. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4203

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 95 
 Laiklik ve Sekülerizm
 KÖPRÜ / Yaz 2010 
 Said Nursi’nin Demokratik Toplum Tasavvuru


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Çağımızın Sorunlarına Çözüm Arayışları ve Said Nursi Modeli
Bahar 2010   [ 110. Sayı ]


Gençler ve Hisler

Youth and Feelings

Sebahattin YAŞAR

Gençlik Dönemi ve Özellikleri

Gençlik dönemi kimlik oluşturma ve varoluşu sorgulama dönemidir. Gencin kimlik oluşturmasındaki temel dayanaklar aile, arkadaş ve okul çevresidir.

Günümüz gençliğinin belli ölçülerde bir kimlik bunalımı yaşadığı söylenebilir.

Bu kimlik bunalımının belli başlı sebepleri ise;

1- Bulaşıcı hastalık gibi her yere sirayet eden istibdat.

2- Gençliği nefsanî istekleri doğrultusunda yaşayan bir kitle olarak görüp gösterme.

3- Gençliğin hevesatını, her ne şekilde olursa olsun tatminini özgürlük olarak takdim etme.

4- Yüksek ideallerden uzaklaştırma.

5- Ülkemiz gençliği açısından kimlik bunalımına özel etki eden bir diğer faktör ise, bizzat ülkemizin bir kültür ve medeniyet bunalımı içinde olmasıdır. Yani kendi değerleriyle çatışması ve kendisine, bizzat yapısına, tarihine ve karakterine uygun bir kimlik seçememesi, bu bunalımı derinleştirmektedir. Bugün Türkiye gençliğinin bunalım sebebi, kendi ülkemizin kendi değerleriyle çatışması, ülkenin kendi kimliğini bulamamasıdır. Geçmişten koparma, ecdatla bağları kesme ve sınırsız Avrupa hayranlığı neticesinde oturmamış bir kimlik portresi bulunmaktadır. Yaşları ileri olanlar bu dayatmalara karşı her şeye rağmen değerlerini yaşamada ısrarcı olmalarına karşın, yeni kuşak maalesef bu girdabın içine sürüklenmektedir. Bediüzzaman’ın tespitiyle, kendi yürüyüşünü terk etti, fakat başkasınınkini de beceremedi.

Başkalarına karşı sorumluluklarıyla, kendi kişisel haklarını dengeleyeceği, ahlaksız davranışların çok yaygın olduğu bir dünyada, ahlaklı insan olmanın ne anlama geldiğini sorguladığı bu dönemde, gençlere sunulan ve cazibeli hale getirilen dünya, tercihlerini zorlaştırmıştır.

Gençlik dönemi risk dönemidir. Tehlikeli ve düşüncesiz şeylerin denendiği bir dönemdir. Çünkü akıl ve kalp susmuş, nefis hakimdir.

Bu konuya dikkat çeken peygamberî yaklaşım modeli ise; gençlerin zor bir dönemden, hisler olarak baskın bir süreçten geçtiğine göre, onlara karşı oldukça yakın, mesafesiz, her şeyini anlatabilecekleri, anlatılması anlamsız gibi gözüken meseleleri bile paylaşacakları bir zemin hazırlamaktır. Gençlerle sağlıklı birliktelikler, sağlıklı iletişim metotlarıyla mümkün olacaktır.

Nitekim peygamberimiz gençleri çok önemsemiş, onları çok sevmiş, onlara ciddi güvenmiş, kaldırabilecekleri, kabiliyetlerine uygun sorumluluklar vermiş ve hedefsizlikten, gayesizlikten gençleri kurtarmıştır.

Bundandır ki peygamberimizin yanında olup da intihar eden, kimlik bunalımlarına düşen, aşağılık kompleksleri yaşayan, kendini atalete bırakmış, yapabileceklerine karşı ilgisiz genç yoktur.

Gençlik Dönemi Neden Önemlidir?

Gençlik dönemi, akıldan ziyade hislerin hakim olduğu bir dönem olduğu için başkaldırı tavırları sıkça görülür. Genç için bu davranışın veriliş maksadı, haksızlıklara, hukuksuzluklara, akıl ve mantık dışı inanış biçimlerine karşı çıkmaktır. Bu dönemdeki başkaldırı davranışı aslında, kişilik oluşumu ve kazanımı için verilmiştir. Yani birilerinin düşüncesiyle yaşamak değil, ben bir bireyim, benim de kendime göre görüş ve düşüncelerim var gibi yükseliş ve düşüşlerin yaşanabilmesi için verilmiştir.

Gençler çabuk öğrenir ve daha çok gayret gösterir. Gençlerin hakikatleri kabulü yaşlılardan daha kolaydır. Genç olmak, arayış içinde olmaktır. İsyan çağı olan gençlik, aslında ona öğretilenleri kuşku ve itirazla değerlendirdiği, tenkit parmaklarıyla yokladığı bir dönemdir. Bu halet-i ruhiye hikmetlerle doludur. Çünkü bu İslam’ın özünü oluşturur. Allah, kullarının kendi akıllarını kullanarak, özgür iradeleriyle kendisini bulmasını ister. Yine bu durum, genç için, akıllarını başkalarının cebine koymaması, kendi araştırmalarıyla hakikati bulması anlamındadır. Nitekim Hazret-i İbrahim’in put yapıcısı Azer’in evinde hakkı bulması ve bu dönemde genç olması, manidardır.

His ve hevesler akla galip geldiği için bu dönem ‘delikanlı’lık dönemidir. Hayatının ilkbaharını yaşamakta olan bir gence, ‘delikanlı’ denilmesi, çok kere, fevri ve düşüncesiz hareket etmesinden kaynaklanmaktadır.

Gençlik, Allah’ın insana lutfettiği bir nimettir. Gençlik yılları, insan hayatının en hareketli, en enerjik, en heyecanlı zamanlarıdır. Gençlikte insana verilen bu enerji, bu heyecan yanlış yerde tüketilmemelidir. Gencin hem dünyasına hem de ahretine fayda verecek bir yolda değerlendirilmelidir. Yoksa gençlik sermayesi yanlış yerlerde kullanılarak “hislerimi, arzularımı, duygularımı, helal-haram demeden, nereden olursa olsun tatmin edeyim, günümü gün edeyim” düşüncesi ile sefahatte geçirilirse, bunun faturası ağır olur. İnsan, sermayesini kar getirmeyen bir yolda harcadığında, sonraki hayatında çok ciddi maddi-manevi sıkıntılar yaşar. Sermayenin en bereketli ve bol olduğu dönem bu dönemdir. İnsan aslında gençlik sermayesini ahir ömrüne kadar kullanmaktadır. Onun için, bu sermayeyi, heder etmek anlamında, nefsin heves ve hevesatına sarf ederse, kalan ömür zamanları bereketsiz, hastalıklı bir şekilde heba olup gider. Nitekim taşkınlıklarının cezası olarak hapishanelere, hastanelere ve kabristanlara sürüklenir.

Oysa gençlik sermayesi, istikamet dairesinde değerlendirildiğinde ebedi bir gençlik kazandıracağını, bütün semavi dinler müjdelemektedirler. Gençlik hayırlı işlerde, hizmette koşturmak içindir.

Enerji potansiyelinin çok yoğun olduğu bu zaman diliminde, yanlış bir adım atmamak için, bir rehbere ihtiyaç duyulmaktadır.

İnsan gücünün sınırlı, ancak zihin gücünün sınırsız olması, bir rehbere ihtiyaç olduğunu gösterir. Bu aşamada en büyük rehberler, peygamberlerdir.

Peygamber efendimiz (asm), “Kişi, ömrünü nerede tükettiğinden, malını nasıl kazanıp, nereye harcadığından, gençliğini ne ile geçirdiğinden, bedenini ne ile meşgul ettiğinden sorgulanmadıkça Allah’ın huzurundan ayrılamaz.” buyurarak ümmetini uyarmıştır.

Gençler, hayatî meselelerde tercih yapacakları zaman, bir ‘yol gösterici’ye ihtiyaç duyarlar. Ahlaki faziletlerin nefsani zevklere feda edilmemesi gerektiği, onlara öğretilmezse yanılabilirler.

Gençlik yıllarındaki duygular, hisler, Allah’ın her halimizi görüp bildiği inancı, ölüm düşüncesi, cehennem korkusu ve iffetini muhafaza etme çizgisinde değerlendirilmezse; insanı, insanlık zirvesinden başka varlık seviyesine düşürecek hallere sürükleyebilir. İnsandaki arzular, duygular ve hisler helal dairesinde kullanılmadığında, bir üzüm yedirse bin tokat atar. Mesela haram sevmekte bir kıskançlık, bir ayrılık elemi, ızdırabı ve sevdiğinden karşılık görememe acısı gibi çok arızalar ile o bir parça lezzet zehirli bir bal hükmüne geçer.

Gençlik ve Ahlak Oluşumu

Manevi hayatın üç temel esası vardır. Bunlar akıl, kalp ve nefistir. Akıl, kalp ve nefis üçgeninde, bunlara bağlı çalışan üç kuvve ile insanda ahlak oluşmaktadır. Bu üç kuvvenin ifrat ve tefritleri ahlak-ı seyyieyi, vasat mertebesi ahlak-ı aliyeyi oluşturur. Ahlakın menşei olan bu kuvvelerin nefis, akıl, kalp mekanizmasının uyumu/uyumsuzluğu nispetinde ya ifrat ve tefrit ya da vasat halleri ortaya çıkar.

Akıl, marifetin merkezidir. Gelen malumatların şeriate uygun olanlarını, fena ve zararlı olanlarından ayırır. Bu ayırımı yapabilmesi için şeriatı bilmesi gerekir. Çünkü fıtraten bir had konmayan bu kuvveye, ancak şeriatçe bir had tayin edilmiştir. Akıl, şeriatın bildirdiği iyi şeyleri kalbe bildirir. Kalp de bunları yapmayı irade ederek dimağdan çıkan hareket sinirleri vasıtasıyla azalara, organlara yaptırır.

İyi veya fena şeyleri yapmak arzusunun kalbe yerleşmesine ‘ahlak’ denir. Yani kuvve-i akliyeden kalbe bildirilenler ne kadar şeriata uygunsa, kalpte o nispette ‘ahlak-ı hasene’ ortaya çıkar. Kalp yaratılışta ‘selim’ dir. Fakat bu selim olma hali korunmaya muhtaçtır. Kalbin selameti bozulursa, akıldaki hikmet de bozulur. Akıl, hikmeti bulamazsa, ifrat ve tefrite düşer. Bu da şehvet ve gadabı ifrat ve tefrite sevk eder. Böylelikle kötü ahlak ortaya çıkar. Beşerin şehevi ve gadabi kuvvetleri, kuvve-i akliyesine münkat ve mağlup olursa, beşer mücahedesinden dolayı melaikeye tefevvuk eder. Aksi halde hayvanattan daha aşağı olur. Çünkü özrü yoktur.1

Ancak ahlak-ı hasenenin oluşması sadece akıldan gelen şeriate uygun uyarılarla değildir. Çünkü kalbi sürekli bir şekilde etkilemeye çalışan nefis unsuru vardır. Nefis, bedene tatlı gelen şeylere düşkündür. Bunların iyi veya kötü olmalarını veya faydalı veya zararlı olmalarını dikkate almaz. Arzuları şeriatın emirlerine uygun olmaz. Şeriatın yasak ettiği şeyleri yapmak nefsi kuvvetlendirir. Daha beterini yapmak ister. Fena, zararlı şeyleri iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe bunları yaptırarak, zevklerine kavuşmak için çalışır.

Kalbin nefse aldanarak fena huylu olmaması için, şeriate uyarak kalbi kuvvetlendirmek, nefsi zayıflatmak lazımdır.

Aklı selim yapan, kalbin selim olmasıdır. İkisinin selim olması da nefsi selim yapar.

Kalp bozukluklarının başı, kalbin Allah’tan başka şeylere bağlanmasıdır. Bu bağlılıktan büsbütün kurtulmadıkça, kalp selamet bulamaz. Kalbi masivaya çok az bile bağlı olsa, o kimse tevhit sahibi olamaz. Kalbin tasfiyesinde Risale-i Nur’un kullandığı metodun adı, ‘Ya baki, entel baki’dir.

“Arkadaş! Kalp ile ruhun hastalığı nispetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da, ulûm-u akliyeye tevaggul etmek nispetindedir. Demek manevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptela olur.”2

‘Aklın nuru fünun-u medeniye, kalbin nuru ulum-u diniye’ olarak, akıl ve kalp birbirine yardım eder bir vaziyette çalışırsa, nefis zayıflatılmış olur. Nefis, akıl ve kalp üçlüsünün bir ayağının ihmal ve ihlali, diğerlerinin de hastalanmasına sebep olur. Yani sadece fünun-u medeniye ile beslenen akıldan şüphe ve hileler; sadece din ilimleriyle beslenen kalpten taassup ortaya çıkacaktır. Böylelikle üçüncü ayak olan nefis, hükmünü icra edecektir.

Aklı kuvvetlendirmek İslam bilgilerini okuyup öğrenmekle olduğu gibi, kalbin kuvvetlenmesi, yani temizlenmesi de şeriate uymakla olur. Şeriate uymak için ise ihlas lazımdır. Amelin ruhu niyet, niyetin de ruhu ihlastır. Nefsin heva ve hevesiyle işlenen günahlar, kafamıza giren şüpheler, kalp ve ruhumuza yaralar açar. Hadd-i vasatı kaybeden bir aklın hükümleri veya terbiye edilmemiş emmare nefsin hevası, kalbi bozar ve hastalandırır. Yani, ahlak, insandaki akıl, kalp, nefis mekanizmasına bağlı çalışan kuvve-i akliye, kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiyenin ifrat, tefrit ve vasatından meydana gelen bir melekedir. İfrat ve tefritler kötü ahlakı, vasat ise güzel ahlakı netice verir.

İnsanın kuvve-i akliyesi itidali kaybederse, itikada dair rabıtaları keser. Kuvve-i gadabiyesi itidali kaybederse, hayat-ı içtimaiyeye ait bağları keser; kuvve-i şeheviyesi itidali kaybederse, şefkat-i cinsiye zail olur. Hem kendisini berbat eder hem başkalarını berbat edecek bir hale gelir. Bu yüzden ahlaktaki ifrat ve tefritler insanlardaki istidatları bozar, bu bozmak da abesiyeti netice verir.

Bugün insanlık, özellikle gençlik melekleri bile imrendirecek muhteşem donanımına, istidatlarına rağmen, kontrol edemediği kuvveleriyle habis ruhları bile utandıracak işler yapmaktadır. Kinle, nefretle, intikam hisleriyle yatıp kalkmaktadır. Düşmanlık hislerinin kuvvet bulduğu hasta kalpler çoğalmaktadır. Etrafı yakıp yıkma, her şeyi kendine benzetme, kendi gibi düşünmeyenleri ezme, susturma insanlığın itidali kaybettiğinin belirtileridir.

İnsanın taşıdığı öfke ve şehvet duyguları, günümüzde küreselleşen dünya ve gelişen teknoloji ile daha da ürpertici bir hal almıştır. Duyulan, görülen, okunan her şey, kalp ve ruhta yaralar açtığı gibi, o zamana kadar ortaya çıkmamış gadap ve şehvet hislerini de tahrik etmektedir.

İnsan, içini acıtan gerçeklerden kaçma eğiliminde olan bir varlıktır.

Netice itibariyle gençler his ve heveslerle yaşamaktadırlar. His ve heves olunca da, ne akıl şeriat bilgileriyle beslenir ve ne de kalbin selameti sağlanabilir. Manevi hayatın bu önemli iki ayağı ihmal edildiği için de, gencin hayatında nefsi hükmeder.

Bile Bile Yanlışı Tercih Nasıl Olur?

Nefis yaratılışı gereği, İslamiyet’e uymamaktadır. Kalp ise yaratılışta temizdir, selimdir. Fakat nefsin İslamiyet’e uymak istememesi hastalığı, kalbe sirayet eder, kalp de uymak istemez. İslamiyet’e inansa bile uygulaması zor gelir. Bakara 9. ayette, ‘Kalplerinde hastalık vardır.” ayetinden yola çıkarak, hastalık tedavi edilmedikçe hakiki iman da oluşmaz. Bu zamanda, akıl yolu ile kalpte hasıl olan iman ile, kalpteki selimiyeti muhafaza için sahip olunan iman beraber olmalıdır. Eğer akıl yoluyla hasıl olan iman yalnız kalır; ibadet, amel-i salih, zikir, evrat ve istiğfar ile desteklenmezse; bu, suretten ibaret kalan bir imandır. Çünkü bu durumda kalp zayıftır. Nefis ona hakimdir. Böyle insanlar bilse bile yapmaz, ‘dünya hayatını bile bile ahirete tercih ederler’ ayetinin ikazına maruz kalırlar. (İbrahim Suresi, 3)

Hakikaten bu gün bakıldığında, gençlerin sefahate girmesi, çoğu zaman bilmemesinden kaynaklanmıyor. Bile bile bir tercih söz konusudur. İşte bunun sebebi, kalplerin hasta olması ve nefsin kalbe hakim olmasıdır.

İnsan ruhu, iman nuru ile harekete gelir. Eğer ruh iman nuru ile beslenmezse ruhun ihtiyaçları ve hisleri farklılaşacak, fıtrat ve adetullah kanunlarına zıt temayülat ortaya çıkacak, bu temayülatlardan da insan fiilleri ve davranışları oluşacaktır. İşte bu noktadan hareketle insan ruh programını bozmaz ve imanla inkişaf ettirirse, temayül ve hislerini kontrol edebilir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlup edemez.

Akla hemen şöyle bir soru gelebilir. Bugünkü literatürde bilinçaltı denen ruh programı nasıl beslenecek ve bozulmaktan nasıl kurtulacaktır? Bu tamamen insanın kendi iradesiyle ve tercihleriyle oluşmaktadır. Böyle olması imtihan sırrının bir gereğidir. İnsan yaratılış hikmetlerine uygun hareket eder, zahir ve batın kuvveleri yaratıcının rızası doğrultusunda kullanırsa, doğru bir bilinçaltı beslenmesi yapar. Bu şekildeki bir kullanımın en doğru örneği de, hiç şüphesiz Peygamber Efendimizdir (asm). Onun sünneti seniyesine uygun yaşantı, davranış, fiillerimizin oluştuğu ruh temayüllerini, yani bilinçaltımızı en doğru biçimde beslemek demektir.

Üstelik ruha uygun bir program uygulanmazsa siz ne kadar bilseniz de bilinçaltına kodlananlar fiil ve davranışlarınızı oluşturacaktır. Çünkü bilinçaltı mıknatıs gibidir. İçerideki olanlar dışarıdakini belirler. Bu yüzden olumsuz yüklemeler neticesinde bilinçaltı, fikirleri sorgulama yapmadan, doğru mu yanlış mı demeden uygulama yapar. Bundan dolayıdır ki, bilinçaltı beslenmesinde küçük yaşta verilen telkinler ve manevi dersler önemlidir. ‘Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.’ hakikati, bu açıdan dikkat çekicidir.

Kör Hissiyat

Sefahet, aklı olduğu halde akla uygun iş yapmayan, aklı olduğu halde kullanmayan gibi anlamlar içermektedir.

İbrahim Sûresi’nin “Onlar, dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler” âyetinin içinde, sefahetin tanımı gizlidir. Demek ki sefih olanlar dünya hayatını bile bile ahirete tercih etmektedirler. Konunun devamında sefahet kavramı daha da açılır ve ahiretin elmas gibi nimetlerini bildikleri halde, dünyanın kırılacak şişe parçalarını tercih ederler. Risâle-i Nur’un başka bir eserinde, ‘bir lezzet-i faniye için ahiretini terk edenler’, ‘bir hevesât-ı faniyenin tatmini için baki bir mülkü kaybedenler’3 denilmektedir.

İşte bütün bu tanımlardan yola çıktığımızda, hislerin hakim olduğu gençlik dönemini ciddî şekilde mânevî olarak hastalandıran bir tehdit bulunmaktadır. Çünkü etrafımıza baktığımız zaman, elması elmas bildiği halde, kömürü tercih edenler; günahların çirkin yüzünü bile bile günahlara girenler, kendisine zarar veren düşünce ve davranışları seve seve yapan genç manzaraları görmekteyiz.

Sefahatin içine girmiş bu gençlere, ‘Neden bu günahı işliyorsun?’ sorusu sorulduğunda, hemen hemen hepsi, bu günahları işlemek istemediğinden veya günahların dünya hayatını mahvettiğinden, hatta âyet ve hadisle bu günahın zemmedildiğinden bahsedecek, ama sefahetinde de devam edecektir.

İşte bütün bunlar bizi şöyle bir sonuca götürmektedir. İnsanları günah işlemeye sevk eden şey, bilgisizlik değildir. Veya başka bir deyişle, tek başına bilgi, doğru davranışa sebep olamaz. O halde yapılacak şey; insana günah işlettiren hissi, yani akibeti görmeyen kör hissiyatı mağlûp etmektir.

Kör Hissiyat Nasıl Mağlûp Edilir?

Her insan, hazır küçük bir lezzeti ilerideki büyük lezzetlere tercih eden bir his taşır. İşte, işlenen bütün günahların sebebi bu histir. Çünkü günahlarda menhus bir lezzet vardır. İnsan bu kör hissiyat ile âcil, menhus lezzetin peşine düşerek günah işler hâle gelir. Üstelik bu his insanda galip gelse, nefis ona yardım eder, akıl ve kalbi susturur. İşte insanı sefahete sürükleyen akıl ve kalbin hükümlerini dinlemeyen bu hissi mağlûp etmek gerekir.

Bunun yolu ise, cehennemi netice verecek bu günahların bu dünyadaki vahim neticelerini ispat etmekle mümkündür. Bununla beraber imanda dahi, imandan kaynaklanan güzel amel ve hasenatın, cennet gibi lezzetlerini göstermek gerekecektir. Çünkü insanlar günah işlerken, cehennem azabını bilmediğinden veya cennet nimetlerini bilmediğinden yapıyor değildir. Fakat bu, akibeti görmeyen kör hissiyat ile şöyle düşünürler: Cehennem pek uzaktır, ileride imanî bir yaşayışa gireriz, şu anda hayatın lezzetlerini yaşamak lâzım, hem Cenâb-ı Hak Gafur’dur, günahlarımızı affeder gibi bir dizi düşünceyle sefahete devam edebilir.

Evet, gençlik damarı akıldan ziyade hissiyatı dinler. His eve heves ise kördür, akibeti görmez; bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder; bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemini çeker; ve bir saat sefahet keyfiyle, bir namus meselesinde, binler gün hem hapsin, hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadetini mahveder.4

Mesela birisi, birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbi sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktulün akrabası dahi, intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır; hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da Kur’an’ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslamiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musalaha etmektir.5

Nitekim insanlık tarihi boyunca bu kör hissiyâtın tesiriyle insanlar, pek çok zulümler, cinayetler, ahlâksızlıklar işlemiş ve hem şahsî hayatlarını hem de içtimâî hayatı zehirlendirmişlerdir.

Gençlerin böyle vahim durumlar içerisinde yaşamaları, hayata yön vermeyen bir iman taşıdıklarını göstermektedir. Yani bu insanlar cenneti, cehennemi, hesap gününü bilmiyor değillerdir. Ama akıl ve kalbi susturan, nefsi de yanına alarak hükmünü icra eden kör hissiyat, insanı böyle sükûta düşürmektedir.

Nitekim bu konularda peygamberimizden oldukça ibretli örnekler bulunmaktadır. Bir gün Hz. Peygambere, nefsani duygularına sahip olamayan ve zina edeceğini itiraf eden bir genç gelir. Allah resulü; genci anlayışla karşılar, dizinin dibine oturtur ve derdini dinler. O’na; annen, ablan, halan, teyzen var mı? v.b. gibi sorular sorar. Genç de ‘evet’ cevabını verir. Hz. Peygamber (asm); bak yavrum; senin zina etmek istediğin kişilerin de; annesi, ablası, halası, teyzesi ve birçok yakınları var. Onlar da bu eylemi hoş karşılamayıp üzüleceklerdir. Sana yapılmasını istemediğin bir eylemin başkasına yapılmasını ister misin? v.b. öğütlerle gencin gönlünü fethetmiş ve iyi bir insan olmasına katkıda bulunmuştur.

Yani Hazret-i Peygamber, kör hissiyatın etkisiyle yapacağı günahın daha dünyada iken ki, vahim neticelerini gencin hissine dokunarak, hissini mağlup etmiştir.

Demek ki, insanın akıl ve kalbinin hükümlerini ortadan kaldıran ve onlara hâkim olan hisleri terbiye etmesi gerekir. Bunun için de binlerce hissiyâta sahip olan insanın, his terbiyesinde farklı farklı metotlar kullanmak gerekmektedir.

Gençlerde Hisler Nasıl Terbiye Edilir?

Kur’ânî terbiye metodunu kullanan Risâle-i Nur, insandaki şedit duygu ve hisleri yok farz ederek veya tamamen yok etme düşüncesiyle hareket etmez. Yani bir kısım duygu ve hislerin yönlerini çevirerek, bir kısım hisleri mağlûp ederek, bir kısmını tatmin ederek bir eğitim metodu sunar.

Meselâ;

1- İnat, endişe-i istikbal, şöhret gibi hislerin yönlerini çevirir. İnat hissinin, lüzumsuz dünya işlerine değil de bâkî olan hakaik-ı imaniye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve ahirete ait hizmetlerde sebat anlamında kullanılması gerektiği dersini verir.

2- Bazı hislerin de meşrû dairede tatmin edilmesi gerekliliğini belirtir (evlenmek gibi).

3- Akibeti görmeyen kör hissiyâtın hükmünü icra etmemesi için de, bu hissi mağlûp edecek deliller sunar.

İşte Risâle-i Nur’un ekser dersleri bu dünyada dahi ehl-i iman için cennetî bir hâlin olduğunu, ehl-i küfrün ise bu dünyada cehennemî bir hâli yaşadıklarını ispat ederek, bu hissi mağlûp eder.

“İnsanların hayat-ı içtimaiyesinin medarı olan gençler ve delikanlılar şiddet-i galeyanda olan hissiyatlarını ve ifratkar bulunan nefis ve hevalarını tecavüzattan ve zulümden ve tahribattan durduran ve hayatı içtimaiyenin hüsnü cereyanını temin eden yalnız cehennem fikridir. Yoksa cehennem endişesi olmazsa el hükmü lil galip kaidesiyle o sarhoş delikanlılar hevesatları peşinde biçare zayıflara, acizlere dünyayı cehenneme çevireceklerdir. Ve yüksek insaniyeti gayet sufli bir hayvaniyete döndürecekti.”6

Neden, Ehl-i İman Gençler, İmanın Bu Dünyadaki Lezzetini Tam Hissedemiyorlar?

Risâle-i Nur’un bütün bu ispatlarına rağmen, ehl-i iman, imandaki tam lezzeti hissedemiyor. Ehl-i küfür de, küfrün bu dünyadaki elemini tam hissedemiyor. Bunun sebebi ise, asrın maneviyât doktorunun teşhisi ile, zamanın fırtınalı oluşu, insanların nazarını afakı dağıtan ve boğan cereyanların hissi iptal nev’înden verdiği sersemlik ve gaflet, bu cennetî ve cehennemî hisleri yaşamaya engel olmuştur.

O halde ehl-i iman olarak cennetin lezzetini bu dünyada hissetmek için, ilgilendiğimiz daireleri, merak hissimizi nerelerde tatmin ettiğimizi, bizi boğan cereyanların neler olduğunu, bu cereyanları takip etmenin zararlarını bir kez daha gözden geçirmek zorundayız.

Gençlerin günahlardan korunması için akibeti görmeyen kör hissiyat mağlûp edilirken, atılması gereken ikinci bir adım ise, gençlerin kendini müsbet hisler ve güzel mânâlar ile besleyip, geliştirmesi gerekir. Oturulan mânâ sofralarını özenle seçmek lâzımdır. Nasıl maddî beslenmede haram-helâle dikkat gerekiyorsa, manevî beslenmede de bir o kadar belki daha fazla bu seçiciliğe dikkat lâzımdır. Zahirî ve bâtınî kuvveleri, haramlarla kirletecek her türlü sefahetten uzak durmak gerekir.

Hislerimiz adeta mânâ tarlalarındaki tohumlar gibidir. Hangi hisleri büyütüyorsak, tarlada o yetişecek ve hâkim olacaktır. Güzel ve ulvî hislerle besleniyorsa, kâmil bir insan; süflî hislerle besleniyorsa, aşağı derekelere yuvarlanan canavar bir hayvan hâline gelecektir.

Gençler ve Ahirete İman

İnsanın tamamen hatasız olma ihtimali söz konusu değildir. İnsanın içindeki kötü duygular eğitilmezse, kötü davranış ve eğilimlere yönelir. İyinin ve kötünün karşılıksız olmayacağını düşünmek, insanın öç alma duygusunu hafifletecektir. Ahirete iman tam olarak varlık göstermezse, insanlar devamlı savaşır ve kavga ederler. Hesap verme duygusu olmayan kişi, görülen veya görünmeyen her türlü suçu işleyebilir. Yakalanmadığım sürece sorun yoktur diye düşünür.

İnsanı en çok rahatsız eden şey, bir zevkin geçici olmasıdır. Doruktaki zevkleri tadan insanlar bile onun bitmesinin hüznünü yaşarlar. Bu yüzden sadece bu dünyanın varlığı, insandaki ödül ihtiyacını karşılayamaz. Eğer insan öldükten sonra iyi ya da kötü olarak yaptıklarının karşılığını düşünse, yaptıkları anlam kazanacaktır. Mesela çalışmanın gelecekle ilgili getirilerini bilse, çalışmanın zorluklarına katlanabilir.

Özellikle son yıllarda pozitivist anlayış insanı inançlardan ve ahiret bilincinden uzaklaştırmıştır. Günümüzde birçok değer yargısı değişmiş ve ahlâkî bir erozyon hızla devam etmektedir. Dünyevileşen insanın elinden tutulup Rabbiyle buluşturulması ve tekrar ona ahiret bilincinin verilmesi gerekmektedir. Her türlü kötülüğün temelinde inançsızlık vardır.

Ahiret bilincini kaybeden gençler daha kolay kötülük yapabilmekte ve günah işlemektedirler. Dünyevileşme gün geçtikçe artmakta, insan zevk peşinde koşmaya başlamakta ve sadece tatmin arayışına girmektedir. Dünyevileşen günümüz insanı, nefsini tatmin için her türlü yola başvurmaktadır. Zevk ve sefa toplum sağlığını tehdit eder bir boyuta ulaşmıştır.

Zevk kültürü, insanlar arası ilişkileri bir mücadele zemininde ele almaktadır.

Hisleri Terbiye Etmede İbadetlerin Etkisi

Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Gadap imanı bozar.” Bu hadis-i şerife dikkatle baktığımızda, insanın mevcut imanını ifsat eden öfke duygusu, yaptığı ibadetleri bile boşa götüren bir netice doğurabilir. Çünkü mü’minin güzel ahlakı olmazsa, yaptığı ibadetler, hiçbir kıymet ve faydası olmayan hareket ve ayinlerden ibaret kalır. Resulullah şöyle demiştir: “Kimin namazı onu kötü ve iğrenç şeylerden alıkoymazsa, onun Allah’tan uzaklaşması artar.” Zaten ibadetlerin emredilme sebebi de, insanın hem şahsi hem içtimai hayatını düzene sokmasıdır. Dolayısıyla bu netice hasıl olmuyorsa, o ibadet ibadet olmaktan çıkar.

Çünkü ibadetler insanın istidatlarını inkişaf ettirir. Meyillerini temyiz ve tenzih ettirir. Fikirlerini intizam altına alır. İfrat ve tefritlerden kurtarır. İnsanın zahir ve batın duygularını kirleten tabiat paslarını yok eder ve insanı mukadder olan kemalata yetiştirir.

İbadetlerin bu mezkur faydalarını görebilmenin yolu da ihlastır. Güzel ahlak olmaksızın ahiret ve dünya işlerinden hiç biri düzene giremez ve hayatta huzur sağlanamaz. Bu sebeple güzel ahlak ibadetsiz olmayacağı gibi, ibadetler de güzel ahlakı netice vermelidir.

Mesela oruç ibadeti; bu tür istek ve arzuları kontrol altında tutarak, nefsine hâkim olma gücünü kişiye kazandırır. Çünkü sınırsız zevklerle insan anlar ki, kendisi mülk sahibi değil, hizmetkârdır; hür değil, kuldur. Emir olunmazsa, en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz. Oruç, şiddetli bir hırs ve açgözlülük ile dünyaya sarılıp kötü ahlak içinde yuvarlanan, bu yolla toplum hayatını mahveden gençlere, zayıflık, âcizlik ve fakirliği hissettirip yaşatır. Açlık ile sürekli midesini düşündürdüğü için de bir Rezzak olduğunu hatırlatır. Böylece ne derece merhamet ve şefkate muhtaç olduğunu fark eder. Nihayet, nefsin firavunluğunu bırakıp tam bir acizlik ve fakirlik içinde ilahî dergâha yönelmeye bir arzu hisseder.

Orucun şuuruna eren bir genç bilir ki, oruç ibadeti aç kalmak suretiyle mide yollu yapılan bir ibadet değildir. Nitekim, sadece maddî değil, manevî açıdan da oruç tutmak gerekir. Bu da mideyle birlikte, göze, kulağa, kalbe, hayale, fikre ve diğer insanî cihazlar dediğimiz bütün latife ve hislere oruç tutturmakla olur.

Orucun, gençlerin musibet ve sıkıntılarını arttıran sabırsızlık ve tahammülsüzlüğün de ilacı olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü bir genç bir taraftan açlık ve susuzluğun elemine katlanır; bir yandan da şehevî arzularına karşı koyarak, nefsini terbiye eder ve bu yönde iradesini kuvvetlendirir. Zira oruç uzunca bir süre devam eden bir açlık müddetidir. Böyle olunca, kişinin sabır ve tahammülü artar. İtaat etmeyi, beklemeyi öğrenir.

Bununla birlikte, oruç bir ilaç gibi maddî ve manevî bir perhizdir. Kişi yeme-içme konusunda kendine hiçbir sınır getirmeden canı istediği an yerse, maddî hayatına tıbben zarar verir. Helâl-haram demeyip rastgele yedikçe, manevî hayatını da zehirler.

Hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız imandadır ve îman hakikatleri dairesinde bulunur. Ve oruç gibi ibadetler de insanın sınırsız isteğine, hevesine bir sınır koyan, ona gerçek vazifesini hatırlatan, zevkin amaç değil, araç olduğunu hatırlatan bir nimettir.

Gençlere Yaklaşımda Peygamberî Metot

Gençlik döneminin genel özelliklerine bakıldığında, elbette ki, gencin dikkatli, başarılı, değişikliklere açık, nefislerini daha çabuk dizginleyebilen, kendine daha kolay söz geçirebilen, dünyaya bağları daha zayıf, düşüncesi genç, inandığı zaman o inancından her şeye rağmen vaz geçmeyen bir özellik hemen dikkat çekecektir.

Öyleyse gençlerle muhatap olurken, bu bahsi geçen özellikleri dikkate alarak muhatap olmak, sağlıklı sonuçlara ulaşmayı netice verecektir.

Peygamberimiz, gençlerle muhatap olurken bu yaklaşım tarzının derslerini vermiştir.

Peygamberimiz yapmış olduğu uygulamalarda gençlere güven duymuş, onlara dua etmiş ve dua edilmesini tavsiye etmiş, hatalarından, yanlışlarından dolayı onlara mesafe konulmasını uygun bulmamış ve onlarla her türlü meselenin konuşulması gerektiğini bizzat uygulayarak göstermiş, özellikle de gençleri çok sevmiş, onlara sorumluluklar vermiş, onları onore etmiş, onlara karşı maddeyi değil, manayı öncelemeyi yeğlemiş, gençlerin makul yaklaşımlara her zaman açık olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca onlara yapılacak bedduanın, hakaretlerin, itici tavırların gençleri şeytanlarına havale etmek anlamına geleceğini ifade etmiştir.

Gençlerin bu zor dönemi atlatırken, hisleri, hevesleriyle meşgul olurken, kendilerinin kendileri için dua talebi olması gerektiği gibi, ebeveyn veya çevrenin de gençlere dua etmeleri çok önemlidir.

Nefis ve şeytanına çabuk mağlup olan gençlere karşı, kızıp, beddua etmek yerine, onlara dualarla Allah’ın emrini yerine getirmek hususunda yardımcı olmak gerekir.

Büyükler tarafından önemsendiğinin ve ilgilenildiğinin farkında olan gençlerin yanlış yapmayacağına dikkat çekilir. Onların kabiliyetlerinin farkına varılması ve ona uygun görevler verilmesi, onların daha başarılı olmalarını sonuç verecektir. Nitekim peygamberimiz bu konuda oldukça önemli ölçüler göstermiştir. Gencin kabiliyetine uygun görevler veren Hazret-i Peygamber, Abdullah İbn Mes’ud’u Kur’an okumakla görevlendirmiştir. O da peygamberimizi ağlattıracak kadar muhteşem ve içli Kur’an okurdu. Peygamberimiz de o Kur’an okurken hep dinlerdi.

Hazret-i Peygamber, gençlere büyük idealler açmak gerektiği üzerinde durmuştur. Çünkü gençlere büyük idealler verilmezse, onlar bencil olurlar. Böyle gençler hiçbir konuda fedakarlık yapmazlar ve kendileri için yaşarlar.

Gençlere için olumsuz yaklaşımlar, bu daha iflah olmaz, bundan bir şey çıkmaz gibi cümleler anlamsızdır. Herkeste kurtulabilecek bir yön, herkesin tutulabilecek bir tarafı, ulaşılabilecek bir kapısının var olduğu unutulmamalıdır.

İyi yönlendirilen gencin muhakeme gücünün güçlü olduğu, genç iyi yetiştirilirse, başaramayacağı işin olmayacağı, yapamayacağı görevin bulunmayacağı unutulmamalıdır.

Gençlere karşı sorumluluk ve güven duygusu oldukça önemlidir. Gençlerin kullanılmayan enerjilerinin, tatmin edilmeyen egolarının şiddet ve gerilim olarak ortaya çıkacağını unutmamak gerekiyor.

Peygamberimiz gençlere güven konusunda oldukça ibretli davranışlar ve yaklaşımlar göstermiştir.

Baba Zeyd’in 18 yaşındaki Usame’yi; Hazret-i Ebubekir, Hazret-i Ömer, Hz. Ali, Hazret-i Osmanların bulunduğu orduya kumandan olarak atamıştır.

Peygamberimiz gençlere güveniyor ve onlara ciddi sorumluluklar veriyordu. Onun yanındaki gençler atıl vaziyette büyümeyi beklemiyorlardı. Büyürken yetişiyorlardı. O, gençlerin genç enerjilerini en güzel şekilde kullanıyordu.

Nitekim 20 yaşında Mekke’ye vali tayin ettiği Attab bin Esid, O’nun gençlere olan taşıdığı güvenin ve yüklediği sorumluluğun bir göstergesiydi.

Peygamberimiz gençlere her zaman farklı yaklaştı. Gençleri hep onore etti. Onları ileriye taşıdı ve öne geçirdi. Anlamsız hürmet taassuplarından uzak oldu. Onları hem hürmetli, hem saygılı gençler yaptı. Onları yaşlıların arkasında bırakmadı. Büyükler önde gider, her şeyi onlar bilir, yapar, üstlenir, gençler daha deneyimsizdir, ileride yapar düşüncesini benimsemedi.

Her işte, her vazifede gençlere vazife vererek, onların bizzat tecrübe kazanmalarını sağladı.

Gencecik delikanlıları ordu komutanı yaptı ve savaş yönettiler. Yirmi yaşındaki gençleri şehirlere vali yaptı, şehirleri idare ettiler. Çünkü gençlere görev vermek onlara güvenmekti. O gençlere görev vermekten kaçınmadı.

Sonuç

Bu çalışma daha çok ehl-i iman olup, istikametini muhafaza edemeyen gençlerin problemlerini gündeme getirmektedir.

Asr-ı kıyamette genç olmanın ne gibi zorlukları var? Özellikle bu Türkiye gibi zor süreçlerden geçmiş bir ülkede ise daha büyük zorluklar nelerdir? Bu zorlukların üstesinden gelinebilmesi için neler yapmak gerekiyor? Bu konularda devlete, topluma, ailelere ve bireylere düşen sorumluluklar nelerdir? Herkes öğrenerek, dersine çalışacak ki, toplumsal bazda düzelmeler görülebilsin.

Her genç, günlük yaşamı içerisinde ülkesindeki yaşananların izlerini taşır. Onun için genç kimliği üzerinde bir ülkenin örfi ve resmi yapısının izlerini bulmak mümkündür. Türkiye’de hayatı şekillenmiş bir gencin de ülkedeki antidemokratik yapılanmalardan, hukuk skandallarından, darbelerden, toplumdaki töre adına yapılan baskılardan, yanlış tutum ve davranışlardan bağımsız olmasını düşünmek mümkün değildir. Yani Türkiye bugün nasılsa, bugünün bir Türkiyeli genci de öyledir.

Diğer taraftan gençlik dönemi, adeta hayati değişim ve dönüşümün yaşandığı, en kritik adımların atıldığı, duygu çalkantılarının had safhada olduğu, doğru modellemelerin de pek az bulunduğu, canlı, hareketli, dinamik, enerjik ama bir o kadar da kontrolsüz zaman dilimlerinin yaşandığı bir sürecin adıdır.

O zaman bu sürecin de çok özel bir donanım içerisinde ele alınması gerektiği açıktır. Mademki dönem özel, o zaman dönemin etkisinde olanlar için de dönemin içinde olanlardan etkilenenler için de bir takım özel adımlar gerekecektir.

Bu adımları birkaç cümle ile sıralamak gerekirse;

- Akıldan ziyade hislerin hakim olduğu bir dönem olduğu için, aklı ve kalbi çok iyi beslemeli ki, nefis akıl ve kalbe galebe sağlamasın. Aklı marifetullah, kalbi muhabbetullah ve nefsi de rahmanın nimetlerini tatad edip şükredecek bir tarzda eğitmeli ki, nefis haddini aşıp, kumandanları olan akıl ve kalbi tesiri altına almasın.

- “Bir genç seve seve, dünya hayatını ebedi hayata nasıl tercih eder?” sorusu, imanı olduğu halde böyle bir tercih, bir sukut, bir aşağılıktan değildir. Bu tercih gelecekteki büyük kârı görmeyip, bu gün azıcık kâra kanan, kör hissiyatın bir sonucudur. Bu his az bir dünya menfaatı karşılığında, ebedi hayatın sonsuz nimetlerini feda ettirir.

- “Bu kör hissiyat nasıl terbiye edilir?” sorusunun karşılığında da, günahların içindeki azabı ve hayırların içindeki lezzeti henüz dünyada iken göstermekle olacaktır. Nitekim akıbeti görmeyen bu his ile insan, bir dakikalık intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemini çeker örneği verilmektedir.

Gençlerdeki hislerin terbiyesi ise, bir kısmının yönleri çevrilerek, inat gibi, bir kısmının meşru dairede tatmin edilmesi (evlilik gibi), bir kısmının da hükmünü icra etmemesi için, bu hissi mağlup edecek deliller sunmak şeklindedir.

Doğrusu, ehl-i iman, imandaki tam lezzeti hissedemiyor. Ehl-i küfür de, küfrün bu dünyadaki elemini tam hissedemiyor. Bediüzzaman'ın teşhisi ile, zamanın fırtınalı oluşu, insanların nazarını afakı dağıtan ve boğan cereyanların hissi iptal nev’înden verdiği sersemlik ve gaflet, bu cennetî ve cehennemî hisleri yaşamaya engel olmuştur.

Zaten bu hisleri yaşayan ekser insanlar da, bir anlamda bu yaşam tarzının içine düşmüş çıkamıyorlar.

İnsandaki hisleri en güzel terbiye edecek, ibadetlerdir. Çünkü ibadetler insanın istidatlarını inkişaf ettirir. Meyillerini temyiz ve tenzih ettirir. Fikirlerini intizam altına alır. İfrat ve tefritlerden kurtarır. İnsanın zahir ve batın duygularını kirleten tabiat paslarını yok eder ve insanı mukadder olan kemalata yetiştirir.

En dikkat çeken etken ise, Hazret-i Peygamberin gençlere karşı sevgisi, duası, güveni, hoş görüsü, onları onore etmesi, kabiliyetlerine uygun vazifeler vermesi, komplekslerden kurtulmaları için onlarda maddenin değil, mananın önemli olduğunun hissettirilmesi gibi pek çok bizzat peygamber tarafından yaşanmış hayat öyküleri bulunmaktadır.

Bütün bunlarla birlikte gençlerin anladığı en güçlü nasihat da, lezzetleri tahrip eden ölümün çok zikredilmesi, dünya nimetlerinin üzerinde fanilik damgasının bulunması, kötü amellerin karşılığı olarak cehennemin varlığının hatırlanması genç için oldukça etkili ve tesirli bir nasihattir.

Nitekim nefis de ancak bunlardan anlar.

Öz

Gençlik dönemi kimlik oluşturma ve varoluşu sorgulama dönemidir. Aile, okul ve arkadaş gencin kimlik oluşturmasındaki temel dayanakları oluşturur. Günümüz gençliğinin belli ölçülerde bir kimlik bunalımı yaşaması bu dayanakların da bozulduğunun göstergesidir. Bu çalışma gençlik kavramını çeşitli yönleriyle ele alarak gençlerin problemlerini gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Gençlik, hisler, kör hissiyat, akıl, ahlak, terbiye, peygamberi metod

Abstract

Youth period is the period of forming identity and questioning existence. Family, school and friends are the main bearers in formation of identity by the young person. The fact that today’s youth experience an identity crisis to a certain degree is the indicator that these bearers disrupted. This study aims at revealing problems of young people by dealing with the concept of youth from several aspects.

Keywords: Youth, feelings, blind feeling, reason, ethics, civility, prophet’ method

Dipnotlar:

1. Said Nursi, İşaratü’l-İcaz, Yeni Asya Neş., İst. 2006, s. 254.

2. Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neş., İst. 1994, s. 60.

3. İşaratü’l-İcaz, s. 101.

4. Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neş., İst. 2006, s. 241.

5. A.g.e., s. 247.

6. A.g.e., s. 93.

Yukarı