. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2826

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2000 
 Bediüzzaman Özel Sayısı
 KÖPRÜ / Kış 96 
 Bilim ve Din


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İttihad-ı İslam
Güz 2009   [ 108. Sayı ]


Birliğin Dayanılmaz Gücü

The Irresistible Power of Unity

Atilla YARGICI

Yrd. Doç. Dr., Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi

Hıristiyanlık gibi tahrif edilmiş bir dinin mensubu olan Batılı ülkeler birlik ve beraberlik içinde bulunmanın kendilerine sağladığı avantajları gayet iyi biliyorlar ki, kendi aralarındaki birliği sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Amerika bugün dünyanın tek süper gücü konumundaysa bunu “Amerika Birleşik Devletleri” ismi altında birleşik bir devlet olmasına borçludur. Avrupa ülkeleri de bu birliğin değer ve kıymetini iyi takdir ettiklerinden kurdukları Avrupa Birliği’ni günden güne güçlendirmektedirler. Sovyetler Birliği dağıldı. Ama daha sonra yine belli ülkelerden oluşan bir birlik kuruldu. Çünkü birlik içinde olmak, her ülkeye sayısız avantajlar sağlamaktadır. Birlik içinde olan ülkelere baktığımızda, onların ekonomik, siyasi, askeri bakımdan daha ileride olduklarını görürüz. Demokrasi hazmedilmiş durumda. Hak ve özgürlükler alabildiğine geniş. İnsanlar dini inanç ve düşüncelerinden dolayı kınanmıyor. Bu birlikler, daha geniş bir coğrafyada, zorluklarla karşılaşmadan iş yapma, seyahat etme, eğitim görme haklarına sahip. Üstelik dünyada her bakımdan sözleri geçerli durumda.

Birlikten kuvvet doğmaktadır. Onların oluşturduğu bu birlik kuvveti, karşısında birlikten oluşan diğer kuvvetlerle dengelenmediğinde, kuvvetli olanların zayıf ve güçsüz olanlar üzerinde kötü emeller beslemesine sebep olmaktadır. Mesela bugün, Müslümanların bir buçuk milyarı aşkın nüfusları ile oluşturdukları bir ekonomik, askerî ve siyasî bir birlikleri olsaydı, İslam dünyasında meydana gelen üzücü hadiseler ortaya çıkmazdı. Eğer, bu birliğin içerisinde terör gibi insanlığın düşmanı olan faaliyetleri destekleyenler olursa, bunları halletmek bu birliğin görevi olurdu. Kendi içerisinde çeşitli yöntemlerle bu engellenebilirdi. Müslüman coğrafyada zalim, mazlum, silahlı -silahsız, kadın-erkek, genç-yaşlı, büyük-küçük ayırımı yapılmadan işlenen cinayet ve katliamların hiçbirisi olmazdı. Yetim kalan çocuklarına feryatları, dul kalan kadınların acınası durumları, iğfale uğrayan insanların dehşetli halleri ortaya çıkmazdı. Asrın başında İslam coğrafyasının ırkçılığın körüklenerek parçalanmasıyla, aynı değer ve kültürlerin insanları, bu oyuna gelmeye devam ettiklerinden potansiyel güçlerini birleştiremiyorlar. Bu da onları sömürmek isteyen birlik halindeki ülkelerin yarı-resmi sömürgesi durumuna getiriyor. İşte, Afganistan ve Irak’ın başına gelenler bunun en çarpıcı iki örneğini oluşturmaktadır.

Dağınıklıktan kurtulamayan, bir birlik oluşturamayan ülkelerin başında ise İslam ülkeleri gelmektedir. Acaba neden İslam dünyası bir birlik oluşturamıyor? Bediüzzaman’ın, ifadesiyle Avrupalıları terakkide istikbale uçuran, bizi ise maddi cihette “kurun-u vustâda” durduran” sebepler nelerdir? Said Nursi, 20. asrın başında Şam’da verdiği hutbede, aslında İslam dünyasının kalkınmasının önündeki engelleri sıralıyor ve bunları “hastalıklar” olarak nitelendiriyor. Bu hastalıklar, bir bakıma da Müslümanların güçlerini birleştirerek kalkınmalarını sağlamada çok önemli bir role sahip olacak olan İslam Birliği’ni oluşturamamanın da önündeki maniaları ifade etmektedir.

Bu hastalıklar, ümitsizlik, doğruluğun sosyal ve siyasal hayatta ölmesi, düşmanlığa sevgi, mü’minleri birbirine bağlayan nuranî bağları bilmemek, bulaşıcı hastalıklar gibi yayılan istibdat, hikmeti, gayreti şahsî menfaatine hasretmek şeklinde ifade edilmektedir. Bunlar, Müslüman bir ülkenin kalkınmasını engelleyen sebepler olduğu gibi, Müslümanların birlik ve beraberlik oluşturmalarının da önündeki en büyük engeller arasındadır.

Bu hastalıklardan birincisi yeis; yani ümitsizliktir. Ümitsizlik, birlik ve beraberlik içinde olabilme ümidimizi yitirmektir. Biz birlikte olamayız, biz anlaşamayız, biz uzlaşamayız gibi fikirler, İslam ülkelerini engelleyen en önemli unsurlardan birisidir. Müslüman Arap kardeşlerimiz arasında yaygın bir söz vardır. Derler ki, “Arapların uzlaştıkları tek nokta, uzlaşamamalarıdır.” Bu gibi düşünceler, bizim birlik oluşturarak güçlenmemizi, dünyada bir güç dengesi olmamızı isteyenlerin içimize attıkları bulaşıcı virüsler gibidir. İnsan negatif düşünmeye başladığında, olumlu şeyler yapmaya inancını ve ümidini kaybeder. Bu yüzden her fırsatta, gazetelerde, dergilerde, televizyonlarda birlik ve beraberliğin önemi anlatılmalı, pozitif bir hava meydana gelmelidir. Bütün İslam ülkelerinde böyle oluşan bir hava, ülkeyi idare edenleri de etkileyecektir.

İkincisi; sosyal ve siyasi hayatın her noktasında doğru olmamak, yalan söylemek. Bir ülkede siyasetçiler yalan söylerse, halkın onlara güveni kalmaz. İslam coğrafyasındaki idareciler de birbirlerine yalan söylerlerse, söyledikleri sözlerin arkasında durmazlarsa aralarında güven diye bir şey kalmaz. Bu da birlik ve beraberlik oluşturmanın önünde önemli bir engel olur.

Üçüncü engel düşmanlığa muhabbettir. Son yüz yıldır, aynı coğrafyanın insanlarının ortak paydaları İslam kültürü olmasına rağmen, birbirilerine düşmanca bakmaktan kurtulamadılar. Mü’minlerin kardeş olduğu Kur’an’da açıkça ilan edilmesine rağmen, bazı dış güçler ve onların içimizdeki temsilcileri, bu düşmanlığa sevgiyi oluşturmada büyük rol oynadılar. Hem Arap İslam ülkeleri kendi aralarında, hem de Türkiye, İran, Pakistan gibi farklı dilleri konuşan ve Müslüman olan ülkeler arasında sevgiden, kardeşlikten çok düşmanlık ön plana çıktı. Düşmanlığa sevgi birileri tarafından sürekli beslendi. Son zamanlarda, özellikle asırlarca Müslümanlar arasındaki birliğin sembolü olmuş Osmanlı devletinin mirası üzerinde oturan Türkiye Cumhuriyeti, siyaset olarak düşmanlıkları ortadan kaldırmaya yönelik politikalar izlemeye başlayınca, birden bire muhabbet havası oluşmaya başladı. Bu muhabbet, hem aradaki buzları eritti, eritmeye devam ediyor, hem de ekonomik işbirlikleri sayesinde karşılıklı güzel sonuçlar ortaya çıkardı. Düşmanlığa sevgi, yerini sevgi ve kardeşliğe bıraktığı zaman, birliğin önündeki en büyük bir engel daha aşılmış olacaktır.

Dördüncü olarak, Müslümanları birbirine bağlayan nurani bağların bilinmemesi, büyük bir güç oluşturmanın yolunu kesmektedir. Halbuki bütün Müslümanlar olarak aynı Allah’a inanıyoruz, aynı kıbleye yöneliyoruz. Allah’ın bin bir ismi kadar birlik bağlarımız var. Bunun için önce her ülke Müslümanları kendi arasında bu gerçek kardeşlik bağlarıyla bağlandıklarını anlayacak, bunun için her İslami cemaat üzerine düşeni yapacak. Ayrımcılık yapmayacak. Sonra İslam ülkelerinin liderleri, bizim kardeş ülkeler olduğumuzu fark edecek. Yabancıların oyunlarını bozacak. Biz gerçekten birbirimizin kardeşiyiz. Hacca gittiğimizde bunu açıkça görmekteyiz. Hacda bir araya gelen, birliğin en olgun görüntülerini oluşturan Müslümanların, halkları kardeş olan ülkeler olarak da birlik oluşturmaları mümkündür. Yeter ki, bu kardeşliği ülkeleri idare eden insanlar da ta yüreklerinden hissetsinler.

Beşincisi istibdattır; yani diktatörlük. Diktatörlük, kanunların değil, şahısların hâkimiyetini ifade eder. Bu da keyfe göre idare etmeyi netice verir. Diktatör insanlar, Müslümanların birlik oluşturmalarını engelleme konusunda her türlü telkini bazı menfaatler karşılığında kabul edebilir. Diktatörlükle yönetilen bir ülkede birlik konusunda kamuoyu da meydana getirilemez. Bu yüzden İslam ülkeleri idari şekillerini diktatörlükten, meşveret sisteminin bir yansıması olan demokrasiye çevirmek için çaba göstermelidir. Ülkeleri hanedanlar değil, ehliyetli, halkın güveni kazanmış, halkın seçtiği kimseler yönetmelidir. Demokrasi mi, meşveret mi, şura mı tartışmasına girmek abestir. Adına ne denirse densin, insanların hür iradesine dayanan seçimlerle iş başına gelip, ehil insanlardan oluşan parlamento ya da meclisler tarafından idare edilen ülkeler konumuna gelmek gerekir.

Altıncı engel de bireysel menfaat için çalışmaktır. Ülkelerde şahsi menfaat için çalışanlar, ülkenin kalkınmasını engellediği gibi, ülkelerin liderleri de sadece kendi ülkelerinin menfaatlerini düşünürlerse, diğer ülkeleri görmezden gelirler, birlik olmaz, ortak kalkınma meydana gelmez.

İslam dünyasının -Nursi’nin ifadesiyle- “saadet-i dünyeviyesi” yani, dünyevi mutluluğu birlik oluşturmakla mümkündür. Bu birlik, Avrupa Birliği’ne bir alternatif değildir. Türkiye hem Avrupa Birliği’ne üye olabilir, hem de böyle bir birliği oluşturmada aktif bir görev üstlenebilir. Bu konuda en önemli adımları atmak da, Müslüman Arap kardeşlerimize düşmektedir. Bediüzzaman’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne benzer bir şekilde, bir birlik oluşturma teklifi, yüz yıl önce yapılmış bir tekliftir. Ama hâlâ canlılığını korumaktadır. Osmanlı eksiğiyle, gediğiyle bu birliği büyük ekseriyetle temsil ediyordu. Ondan sonra, İslam dünyası çil yavrusu gibi dağıldı. Yüz yıldır Müslümanların çektikleri sıkıntılar hep bu dağınıklığın eseridir. Toparlanma zamanıdır. Kardeşliğin Kur’an sayfalarında kalmaması gerekir. Kardeşlik fedakârlığı gerektir, yardımlaşmayı, sevgiyi gerektirir. Eğer birlik oluşturulursa, dünyada hiçbir Müslüman’ın kolay kolay burnu kanamaz. Bu çok kolay değildir. Her Müslüman ülke, vatandaşlarıyla, sivil ve askeri erkânıyla, bürokratlarıyla bu birlik için kafa yormak zorundadır. Bizim gibi bir asra yakın bir zamandır laikliğin dinsizlik olarak algılandığı ve uygulandığı ülkelerde, belli kesimler tarafından İslam, irtica; dindarlar mürteci olarak damgalanmıştır. Ama geldiğimiz şu noktada anlaşılmıştır ki, yaftaların hepsi, ihtilallere zemin hazırlamak, şahsi menfaat peşinde koşmak içinmiş. Ergenekon soruşturması bunun en güzel delilini oluşturuyor. Artık, demokratik açılımların her kesimde konuşulduğu, iyi yetiştiğine inandığımız, ufku açık komutanlarımız tarafından da desteklendiği göz önüne alınırsa, bu açılımın aynı coğrafyada yaşayan Müslüman ülkelerle birliğe kadar uzanmasının da düşünülmesi zarureti vardır. Zaruretten öte bir görevdir bu. Birbirleriyle ekonomik, siyasî ve askerî yönden işbirliği yapmaya en layık ülkeler aynı inancı, aynı değerleri, aynı kültürü paylaşan ülkelerdir. Eğer, biz yüz seneye göre istikbali yaşıyorsak ve nice inkılaplar geçirmişsek, en gür sesin Müslümanların sesi olmasını istiyorsak, bilim, ekonomi, siyasi bakımdan dünyaya yön veren ülkeler olmayı istiyorsak bu birlik şarttır. Yoksa başkaları birlik olur, kuvvet bulur. Bizim de birliğimizi bozmak için her zaman olduğu gibi çabalarlar. Kur’an’da Cenab-ı Hak, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanmayın.” (Al-i İmran, 3/103.) buyurmaktadır. Yine başka bir ayette, ayrılık içinde olduğumuzda gücümüzün gideceği bildirilir. Bizi Müslümanlar olarak birbirimize düşüren ırkçılıktır. Bu da 19. asrın sonları, 20. asrın başlarında İngilizlerin bir planıydı. Uygulandı. Sonuç da alındı. Artık uyanma zamanıdır. Irkçılık düşüncesi, kavmiyetçilik, kabilecilik anlayışı insanların parçalanmasına, güçlerinin dağılmasına sebep olur. Çünkü ırkçılık, menfi milliyettir. Bu da başkasını yutmakla beslenmeyi kendisine ilke edinir. Bu da kendi ırkının dışında her ırkı düşman görmek demektir. Üst kimlik de, vatan ve din olsa da bir şey değişmez. Bunun acı meyvelerini tek tek ülkelerin vatandaşları olarak yediğimiz gibi, büyük Asya coğrafyasında yaşayan aynı inanç, kültür ve değerlere sahip olan insanlar olarak da hâlâ yemekteyiz. Türklüğümüzü, Araplığımızı, Kürtlüğümüzü ve diğer ırklardan olmamızı İslam potasında eritelim ki bu birlik oluşsun. Aramızda Müslüman olmayan kardeşlerimiz de, aynı birleşik devletlerde yaşamanın, ona mensup olmanın şerefiyle yaşasın.

Öz

Birlikten kuvvet doğmaktadır. Müslümanların bir buçuk milyarı aşkın nüfusları ile oluşturdukları bir ekonomik, askerî ve siyasî bir birlikleri olsaydı, İslam dünyasında meydana gelen üzücü hadiseler yaşanmazdı. Acaba neden İslam dünyası bir birlik oluşturamıyor? Bu yazıda İslam dünyasının bir birlik oluşturmasının önündeki engeller Said Nursi’nin tespitleri ışığında irdelenmektedir.

Anahtar Kelimeler: İslam Birliği, yeis, doğru olmamak, adavet, istibdat, menfaatçilik, ırkçılık, İslam kardeşliği

Abstract

Strength arises from unity. If Muslims with their over 1.5 billions of population had had an economical, military and political unity, saddening events wouldn't have happened in Islamic world. Do you think why can't Islamic World constitute a unity? In this text the obstacles of Islamic World with constituting a unity are being studied in the light of Said Nursi's detections.

Key Words: The Islamic Union, desperation, not being right, animosity, restraint, expediency, racism, Islamic brotherhood.

Yukarı