumluluk duygusunu verecek güçtedir. Allah’a karşı sorumlu olduğunu, ahirette yaptığı davranışların hesabını vereceğini bilen ve öyle itikad eden kimselerin, ırk ayırımcılığı yapması, başka ırktan olanları horlaması, onlara zulmetmesi mümkün değildir. Bir ırk ne kadar ekonomik ve teknolojik açıdan güçlü olursa olsun, bunu ayırım yapmadan insanlığın yararına kullanma düşüncesine, ancak kalbi iman ve güzel ahlak ile dolu bir kimse sahip olabilir. Bu yüzden, inanan bir insan bir taraftan inananların kardeş olduğu ilahi prensibini kabul ederken, diğer taraftan mümin olmayanları da insanlık kardeşliği içerisinde telakki eder. Kendisine haksızlık yapmayan kimselere haksızlık yapmamayı, şahsına yapılan haksızlıkları affetmeyi bir şiar haline getirir. İslam’ın insana sağladığı bu inançla bağlantılı güzel ahlak, toplumun fertlerinde hakim olduğu zaman, ırkçılıktan doğan ayrımcılık ve haksızlıklar ortadan kalkar. Toplum her an patlamaya hazır bir bomba olmaktan kurtulur, huzurlu ve mutlu, yaşanası bir toplum olur. Bu yüzden barışın tatlı esintilerinin hissedildiği bir dönemde, kardeşlik vurgularının lafta kalmayan sağlam inanç temeline oturtulup ebedi hale getirilmesinin sağlanması önem arz etmektedir. Bu bağlamda Said Nursî’nin Uhuvvet Risalesi, toplumsal barışı sağlamanın ana dinamiklerinin yerleştirilmesi açısından büyük bir seferberlikle bu ülkede bulunan herkese ulaştırılması ve izahlarının yapılması, sorumlu kişilerin sorunları kökünden sonlandırmak için yapmaları gereken en önemli bir vatan borcudur.

Dipnotlar:

1. Edwin G. Conklin, The Direction of Human Evolution, New York, Scribner’s, 1921, s. 34

2. http://www.ncl.ac.uk/lifelong-learning/distrib/darwin/08.htm

3. Charles Darwin, The Descent of Man, 2. baskı, New York, A L. Burt Co., 1874, s. 178

4. Nursi, Said, Sözler, İstanbul, 1981, s.119

5. Nursi, Said, Mektubat, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1979, s.298

6. Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neş., İst. 2000, s.66

7. Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neş., İst. 2000, s.311)

Yukarı