. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 13704

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2001 
 Ölüm Gerçeği
 KÖPRÜ / Bahar 97 
 Devlet ve İktidar


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Medeniyet
Kış 2003   [ 81. Sayı ]


Medeniyet: Nedir, Ne Değildir?

Yunus A. Çengel

Prof. Dr.,USA Nevada Üniversitesi

Medeniyet ve deniyet. Birbirlerine ne kadar yakın ve birbirlerinden ne kadar uzak. Yazılışlarında küçücük bir fark var - bir "mim" veya "me" harfi. Ama mahiyetleri ne kadar zıt. Beyaz ile siyah, gündüz ile gece gibi farklı olan bu iki kavramın birbiriyle bu kadar karıştırılması da belki şeklen bu kadar yakın olmalarından. Beyaza boyanmış siyah bir taş, bazen çamura düşmüş beyaz bir taştan çok daha beyaz görülür - bilhassa basiretten yoksun yüzeysel nazarlara.

Lügatte medeniyet 'insanca iyi ve ferah yaşayış, adaletseverlik, şehirlilik, yaşayış ve sosyal ilişkilerde, ilim, fen ve san'atta tekâmül etme' olarak verilir. Medeni insanlar da 'faziletli, terbiyeli, kibâr, şehirli' olarak tarif edilir. Medeniyetin zıddı olan deniyet 'aşağılık, alçaklık, vahşet ve ahlaksızlık' olarak tanımlanır. İngilizcede medeni'nin karşılığı olan 'civilized' ise 'kibar, nazik, ince' anlamına gelir ve medeni'nin zıddı olan 'savage' ise 'vahşi, yabani, medeniyet görmemiş, barbar, canavar ruhlu' anlamlarında kullanılır. Yani medenilik zati bir hasiyet değil, kişilerin başkalarıyla ve çevresiyle olan ilişkilerinde ortaya çıkan bir hasletttir.

Medeniyet tamirdir, imardır, terakkidir. Vahşet ise bozmaktır, tahriptir, tedennidir. On kişinin yüz günde büyük masraflarla yaptığı bir evi bir kişinin bir saatte bir kibrit ile yakabilmesi gösteriyor ki tahrip kolay, tamir zordur. Vahşi olmak kolay, medeni olmak zordur. İnsan karakterinde ihsan, sevgi, dostluk, yardımseverlik gibi imar edici vasıflar medeni, kıskançlık, bencillik, kin, hased, düşmanlık gibi tahrip edici vasıflar ise vahşidir. Tevazu gibi kucaklayıcı ve insanı büyüten vasıflar medeni, kibir gibi itici ve insanı kendi vücuduna hasreden vasıflar ise vahşidir. Şefkat ve muhabbetle dolu bir kalp medeni, kin ve düşmanlıkla dolu bir kalp ise vahşidir, ilkeldir. Bir insanın özdeki medeniliği, sahip olduğu medeni vasıfların miktarı ile orantılıdır.

Medenilik görünüşte veya kabukta da olabilir. Temizlik gibi, bakımlı ve taranmış saçlar gibi göze hoş gelen çekici vasıflar medeni, kirlilik veya pejmürde görünüş gibi itici vasıflar ise vahşidir. Bilgi ile donanmış bir akıl medeni, eğitilmemiş bir akıl ise işlenmemiş bir elmas gibi vahşidir, ilkeldir. Doğruyu eğriden ayırdeden bir mantık medeni, saplantılara takılmış ve muhakeme kabiliyetini kaybetmiş bir mantık ise vahşidir. Haksızlığa itiraz eden ve zulme razı olmayan bir vicdan medeni, haksızlık ve zulümden ızdırap duymayan ve nefsin arzularının avukatlığını yapan bir vicdan ise vahşidir. Güzel ve doğru konuşan bir dil medeni, kaba ve çirkin konuşan, yalan söyleyen ve gıybetle iştigal eden bir dil ise vahşidir. Bakınca güzel gören ve güzelliklerin ve mükemmelliklerin inceliklerini farkeden bir göz medeni, güzellik ve incelikleri farkedemeyen bir göz ise vahşidir.

Öyle görülüyor ki medenilik izafi bir kavramdır ve bir kişinin her haliyle medeni olması mümkün değildir. Dikkate alınan kriterlere bağlı olarak medenilik değişik şekillerde tanımlanabilir. Dış görünüşe büyük önem verenlerin medeniyet anlayışı ile kişilerin iç alemine ehemmiyet verenlerin medeniyet anlayışı herhalde birbirinden farklı olacaktır ve birinin medeni dediğine diğeri belki vahşi diyecektir.

Hakiki medeniyet kabukta değil, özdedir. Özde ne varsa dışarıya o sızar, o da davranışlarla 'ahlak' olarak tezahür eder. O yüzden, 'medeniyet güzel ahlaktır' denebilir. Temizliğe ve görünüşe itina eden ve gözü hoş gelecek şekilde giyinenlere 'medeni giyimli' veya 'medeni görünüşlü' denir. Bu görünüm insanlığa layık medeni davranışlarla tamamlanırsa ancak kişiye 'medeni insan' denir. Yoksa kişi 'medeni görünüşlü bir vahşi' olur.

İnsanlar ve Diğer Canlılar

İnsan bedenen hayvanlardan pek farklı değildir. Ama dikkat edilirse hayvanlar için, ister münferid olarak ister toplu halde yaşasınlar, medeni tabiri kullanılmaz. Demek medenilik insanların maddî vasıfları ile değil, insanı insan yapan manevî vasıfları ile alakalı bir kavramdır. O yüzden, kendilerini gelişmiş bir hayvan türü olarak gören ve müferrah bir hayvan gibi yaşamayı kendilerine gaye edinen insanların medeniliğinden söz edilemez. Batı ülkelerindeki genel medeniyet anlayışı gerçek medenilikten uzaktır, çünkü merkezinde 'menfaat' vardır, gayesi 'nefsi arzularını tatmin' dir ve hayatı bir 'menfaatler çatışması' olarak görür. Himmeti şahsi menfaati olan bir insanın medeniyet anlayışı ise, medeniyetin nimetlerinden istifade etmekten ileriye geçemez.

Her hayvan bütün dünyayı kendi mülkü gibi görebilir ve diğer hayvanlara da kendi mülkünün süsleri gibi bakabilir. Mesela bir balık koca bir okyanusu özel akvaryumu olarak görebilir. Hayvanlar, istedikleri şeyleri yapar, istedikleri yerlerde yuva kurar ve istedikleri yerlere göçebilirler. Yiyecek paylaşımı dışında, aralarında bir müzahemet yaşanmaz. Böyle bir hayat, belki bir çok kişinin özlem duyduğu bir hayattır. Ama bu medeni bir hayat tarzı değildir.

Kâinatın en kıymetli meyvesi ve neticesi hayat nimetidir. Işık, renk ve cisimlerin görünmesine sebeb olduğu gibi, hayat da, mevcudatın varlığının bilinmesine ve görünmesine sebeptir. Evet hayat, bir zerreyi bir küre gibi yapar. Her bir hayat sahibi, âlem benimdir diyebilir. Hayatı olmayan bir cisim, en büyük bir dağ da olsa yalnızdır ve yerinden başka bir şeyle münasebeti yoktur. Lâkin bal arısı gibi küçük bir cisim, hayata mazhar olduğu zaman, bütün kâinatla münasebetdar olur ve her şeyle alış-veriş yapar; hattâ diyebilir ki, "Kâinat benim mülkümdür, benim yerimdir." Kâinatın her tarafına gider, duygularıyla ilişki ve iletişim kurar ve bütün eşya ile ahbab olur.

Hayatın en kıymetli özü ruhtur ve ruh sahiplerinin en üstünü şuurlu varlıklardır ve onların da en kapsamlısı insandır. Bütün kâinat hayata yöneliktir ve onun için çalışıyor. Hayat seviyelerinin alt kademesinde olan bitkiler hayvanlara, hayvanlar da insanlara yöneliktir ve onlara destek oluyorlar. Canlılar merdivenin en üst basamağında olan insan, ilmi nisbetinde, geniş akıl alemlerinde seyahat eder. Maddi alemde dolaştığı gibi, manevi kalb ve ruh alemlerinde, hayal aleminde ve rüya vasıtası ile misal alemlerinde gezer. Böylelikle maddeten küçüklüğüne rağmen, muazzam bir büyüklük ve genişlik arzeder. İnsanı basit bir hayvan türü olarak görenlerin derin yanılgıları ve mahrumiyetleri ortadadır.

Teknolojideki gelişmeler, her evin oturma odasına bir yerküreyi sığdırdı ve bir yerdeki bir olay artık herkesi ve her yeri etkileyebiliyor. Görüntüleri TV ekranlarımıza ulaşan insanların ızdırapları ile hüzünlenip saadetleri ile mesud oluyoruz. Hatta olimpiyat gibi genel ilgiyi çeken bir olay, tüm insanları bir aileye ve yerküreyi bir oturma odasına çevirebiliyor.

İnsana verilen bütün bu zenginlikler eğer yerinde kullanılmazsa nimet yerine nikmet olur, zevk ve lezzet yerine elem ve hüzün verir. Mesela, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular hazır lezzetini bozmuyor. Demek insan hayattan zevk alma noktasında hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ancak ruh ve kalb, zamanla mukayyed olmadıkları için, insan, insanlığa layık medeni tavır ve niyetleriyle geçmiş ve gelecek zamanlardan da ulvî ve manevî zevkler alabilir.

İnsanlar, arzu ve ihtiyaçları sınırsız, zaman, imkan ve kabiliyetleri sınırlı olduğundan, toplum halinde yaşamaya ve işbirliği yapmaya mecburdurlar. Aksi taktirde, karnını doyurmayı güçlükle becerebilen zayıf bir hayvan seviyesinde kalmaktan kurtulamazlar. İnsaniyetin ulviyetine layık bir izzet ile yaşamak, medeniyette terakki etmek ve yerkürenin ve tüm diğer canlıların sultanı olmak ancak toplu halde yaşamak ve işbirliği yapmakla mümkün olur. Topluluk ne kadar büyük ve uyumlu olursa, meyveleri de o kadar büyük ve tatlı olacaktır. Bediüzzaman'ın ifadesi ile:

"İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acib ve latif bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.

Şu meyillerin iktizası üzerine yiyecek, giyecek ve sair hacetlerini, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok san'atlara ihtiyacı vardır. O san'atlara vukufu olmadığından, ebna-yı cinsiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur ki; her birisi, semere-i sa'yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler." (İşaratü'l Îcaz, s. 140-141)

İnsanın diğer canlılar üzerindeki hakimiyeti, ona bitkiler ve hayvanlar üzerinde keyfi tasarruf yetkisi vermez. İnsan dünyadan ve içindeki tüm varlıklardan sorumludur ve onlardan istifade ederken bu sorumluluğun şuuru içinde hareket etmelidir. Keyfi olarak bitkilere ve hayvanlara zarar veremez. Mesela insan ihtiyacı kadar avlanmalıdır. Yoksa sadece öldürme zevki için avlanmak medeniyet değil, vahşettir.

İnsan madde itibarıyla belki aciz bir hayvandır, fakat hisleri, arzuları ve sair manevî cihazlarınca tüm yerküre elinde bir top gibidir. Beka arzusu gibi, tüm dünya verilse doymayacak hisleri vardır. Bir hastayı ve hastalığını tam olarak tanımadan ona çare bulmak mümkün olmadığı gibi, insanın mahiyetini bilmeden de ona mutluluk reçeteleri yazmak mümkün değildir. Medeniyetin nimetlerinden azami istifade etmek ve mahzurlarından sakınmak için, insanın mahiyetini anlamak şarttır. Çünkü neticede, medeniyet de medenileşme de insan içindir.

Medineleşme ve onun tabii bir neticesi olan küreselleşme ile alakalı tedirginliğin menşei Batı felsefesinin insana materyalizme dayalı bakış açısıdır. Bu felsefede insan "konuşan hayvan," "ekonomik hayvan" veya "düşünen hayvan" olarak vasıflandırılmıştır. İnsanın gayesi, hayvan gibi arzularını tatmin ve rahatça yaşamak olarak ifade edilmiş, hak kuvvette görülmüş ve hayat bir menfaatler çatışması olarak takdim edilmiştir. Bu da insanlar ve toplumlar arasındaki emniyet ve itimadı sarsmış ve rekabet, düşmanlık ve korku hislerini ön plana çıkarmıştır. Medeni dünya bu yaklaşımın bedelini iki dünya savaşı ile ağır bir şekilde ödemiştir.

İnsanın zulüm, hırs, korku ve menfaatperestlik gibi hisleri ve hayır ve şer işleme kabiliyetleri sınırsızdır. Küreselleşmiş bir medeniyetin geniş çapta kabul görmesi, insanın gerçek menfaatinin, emniyetinin ve terakkisinin bu medeniyet çatısı altında olduğunun gösterilmesine bağlıdır, bu da medeniyetin faziletlerinin görülmesiyle olur.

Bediüzzaman, insanı madde ve manasıyla beraber analiz etmiş ve insanlığın hakiki ve daimi saadetinin maddede değil, insanın ulviyetine layık bir fazilette olduğuna işaret etmiştir. Ve fazilette de sınır ve rekabet olmadığından, insanlara kavga etmeden sınırsız bir terakki ve ebedî bir saadetin yolunu göstermiştir.

İnsanlar birbiri içine girmiş daireler içinde yaşarlar. Şahsî daireden sonra en küçük daire ailedir, sonra kişinin beldesi, sonra şehri, daha sonra ülkesi ve en nihayet yerküre gelir. Bireylerin her dairede değişik konumları, vazifeleri ve lezzetleri vardır. Bu iç içe girmiş dairelerde hukukun muhafazası, vazifelerin ifası ve israfın önlenmesi adil bir düzenlemeyi gerektirir. Bu da medeni ölçülerin esas alınmasıyla olur. Belde sakinlerinin genel menfaat ve emniyetini temin için konulmuş belde kurallarını hürriyeti tahdit olarak görüp onlara uymamak için belde sınırları dışına çıkan yarı-medeniler az kazanır, çok kaybeder.

Yerküre bir olmasına rağmen, insanlar adedince hususî küreler birbiri içine girmiştir. Bediüzzaman'ın dediği gibi, herkesin bu dünyada koca bir dünyası var; âdeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Hatta denebilir ki medineleşme, bu hususî küreler arasında bir uyum, bir dayanışma, bir birlik sağlanmasıdır ve muhtemel zıtlaşma ve tahribatın önlenmesidir. Genel alem de bu hususi küre veya alemlerin bir bileşkesidir denebilir.

Hayatı karmaşık hale getiren bu dairelerin ve kürelerin varlığı ve yaygınlığı medeni bir hayatın tesisi için şarttır. Mesela, belde olmadan bir eve medeni hayatın gerekleri olan elektrik, su, kanalizasyon, telefon, yol gibi altyapıların gelmesi ve onların bakımı insanların büyük çoğunluğu için imkansızdır.

Sözde ve Özde Medeniyet

İnsan yemek yemeyi sever. Hele itina ile hazırlanmış leziz yemekleri yemeyi daha çok sever. Bu yemekleri nezih bir ortamda ahbablarıyla beraber yemeyi ise en çok sever. Çünkü böyle bir ortamda insanın sadece dili ve midesi değil, aynı zamanda gözü, kulağı, kalbi, ruhu ve daha nice hisleri telezzüz eder ve kişi aslında bir ziyafette iken sanki aynı anda binler ziyafettedir. Kişinin böyle bir ziyafette aldığı toplam zevk, hislerinin gelişmişlik derecesine ve dostlarıyla arasındaki muhabbetin seviyesine göre değişir. Dostların birbirlerine ikramlarda bulunduğu bu tür ziyafetler verme ve davetlere katılma insanların gelişmişliğinin ve medeniliğinin bir ölçüsüdür. Yemeğini tek başına bir köşede yemeyi böyle ziyafetlere tercih eden kimselere nezaket icabı 'az medenileşmiş' veya 'medenileşmekte olan' dense herhalde yeridir. Çünkü yemeği dil ve mide ile sınırlı bir olay olarak görmek, mahrumiyettir.

Bir de işin sadece özde veya sadece kabukta olan yarı-medenilik hali vardır. Farzedelim ki böyle bir ziyafete dışarıdan bir kaç kişi geldi ve ziyafet sahibine aç olduklarını söyleyip kendilerinden ikramda bulunmasını istedi. Ziyafet sahibi de hayhay deyip yabancıları buyur etti ve onlara mükemmel bir sofra açtı ve onların memnun hallerini temaşa etti. Bu cömert ev sahibi yabancıların saadetiyle mesud oldu, onların dil ve midelerinde hissettiği lezzetin bin katını ihsan ve ikram ve lütuf pencereleri vasıtasıyla kalbinde hissetti ve kalbi sürur ile doldu. O kadar ki, bu yemekleri kendisi yese idi, bu kadar zevk almayacak idi. Kaldı ki dil ve midede hissedilen lezzet geçici ve sathîdir ve yemeğin yendiği ana münhasır kalır. Yemekten sonra, bu lezzet gider, çünkü yemek maddîdir ve ancak madde ile kaimdir. Ziyafet hatırlandıkça dil ve mide arzuların hilafına tekrar telezzüz etmez, belki hüzünlenir. Çünkü o lezzetler artık yoktur, yerini yokluğa bırakmıştır. Amma samimî dostlara ve hatta müştak yabancılara yapılan ikramlar hatıra geldikçe o memnun çehrelerden akan sürur, kalb ve hissiyatı ilk seferki gibi tekrar ihtizaza getirir ve tekrar saadet lambalarını yakar, kalbini tenvir edip şenlendirir. Hazlar tekrar canlanır. Çünkü lütuf ve ihsan ve memnun etmek manevîdir ve zamanla mukayyed değildir. Kabuk değil, özdür.

Mazi toprağına gömülen kabuk çürür, ama Hayy ve Muhyî isimlerine mazhar olan öz neşv ü nema bulur, hayatdar kalır ve ölmemiş kalblere hayat damlatır. Bu bahtiyar ziyafet sahibi açtığı ihsan, ikram ve lütuf penceleri ile kalp odasını geçici mumlara bedel daimî güneşlerle aydınlattı ve 'hatırlama' düğmesini basarak o nurlara ve sürurlara her istediği an mazhar oldu. Böylelikle o kişi inbisat etti, genişledi, çok boyutlar kazandı ve cüz'î bedenine rağmen külliyet kesbetti. Sonunda insan-ı kâmil oldu, mükemmelliğe ve medenîliğe ulaştı.

Böyle müstesna bir ziyafet veren diğer bir ev sahibi de dostlarını en iyi şekilde ağırladı ve onların takdir ve teşekkürlerine mazhar oldu. Hatta böyle güzel bir ziyafeti çok kimsenin veremeyeceğini düşünüp, ondan da ayrı bir haz aldı. Ancak sonradan kapısını çalıp kendisinden yemek isteyen aç yabancıları taltif yerine hakaretlerle tardetti ve böylelikle hemcinslerine karşı kalbinde hiç şefkat ve muhabbet taşımadığını izhar etti. Onların hüzünleri ile hiç mahzun olmadı, hatta onların arkasından güldü, çünkü kalbi başka kalplere karşı körelmiş, hisleri ölmüştü. Ayrıca kendisini defalarca takdir edip enaniyetini şişiren dostlarını daha büyük ziyafetlere davet etti, ancak yeterince iltifat etmeyen veya ziyafetine mukabele etmeyen veya kıymetli hediyeler getirmeyen dostlarını bir daha davet etmedi. Hatta bu kişilerle en küçük sebepler yüzünden kavga etti ve onlara düşman oldu. Çünkü bu kişi, dostlarını değil, dostlarındaki menfaatini seviyordu. Yani kendisini seviyordu. Belki de aslında kendisi zannettiği benlik ve enaniyetine hizmetçilik eden ve nefsin bazı kalın his ipleriyle bağlanıp beden kafesine hapsedilmiş bir köle idi, ama kendisini efendi zannediyordu. Batı mahreçli birçok filmlerin bu tür 'işgal edilmiş beden' temasını işlemesi, yoksa bu hakikatin ekrana bir yansıması mı idi?

Sadece kendi maddî menfaatini düşünen bir insan, insan değildir; medeni ise hiç değildir, olsa olsa insan kılığına girmiş zavallı bir hayvandır. Parlak bir kabuk içinde çürümüş bir özdür ve kabuk kadar değeri vardır. Böyle bir insan başkaları tarafından samimi olarak sevilmez, hatta kendisinden nefret edilir, kendisine maddesi ve maddi varlığı ve sağladığı maddî menfaat kadar değer verilir.

İşte bir olay ve iki insan. Biri kainat kadar büyük, diğeri ise cismi kadar küçük. Biri muhtelif alemlerde geziyor, diğeri ise beden kafesinde mahsur. Biri hayatdar kalblerde inikas eden bir nuranî, diğeri ise karanlık ve kesafetli alemlere mahkum olmuş bir fani. Acaba, bunların hangisi daha medeni?

Mahallede Medeniyet

Bir mahalle düşünün ki kimse şahsi menfaatından başka bir şey düşünmüyor, herkes birbirini rakip ve hatta düşman olarak görüyor, kimse küçük bir şahsî menfaatini toplumun büyük bir menfaati için feda etmiyor. Gerçek sevgi yok, komşu komşunun umurunda değil ve hatta kimse komşusundan emin değil. Kuvvetli zayıfı sömürüyor ve malını yok pahasına elinden alıyor, zayıf çaresizlik içinde kıvranıyor. Zengin malına mal katarken fakirler çöplerden zenginlerin artıklarını topluyor. Zengin ve kuvvetliler, fakir ve zayıflara tepeden bakarken, fakir ve zayıfların kalpleri kin ve hasetle doluyor. Asayişi muhafaza ve isyan ve taşkınlıkları önlemek için çok sayıda polis devriye geziyor ve hapishanedeki mahkum sayısı gittikçe artıyor. Böyle bir mahalleye ve onun sakinlerine medeni denebilir mi? Bu mahallede çok sayıda zengin olması ve kişi başına düşen ortalama gelirin yüksek olması durumu değiştirir mi? Böyle bir mahallede yaşamak arzu edilir mi? Böyle mahallelerden oluşan bir ülke ve böyle ülkelerden oluşan bir dünya, acaba ne kadar medeni sayılır?

Şimdi de bir mahalle düşünün ki herkes komşusunun ve toplumun menfaatini kendi şahsi menfaatinin önüne koymuş. Komşuları rahatsız edebilecek hareketlerden kaçınıyor ve bir ihtiyaç anında onların yardımına koşuyor. Yere çöp atmak şöyle dursun, yerde bir çöp görürse onu derhal alıp çöp sepetine atıyor. Komşunun başına gelen bir felaketi, kendi başına gelmiş gibi kabul edip, tüm imkanlarını seferber ediyor. Yemek pişirince bir tabak da komşuya göndermezse içi rahat etmiyor ve çocuğuna bir oyuncak alınca 'arkadaşlarınızla paylaşın' diye tembihliyor. Zengin, fakire karşı gayet mütevazi ve mahcup, fakir ise zengine karşı derin bir hürmet ve saygı içinde duacı. Yüzler asık değil mütebessim, kalpler kin, haset ve kibirle değil muhabbetle dolu. Fakir, zenginin malında gözü olmak şöyle dursun, gerekirse onun muhafızlığını yapıyor. Suç oranı gayet düşük ve mahkeme ve hapishaneler en yalnız yerler. Herkes sanki manevi bir Cennet içinde yaşıyor. İşte bu manevi Cennet, bir mânâ medeniyetidir.

Eğer bu mahalle sakinleri bir de ilim tahsil edip fen ve sanatta da terakki ediyor ve hayatını en gelişmiş teknoloji ürünleri ile zenginleştirip refah içinde yaşıyorsa, bu toplum aynı zamanda bir madde Cennetindedir, ve madde ve mânâsıyla tam bir medeniyet içindedir. Özü ve kabuğuyla beraber medenidir. Böyle mahallelerden oluşan bir ülke de tam medenidir, böyle ülkelerden oluşan bir dünya da.

Uluslararası İlişkilerde Medeniyet

Ülkeler de insanlar gibi medeni veya vahşi olabilirler. Sadece kendi menfaatini düşünen ve kendi menfaati için başkalarına zarar vermekten kaçınmayan ülkeler, ne kadar zengin ve güçlü ve hatta yüksek tahsilli olurlarsa olsunlar, medeni değil, vahşidirler, barbardırlar. Medeni bir ülke bir şey yaparken sadece kendi menfaatini değil, bunun başta komşuları olmak üzere diğer ülkelere olabilecek etkilerini de düşünür ve başkalarına zarar verebilecek davranışlardan uzak durur. İhtiyaç anında komşu ülkenin yanında olur, onun derdiyle dertlenir, sıkıntısını paylaşır, ızdırabını dindirmeye çalışır. Komşu ülkenin ihtiyaç anını, bugünkü sözde medeni ülkelerin yaptığı gibi, tefecilik yapıp vurgun vurmak veya onun malını kelepir fiyatına almak için fırsat olarak görmek yerine -ki bu apaçık bir vahşettir- böyle anları ona millî izzetini rencide etmeden şefkat elini uzatma ve hiçbir menfaat gözetmeden ve karşılık da beklemeden gereken yardımı yapma zamanı olarak görmelidir. İşte insanlar böyle yücelir, ülkeler böyle yücelir ve dünya böyle yücelir ve bu şekilde dünya yaşanacak daha iyi bir yer olur.

Peki, komşu ülkelere bu tür maddî yardımlar pahalıya mal olmaz mı? Ülkelerin komşularından gelmesi muhtemel tecavüzleri önlemek için ayırdıkları savunma bütçelerindeki astronomik rakamlara bakıldığında, cevap yüksek sesli bir 'katiyen hayır'dır. Bunun da garantisi, insanın fıtratıdır ve şefkatin nuraniyetidir. İnsan -fıtratları tam bozulan ve yılan gibi zehirlemekten zevk alan çok küçük bir azınlık hariç- fıraten aziz ve muhteremdir ve kendisine şefkat edene şükran borçlu hissetmek ve şefkatle karşılık vermek fıtratının gereğidir. İhsan, insanı köle eder ve ihsan edeni ihsanı alanın nazarında efendi seviyesine çıkarır. İnsan kendisine ihsan eden eli öpüp hürmetle başına koyar. İhsan eden eli kimse ısırmaz ve ihsan düşmanlık ve vahşeti yok eden etkin bir iksirdir.

Dış politikada sık sık duyduğumuz 'milli menfaatlerimizi gözeteceğiz' veya 'milli menfaatlerimiz neyi gerektiriyorsa onu yapacağız' ifadeleri medeniyetin değil, vahşetin ifadesidir ve komşu ülkelere sevgi ve saygı olmadığının bir göstergesidir. Batı felsefesinde temeli 'menfaat' olan kişisel ilişkilerin uluslararası arenaya yansımasıdır. Gönül arzu eder ki bu ifadeler yerine 'komşularımıza zarar verebilecek bu tür davranışlardan uzak duracağız' veya 'bu konuyu komşularımızla istişare edip bir karara varacağız' gibi ifadeler kullanılsın. Bir mahallede sadece kendi hanesinin menfaatini düşünen ve komşuları umurunda olmayan bir insan ne kadar medeni ise sadece kendi ülkesinin menfaatini düşünen ve diğer ülkelere olabilecek menfi etkileri umursamayan bir ülke de o kadar medenidir. Hele hele bir veya bir kaç ülkenin başka bir ülkeye tecavüz edip onun mallarını gasbetmesi vahşetten başka bir şey değildir.

Medeni bir ülke, bir sınır şehrinde havayı kirleten bir fabrika kurup komşusunun havasını bozmaz. İçinden geçip komşu ülkelere akan bir nehri artık maddelerle kirletmez -aynen çöpünü komşusunun bahçesine dökmediği gibi. Hatta nehrin suyunu kullanırken aşağıdaki komşusuna ne kadar kalacağını bile düşünür. Eğer batan bir tankeri komşu ülke sahillerini kirletirse veya bir fabrikasından kazayla salınan zehirli maddeler komşu ülke sakinlerine zarar verirse, bu zararları gönüllü olarak fazlasıyla tazmin eder. Bu tür medeni davranışlar ülkeler arasında güven ve sevgiyi tesis eder ve zamanla sınırlardaki karakolların, cephaneliklerin ve karargahların gül bahçelerine, otellere ve alış-veriş merkezlerine dönüşmesini netice verir. Ancak o zaman dünya çapında bir medeniyetten bahsedilebilir ve bahsedilecektir.

Dünya Medeniyeti

Bir ülke, ruhu bireylerinin ortak değer ve karakterlerinden oluşan bir şahs-ı manevi olan bir şahıs olarak tahayyül edilebilir. Bu şahs-ı manevi, komşu ülkelerle olan ilişkisine göre medeni veya vahşî vasfını alır. Komşusunun malında ve mülkünde gözü olan bir kişi ne kadar barbar ise, komşu ülkenin toprağında veya zenginliklerinde gözü olan bir ülke de o kadar barbardır. Başka insanlarla iyi iletişim ve ilişki kuramayan ve çok kimselerle kavgalı veya mahkemelik olan insanlar ne kadar medeniyetten uzak ise, komşu ülkelerle iyi ilişki kuramayan ve onlarla kavgalı olan bir ülke de o kadar medeniyetten yoksundur ve medenilikten uzaktır. Kavgalı insanlardan oluşan bir toplumun enerjisi nasıl kısır döngülerle mahvolur ve o toplum tekamül edemezse, kavgalı ülkelerden oluşan bir yerküre de terakki edemez ve galaksimizde saygın bir yer alamaz.

Acaba dünya galaksimiz içinde medeni bir gezegen midir? Bu soruyu 'Evet' diye cevaplamak pek mümkün değil. Dünya, hala medenileşememiş olmanın faturasını pek ağır bir şekilde ödüyor. Sadece ABD'nin savunma bütçesinin 300 milyar doların üzerinde olduğu düşünülürse, dünyada her yıl savunmaya harcanan paranın trilyon dolarlarla ifade edildiğini tahmin etmek zor değil. Bu miktar, dünya ülkelerinin birbirlerine olan itimatsızlığının somut bir ölçüsü ve yine de birbirlerinden emin olmayışları. Korku ve telaştan mütevellid psikolojik maliyetleri ise ölçmek mümkün değildir. Ülkeler 'silahlanma yarışı' yerine 'yardımlaşma yarışı'na girselerdi, acaba dünya çok daha az bir maliyetle çok daha emniyetli bir yer olmayacak mıydı? Ve korku ve telaşın yerini emniyet ve huzur almayacak mıydı? Dünya bahçesinde düşmanlık dikenleri yerine muhabbet çiçekleri büyümeyecek miydi? Neticede insanlık ve insanlar yücelmeyecekler miydi?

Asayişi Muhafaza ve Terörle Mücadele

İnsan fıtraten güzelliğe, mükemmelliğe, inayete ve adalete meyyaldir ve onları sever. Bunların zıddı olan çirkinliğe, noksanlığa, bencilliğe ve zulme karşıdır ve bunlara tepki gösterir. Medeniyet, ancak güzel vasıflara haiz ise hakiki bir medeniyet olur ve insanlar için bir terakki vesilesi olabilir. Bunun da ölçüsü itici değil çekici olmak ve vicdanlarda kabul gören güzel şeyleri netice vermektir. Aksi taktirde o yalancı bir medeniyettir ve insanlığı saadete değil felakete sürükler. Yirminci asrın ilk yarısındaki teknolojik gelişmeler ve hızlı sanayileşme iki dünya savaşını ve milyonlarca insanın ölümünü netice verdi ve dünyayı bir harabeye çevirdi. Bu, medeniyet değil vahşettir. Azınlığa menfaat sağlayıp insanların büyük çoğunluğunu yoksulluğa ve sefalete iten bir olgu yine medeniyet olamaz, olsa olsa bir zulüm makinası olabilir.

Bugünkü Batı medeniyetinin de neticesi hiç iç açıcı değil; mutlu bir azınlık refah ve israf içinde yaşarken, insanların büyük bir kısmı açlık ve sefalet içinde. Bu durum, insanlardaki kıskançlık, kin, hased, düşmanlık ve adaletsizliğe karşı intikam duygularını besliyor ve eğer kontrol altına alınamazsa, kabaran bu hislerin insana hakim olmasına sebebiyet verebiliyor. Bu hislerin kontrolüne giren bir insan ise hırsızlık, sabotaj, cinayet, isyan ve terör olaylarına yönelebiliyor ve bu tür tahripkar davranışlarla asayiş ve huzuru bozabiliyor. Bu sebeple, ileriyi görmeyen kısır bir 'menfaat' esasına dayanan bu günkü Batı medeniyeti, aslında toplumların ve hatta dünyanın huzurunu bozacak etkenleri besleyen bir mekanizma vazifesini görüyor. Ondan sonra da bu tehditlerle mücadele için polisiye tedbirlere ve savunmaya büyük maddi kaynaklar ayırmak zorunda kalıyor.

Karasineklerle en etkin ve medeni mücadele, temizliktir. Çünkü sinekleri mezbeleler üretir, pislikler celbeder. Sineklerle kimyasal madde kullanarak mücadele etmek hem pahalı ve kısa ömürlüdür, hem de o maddeleri teneffüs eden insanların sağlığına zararlıdır. Kaldı ki mezbelelikler, var oldukları sürece karasinek üretim merkezleri olmaya devam edecekler ve bu işten sadece sinek öldürücüsü satanlar kârlı çıkacaktır. Benzer şekilde sivrisineklerle en etkin mücadele bataklıkları kurutarak veya su birikintilerini sivrisineklerin yumurtlama dönemlerinde ilaçlayarak yapılır. Aynen bunun gibi, bugünkü medeniyeti tehdit eden anarşi, gasp, cinayet ve terör gibi haşerelerle en etkin mücadele bunları üreten ve besleyen bencillik, sömürü ve zulüm bataklıklarını yardımlaşma, ihsan ve adalet iksirleri ile kurutmaktır. Yani bugünkü medeniyeti İslam'ın şefkati ve hakkı emreden prensipleriyle terbiye etmektir. Yoksa, şefkat yerine şiddet kullanarak ve hak yerine kuvveti esas alarak yapılan mücadele bu haşerelerin kökünü kurutmaz, aksine onların daha hızlı üremesini netice verir ve sonunda dünyayı daha büyük dertlere maruz bırakır.

Bugün terörle mücadele için milyarlarca dolar bütçe ayıran ve kalpleri gittikçe katılaşanlara seslenmek gerekir: Bu derdi çok daha ucuza ve kalıcı olarak, hem de düşmanlıkları dostluklara çevirerek çözmek mümkündür. Bunun yolu, kabuk ile beraber özde de medeni olmaktan, yani, faziletten geçer. Yoksa tüm paranız ve gayretleriniz heba olacaktır. Terör azalacağına azacak, sizin de huzurunuz daha çok kaçacaktır.

Netice

Acaba 'Çanakkale harbinde İngilizler mi yoksa Osmanlılar mı daha medeni idi?' diye bir soruya nasıl bir cevap verilebilir? Eğer teknolojik gelişmeler, savaş araç ve gereçlerinin modernliği, zenginlik ve maddi kuvvet esas alınsa, his şüphesiz cevap İngilizler olurdu. Ancak harpte esir düşen bir İngiliz subayının hatıratında yer alan şu olay bu kanaatı değiştirebilecek mahiyettedir:

"Yaralı idim ve yüzerek karaya ulaştığımda bir Osmanlı askerinin bana yaklaşmakta olduğunu görünce hayatımın son anlarını yaşamakta olduğumu zannettim. Ancak asker yaralı olduğumu anlayınca bana yardımcı oldu, yaramı sardı. Sonra da az miktardaki erzağını benimle paylaştı. İyileşinceye kadar da bana esir değil, bir misafir muamelesi yapıldı." Bu bir tek olay bile bu savaşın gerçek galibinin kim olduğunu belirtmeye yeterli değil mi?

Dünya yüz yıldır hızla kabuk değiştiriyor. Kişilere özgü cehalet ve taassup, yerini insanların ortak malı olan ilim ve akla bırakıyor. Neticede ortak değerlerle bağlanmaktan doğan bir birlik oluşuyor ve insanlar daha medeni oluyor. İnsanlık, vahşet ve cehalet devrinden medeniyet ve ilim devrine geçiyor. Medenileşme sürecini tamamlamış dünyada savaşlar silahlarla değil, ancak kelimelerle olur. Belagat ve delil ile akılları fetheden, insanları ve dünyayı fetheder.

Medeniyetin insanlığa sunduğu faydalar apaçık görüldüğü halde, insanların çoğu medeniyete, ve onun son merhalesi olan küreselleşmeye şüphe ve tedirginlikle yaklaşmaktadır. Bunun sebebi, geçmişte kuvvet bir elde toplandığı zaman, bunun nasıl zayıfları yutmakla beslenen bir zulüm makinası olarak kullanıldığı ve mutlu bir azınlığa menfaat sağlarken büyük insan kitlelerini nasıl köleleştirdiği ve nasıl büyük menfaat çatışmalarına sebep olduğunun hafızalarda hala taze olmasıdır. Tüm insanlığa menfaat ve mutluluk getirecek ve yerküreyi yüceltecek olan hakiki medeniyet, ancak bugünkü medeniyetin adalet, muhabbet ve fazilete dayanan İslam ile terbiyesi ile mümkündür.

Medeniyet ve deniyet. Birbirlerine ne kadar yakın ve birbirlerinden ne kadar uzak. Tarifler ne kadar muhtelif olursa olsun, hakiki medeniyet insaniyettir, insaniyet ise hangi isim altında olursa olsun İslamiyet'tir.

Yukarı