. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 13174

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2012 
 İnsanlığın Kurtuluş Reçetesi: Kur’ân Medeniyeti
 KÖPRÜ / Yaz 2008 
 Meşrutiyet'in 100. yılında Türkiye Demokrasisi


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Ölüm Gerçeği
Güz 2001   [ 76. Sayı ]


Ölüm ve İntiharın Psikodinamiği

Reha Fırat

“Doğan bebeğin içinde ölüm var!..”

—Sidharta/H. Hesse

"Her ölüm erken ölümdür, Tanrım!" diyor Cemal Süreya bir şiirinde. Yıllar önce bir tıp öğrencisiyken mesleğinde başarılı bir profesör olan bir hocamın söylediği sözü de unutamadım bunca yıldır: "Ölmek istemiyorum, tanrı varsa neden beni öldürmek istiyor ki?.." Her ikisinde de "ölüm" ve "ilah" (Mümit) kavramları arasında zorunlu bir ilişkinin hissedildiği ve fakat bitmemiş, tam "içe sinmemiş" bir muhasebenin de devam etmekte olduğu sezilir. Ölüm kavramı insanlık tarihi boyunca hiçbir insanın kayıtsız kalamadığı ürkütücü, esrarlı, insanların merakını tahrik eden ve birçok dini ve felsefi sistemin kendisini bu merak üzerine yapılandırdığı özel bir niteliğe sahiptir. Başkalarının ölümleri de bizi çokça ilgilendirir. Her ölümde kendi ölümümüzden bir parça buluruz çünkü... Her ölüm varolanla aramızdaki bağın bir ilmek gevşemesidir. Ve biz bu örgüde bir ilmek olduğumuzu biliriz.

Ölümü kavrama ve anlamlandırma, hayatı kavrama ve anlamlandırma ile zorunlu ve doğrudan iç irtibatlara sahiptir. Ölümü algılama şekli ya da niteliği hayatı algılamayı, hayatın deveranındaki temel ögeler olan insanın duygu, düşünce ve davranışlarını da, diğer insanlarla olan ilişkilerini de doğrudan etkiler ve hatta belirler.

Ölüm mutlak ve mukadder olsa da zamanı belirsiz olduğu için onu çok uzakta düşünürüz. Yakınımızdaki bir insanın zamansız ölümü bizi ürpertir, bazen ondan sonraki hayatımızı değiştirir. Bu zihnimizi, hayata bakışımızı, yaşayışımızı yeniden düzenleyen bir duygusal şok dalgası oluşturabilir. Annesi, babası, çocuğu ya da eşinin ölümünden sonra hayatında niteliksel büyük değişimler yaşayan, adeta bir başka insan gibi düşünen bakan ve yaşayan bir çok insan tanıdım. Fakat bu değiştirici güç en fazla kişinin bizzat ölümle çok yakından temas edip yeniden yaşamaya devam ettiği, ölümle burun buruna geldiği, kelimenin tam anlamıyla ölümden döndüğü durumlarda görülür. Bu durum "ölümü farketmek"tir. Ölümü farketmek "hayatı farketmek"le sonuçlanır. Hayat anlam ve değer kazanır. Kişi daha uyanık, daha dikkatli bir zihinle çevresine bakar. Tabir yerindeyse teenni ile yaşar. Birinci aşamada ölümü ikinci aşamada hayatı fark eden kişinin hayatı kavrayışında niteliksel bir sıçrama olur (üçüncü aşama) ve dördüncü aşama daha iyi bir hayattır. Bu durumu ağır bir hastalıktan sonra yeniden sağlığına kavuşan kişinin hissettiği nekahet coşkusuna benzetebiliriz. "Yokluğunda farkedilen" sağlık gibi hayat da ciddi bir tehditle karşı karşıya kalındığında gerçek anlamda fark edilmektedir. Yaşlılık dönemi ise hayatın içinde bu muhasebenin kaçınılmaz olarak ortaya çıktığı yaşama devridir. Jorge LuisBorges' in bu duyguyu anlatan dizeleri ne kadar içtendir...

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya, / Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine / Daha çok güneş doğuşu izler / daha çok dağa tırmanır, / Daha çok nehirde yüzerdim. / (...) / Yaşam budur, anlar, sadece anlar / Sizde anı yaşayın / (...) / Eğer yeniden başlayabilseydim / İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım. / Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla. / Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, / Çocuklarla oynardım, bir şansım daha olsaydı eğer / Ama işte 85'indeyim ve biliyorum... / Ölüyorum...

Ölümü nasıl anlamlandırırsanız, hayatı da öyle anlamlandırmış olursunuz. Hayatı nasıl anlamlandırırsanız hayatın ötesini de öyle anlamlandırmış olursunuz. "Vicdan, birisinin bizi gözetlediğini ihtar eden sistir" diyor Epiktetos. Bunu şöyle de anlayabiliriz: Vicdan denen şey her şeyi gören, duyan birinin varlığını kendi derinliklerinde -apaçık olmayan şekilde- hissetmektir. Birinin sizi gözetlediğini düşünüyorsanız yalnızken de davranışlarınızı kontrol etmeye özen gösterirsiniz. Bu nedenle insanın kendi fiillerinden dolayı hesap vereceği inancı rehberliğinde yaşantısını düzenlemesi ile ölümü değerlendirmesi ve karşılaması arasında ve bu ikisiyle de bir hesap sorucu ve ödüllendiriciye inanmak arasında birbirini belirleyen psişik ilişkiler mevcuttur.

Kitabî dinlerde ölümden sonraki hayata ve muhasebeye inanıldığı için inananlar yaşarken dürüst ahlaklı ve "iyilik üzere" olmaları yönünde desteklenir ve uyarılır. Kitabi dinlerden sonra tenasuh fikrine inanan topluluklarda yine benzer bir argümanla o inancın müminleri iyiye davet edilir. Kötü fiiller işleyenler bir sonraki hayatlarında kötü ve azap verici bedenlere girecekler, iyiler ve arınanlar ise daha iyi, güzel, latif bedenlerde misafir edileceklerdir. Brahmanizm, manişeizm ve batınilikte tenasuha (ruhların cesetten cesede geçmesi) inanılır. İslam coğrafyasında 8. yüzyılda başlayan İsmailiye hareketinin evrimiyle daha sonra Karmatilik, Mazdekilik gibi bir çok versiyonları ortaya çıkan Batınilik hareketinin inanç esaslarını belirleyen temel kabullerden biri tenasuhtur. İslam coğrafyasındaki Batıniliğin Yahudilerdeki karşılığı olarak düşünebileceğimiz Kabalizmde de tenasuh inancı belirleyicidir. Tenasuh inancı sözkonusu olunca ilk akla gelen inanç sistemi olan Hinduizm'de ise iyilik-kötülük kavramlarının, ahlaki tutum ve değerlerin, davranışların, kısacası tüm hayatın etrafında şekillendiği temel inanç halkasıdır tenasuh.

Ölüm düşüncesinin varlığı insanın sınırsız bir iştahla hemcinslerini sömürmesini önlemeye çalışan dini ve ahlaki sistemleri destekler. Kişiliğin ve benliğin iç üniteleri arasında, meşruiyet sınırı tanımaksızın çıkar ve haz peşinde koşan daha alt basamaktaki yapıların, daha üst yapıları temsil eden ve ahlaki-dini-toplumsal- sanatsal ürünlere kaynaklık eden süreçlerce kontrolünü destekler. "İnsanın terbiye edilmesinde" önemli yer tutar. Kişinin bireysel gelişimine (tekemmül) katkıda bulunur. Ancak ölüm düşüncesini ifrat derecede öne alarak kişinin yaşanan somut dünya ve gerçeklikle bağlantısını zayıflatacak veya onu önemsiz görecek bir bakış açısının da son derece sağlıksız olduğunu unutmamak gerekir. Stoik felsefenin hayata ve ölüme karşı lakaydisini de aşıp ölüme bir parça daha yakın duran bu tutum bazı tasavvufi pratiklerde de karşımıza çıkabilmektedir. (Hayatı hafife alan bu düşünce ve bu düşünceye kaynaklık eden duygu "ümidinizi kesmeyiniz..." çağrısına muhatap ümitvar, dinç ve uyanık ruh haline taban tabana zıt bir halet-i ruhiye'nin tezahürüdür. Bu kavrayış toplumda meyusiyeti ve ataleti pekiştiren bir "ölü toprağı" işleviyle seyrek olmayarak karşımıza çıkabilmekte hatta bazen bir erdem olarak kabul edilebilmektedir). Ölüm ne kadar gerçekse hayat da o kadar gerçektir. Ve insanın sermayesi ölüm değil hayattır. Bu itibarla öncelikli ve işlevsel olması gereken hayattır.

Bazı insanlar bazı insanlardan daha kolay ölümü kabullenebilir mi? Herkes ölüm karşısında aynı derecede mi korku duyar? Ruhbilimcilerin bu ve benzeri sorulara verdikleri cevaplar ilginçtir: Tabi ki her şeyden önce ölüm karşısında duyulan korku ölümü nasıl algıladığınıza bağlıdır. Ölümün, daha önce kaybettiği bütün sevdiklerine kavuşmasına vesile olacak bir "visal kapısı" (kavuşma yeri), bir başka hayatın başlangıcı olduğu inancına sahip bir insanla ölümün sonsuz bir yok oluş olduğuna inanan bir insanın ölüm karşısında hissettikleri elbette aynı olmayacaktır. Bazı insanların ölüm hakkındaki inancı daha çok bir temennidir ve yeterince avutucu değildir:

"Cihana tekrar gelmek hayal edilse bile / Avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle..."

...Bir başka şairin "Ölecek miyim tam da söyleyecek çağımda / Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda" beytini aynı şairin "Ölüm güzel şey budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber..." beytiyle telif etmeye kalktığımızda ise ölüm karşısında karmaşık bir duygu halitasıyla karşılaşırız. Şair kendi içindeki ölüme karşı çıkışa karşı çıkar.

Ancak Ölümün ne'liğine ilişkin inançtan başka, kişinin ölüm karşısındaki tavrını belirleyen çok önemli bir faktör daha vardır; yaşanan hayatın tatmin düzeyi. Eğer yaşadığı hayattan pişmanlık duymuyorsa, 'bir hayatım daha olsa aynı şekilde yaşardım' diyebiliyorsa ölüm karşısında daha güçlü olacaktır kişi. Muhayyel bir gelecekte güzel günler, mutlu, huzurlu zamanlar yaşayacağı hayaliyle sürekli hayatını erteleyen insanlar psikolojik olarak ölüme en hazırlıksız insanlardır. O günler bir türlü gelmez, o belirsiz hedef hep önlerindedir, kendi gölgelerini kovalar dururlar ve bir gün saat aniden duruverir. Ölüme yapılacak en büyük hazırlık yaşamayı ertelememektir. Ertelenmemesi gereken yaşamaktır. Yaşamak nedir?'in cevabı ise kişinin hayatı ve varoluşu nasıl anlamlandırdığı ile ilişkili olacaktır. Anlatmaya çabaladığım bu durumu stoacı felsefeciler kısa bir cümlede özetlemeyi başarmışlardır: "İyi yaşamak iyi ölmektir."

İnsanlık tarihi boyunca en köklü ve karşı konulmaz sorunlardan biri ve belki başta geleni, insanoğlunun ölüm karşısında duyduğu ürpertidir' demiştik Ölümle yakın ilişkisi temelinde insanların hiçbir dönemde ilgisiz kalamadıkları bir diğer evrensel sorun ise halen tüm dünyada ölüm nedenleri arasında ilk on sıradaki yerini tüm önleme ve sağaltım çabalarına rağmen koruyan intihar olgusudur.

İntihar, toplumdan topluma ve kültürden kültüre gerek görülme sıklığı ve şekli ve gerekse bu olgunun toplumda oluşturduğu tepki ve yargı açısından büyük değişkenlikler gösteren, psikolojik, psikiyatrik, sosyolojik, kültürel, genetik, dini, ekonomik pek çok boyutu olan çok bileşenli bir niteliğe sahiptir.

İnsan Hürriyetinin Felsefi Sınırları ve İntihar Olgusu

Seküler hukuk felsefesi insan özgürlüğünün sınırlarını kabaca "başkalarına zarar vermemek kaydıyla" belirler. Oysa semavi dinlerin hemen hepsinde ve dolayısıyla İslam'da da bu sınır "başkalarına ve kendine zarar vermemek" kaydıyla belirlenir. Dolayısıyla İslam'da kişinin hayatına son verme özgürlüğü yoktur. Hatta bedensel ya da ruhsal olarak kendisine zarar verebilecek her şeyden kaçınmakla yükümlüdür. Bir başkasının bedenine zarar vermek ya da onu öldürmek ne ise kendisine yönelik olduğunda da durum bundan farklı değildir. Çünkü zihinsel ve bedensel varlığı kendisinin olmayan, "emanet"lerdir. Bu bakış açısı İslam'da ölüm oruçları ve intihar saldırılarının değerlendirilmesinde de belirleyici ve kilit bir niteliksel değer taşır. "Daha iyi bir hayat talebi adına kendi hayatından vazgeçme" ya da "daha çok insanın ölmemesi için kendi ölümünü ileri sürme" olarak düşünülse bile, insanın kendi varlığı üzerinde bu boyutta bir tasarruf yetkisi var mıdır?' sorusuna evet diyebilmek oldukça zordur. Bu noktada şundan da söz etmek gerekir: Söz konusu anlayışın zorunlu olmadıkça hastalıklarla, yoksullukla, acı çekerek "ıslahı nefs" ve "tezkiye" amacıyla da olsa kendisine eziyet etmesi anlayışıyla bağdaşmasında temel güçlükler vardır. "Fakr ve zaruret"i yaygınlaştıran, böyle bir düşünceye inananları zayıflatan, güçsüz, korumasız ve sağlıksız bırakan kavrayıştan, eski Hint inançlarından (nirvana ve benzeri) ilham alan mistik izleri dışlamak mümkün değildir.

İntiharın Kapsamı

Durkheim (1897) intiharın özet bir tanımını yapanların öncüsüdür; ona göre "ölüme götüreceğini bilerek, olayın kurbanı tarafından girişilen olumsuz eylemin doğrudan doğruya veya dolaylı olarak meydana getirdiği her ölüme intihar denir."1; 2

Ancak burada terminolojik bir üstü kapalılığa müdahale etmek gerekir. Bu tanımdaki temel kavramlar olan "ölüm", "kurban", "eylem", "bilinçlilik" (farkındalık) terimlerine toplumun yüklediği anlam ile kurbanın aynı terimleri algılayışı arasında büyük farklılıklar vardır. İntihar eylemindeki bilinçlilik kurbanın sınırlanmış algılama kapasitesinden etkilenir. İntihar eylemi kurban için ölümü getirici olduğu kadar, sorunları çözen, içinde bulunulan çıkmaza son veren, acıları dindiren sonsuz bir huzurun simgesi gibidir ve sağlıklı olduğu iddia edilemez.1 Bunun yanında "tanım" içinde tartışılması gereken bir diğer konu dolaylı-dolaysız, aktif-pasif intihar girişimleri ya da eylemleridir. Anorektiklerde (şişmanlama korkusu ile yemeyi tamamen kesmek veya aşırı azaltmak şeklinde ortaya çıkan ve bazen ölümle sonuçlanan bir psikiyatrik hastalık) veya bir protesto biçimi olan açlık grevlerindeki pasif tutumun bir intihar şekli olduğu inkar edilemezken doğrudan gerçekleşen intihar eylemleri yanında gizil intihar eğilimleri taşıyan büyük çoğunluğun, bu eğilimlerini değişik şekillerde ortaya koydukları bilinmektedir. Alkoliklerde, ilaç ve madde bağımlılarında gizil intihar eğilimleri oldukça yaygındır. Yine kazalarda ölenler arasında dolaylı yollarla kendine kıyanların sayısı oldukça fazladır. Eserlerinde ölüm temasını ağırlıklı olarak işleyen Albert Camus'un 1950'lerin başında arabasının kayarak bir ağaca çarpması sonucu ölmesi, Almanya'da ünlü bir psikanalist olan Schulz Hencke'nin günlerce ağrılara direnerek hekime gitmemek suretiyle geciktirdiği bir ameliyat sonucu hayatını yitirmesi hep bu gözle çevremize baktığımızda göreceğimiz pek çok örnekten ikisidir.1

Başlıca İntihar Teorileri

İntihar olgusunu, intihar edeni etkileyen ve intihar etmesine neden olan etmenleri araştıran kuramlar bu etmenlerin niteliğini kişinin dışında ya da içindeki öğelere bağlayışlarına göre iki ana grupta toplanabilir:

1- Durkheim'in öncülüğünü yaptığı ve intihara yol açan etmenlerin bireyin dışındaki toplumsal çevre koşullarında bulunduğunu kabul eden sosyolojik teoriler,

2- Bu etmenleri bireyin ruhsal (içsel) koşullarına bağlayan ve Freud'un öncülüğünü yaptığı psikolojik teoriler.

Birinci grup, intihar sayılarındaki artış ve azalışlara, intihar "salgınları" ve "dalgalarına", ikinci grup da "intihar eğilimleri" ve "kişilik özelliklerine bütün ağırlığı yüklemektedir.3 Günümüzde ise intiharın biyolojik, sosyal, psikolojik, dini, ekonomik pek çok boyutu olan daha karmaşık süreçlerin kesiştiği bir son nokta olduğu kabul edilmektedir.

Durkheim ve Toplumsal Kuram (1897)

Durkheim, bundan yaklaşık yüzyıl önce (1897) intiharı tümden toplumsal bir olgu olarak ele alıp bir sosyalbilimci gözüyle ayrıntılarıyla inceleyen bir kitap yazdı. Durkheim'e göre her toplumda kolektif bir intihar eğilimi bulunmaktadır ve bu eğilim toplumdan topluma değişmektedir. Toplumda büyük ölçekli değişiklikler olmadığı sürece de bu oran sabit kalmaktadır. Toplumsal yapıdaki olumlu ya da olumsuz değişiklikler, bu oranların artmasına, toplumla bütünleşme (entegrasyon) durumlarında ise azalmasına neden olmaktadır. İntihar oranlarının ve girişim biçimlerinin toplumdan topluma değişmesi, hatta aynı toplumun değişik kesimlerinde saptanan yöntem ve sayı farklılıkları, toplumsal olguların intiharları etkilediğini belgeler. Ancak Durkheim'e yapılacak eleştiri onun karmaşık ve pek çok öğenin etkili olduğu intiharı tümüyle toplumsal etmenlerin sonucu olarak görme eğiliminin tek yanlılığıdır.1

Bu toplumsal intihar oranını belirleyen pek çok etmen sayılabilir:

A- Modern toplum yapısı-şehirleşme: Hızlı sosyal değişimler, şehirleşme, hatta aşırı refah gibi gelişmeler bireyselleşmeyi, sosyal bağların gevşemesini doğurduğu için kişinin yalnızlık duygusunu derinleştirmekte ve bazen de kişi toplumu cezalandırmak için şiddet unsurunu kendisine yöneltmekte ve intihara yönelmektedir.

B- Din: Avrupa toplumlarında intihar istatistiklerine göz atılacak olunursa, İspanya, Portekiz, İtalya gibi nüfusu salt Katolik olan toplumlarda intihar oranları çok az olduğu halde Prusya, Saksonya, Danimarka gibi Protestan toplumlarda oran oldukça yüksektir. Yine İsviçre'de Protestan kantonlarındaki intihar oranı, Katolik kantonlarınkinden dört kat fazladır.

Birleşmiş Milletler yıllığında İslam ülkelerinin intihar açısından dünya sıralamasında, çok düşük oranlarla son sıralarda yer aldıkları belirtilmektedir. Örneğin yüz binde 1.9 gibi bir oranla Türkiye'yi 45. sırada, yüz binde 0.4 Kuveyt'i 52. sırada, yüz binde 0.2 ile Ürdün'ü 53. sırada görüyoruz.

Durkheim Protestanlığın Katolikliğe göre daha özgür ve hoşgörülü olmasından dolayı ve kolektivizmin, dogmatizmin az olması nedeniyle Protestanlarda intihar oranlarının daha yüksek olduğunu, Katoliklerin kolektif bilinç çemberi içerisinde dayanışma ve güven içinde olmalarının intiharı azaltan bir faktör olduğunu belirtir.

İslam dininin toplumsal dayanışmayı öne alan yapısı (komşusu aç iken tok yatan bizden değildir), sosyal yardımlaşma ve dayanışma mekanizmalarını ekonomik alana da taşıyan birtakım düzenlemeler getirmiş olması (örneğin zengin ve yoksul uçlar arasında bir denge unsuru olan zekat kurumu) ve belki bunlar kadar önemli bir başka etken olan dinin intihar konusundaki kesin yasaklayıcı tavrı, İslam ülkelerindeki çok düşük intihar oranlarını açıklayabilir.

Musevi ve İslam inançlarının intiharları önlemekte etkili oldukları söylene gelmekle beraber Musevilerdeki intihar azlığı kesin olmadığı gibi, daha çok gördükleri dışlanma ve mezalime karşı oluşan bir direnme gücü ve ego direnci olarak da algılanabilir. Aynı durum diğer "lanetli" halk olan çingeneler için de söz konusudur.3

C- Savaşlar: Savaşlar, siyasal ve ulusal büyük bunalımlar sırasında da toplumda bütünleşme arttığından, bireylerin toplumsal sorunlara etkin katılımları yoğunlaştığından, intihar oranlarının düştüğü gözlenmektedir. Durkheim bu ortamda bireylerin bencilliklerinin sınırlanmakta olmasını ve yaşama isteklerinin güçlenmesini bu düşüşün nedeni olarak görmektedir.2

D- Büyük ölçekli sosyal dönüşümler ve çalkantılar (Destabilizasyon): Toplumu bir arada tutan ortak değer yargılarında, toplumsal bilinçte, ortak yaşayış ve alışkanlıklarda, geleneklerde meydana gelen büyük ölçekli ve hızlı değişimler bireyler arası ve birey-toplum arası bağlarda kopmalara veya zayıflamalara yol açmakta ve bu da intihar eğilimini ve oranını arttırmaktadır. Bizde de Cumhuriyetin ilanından sonra gelen sosyal ve kültürel devrimlerle intihar bir salgın halini almıştır. Bu salgının bulaşmayla ilişkisi olduğu düşünülerek 1931 yılında çıkarılan bir kanunla intihar haberlerinin gazetelerde yayınlanması yasaklanmıştır.4

Freud ve Psikanalitik Kuram (1916)

Freud, önceleri intiharın açıklanamayacağını ifade etmiş ve "İntihar bilim açısından çözümlenememiş bir sorundur" demiş olmakla birlikte 1916 yılında yayınladığı "yas ve melankoli" adlı makalesinde yas ve melankolinin dinamiklerini ortaya çıkarmak yoluyla intiharın psikanalitik açıklamasını denemiştir. Kişideki sadizmin depresyon hallerinde kişinin kendisine çevrildiğini söyler. Freud'a göre melankolide (ağır depresyon hali) kişinin egosu ile içine yansıttığı (introjeksion) bir bakıma içine yerleştirdiği sevgi objesi birbiriyle kaynaşmış durumdadır. Kaybettiği bu sevgi nesnesinin yerine, normallerde olduğu gibi yeni bir obje koyamazsa kaybetmiş olduğu nesneye yönelttiği saldırganlık kuvvetlerini kendisine yöneltmiş olur.4

Freud, "Başkalarını öldürmeyi düşünmeyen hiç kimse kendisine kıyamaz" der. Benliğin eleştiren, cezalandıran, kınayan bölümü "vicdan" yani "üstbenlik" sevgi nesnesi ile benlik arasında bir ayırım yapmamaktadır. O yüzden özsuçlamalar, kendi kendini cezalandırma ve kınamalar aslında yitirilen sevgi nesnesinin kınanması, suçlanması ve cezalandırılmasıdır ona göre.1

Bu iki ana paradigmanın dışında pek çok açıklama olmakla birlikte önemli bir kaçından birer cümleyle söz edersek:

Menninger (1938)

Menninger intihara güdüleyen üç kaynak görür: (1) başkasını öldürme isteği, (2) başkaları tarafından öldürülme isteği, (3) kendini öldürme isteği.1

Presuisidal Sendrom (Ringel, 1969)

Ringel intiharı salt bir hastalık olarak görür. Düşüncesine göre insanlar ancak hasta iken kendilerine kıyabilirler.

Öğrenme Kuramı (Davranışçı Kuram)

Bu kurama göre kendini tahrip etmek gibi karmaşık bir davranışın, kişinin genlerinde saklı olduğuna dair hiç bir kanıt yoktur. Her davranış bir motivasyon sonucudur ve öğrenilmiş bir davranıştır. İntihar davranışı öğrenilmiş bir strateji, çatışmanın öğrenilmiş bir işleme biçimi, öğrenilmiş bir çaresizliktir. İntihar strese karşı anormal (patolojik) bir cevap olarak anlaşılmalıdır.

Çözüm Arayışı (Shneidmann, 1985)

Bu görüşe göre intiharın nedeni gereksinim engellenmesidir. Gereksinimlerin yeterli doyumu durumunda kimse intihar eylemine girişmez. Eylem kurbanın acılarının anlaşılması, ona yardım edilmesi için çevreyi etkinleştirme çabasıdır.

İntihara İlişkin Biyolojik Bulgular ve Biyolojik Kuram

Yapılan araştırmalarda intihar edenlerin beyinlerinde serotonin adı verilen bir kimyasal maddenin azalmış olduğu saptanmıştır.5 Serotonin azalması agresyon (saldırganlık) ve impulsivite (sonuçları düşünülmeden yapılan yersiz davranışlar) ile de ilişkili bulunmuş, katillerde hem intihar oranlarının yüksek olması hem de serotoninin düşük bulunmasının bu görüşü destekleyen bir bulgu olduğu ileri sürülmüştür. Bazı araştırmalarda katillerde intihar oranı kendi yaş grubundan yüzlerce kez yüksek bulunmuştur.6; 7

Yaş ve intihar ilişkisi: Avrupa, Amerika ve bazı gelişmiş Asya ülkelerinde yapılan çalışmalar, intihar oranının yaşla birlikte arttığını ortaya koymaktadır. Yaşlılarda intihar girişimi daha az, ölümle sonuçlanan intiharlar daha çok görülmektedir.8 Daha öldürücü metotlar seçilmekte ve kesin ölüm amaçlı yapılmaktadır. Buna karşılık ergenlerde ve gençlerde mesaj verme, yardım isteme amaçlı, intihar girişimleri daha çok görülmektedir.

Hem kadın hem erkekler için 15 yaş altında intiharlar seyrek, 12 yaşın altında ise ender görülür. Ergenlerin intiharları diğer yaş gruplarına oranla yüksek olmamakla birlikte, son yıllarda çeşitli ülkelerde bu gruptaki intihar hızlarında görülen artış, ilginin bu grup intiharlarına yönelmesine neden olmuştur. ABD'de son 25 yılda 15-19 yaşlardaki intihar oranının üç kat arttığı bildirilmektedir. Türkiye'de 1985'de Devlet İstatistik Enstitüsünün kayıtlarına göre, intiharların 15-24 yaş grubunda yoğunlaştığı ve tüm intiharların % 30-35'inin bu yaşlarda görüldüğü belirtilmektedir.9

İntihar ve cinsiyet ilişkisi: Yapılan çalışmalarda kadın ve erkek intiharları arasındaki temel üç fark dikkati çekmektedir; birincisi erkekler daha çok şiddet içeren ve hemen ölüme götüren metotlar seçerken kadınlar, daha ılımlı (ilaç aşırı alımı gibi) metotları tercih etmektedir. İkincisi erkek intiharlarında madde (alkol dahil) bağımlısı olma ihtimali hemen hemen 3 kat artmaktadır. Ve üçüncüsü stresör faktör olarak ekonomik sorunlar erkek intiharlarında daha çok söz konusu olmaktadır.10; 11

Erkeklerde 2-3 kat daha fazla olan intiharların aksine, intihar girişimleri kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha fazladır. Bir başka deyişle kadınlar erkeklerden 3 kat daha fazla intihar girişiminde bulunmakla birlikte büyük kısmı tekrar yaşama geri dönebilmekte, erkekler kadınların üçte biri kadar intihara başvururken kadınların üç katı sıklıkta ölmektedir (erkeklerde gösteri (yardım isteme) amaçlı intiharların daha az olması ve daha öldürücü metotların seçilmesi nedeniyle). ABD'de intihar sonucu meydana gelen yıllık ölümlerin % 72'si beyaz erkeklerde görülmektedir. Genel toplumda intihar oranları 1989'da yüz binde 20.04 olarak kadınlardan (yüz binde 4.84) 3 kat daha fazla sıklıkta görülmektedir. 1991 Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre ülkemizde yüz binde 2.14'lük bir intihar sıklığı söz konusudur. Kadınlarda en yüksek oran 15-19 yaştadır. Erkekler için bu yaş dilimi 20-40 arasıdır.12 İntihar girişimi olan kadınların büyük kısmı ergenlerdir. Ergenler arasında kızların intihar oranının yüksek olması şöyle açıklanabilir: Birincisi kızlar erkeklerden önce olgunlaşmakta ve erkeklerle sevgiye dayalı ilişkilere girmektedir. Genç kızlarda intihar girişimlerinde ilk neden erkek arkadaş ile ilişki bozukluğudur. İkincisi ise intiharın iyi bir başa çıkma yöntemi gibi görülmesidir. Erkekler stresle başa çıkmada alkol ve saldırgan davranışlar gibi başka seçeneklere başvurmaktadırlar.12

Medeni durum ve intihar ilişkisi: Boşanmış ve eşi ölmüşlerin daha yüksek intihar riski taşıdığı eskiden beri bilinmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan araştırmalarda da parçalanmış ailelerde, dul (eşi ölmüş) ya da boşanmış çiftlerde veya aile içi şiddetin görüldüğü ailelerde intihar oranı yüksek bulunmuştur. Evlilerle karşılaştırıldığında bütün yaş gruplarındaki dul veya boşanmış çiftlerde intihar oranı çok daha yüksektir.10

Türkiye'de intihar edenlerin medeni durumları incelendiğinde 1975 yılından beri değişmez bir şekilde gerek erkekler, gerek kadınlar için evli olanların en düşük intihar oranı gösterdiği tespit edilmektedir. Bu da uluslararası normlarla uyumlu bir bulgudur.

Sosyo-ekonomik düzey ve intihar ilişkisi: İntihar girişimleri şehirlerin kalabalık, sosyal koşulları iyi olamayan yoksul insanların yaşadığı bölgelerinde daha çok olmaktadır. Dünyadaki tüm araştırmalar bu sonucu desteklemektedir.12; 1 İşsizlik ve intihar girişimi arasında da bağlantı vardır. Özellikle erkeklerde bu daha da belirgin olmaktadır. Olumsuz koşullar birbirini besleyen bir kısır döngünün çarkları içinde kişiyi intihara sürükler: Ekonomik güçlükler ve sorunlar bir yandan stresli bir ruh hali oluştururken ekonomik yetersizlik nedeniyle sağlık sorunları örneğin -en çok intihara neden olan- depresyonu olan kişi bunun tedavisi için yardım almaktan yoksun kalır. Çoğunlukla sağlık güvencesi veya sigortası yoktur. İşsizlik eklenirse durum iyice güçleşir. Bu kesimde eğitim düzeyi de çoğunlukla düşük olduğundan psikiyatrinin imkanları ve psikiyatrik bir yardım alma konusunda kime, nasıl başvuracakları hakkında da yeterli bir bilgiye sahip değillerdir. İstanbul'da meydana gelen intiharlarla ilgili yaptığımız bir araştırmada da ekonomik yetersizlik, işsizlik ve herhangi bir sağlık güvencesinin olmamasının intihar oranını anlamlı şekilde arttırdığını ve bu kişilerin ölmeden önceki psikiyatrik başvurularında yeterli ve etkin bir psikiyatrik yardım alamadıklarını saptadık.

İngiltere'de yapılan büyük ölçekli bir araştırmadan sonra (1990-1994 yılları arasında, 12 binden fazla bir nüfus üzerinde yapılmış) intihar ve intihar girişimlerinin azımsanmayacak bir bölümünden sosyo-ekonomik yoksunluğun sorumlu olduğu belirtilmiş ve bu saptamanın "Health of Nation"un ruh sağlığı hedeflerine ulaşmak üzere sosyal politika önlemleri belirlemesini gerektirdiği vurgulanmıştır.14 Türkiye şartlarında nasıl bir farklılığın ortaya çıkacağını düşünmek zor olmasa gerektir.

Irk-kültür ve intihar ilişkisi: İntihar oranları ülkeden ülkeye, kültürden kültüre büyük değişkenlikler gösterir. Örneğin İslam ülkelerinde, Yahudilerde ve çingenelerde intihar oranının düşük olmasından daha önce söz etmiştik.

Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılmış araştırmalarda Afrika kökenli Amerikalılarda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük intihar oranları saptanmış ve Asyalı ve beyaz olmak bir intihar risk faktörü olarak kabul edilmiştir.15 Her yıl yaklaşık her yüz bin kişiden 12'sinin intihar ettiği (her yıl otuz binin üzerinde) Amerika Birleşik Devletlerinde tüm intiharların % 72'si beyaz erkeklerde görülür. Bu beyaz kadınlarda görülen intihar oranının yaklaşık üç katıdır. Siyah erkeklerde intihar oranı tüm intiharların % 7'si, siyah kadınlarda ise tüm intiharların sadece % 2'si olarak ileri derecede düşüktür.16

Singapur'da kültürel değişkenlerin yaşlı intiharlarındaki etkisini araştıran bir araştırmada ise Çinli yaşlılar en yüksek intihar oranına sahipken, Malezyalı yaşlılar en düşük, Hintli yaşlılar ise ikisinin arasında bir intihar oranını gösteriyordu. Oysa yaşlı olmayan genel populasyonda en yüksek intihar oranı Hintlilerde ardından sırasıyla Çinlilerde ve Malezyalılarda görülmekteydi. Etnik gruplar arasındaki bu farklılık muhtemelen yaşlıların toplum ve aile içindeki değerini ve rolünü belirleyen sosyokültürel etmenlere bağlıydı.17; 8

Yüzden fazla değişik dilin konuşulduğu, yaşayan nüfusunun dörtte birinin başka ülkelerde doğmuş olup sonradan göç ettiği, çok etnik bileşenli ve çok kültürlü bir ülke olan Avustralya'da 10 yıllık bir sürede ve yirmi bini aşkın intihar olayının incelendiği bir araştırmada etnik toplulukların birbirinden oldukça farklı intihar oranlarına ve intihar metotlarına sahip oldukları görülmüştür. Genel olarak göçmenlerde intihar oranları yerlilere oranla ve geldikleri ülkelere oranla yüksek bulunmuştur. Genel olarak intiharların yüksek olduğu Avrupa kökenlilerden başka Amerikalılarda, Yeni Zelandalılarda Türkiyeli ve Güney Afrikalı erkeklerde intihar oranı yüksek bulunurken Çinliler dışındaki Asyalılarda göreceli olarak daha düşük intihar oranları saptanmıştır. İntihar oranının yüksek olduğu ülkelerden Avustralya'ya göç etmiş olan bireylerde yine yüksek intihar oranı gözlenmiştir (öğrenme ve model alma).18

İntihar olgusunda mevsimsellik: İntiharlar tahmin edileceğin aksine olarak kasvetli, soğuk, puslu kış ve sonbahar aylarında değil daha çok insanların ve tabiatın canlandığı ortalığın berrak ve aydınlık olduğu ve yaşama coşkusunun hissedildiği ilkbahar ve yaz aylarında artmaktadır.19

Ülkemizde Devlet İstatistik Enstitüsünün 1981-1991 yılları arasındaki on yıllık intihar istatistikleri incelendiğinde intiharların en sık Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında gerçekleştiği görülmektedir.20

Homisid (adam öldürme), Saldırganlık ve İntihar

Freud, melankolideki otoagresiv (kendine yönelmiş saldırganlık) eğilimin, öldürme dürtüsünden kaynaklandığını düşünür, bir başka ünlü psikiyatrist Menninger, intiharda üç isteğin; öldürmek, öldürülmek ve ölmek isteklerinin bir arada bulunduklarını söyler.3

Freud'un, "Başkasını öldürmeyi düşünmeyen asla kendisini öldüremez" şeklindeki meşhur sözüyle özetlediği bu kuram yapılmış bazı çalışmalarla da desteklenmektedir. Örneğin bir araştırmada katillerin % 33'ünün daha sonra intihar ettiği bulunmuştur. Nitekim son yıllardaki araştırmalarda da İngiltere' de katillerin % 25'inin sonradan intihar ettiği, Amerika'da ise daha az oranda olmakla beraber aynı durumun görüldüğü bildirilmektedir.21

Savaş yıllarında intihar oranlarının belirgin şekilde düşmesi de sosyal entegrasyon kadar agresiv dürtülerin başkasını öldürme yoluyla doyurulması ile de açıklanabilir. Diğer taraftan, sosyoekonomik düzey ve eğitim düzeyi yükseldikçe intiharların oranının artmasına karşılık saldırganlık ve cinayet oranlarının düştüğü görülmektedir. Bazı araştırmacılar cinayet ile intihar sayıları arasında yer değiştirici bir ilişki olduğu görüşündedir. İntihar sayıları düşük toplum kesimlerinde cinayetlerin sık, buna karşın cinayetlerin seyrek olduğu toplum kesimlerinde ise intiharların sık olduğunu öne sürerler. Bu sayısal ilişkiler siyah Amerikalılarda saptanmıştır. İntihar ile cinayet arasındaki bu sayısal ilişkiyi evli ve bekar olanlarda yapılan araştırmalar da destekler. Bu araştırmalarda evlilerde cinayet işleme; bekar, dul ve boşanmışlarda ise intihar daha çoktur. Başkasına kıymanın suç sayılmadığı savaşlarda intiharların azalması da cinayet ile intihar arasındaki yer değiştirici sayısal ilişkinin başka bir örneğidir.1

Agresiv eğilimlere neden olan stresler ve engellenmeler karşısında erkeklerin dışa dönük yapılarıyla saldırganlığa ve cinayete yatkın olmalarına karşın kadınların daha inhibe, kontrollü ve çekingen yapıları ile daha çok intihara eğilimli oldukları bildirilmektedir.12; 21

İntihar İçin Seçilen Yöntemler

Değişik intihar yöntemleri arasında genelde uygulanması kolay, az acı verdiği düşünülen, herkesçe bilinen, bazen de moda yöntemler seçilir. Yöntem seçiminde kişinin ruhsal yapısı, cinsi, yaşı ve toplumsal değerler etkilidir. Örneğin harakirinin Japonlara özgü bir yöntem olduğu bilinir. Budistlerde kendi kendini yakarak hayatına son verme yeğlenen yöntemlerdendir. Goethe, "Genç Werter'in Acıları"nı yayınladıktan sonra Almanya ve Fransa'da kafasına kurşun sıkarak kendine kıyma bir süre moda olmuştur.1

Dünya Sağlık Örgütünün istatistiklerine göre ası ve silahla kendini vurma erkeklerde daha sık rastlanan yöntemlerdir. Kadın ve erkeklerde uyku ilacı alarak girişimde bulunma oranı % 90'dır. İlaç, özellikle de uyku hapı alarak yaşamına son vermenin acı vermeyeceği inancı nedeniyle yeğlendiği düşünülmektedir.1

İntihar için seçilen yöntemler, ülkelere göre değişmektedir. Örneğin Hollanda'da ilk iki sırayı ası ve suda boğulma alırken, İngiltere'de ilaç-kimyasal madde ve ası en çok uygulanan intihar yöntemleridir. Yapılan araştırmalarda üç ülkede ateşli silahların en çok kullanılan intihar yöntemi olduğu belirtilmektedir. Bu ülkeler ABD, Kanada ve Avustralya'dır.18 Amerika Birleşik Devletlerinde ateşli silahlarla kendini öldürmenin ilk sırada görülmesi, ateşli silahların kontrolüyle ilgili yasal düzenlemelere gerekçe oluşturmaktadır.12 En çok kullanılan intihar yöntemleri çevrede en kolay bulunabilenler olmaktadır. Örneğin 1960'larda İngiltere ve Hollanda'da en çok görülen intihar yöntemi havagazı idi. Havagazında karbonmonoksitin çıkarılmasından sonra 1970'lerde havagazıyla intiharlar yıldan yıla azaldı.22

İntihar yöntemleri cinsiyete ve eğitim düzeyine bağlı olarak da değişkenlik göstermektedir. Türkiye'de en sık uygulanan intihar yöntemleri erkekler için ası, ateşli silah ve ilaç-kimyasal madde olurken, kadınlar için ilk üç sırayı ası, ilaç-kimyasal madde ve yüksekten atlama almaktadır.

Ülkemizde Devlet İstatistik Enstitüsü (1992) verilerine göre intihar yöntemi yüzdeleri şöyledir: Ası ile % 51, kimyasal madde ile % 15 ateşli silahla % 14, yüksekten atlama ile % 11, suya atlayarak % 3, diğer % 5. Bu verilerden ülkemizde en çok seçilen yöntemin ası olduğu, kimyasal madde ve ateşli silah kullanımının 2. ve 3. sırada geldiği sonuçları çıkmaktadır.

İntihar İçin Sosyodemografik Risk Faktörleri

Sosyodemografik risk faktörleri arasında beyaz ırktan olma, erkek cinsiyeti, işsizlik, yoksulluk, iş kaybı, bekar, dul ya da ayrı yaşıyor olma, ergenlik (impulsif intiharlar), ya da yaşlılık döneminde olma (60 yaşından sonra risk artar), şehirde yaşama (kırsal bölgelerde intihar oranı daha düşüktür), dinsiz olma veya intiharı olumsuzlamayan bir dine mensup olma gibi durumlar sayılabilir.

Psikiyatrik risk faktörleri: Ölümle sonuçlanmış intiharlarda % 90'ın üzerinde bir oranda mental (zihinsel) hastalıklar ya da madde-alkol kullanımı ile ilgili bozukluklar saptanır. Bu bozukluklar intihar davranışı için elverişli zemin oluşturur.

Yapılan araştırmalarda depresyon tanısı alanların % 15'inin, alkolizm tanısı alanların % 15'inin, şizofreni tanısı alanların % 10'unun, psikopati tanısı alanların % 5'inin yaşamlarını intihar ile sonlandırdıkları görülmektedir.23

Dünya Sağlık Örgütünün yaptığı bir çalışmada ölümle sonuçlanmış intiharların en az yarısında ciddi depresif hastalık, dörtte birinde kronik alkolizm,düşük bir kısmında ise şizofreni tanısı konulduğu bulunmuştur.23

İrsi (ailevi) risk faktörleri: Parçalanmış aileler, aile içinde boşanma, dul kalma ya da ayrı yaşama veya aile içi şiddet durumlarının varlığı intiharla ilişkili görülmektedir. Medeni durum açısından tüm yaş grupları için boşanmış ve dul kalmışlarda intihar riski evlilere oranla yüksektir.

Durumsal risk faktörleri: Aile bireylerinden birinin intiharı, model olabilecek, tanıdık, bildik birinin intiharı, hatta duyarlı kişilerde medyadaki bir intihar olayı bile risk faktörü olabilmektedir. Gençler erişkinlere nazaran bu tür etkilenmelere daha açık ve duyarlıdır.

Gözaltında bulunanlar ve tutuklular da artmış intihar riskine sahiptir.

En güçlü durumsal risk faktörlerinden biri evde bir ateşli silahın varlığıdır. ABD'de intihar nedeniyle meydana gelmiş ölümlerin yaklaşık % 60'ı ateşli silahlarla olmaktadır.

Yakında olmuş stres yaratan yaşam olayları, örneğin eşin ölümü veya iş kaybı, cezaevine düşmek, ciddi bir genel tıbbi hastalığa yakalanmak (AIDS gibi) da intihar riskini arttırır. Özellikle yaşlılardaki fiziksel hastalıklarda ve son dönemdeki hastalarda, özellikle de kanserde intihar hasta tarafından mantıklı bir "çıkış yolu" gibi görülebilir. Çoğunlukla buna depresyon da eşlik etmektedir ve bu intihar riskini arttırmaktadır.13

Son söz olarak şunu belirtmek isterim: Hayatın asla üstesinden gelinemez gibi görünen zorlukları karşısında hayatına son vermek isteyen insanların tamamına yakın kısmı daha sonra bu kararlarını uygulamadıkları için ya da uyguladıkları halde ölmedikleri için şükretmekte ve o zorlukların zamanla nasıl küçüldüğünü, silindiğini görmektedirler. Ölmek amacıyla intihar girişiminde bulunup sakat kalan ve sağlığını yitiren bir çok insan da kayıplarına bedel ve kayıplarına rağmen hayatın ne denli nimet olduğunu fark edip sağlıklı zamanlarında hiç olmadıkları kadar hayata sıkı sıkıya bağlı, sağlıklarının arta kalanını titizlikle korumaya çalışarak yaşarlar. İntihar ederek hayatına son verenlerin ise ne yazık ki bu eylemlerinden dolayı pişman olup olmadıklarını hala öğrenemedik.

1. Odağ, C., İntihar, İzmir Psikiyatri Derneği Yayınları, 1995, s. 3, 5, 84, 85-96.

2. Durkheim, E., İntihar, Çeviri: Özer Ozankaya, 2. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara 1992, s. 6, 7, 8, 11, 24, 25, 90, 102, 105.

3. Babaoğlu, G., Psikiyatride İntihar, Psikiyatrik Hastalarda İntihar Davranışı, Kronik İntihar Davranışının Değerlendirilmesi, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, 4. Psikiyatri Birimi Uzmanlık Tezi, İstanbul 1990.

4. Arkun, N., İntiharın Psikodinamikleri, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1978, s. 17, 22, 25, 27, 139.

5. Hendin, H., Suicide: A Review of New Directions in Research, Hosp. and Comm. Psychiatry, Feb. 1986, 37:2, s. 148-153.

6. Blumenthal, S. J., Suicide: A Guide to Risc Factors, Assesment And Treatment of Suicidal Patients, Medical Clinics of North America, Vol: 72, No: 4, July 1988.

7. Earle K. A., Forquer S. L., Volo A. M..., Characteristics of Outpatient Suicides, Hospital and Community Psychiatry, February 1994, Vol: 45, No: 2, s. 123-126.

8. Pearson, J.L., Conwell, Y., Suicide in Late Life: Challenges and Opportunities for Research, International Psychogeriatrics, Vol: 7, No: 2, 1995, s. 131-135.

9. Çuhadaroğlu, F., Sonuvar B., Adolesan İntiharları ve Kendilik İmgesi, Türk Psikiyatri Dergisi, 4:1, 1993, s. 29-38.

10. Rhyne, C. E., Templer D. I., Brown, L. G..., Dimensions of Suicide: Perceptions of Lethality, Time And Agony, Suicide and Life Threatening Behavior, 1995, Fall., 25(3):373-80.

11. Rich, C. L., Ricketts, J. E., Fowler R.C... Some Differences Between Men and Women who Commit Suicide, Am. J. Psychiatry 1988, 145:718-722.

12. Hawton, K., Catalan, J., Attempted Suicide: A Practical Guide to Its Nature and Management, Çeviri: Birsen Ceyhun, Hekimler Yayın Birliği, 1994, s. 4-44.

13. Moscicki, E. K., Epidemiology of Suicide, North American Perspectives, International Psychogeriatrics, Vol: 7, No: 2, 1995, s. 137-148.

14. Gunnel D. J., Peters T. J., Kammerling R. M..., Suicide, Attempted Suicide, Br. Med. J., 1995, 711:226-230.

15. Pandey G. N., Pandey S. C., Dwivedi Y..., Platelet Serotonin-2A Receptors: Apotantial Biological Marker for Suicidal Behavior, Am. J. Psychiatry, 1995, 152:850-855.

16. Hughes H. D., Can the Clinician Predict Suicide, Psychiatric Services, March 1995, Vol: 46, No: 3, s. 223-225.

17. Soo Meng Ko and Ee Heok Kua, Ethnisity and Elderly Suicide in Singapore, International Psychogeriatrics, Vol: 7, No: 2, 1995, s. 309-317.

18. Burvill P. W., Suicide in the Multiethnic Elderly Population of Australia 1979-1990, International Psychogeriatrics, No: 2, 1995, s. 319-333.

19. Maes M., Cosyns P., Meltzer H.Y..., Seasonality in Violent Suicide but not in Nonviolent Suicide or Homicide, Am. J. Psychiatry 1993, 150:1380-1385.

20. Devlet İstatistik Enstitüsü İntihar İstatistikleri, 1981-1991, Ankara.

21. Sayıl I., Tuğcu H., Toplumumuzda İntihar ve Adam Öldürme Üstüne Kıyaslamalı Bir Çalışma, 24. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi Kitabı, Ankara 1988, s. 218-221.

22. Fidaner C., Fidaner H., Türkiye'de Kullanılan İntihar Yöntemleri, 24. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi, Ankara 1988.

23. Ceyhun B., Genel Olarak İntiharlar, Ankara Üniversitesi Kriz Uygulama ve Araştırma Merkezi Ön Eğitim Programı Sunumu, 1-31 Mart 1990, Ankara.

Yukarı