. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1169

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 95 
 Milliyetçilik
 KÖPRÜ / Yaz 2010 
 Said Nursi’nin Demokratik Toplum Tasavvuru


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanî Değerler, Toplumsal Barış, Milliyet ve Milliyetçilik
Güz 2013   [ 124. Sayı ]


Ontolojik, Psikolojik ve Sosyolojik Bir Milliyetçilik Yaklaşımı

Approaches to Nationalism From Ontological, Psychological and Sociological Points of View

Hakan Yalman

Dr.

Bütün varlıklar hakikat mertebesinde şeffaftır ve atmosferde yayın halinde olan yayına ve hedefine ulaşmamış telefon sinyaline benzer. Bütün varlıklar hakikatinde şeffaftır, görünür hale gelme sürecinde teşahhus kazanırlar. Şeffafiyetten teşahhusat noktasına geçiş bir tür nefis kazanma ya da nefisleşme sürecidir. Bu süreç zerrelerden kürelere her varlık için işlediği gibi sosyal yapılar için de geçerlidir. Hakikatinde şeffaf olan her toplum bir nefis kazanarak kristalize olur ya da görünür hale gelir. Nihayetinde millet olur. Millet olmanın gereği olan ortak duygular bu nefisleşme sürecinin bir gereğidir ve toplumun genelinde hissedilen bu duygu toplumu ortak bir nefis haline dönüştürür ve özünde milliyetçilik kavramının karşılığı olmalıdır.

Milliyetçilik bir yönü ile sosyal bir kavram olmakla beraber daha önemli yönü ile psikolojik bir kavramdır ve insan olma gerçeğinin önemli duygularından biridir. Bazı kavramlar yaşantımızın seyri içinde zihnimizde kendilerine bir yer hazırlarlar ve fıtrî gelişim içinde nasıl oluştukları konusu pek bizi ilgilendirmez. Bu tip kavramların iç alemimizde oluşturduğu manaları çoğu zaman kelimelere de dökemeyiz. Ama bizde bir şeyler ifade ettiğinin, hayatımızın bir parçası olduğunun farkındayızdır. Milliyetçilik de bu kategoride ele alınması gereken kavramlardan biri olmalı. “Kendilerini birleştiren dil ve kültür bağlarından dolayı ulusal bir topluluk oluşturmaları gerektiğinin bilincine vararak bağımsız bir devlet kurmak isteyen kişilerin yarattığı siyasî hareket” ya da “ulusal çıkarların, ulusu oluşturan sınıf ve grupların veya diğer devletlerin çıkarlarından daha önce geldiğini ileri süren siyasî kuram”1 şeklinde bir sözlük tanımı fertlerde milliyetçilik psikolojisini anlamak yolunda bir başlangıç noktası teşkil edebilir.

Tarifin birinci kısmında dil ve kültür bağları ve bu bağların bir araya getirdiği fertlerin oluşturduğu topluluk “millet” olarak ortaya çıkmaktadır. Aslında bu bağları elde etmiş fertler bir araya gelmezler; bir aradaki fertlerde oluşan bu bağlar nesilden nesile taşınır. Yaşadığı toplulukta düşünebilen, idrak edebilen bir çağa gelmiş her fert kendini bu bağlarla bezenmiş bir halde bulur. Yani, çevreyi algılayabilecek çağa geldiğinde artık fertleri arasında sıkı bağlar oluşmuş bir bütünün parçasıdır. Aile içinde anne, baba ve kardeşler ile, okulda arkadaşlar arasında kurulan bağlarla gözünü açan, daha sonra aynı şehirde yaşıyor, aynı toprakları paylaşıyor ve aynı dili konuşuyor olmanın ve aynı kültürden ve aynı türden varlıklar olmanın ördüğü ağ ile çepeçevre sarılmış olarak bulur kendini. Bu ağdır kişiyi boşlukta tutan, ruhuna destek olan ve sonsuz kâinat boşluğunun dehşet saçan gök cisimlerinin ve ezici çarklar gibi dönen olayların açtığı acziyet ve fakirlik yaralarının merhemi. Kişi, acizliğini ve fakirliğini hissettikten sonra, kendisini tutunmuş vaziyette bulduğu bu bağları devam ettirmek artık ihtiyaç haline gelmiştir. Artık çıkarlarının farkındadır ve ilişkiler bir anlamda çıkar ilişkisine dönüşüvermiştir. Şahsî çıkarlarını, ulusal çıkarlar hâline dönüştürmek kişinin kendisini daha güçlü hissetmesini sağlar ve olaylar karşısında dayanma gücünün arttığını düşünür. Peki, bu duygu nereden kaynaklanır ve nasıl gelişir. Psikonalitik yaklaşımı Erich Fromm şöyle ortaya koyuyor; “Freud’un en verimli, en geniş kapsamlı bulgularından biri de narsisizm kavramıdır. Freud kendisi de bu kavramı en önemli bulgularından biri saymış, psikoz “narsisist nevroz” sevgi, hadım edilme korkusu, kıskançlık, sadizm gibi önemli olgularla, ezilen sınıfların yöneticilerine boyun eğmeye hazır olmaları gibi kitlesel olguların anlaşılmasında bu kavramdan yararlanmıştır. Bu bölümde ben Freud’un düşünce çizgisini izleyerek narsisizmin ulusçuluk, ulusal nefret, savaşın ve yıkıcılığın ruhsal dürtüleri konusundaki rolünü incelemek istiyorum.2 “Kişinin kendi benliğini sevmesi, kendisine hayran olması, libidonun cinsel nesne olarak kendi bedenine yatırım yaptığı ruhsal sapma”3 şeklinde anlamlandırılan narsisizm, aslında insan yaratılışında var ve onu doğruya ulaştıracak yolda itici güçlerden biri olan kuvve-i şeheviyenin psikonalitik dille ifadesinden başka bir şey değildir. “Menfaatleri cezb ve celb için” insana verilen ve “tagayyür, inkılap ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için”4 verilmiş üç kuvvetten biri olan kuvve-i şeheviyye-i behimiyye. İşte bu kuvveye dayalı bir milliyetçilik izahında Erich Fromm başka sahalarda bunun pek çok örneğini ortaya koymuş olan Freud’un yaklaşımı ile yola çıkıyor. “Freud şu temel fikrini hiçbir zaman değiştirmemiştir. İnsan ilk durumunda, erken bebeklik çağında, dış dünyayla henüz ilişki kurmadığı narsisizm “birincil narsisizm” durumundadır, sonra normal gelişmesi sırasında çocuğun dış dünyayla (libidoyla ilgili) ilişkilerinin çapı ve yoğunluğu artmaya başlar; ama insan birçok durumlarda (bunların en ağır olanı deliliktir.) libido bağlılığını nesnelerden soyutlayıp kendi egosuna yöneltir. “İkincil narsisizm” Ne var kì, normal gelişme durumunda bile insan, hayatı boyunca bir ölçüde narsisist kalabilir”5

İnsan fıtratındaki bu gelişmenin seyri psikonalitik deyimle “normal” bir kişide narsisizmin gelişmesi Freud’un fikirleri doğrultusunda Erich Fromm tarafından şöyle özetlenir: “Ana rahmindeki cenin mutlak bir narsisizmden, kendine yeterli narsisizmden değişen dış dünyanın algılanmasına, nesnelerin keşfedilmesine doğru bir adım atarız”6 der. Bebeğin dıştaki nesneleri kendi başlarına “ben olmayan” nesneler olarak algılayabilmesi aylar sürer. Narsisizmine indirilen darbelerle, dış dünyayı ve bu dünyanın yasalarını gittikçe daha çok tanıyarak insan “ister istemez” başlangıçtaki narsisizmini “nesne sevgisi”ne dönüştürür. “Ama” der Freud, “insan, dışta libidosuna nesne bulsa da her zaman bir õlçüde narsisist kalır.”7 Gerçekten de bireyin gelişmesi, Freud’un deyişiyle mutlak narsisizmden nesnel düşünme ve nesne sevgisi geliştirme yetisine doğru bir evrimdir; bununla birlikte bu yeti belirli sınırları aşmaz, “normal”, “olgun” kişi narsisizmini bütünüyle yok edemese de toplumca onaylanan en az duruma indirebilmiş kişidir. Freud’un bu gözlemi gündelik yaşam deneyleriyle de doğrulanır. Öyle anlaşılıyor ki her insanda, her türlü çözülme çabasına karşı direnen narsisist bir çekirdek kalır.”8 Bu konteks içinde kullanılan narsisizm terimini bir Müslüman’ın iç alemini şekillendiren dürtülerden, “nefs-i emmare” ya da kısaca “nefis” kavramı içinde toplananlara karşılık olarak değerlendirebiliriz. Devamlı kötülükleri emreden bu nefsin de ruhun gelişme seyri içinde terbiyeye ihtiyacı vardır. Olgun kişi, yani kâmil insan olma yolunda nefis öldürülmeye ya da terbiye edilmeye ihtiyaç duyar. İşte kişilerdeki bu kavram, onların teşkil ettiği toplumu da etkileyecek ve toplumun şahs-ı manevisinin oluşumunda top yekun bu duyguların birer yeri olacaktır. Yani psikoloji, sosyolojinin oluşmasında bir temel taşıdır. Bu noktadan hareketle Erich Fromm “toplumsal narsisizm” kavramını ortaya atmakta ve şöyle îzah etmektedir.” Aşağıdaki tartışmanın özü kişisel narsisizmin topluluk narsisizmine dönüşmesi olacaktır. Topluluk narsisizminin toplumsal işlevinin bireysel narsisizmin biyolojik işlevine koşut olduğunu belirterek başlayabiliriz işe. Varlığını sürdürmek isteyen örgütlü bir topluluk açısından üyelerin narsisist enerjiyle yüklenmesi gereklidir. Topluluğun ayakta kalabilmesi, topluluk üyelerinin buna kendi yaşamları ölçüsünde giderek yaşamlarından çok önem vermesiyle sağlanır; dahası, o topluluğun üyeleri kendi topluluklarının öteki topluluklardan daha erdemli, daha üstün olduğuna inandırmalıdırlar. Bu tür narsisist birikim olmazsa, topluluğun ayakta kalmasını sağlayan gerekli enerji ya da topluluk uğruna yapılan özveriler büyük ölçüde azalır.”9

Bu duygunun insan bedeninin biyolojik ve ruhî devamlılığını sağlamasına benzer şekilde toplum içinde bir benlik duygusunun toplumun ayakta kalmasına gerekli olduğu ancak bunun belirli ölçüler dahilinde normal olduğu ve belli bir seviyenin üzerinde patolojik olduğunu söyleyen Fromm, Bediüzzaman’ın şu sözlerini doğruluyor: “Tagayyür, inkılap ve felaketlere mâruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskan edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi, menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviyye-i behimiyye... ikincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiyye-i gadabiyye... üçüncüsü, nef ’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliyye-i melekiyyedir. Lakin, insandaki bu kuvvelere şeriatça bir had ve nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi “tefrit, vasat, ifrat” namiyle üç mertebeye ayrılırlar. Mesela: Kuvve-i şeheviyyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helale ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki; helaline şehveti var, harama yoktur.

İhtar: Kuvve-i şeheviyenin; yemek, içmek uyumak ve konuşmak gibi füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.”10

Ferdî plandaki bu özellikleri topluma yansıtmak için yine Fromm’un cümlelerini kullanalım: “Topluluk narsisizmini yaratan öğeler arasında bireysel narsisizmle ilgili olarak ele aldığımız benzer olguları bulabiliriz. Burada da narsisizmin tehlikesiz ve hastalıklı türleri arasında ayrım gözetebiliriz. Topluluk narsisizminin nesnesi herhangi bir şeyin başarılmasıysa yukarıda incelenen diyalektik süreç aynıyla yer alır. Yaratıcı bir şey başarma gereksinmesi topluluk tekbenciliğinin yarattığı dar çemberin kırılmasını, ilginin başarılmak istenen amaca yöneltilmesini zorunlu kılar. (Bir topluluğun amaçladığı başarı, toprak ele geçirmekse gerçekten üretici bir çabanın getirdiği yararlı etki büyük ölçüde yok olacaktır) Öte yandan topluluk narsisizminin nesnesi topluluğun kendisi, görkemliliği, geçmişteki başarıları, üyelerinin bedensel sağlamlığıysa o zaman yukarıda sözü edilen karşıt eğilimler gelişemeyecek, narsisist eğitimle bunun getirdiği tehlikeler gittikçe artacaktır. Elbette gerçek hayatta bu iki öğe çoğu zaman birbirine karışmış olarak görülür.

Topluluk narsisizminin şimdiye dek ele almadığımız başka bir toplumsal işlevi daha vardır. Bir toplum, üyelerinin çoğunu ya da büyük bir kesimini yeterince besleyemiyorsa, toplumsal huzursuzluğu önleyebilmek için hastalıklı bir narsisizmle doyum sağlamak zorundadır onlara. Ekonomik ve kültürel açıdan yoksul olan insanlar için o topluluğun bir üyesi olmanın verdiği narsisist kıvanç tek ve çoğu zaman çok etkili bir doyum kaynağıdır. Hayat kendilerine “ilginç” bir şey getirmediği, ilgilerini geliştirecek imkânları sağlayamadığı için bu insanlar aşırı bir narsisizm geliştirebilirler. Bu olgunun en iyi örnekleri son yıllarda Hitler Almanyasında bugün de Amerika’nın Güney’inde görülen ırksal narsisizmdir. Her iki örnekte de ırksal üstünlük duygusunun özü aşağı-orta sınıftan kaynaklanmıştır. Durum bugün de aynıdır; Almanya gibi Amerika’nın Güneyi’nde de ekonomik ve kültürel açıdan gelişmemiş (köhnemiş, can çekişen bir toplumun kalıntıları olduğu için) hiçbir gerçekçi gelişme umudu kalmamış olan bu geri kalmış sınıfın bir tek doyum yolu vardır: Kendini dünyada en büyük hayranlık toplayan topluluk sayarak, aşağı ırk olarak damgalanan bir ırksal gruba üstünlük taslayarak kendi imgesini şişirmek. Bu geri kalmış toplulukların üyeleri şu duygular içindedir: “Yoksul ve kültürsüz olsam da önemli bir kişiyim ben, çünkü bugüne dek dünyanın gördüğü en üst topluluğunun üyesiyim”11 Aynı noktaya Bediüzzaman da şöyle işaret ediyor: “Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsâni var, gafletkârane bir lezzet var; şeametli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, “Fikr-i milliyeti bırakınız!” denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfìdir, şeametlidir, zararlıdır: başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise muhâsamet ve keşmekeşe sebeptir.”12

“Topluluk narsizmini görebilmek bireysel narsisizmi görebilmekten daha zordu. Birisinin çıkıp da başkalarına şunları söylediğini düşünelim: “Ben” (ve benim ailem) dünyanın en üstün insanlarıyız; bizden temiz, bizden zeki, bizden iyi, bizden dürüst insan yoktur; öteki insanların hepsi pis, aptal, ahlaksız ve sorumsuzdur.” Pek çok kimisi bu insanın kaba, dengesiz, giderek deli olduğunu düşünecektir. Oysa bağnaz bir konuşmacı, kitlenin karşısına çıkıp da “Ben” ve “benim ailem” yerine ulus (ya da ırk, din, siyasal parti vb.) koyarak bir konuşma yaparsa ülkesini, Tanrı’yı vb.yi seven bir insan olarak övülecek, değerli bulunacaktır. Öte yandan başka uluslardan ve başka dinlerden olanlar hor görüldükleri için böyle bir konuşmaya kızacaklardır. Yüceltilen toplum ipinde her bireyin kişisel narsisizmi doğrulanacak, milyonlarca kişinin paylaştığı bu yargılar akla uygunmuş gibi görünecektir. (Halkın çoğunluğunun akla uygun olarak kabul ettiği şey halkın tümünün değilse bile büyük bir kesimin kabul ettiği bir şeydir: pek çok insanın gözünde “akla uygunluk” yargısını akıl değil toplumun onayı belirler.) Bir bütün olarak topluluk, varlığını sürdürebilmek için narsisizme ihtiyaç duyduğu sürece topluluk narsisist tutumlarını arttıracak, bu tutumları özellikle gayet haklı ve erdemli tutumlar olarak gösterecektir.

Narsisist tutumun yayıldığı toplumun yapısı ve boyutları tarih boyunca değişiklikler göstermiştir. İlkel kabile ya da boylarda yalnızca birkaç yüz üye vardır; burada insan henüz “bireyliği”ni kazanmamıştır; kendi topluluğuna, henüz koparılmamış olan “ilkel bağlar”la”,13 kan bağlarıyla bağlıdır. Bu nedenle boya olan narsisist bağlılık, üyelerin boy dışında duygusal bir varlık geliştirememelerinden dolayı çok güçlüdür.

İnsan ırkının gelişmesinde toplumsallaşmanın gittikçe arttığını görebiliriz; kan bağlılığına dayanan ilk küçük topluluklar zamanla ortak bir dile, ortak bir toplumsal düzene ve ortak bir inanca dayanan daha büyük topluluklara dönüşmüşlerdir. Topluluğun çapının büyümesi ille de narsisizmin hastalıklı niteliklerinin azalması anlamına gelmez.”14 Yukarıda geçen kısımlardan da anlaşılacağı üzere, menfi milliyetin menfiliği başkalarına karşı düşmanlık üzerine kurulmuş olmasından kaynaklanır. Bu ise iyi ilişkilerle ancak ayakta durabilecek olan insanlık âlemine önemli zararlar verir. İslam alemi içinde “ene” üzerine bina edilmiş bir menfì milliyet anlayışının verdiği zararları Bediüzzaman şöyle dile getirir: “Emeviler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felaketler çektiler. Hem Avrupa milletleri, şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için Fransız ve Alman’ın çok şeâmetli ebedî adavetlerinden başka, Harb-i Umumideki hadisat-ı müdhişe dahi, menfi milliyetin nev’i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi. Hem bizde ibtida-i hürriyete Babil kal’asının harabiyeti zamanında ‘tebelbül-ü akvam’ tabir edilen ‘teşâub-u akvam’ ve o teşâub sebebiyle dağılmaları gibi menfi milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pek çok “kulüpler” namında sebeb-i tefrika-i kulüp, muhtelif mülteciler cemiyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar ecnebilerin boğazına gidenlerin ve perişan olanların halleri, menfi milliyetin zararını gösterdi. Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslamiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etme, öyle bir felakettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına mukabele etmek gibi bir divanelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip, belki manen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle Şark vilayetlerindeki vatandaşlara veya Cenup tarafındaki dindaşlara adavet besleyip, onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâliki ile beraber; o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur’an nuru var; İslamiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.”15

Fertlerden oluştuğu için, toplum kendi şahs-ı manevisinde onların ruhlarının mozaiği olacak ve bu karışımın neticesinde genel hatlar ortaya çıkacaktır. Bir ferdin ruh yapısını şekillendiren kuvve-i şeheviyye, kuvve-i gadabiyye ve kuvve-i akliyye mertebelerinden geçen hat, toplum yaşantısında da önem kazanacak ve o toplumu oluşturan fertlerin hatları bir araya geldiğinde toplum için de bir ruh hali ortaya çıkacaktır ve toplum organik bir özellik kazanacaktır, ki bunu Bediüzzaman, “Küremiz hayvana benziyor” sözüyle ifade eder. Teilhard de Chardin dünyada insan ruhlarının şekillendirdiği bir atmosferi “noosfer” şeklinde adlandırırken bu atmosferde ortaya çıkan toplum özelliklerini şu şekilde anlatır: “Biyolojik mekanizması gözden geçirildiğinde uygarlık (uygarlıktan, toplumsal organlaşmanın tamamlanmış halini değil bu organlaşmayı doğurucu süreci anlıyoruz), bir zoolojik gruba (insan) yayılmış zoolojik türleşmeden başka bir şey değildir. Bu türleşmede, özel bir etki (psişizmin etkisi) sistematik açısından o zaman kadar ihmal edilebilir derecede kaldığı halde, birdenbire soyun dallanmasında egemen bir pay üstlenmiştir. Aynı şeye başka bir planda örnek: Gerçekten uzun zamandan beri iyi bildiğimiz gibi (mesela Böcekler, Kuşlar, Kemirgenler) birçok hayvan için sınıflandırma özelliği sayılmıştır. Şu halde bu “psikolojik türler” kavramını neden daha ileri götürerek çok ve çok şekilli “insan kolektif birimlerini” tarihin akışı içinde doğmuş doğal gruplar saymayalım? Kültürün ve ırkın birlikte etkileri ile, düşünce ve özgürlük alanlarında doğmuş bu kolektif birimler herhangi bir geviş getirici ve yırtıcı grubunu gruplandırmada yaptığımız kadar meşrû ve doğal bir gruplandırma sayılamaz mı? Yalnız şu farkla ki, burada ruhsal etkiler, fizyoloji ve morfolojinin payından daha egemen bir pay üstleniyorlar. O zamana kadar bilinmeyen veya nadir olan tiplerdeki bazı özellikler ve davranış özgürlükleri, canlı güçlerin etkileşmelerinde kendilerini belirtmektedirler. Bunların birincisi, eski kromozomal kalıtımın “eğitimsel kalıtım” eklenerek çiftleşmesidir. Birey dışı olan bu kalıtım sebebiyle “kazanılmışın korunması ve biriktirilmesi Biyogenez’de birinci derecede bir önem kazanır.

Kabileler, uluslar ve büyük devletlerin ve nihayet çağdaş devletin (bazı ek faktörlerle birlikte) hayvan türlerinden kaynaklanan mekanizmayı sürdürdüğü görüşü açısından bakıldığında, insanlık tarihi, soyoluş (filogenez) yasalarını incelemeye açık bir seçim alanı haline gelmektedir. Bunun üç sebebi (dayanağı) vardır. Yakınlık veya “içsellik” nedenleri en başta gelir. Çünkü bu dayanağı oluşturan evrimsel fenomenler son birkaç yılda iç basıncını arttırmakla kalmayıp, son deneyimlerimizde de devam etmektedir. İkinci dayanak, açıklık, netlik dayanağıdır. Noosferin yayıldığı süre içinde Noosfer’in bazı lifleri, özel bir kültür kompleksinin kuvvetli ve parlak boyasını almış olduğundan, bunları izlemek ve çözümlemek, herhangi bir zoolojik grubun sadece anatomik öğelerini izlemekten daha kolaydır. O kadar ki, paleontolojinin ortogenez ve farklılaşmanın büyük yasaları üzerinde ortaya koyduğu gerçekleri ayrıntılarına kadar belirlemek ve doğrulamak istiyorsak uygarlıkların biyolojisi üzerine eğilmek uygun olur.”16 Yine, farklılaşmaların da toplum gruplarını oluşturma üzerinde etkilerini organik bir yaklaşımla değerlendiren yazar şöyle devam ediyor: “Toplumsallaşma ile canlılaşma arasında bulunan ve yapay olduğu halde bugün de (alışkanlık veya gelenekle) varlığı sürdürülen engel kaldırıldığında, insanlık macerasının görünürdeki düzensizliği altından berrak şekilde, temel yalınlık belirecektir. Yüzlerce halkın, ortaya çıkması, güçler, çatışmalar, birbirinin yerine geçmeler… yani bir çok şekilli ve alacalı kaynaşma, canlı şekillerin eseri ve hep aynı, sonu gelmeyen dallanma olayının uygarlık ortamında da devam etmesi olamaz mı?

Başlangıçta büyük ırkların bir tek yumağı, Pleitosen Çağı’nda belirmişti. Bunlar, beyaz, siyah ve mongoloid ırklardır. Daha sonra bu ilk etnikkültürel demetten yeniden, periyodik ve “nabazanlar” halinde yeni pullar oluşmuş, yeni çizgiler ıraksak olarak ayrılmaya başlamışlardır. Bunların davranışı herhangi bir zoolojik pul veya çizgiye tamamen benzemektedir. Tarih ufkunda bazı illetlerin birden belirmesinin, yer etmesinin ve (nasıl doğduğu aynı şekilde bilinmeyen) komşu bir çizgiye nöbet devrederek silinmesinin dayanakları hep aynıdır.”17

Bu, toplum olaylarını ve tarihî gelişmeleri de insan iradesinin dışında cereyan ediyor olarak ele alan çarpıcı bir yaklaşımdır. Belki dünyayı da aynı şekilde… Kâinatı küçültünce insana ve insanı büyütünce kâinata benziyor olarak ortaya koyan cümlelerin sırlarını çözmeye doğru atılmış bir büyük adım.

Neticede insanın ve toplumun yapısında milliyetçilik duygusu vardır. Bunu inkâr etmek veya ortadan kaldırmaya çalışmak gerçekten uzaklaşmak olur. O halde yapılması gereken bu duyguyu veriliş maksadına uygun ve müsbet yöne kanalize ederek kullanmaktır. Bu noktada, yukarıdaki bilgiler ışığında daha farklı yönleri ile anlaşılacağına inandığım şu cümleler büyük önem kazanmaktadır: “Hürriyetin başında, Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle vilâyât-ı Şarkiye namına ben de refakat ettim. Şimendiferimizde iki mektepli mütefennin arkadaşla bir mübahese oldu. Benden sual ettiler ki; ‘Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lazım?’ O zaman dedim: “Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehittir. İtibarî, zahirî, arızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı, ruhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet-i diniye, avam ve havassa şamil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine, yani menâfi-i şahsiyetini millete feda edene has kalır. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye ona hadim ve kuvvet ve kal’ası olmalı. Hususan biz Şarklılar, Garplılar gibi değiliz. İçimizde kalplere hakim hiss-i dinîdir. Kader-i Ezeli ekser enbiyayı Şarkta göndermesi işaret ediyor ki, yalnız hiss-i dinî Şark’ı uyandırır, terakkiye sevk eder. Asr-ı Saadet ve Tabiîn, bunun bir bürhan-ı kat’isidir.”

“Ey bu hamiyet-i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyade ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran bu şimendifer denilen medrese-i seyyarede ders arkadaşlarım! Ve şimdi, zamanın şimendiferinde istikbal tarafına bizimle beraber giden bütün mektepliler! Size de derim ki:

“Hamiyet-i diniye ve İslamiyet milliyeti, Türk ve Arap içinde tamamıyla mezcolmuş ve kâbil-i tefrik olamaz bir hale, gelmiş. Hamiyet-i İslamiye, en kuvvetli ve metin ve Arştan gelmiş bir zincir-i nûrânîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü’lvüskâdır. Tahrip edilmez, mağlup olmaz bir kudsî kal’adır.” dediğim vakit, o iki münevver mektep muallimleri bana dediler: “Delilin nedir? Bu büyük davaya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım. Delil nedir?”

Birden şimendiferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim.

“İşte bu çocuk lisan-ı haliyle sualimize tam cevap veriyor. Benim bedelime o masum çocuk bu seyyar medresemizde üstadımız olsun. İşte lisan-ı haliyle bu gelecek hakikati der:

Bakınız, bu dabbetü’l arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada geçeceği yolda bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. Dabbetü’l arz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdit ediyor. “Bana rastgelenlerin vay haline” dediği halde, o masum yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve harika bir cesaret ve kahramanlıklı beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dabbetü’l arzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor: “Ey şimendifer! Sen ra’d ve gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın!”

Sebat ve metânetinin lisan-ı haliyle güya der: “Ey şimendifer, sen bir nizamın esirisin. Senin gemin, senin dizginin seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecavüz etmen haddin değil. Beni istibdadın altına alamazsın. Haydi yoluna git, kumandanının izniyle yolundan geç!

İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra gelenlere çalışan kardeşlerim! Bu masum çocuğun yerinde Rüstem-i İranî ve Herkül-ü Yunanî o acip kahramanlıklarıyla beraber tayy-ı zaman ederek, o çocuk yerinde burada bulunduklarını farz ediniz. Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir itikadları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu halde birden çıkan şimendiferin dehşetli tehdit hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!.. O harika cesaretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız, nasıl bir dabbetü’l arzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesaretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanına ve intizamına itikad etmedikleri için, mutî bir merkep zannetmiyorlar. Belki gayet müthiş, parçalayıcı, vagon cesametinde yirmi aslanı arkasına takmış bir nevî aslan tevehhüm ederler.

Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa o iki kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet veren, ve çok mertebede onların fevkinde bir emniyet ve korkmamak haletini veren: O masumun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizginini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan itikâdı ve itmi’nânı ve imanıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden, onların onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan-cahilâne itikatsızlıklarıdır”18

Sonuç olarak milliyetçiliğin temelde varlık âleminin genel işleyişinin bir uzantısı olduğunu fark etmek ve özünde eşyanın şekillenişinde yer alan temel bir kavram olduğunu görmek gerekir. Bu hakikati ile toplumların şekillenmesi ve kabilelerin oluşmasının zeminidir. Bu noktada varlığını kabul etmemiz gereken bir kavramdır. Ancak bu hakikat iradenin alanına girdiğinde toplumun üstünlüğü davasının, kolektif benlik ve üstünlük davasının zemini olabilir. Bu da milliyetçilik açısından ciddi bir zemin kaymasıdır. Bu ise esasında toplumların tanışıp kaynaşması için ilahi bir hikmetle vücuda getirilen bir hakikatin yaratılış maksadının tam aksine savaşların, dünyayı paylaşma arayışlarının zemini olması sonucunu doğuracaktır.

Dipnotlar:

1. Dictionnaire Larousse, Milliyet Yay. İst. 1994,

2. Daha geniş bilgi için bkz. Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Panel Yayınları, İst. 1994, s.60.

3. Dictionnaire Larousse, Milliyet Yay. İst. 1994

4. Said Nursî, İşârâtü’l-İcâz, Yeni Asya Neş., İst. 2000, s.24.

5. Freud, Totem and Taboo, Cilt XIII, s.88-89.

6. Freud, Group Psychology, Cilt XVIII, s.130

7. Freud, Totem and Taboo, Cilt XVIII, s.80.

8. Erich Fromm, a.g.e., s.62.

9. Erich Fromm, a.g.e., s.76-77.

10. Said Nursî, İşârâtü’l-İcâz, Yeni Asya Neş., İst. 2000, s.24.

11. Erich Fromm, a.g.e., s.76-77-78.

12. Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neş., İst. 2000, s.298.

13. Bkz. “Escape from Freedom”da Erich Fromm’un ilkel bağları incelemesi.

14. Erich FROMM, a.g.e., s.78-79.

15. Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neş., İst. 2000, s.299

16. Teilhard de Chardin, İnsanın Tabiattaki Yeri, İşaret Yayınları, İst. 1990 , s.75-76.

17. Age. s. 76

18. Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, İst. 2000, s. 72-75

Yukarı